RAHMAN SÛRESİ - 4. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (4)
Ona beyanı öğretti. (4)
İsim cümlesi |
Haber Fiil cümlesi | Haber Fiil cümlesi | Haber Fiil cümlesi | Mübteda |
Mef'ûlun bih sâni | Mef'ûlun bih evvel | Fâil | Fiil | Mefûlun bih | Fâil | Fiil | Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
الْبَيَانَ | هُ | هُوَ | عَلَّمَ | الْإِنْسَانَ | هُوَ | خَلَقَ | الْقُرْآنَ | هُوَ | عَلَّمَ | الرَّحْمَنُ |
عَلَّمَ: “Öğretti” demektir. علم kökünden tef’îl bâbından üçüncü şahıs eril tekil mazi malum fiildir. Fâili müstetir هُوَ dir. الرَّحْمَنُ a racidir. Dördüncü bâbdan tef’îl bâbına geçerek mezit fiil olmuştur. Dördüncü bâbdan (عَلِمَ - يَعْلَمُ) “bilmek” anlamında iken tef’îl bâbına (عَلَّمَ – يُعَلِّمُ - تَعْلِيم) teksir ve mübalağa ve tadiye etkisiyle geçer ve tekrarlayan ve mübalağalı şekilde başka birine bildirmekten “öğretmek” anlamına gelir. Bu bâbın mastarını Türkçede “talim” olarak kullanmaktayız. Tefe’ûl bâbında ise (تَعَلَّمَ - يَتَعَلَّمُ) tef’îl bâbının mutavaatı (geçişsizleştirme) ile gelir ve böylece tadiye (geçişli yapma) etkisi kaybolur. Teksir ve mübalağa etkisi devam ederek “öğrenmek” anlamına gelir.
Dördüncü bâbdan عَالِم “bilen” anlamında ism-i fâildir. Bunun dışında Kuran’da geçen mübalağalı ism-i fâil olan عَلِيم ve عَلَّام vardır. عَلَّام yalnızca Allah için kullanılır. Diğerleri hem Allah için hem de kullar için kullanılır.
Türü | Tekili | Çoğulu | Anlamı |
İsm-i fâil | عَالِم | عَالِمُونَ | Bilen |
Mübalağalı ism-i fâil | عَلِيم | عُلَمَاءُ | Bilici |
Mübalağalı ism-i fâil | عَلَّام | - | Bilici |
الْعَالَمِينَ ise “alemler” demektir. عَالَم kendine has özellikleri ile çevresinden ayrılan, tanınan, aynı özelliğe sahip olup bu özellikleri ile diğer topluluklardan ayrılarak sınıflandırılan topluluk manasındadır. Âkil varlıklar için kullanılır. “Birbirinden farklı vasıflara sahip topluluklar” demektir.
عِلْم “bilgi, ilim” demektir. Kesin bir şekilde bilinen bilgiyi ifade eder.
أَعْلَمُ “daha iyi bilen” anlamında ism-i tafdildir.
علم kökünün Kuran’da fiil olarak geçişleri
Bâb | Mazi | Muzari | Emir | Nehiy | Toplam |
4. bâb | 35 | 317 | 31 | 0 | 383 |
Tef’îl | 25 | 16 | 0 | 0 | 41 |
Tefe’ûl | 0 | 2 | 0 | 0 | 2 |
Toplam | 60 | 335 | 31 | 0 | 426 |
Görüldüğü gibi علم kökünden hiçbir zaman nehiy fiil gelmez. Bunun sebebi Allah’ın bilmemeyi emretmeyip her zaman bilmeyi emretmesidir.
علم kökünün Kuran’da isim olarak geçişleri
| Camid isim | Mastar | Müştak | Toplam |
4. bâb | - | 3 | 245 | 248 |
Tef’îl | - | 0 | 1 | 1 |
Tefe’ûl | - | 0 | 0 | 0 |
Bâbsız | 179 | - | - | 179 |
Toplam | 179 | 3 | 246 | 428 |
علم kökünün Kuran’da müştak isim olarak geçişleri
| İsm-i fâil | İsm-i mef’ûl | İsm-i tafdil | Mübalağalı ism-i fâil | Toplam |
4. bâb | 17 | 13 | 48 | 167 | 245 |
Tef’îl | 0 | 1 | 0 | 0 | 1 |
Tefe’ûl | 0 | 0 | 0 | 0 | 0 |
Toplam | 17 | 14 | 48 | 167 | 246 |
علم kökünün Kuran’da camid isim olarak geçişleri
Kelime | Geçiş |
الْعَالَمِينَ | 74 |
الْأَعْلَام | 2 |
الْعِلْم | 28 |
عِلْم | 74 |
عَلَامَات | 1 |
Toplam | 179 |
هُ: “O” demektir. Üçüncü şahıs eril tekil mensub muttasıl zamirdir. الْإِنْسَانَ ye racidir. Öğretilen kimsedir.
الْبَيَانَ: “Beyan, açık, anlaşılır olma” demektir. بين kökünden ikinci bâbdan mastardır. İkinci bâbdan بَانَ - يَبِينُ - بَيْن şeklinde başkasının ayırması, fark etmesi için bir şeyin çevresinden ayrılacak ve çevresindekilerden farklılaşacak şekilde sınırlarının belli olması, anlaşılır ve açık olması manasındadır. Bir varlığın veya bilginin başka bir varlık ya da bilgiden ayıran sınırlarının ve niteliklerinin açık ve net olmasıdır. Lazım fiildir. Bu bâbın mastarı olan بَيْن mastarının mübalağalısı بَيَان mastarıdır. Bu sınırın mübalağalı şekilde belli olması onun bariz bir şekilde anlaşılır ve açık olmasıdır.
Bu kökten gelen ve Kuran’da 266 kere geçen بَيْنَ zarfı ana manayı barındırır. بَيْنَ “arası” demektir. İki anlamı birden barındırır. Hem ayrılma hem de birleşme manalarına sahiptir. Bu nedenle “ara” manasındadır. Aranın açılması veya birleşmesi bu nedenle bu kelime ile ifade edilir.
البَيْنُ في كلام العرب جاء على وجْهَين: يكون البَينُ الفُرْقةَ، ويكون الوَصْلَ، بانَ يَبِينُ بَيْناً وبَيْنُونةً، وهو من الأَضداد
Beyn Arap kelamında iki yön üzerine gelir: Beyn ayrılma olur ve birleşme olur. بانَ يَبِينُ بَيْناً وبَيْنُونةً. Ve o zıtlardandır. (Lisanu-l Arab)
بَيْنَ iki şey arasını ayıran ve onların birbirinden gözle veya düşünceyle ayırt edilmesini mümkün kılan mesafedir.
İkinci bâb (بَانَ - يَبِينُ) if’âl bâbına (أَبَانَ – يُبِينُ) tadiye etkisi ile gelir. Açıklamak anlamına gelir. Açık ve anlaşılır olan, açıklanan, anlaşılır hale getirilen olur.
أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
(Firavun) Yoksa ben bu bayağı, sıradan olan ve neredeyse sözünü açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim? (dedi). (Zuhruf 52)
Kuran’da if’âl bâbından fiil olarak geçiş bir kere gelmektedir. O da Firavunun Musa’nın açıklama yapmakta ne kadar zorlandığını ifade etmek için kullandığı fiildir. İsm-i fâil olarak ise 119 kere geçmektedir. İf’âl bâbından ism-i fâil olarak مُبِين “açıklayan, açık ve anlaşılır hale getiren, kendini açıklayan, açık olan, açık” demektir. Eğer mef’ûlü yoksa kendini açıklayan, kendisini açık ve net bir şekilde gösteren anlamındadır.
Marife geçişler | Sayı | Nekre geçişler | Sayı |
الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ | 2 | خُسْرَانًا مُبِينًا | 1 |
الْبَلَاءُ الْمُبِينُ | 1 | بَلَاءٌ مُبِينٌ | 1 |
الْكِتَابِ الْمُبِينِ | 5 | كِتَابٌ مُبِينٌ | 7 |
النَّذِيرُ الْمُبِينُ | 1 | نَذِيرٌ مُبِينٌ | 9 |
الْبَلَاغُ الْمُبِينُ | 7 | عَدُوٌّ مُبِينٌ | 9 |
الْفَوْزُ الْمُبِينُ | 2 | سِحْرٌ مُبِينٌ | 11 |
الْحَقُّ الْمُبِينُ | 2 | سَاحِرٌ مُبِينٌ | 1 |
الْفَضْلُ الْمُبِينُ | 1 | ثُعْبَانٌ مُبِينٌ | 2 |
الْأُفُقِ الْمُبِينِ | 1 | عَرَبِيٌّ مُبِينٌ | 2 |
| | إِفْكٌ مُبِينٌ | 1 |
| | عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ | 1 |
| | غَوِيٌّ مُبِينٌ | 1 |
| | قُرْآنٌ مُبِينٌ | 2 |
| | ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ | 1 |
| | سُلْطَانٌ مُبِينٌ | 12 |
| | كَفُورٌ مُبِينٌ | 1 |
| | رَسُولٌ مُبِينٌ | 2 |
| | ضَلَالٍ مُبِينٍ | 19 |
| | خَصِيمٌ مُبِينٌ | 2 |
| | إِمَامٍ مُبِينٍ | 2 |
| | شَيْءٍ مُبِينٍ | 1 |
| | دُخَانٍ مُبِينٍ | 1 |
| | إِثْمًا مُبِينًا | 4 |
| | شِهَابٌ مُبِينٌ | 1 |
| | نُورًا مُبِينًا | 1 |
| | فَتْحًا مُبِينًا | 1 |
| | غَيْرُ مُبِينٍ | 1 |
Toplam | 22 | Toplam | 97 |
مُبِين kelimesinin 119 geçişinin 118’i hem marife hem de nekre olarak sıfat görevindedir. Sadece bir kere غَيْرُ مُبِينٍ şeklinde gramatik olarak sıfat olmayan ama manasal olarak sıfat görevinde gelmiştir. Sıfatı olarak gelen kelimenin o vasfının apaçık olduğunu, herhangi bir incelemeye gerek kalmadan onun o vasıfta olduğunu ifade eder.
İkinci bâb (بَانَ - يَبِينُ) tef’îl bâbına (بَيَّنَ – يُبَيِّنُ) tadiye etkisi ile beraber teksir ve mübalağa etkisi ile gelir. Açık ve anlaşılır hale getirme çoklukla birliktedir. Ya fiil çok kere işlenmekte ya fail çok sayıdadır ya da mef’ûl çok sayıdadır. Bu kökte mef’ûl çok sayıda özelliği ile çevresinden açıkça ayrılacak şekilde belli edilmiştir.
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً قَالُوا أَتَتَّخِذُنَا هُزُوًا قَالَ أَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (67) قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَ قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذَلِكَ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ (68) قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَا قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَاءُ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرِينَ (69) قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَ إِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللَّهُ لَمُهْتَدُونَ (70) قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُثِيرُ الْأَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ فِيهَا قَالُوا الْآنَ جِئْتَ بِالْحَقِّ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ (71)
Musa kavmine “kesinlikle Allah size bir inek kesmenizi emrediyor” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun” dediler. “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. “Rabbine bizim için dua et de onun ne olduğunu bize açıklasın” dediler. “Kesinlikle O onun (ineğin) ne yaşlı ne genç, onların arasında olduğunu söylüyor, öyleyse emrolunduğunuzu yapın” dedi. “Rabbine bizim için dua et de onun renginin ne olduğunu bize açıklasın” dediler. “Kesinlikle O, onun koyu sarı, rengi bakanları hoşnut eden bir inek olduğunu söylüyor” dedi. “Rabbine bizim için dua et de onun ne olduğunu bize açıklasın, kesinlikle inekler bize göre birbirine benzerdir ve kesinlikle biz Allah isterse ihtida edenleriz” dediler. “Kesinlikle O, onun yeri sürerek zelil olmayan ve ekin sulamayan, teslim edilmiş, içinde alaca olmayan bir inek olduğunu söylüyor” dedi. “Şimdi hakkı getirdin” dediler de onu kestiler ve neredeyse yapmıyorlardı. (Bakara 67-71)
Bu ayetlerde görüldüğü gibi tef’îl bâbında çok fazla sınır çizilmektedir. Beyan edilen birçok özelliği ile çevresindeki benzer varlıklardan ayrılmaktadır. İsrail Oğulları kesmeleri gereken herhangi bir inek iken sürekli beyanlar isteyerek kendilerini dar bir sınır içine sokmuşlardır. Bu ayet beyanın anlamını çok iyi açıklamaktadır. Kesilmesi istenen ineğin özellikleri ile diğer ineklerden ayrılan sınırları çizilmiş olmaktadır.
قَدْ بَيَّنَّا الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
İnanan bir kavim için ayetleri açıkladık. (Bakara 118)
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
Sizin için ayetleri açıkladık, eğer aklediyorsanız. (Ali İmran 118)
قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Sizin için ayetleri açıkladık, umulur ki akledersiniz. (Hadid 17)
وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ
Allah size ayetleri açıklıyor. (Nur 18)
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ
Böylece Allah insanlar için ayetlerini açıklıyor. (Bakara 187)
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ
Böylece Allah sizin için ayetleri açıklıyor. (Bakara 219, Bakara 266, Nur 58, Nur 61)
كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ
Böylece Allah sizin için ayetlerini açıklıyor. (Bakara 242, Ali İmran 103, Maide 89, Nur 59)
Bu ayetlerde ayetlerin açıklanması ifade edilmiştir.
وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Sana kitabı yalnızca onlara ihtilaf ettiklerini açıklaman ve iman eden bir kavim için rehberlik ve rahmet olarak indirdik. (Nahl 64)
İhtilaf edilenler de Kuran ile açıklanacaktır.
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ
Bir resulü yalnızca kavminin lisanıyla onlara açıklaması için gönderdik. (İbrahim 4)
Açıklamanın kendi dilleri ile olması önemlidir.
Tef’îl bâbı (بَيَّنَ – يُبَيِّنُ) tefe’ûl bâbına (تَبَيَّنَ – يَتَبَيَّنُ) mutavaat etkisi ile gelir. Yani müteaddi (geçişli) fiil lazım (geçişsiz) fiil haline gelmiştir. Başkaları tarafından çok sayıda özelliği ile çevresinden ayrılan, kendi kendine çok sayıda özelliği ile çevresinden ayrılan haline gelir. Açıkça anlaşılır olmak anlamına gelir. Kendi sınırlarını net bir şekilde belirli hale getirmek demektir. Açık olmak demektir.
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللَّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذَلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُوا إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
Ey iman edenler Allah’ın yolunda darbettiğiniz zaman açık olun ve size selam iletene dünya hayatını arzu ederek “sen mümin değilsin” demeyin. Allah’ın indinde çok ganimet vardır. Önceden böyleydiniz de Allah sizin üzerinize minnet etti. Öyleyse açık olun. Kesinlikle Allah amel ettiklerinizden haberdardır. (Nisa 94)
Bu ayette müminlerin kendi sınırlarını açıkça belirlemesi ve göstermesi isteniyor.
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ
Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse cehaletle bir kavme isabet etmeniz ardından yaptığınız üzerine pişman olanlar olmanızdan dolayı açık olun. (Hucurat 6)
Bu ayette kendi sınırınızı çizin, sınırlarınızı açıkça belirleyin diyor. Burada çizilmesi istenen sınır kesin bilgiyle hareket etmektir.
وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّارًا حَسَدًا مِنْ عِنْدِ أَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ
Kitap ehlinden çok kimse hak onlara açık olduktan sonrasında kendilerinin indinden bir haset sebebiyle sizi imanınızdan sonra kafirlere döndürmeyi arzu ederler. (Bakara 109)
Hakkın sınırları belirlenmiş ve hak olmayanlardan tam bir tanımla ayrılmıştır.
قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ
Rüşt azgınlıktan açıkça ayrılmıştır. (Bakara 256)
Rüşd ile gay arasındaki sınırlar açıkça ortaya çıkmıştır.
وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ
İbrahim’in babası için bağışlanma istemesi yalnızca ona vadettiği bir vaatti. Ona onun Allah’ın düşmanı olduğu açık olunca ondan uzaklaştı. (Tevbe 114)
İbrahim Peygambere zaman içinde babasının Allah düşmanı olduğunun sınırları belli olmuş ve artık babasından uzaklaşmıştır.
كُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ
Fecrden dolayı beyaz hat siyah hattan sizin için açıkça belli olana kadar yiyin ve için sonra leyle kadar orucu tamamlayın. (Bakara 187)
Oruca başlamanın sınırı beyaz hattın siyah hattan sınırlarının açıkça belli olmasıdır. Aralarında bir beyn olmasıdır. “Sizin için” dendiğinden dolayı kim oruç tutacaksa onun göreceği şekilde olmalıdır. Bugünkü hesaplar bu fecrin uzaydan görünecek şekilde olduğu astronomic dawn’a göre yapılmaktadır. Tüm Türkiye uzay istasyonunda yaşasaydı bugünkü imsak vakti doğru olurdu (!).
İkinci bâb (بَانَ - يَبِينُ) istif’âl bâbına (اسْتَبَانَ –يَسْتَبِينُ) tahavvül (hal değiştirme) etkisi ile gelir. Açık ve anlaşılır halde olmayan, açık ve anlaşılır hale gelir.
وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ وَلِتَسْتَبِينَ سَبِيلُ الْمُجْرِمِينَ
Böylece ayetleri tafsil ederiz ve mücrimlerin yolunun açık ve anlaşılır hale gelmesi için … (Enam 55)
Bu ayette ayetlerin tafsilinin mücrimlerin yolunun anlaşılmasını sağlamak için de olduğu ifade edilmiştir.
Bu kökten Kuran’da gelen bir mastar daha vardır. Bu da تِبْيَان mastarıdır. Beyana göre daha da mübalağa ifade eder. Çokça açıklamak demektir.
وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ
Sana kitabı her şeyi açıklamak ve hüda ve rahmet ve müslimler için bir müjde olarak tenzil ettik. (Nahl 89)
تَفْعَال vezni, mübalağa (çokluk, aşırılık) ifade eden mastar veznidir. Bazen تِفْعَال şeklinde istisna olarak sadece iki kök için gelir. Bunlar بين kökünden تِبْيَان ve لقي kökünden تِلْقَاء dır.
بَيِّن (müzekker) ve بَيِّنَة (müennes) ise başka şeylerden açıkça ayırt edilen belirgin ve özel şey veya durumdur. Bir varlığı ya da bilgiyi başka bir varlık veya bilgiden ayıran sınır veya özelliklerden biridir. Sıfat olarak kullanıldığında “açık, net, anlaşılır” anlamında, yalnız başına kullanıldığında “açıklama, açık delil” anlamında ikinci bâbdan فَيْعِل kalıbında sıfat-ı müşebbehedir.
بَيِّن sıfat-ı müşebbehesinin çekimi
Nekre | |
Düzensiz çoğul | Çoğul | İkil | Tekil |
أَبْيَانٌ أَبْيِنَاءُ بُيَنَاءُ | بَيِّنُونَ | بَيِّنَانِ | بَيِّنٌ | Eril | Merfu |
| بَيِّنَاتٌ | بَيِّنَتَانِ | بَيِّنَةٌ | Dişil |
أَبْيَانًا أَبْيِنَاءَ بُيَنَاءَ | بَيِّنِينَ | بَيِّنَيْنِ | بَيِّنًا | Eril | Mensub |
| بَيِّنَاتٍ | بَيِّنَتَيْنِ | بَيِّنَةً | Dişil |
أَبْيَانٍ أَبْيِنَاءَ بُيَنَاءَ | بَيِّنِينَ | بَيِّنَيْنِ | بَيِّنٍ | Eril | Mecrur |
| بَيِّنَاتٍ | بَيِّنَتَيْنِ | بَيِّنَةٍ | Dişil |
Marife | |
Düzensiz çoğul | Çoğul | İkil | Tekil |
الْأَبْيَانُ الْأَبْيِنَاءُ الْبُيَنَاءُ | الْبَيِّنُونَ | الْبَيِّنَانِ | الْبَيِّنُ | Eril | Merfu |
| الْبَيِّنَاتُ | الْبَيِّنَتَانِ | الْبَيِّنَةُ | Dişil |
الْأَبْيَانَ الْأَبْيِنَاءَ الْبُيَنَاءَ | الْبَيِّنِينَ | الْبَيِّنَيْنِ | الْبَيِّنَ | Eril | Mensub |
| الْبَيِّنَاتِ | الْبَيِّنَتَيْنِ | الْبَيِّنَةَ | Dişil |
الْأَبْيَانِ الْأَبْيِنَاءِ الْبُيَنَاءِ | الْبَيِّنِينَ | الْبَيِّنَيْنِ | الْبَيِّنِ | Eril | Mecrur |
| الْبَيِّنَاتِ | الْبَيِّنَتَيْنِ | الْبَيِّنَةِ | Dişil |
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
Onlara beyyinelerin gelmesinin sonrasında ayrılan ve ihtilaf edenler gibi olmayın. Onlar, onlar için azim azab vardır. (Ali İmran 105)
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ
Meryem oğlu İsa’ya beyyineleri verdik. (Bakara 87, Bakara 253)
وَلَقَدْ جَاءَكُمْ مُوسَى بِالْبَيِّنَاتِ
Musa size beyyineleri getirmiştir. (Bakara 92)
وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِ
Resullerimiz beyyineleri getirmişti. (Maide 32)
وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ
Kitap verilenler yalnızca kendilerine beyyine geldikten sonrasında fırkalaştılar. (Beyyine 4)
وَلَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ
Sana beyyine ayetleri inzal ettik. (Bakara 99)
هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
O kulunun üzerine sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için beyyine ayetleri tenzil edendir. (Hadid 9)
Bu ayetlerde hem direk hem de ayetlerin sıfatı olarak beyyine gelmiştir. Açık delilleri, sınırları belirlenmiş açıklamaları ifade etmektedir. Bir beyyine o kadar açıktır ki onun o olduğuna dair hiçbir şüphe yoktur.
بين kökünün Kuran’da zarf olarak geçişleri
بين kökünün Kuran’da fiil olarak geçişleri
Bâb | Mazi | Muzari | Emir | Nehiy | Toplam |
2. bâb | 0 | 0 | 0 | 0 | 0 |
İf’âl | 0 | 1 | 0 | 0 | 1 |
İstif’âl | 0 | 1 | 0 | 0 | 1 |
Tef’îl | 5 | 27 | 3 | 0 | 35 |
Tefe’ûl | 12 | 3 | 3 | 0 | 18 |
Toplam | 17 | 32 | 6 | 0 | 55 |
Görüldüğü gibi بين kökünden hiçbir zaman nehiy fiil gelmez. Bunun sebebi Allah’ın beyan etmemeyi emretmeyip her zaman beyanı emretmesidir.
بين kökünün Kuran’da isim olarak geçişleri
| Camid isim | Mastar | Müştak | Toplam |
2. bâb | - | 4 | 72 | 76 |
İf’âl | - | 0 | 119 | 119 |
İstif’âl | - | 0 | 1 | 1 |
Tef’îl | - | 0 | 6 | 6 |
Tefe’ûl | - | 0 | 0 | 0 |
Bâbsız | 0 | - | - | 0 |
Toplam | 0 | 4 | 198 | 202 |
بين kökünün Kuran’da müştak isim olarak geçişleri
| İsm-i fâil | Sıfat-ı müşebbehe | Toplam |
2. bâb | 0 | 72 | 72 |
İf’âl | 119 | 0 | 119 |
İstif’âl | 1 | 0 | 1 |
Tef’îl | 6 | 0 | 6 |
Tefe’ûl | 0 | 0 | 0 |
Toplam | 126 | 72 | 198 |
بين kökünün ism-i mef’ûlü yoktur. Çünkü beyan edilme ism-i mef’ûlle ifade edilmekten çok daha mübalağalıdır. Beyan fiilinin özelliğinden dolayı sınırlar çok belirgindir ve beyan edilen artık sıfat haline gelmiştir. Bu nedenle ism-i mef’ûl yerine kullanılan sıfat-ı müşebbehesi olan beyyin/beyyine ism-i mef’ûl manasında sıfat-ı müşebbehedir.
Beyan beyn mastarının mübalağalısıdır. Bunu da ikinci ve üçüncü harf arasına giren elif sağlar (بَيَانَ). Elif girdiği kelimede güç ifade eder. Söylenirken söylenmeyi uzattığı için fiilin uzamasını ifade eder. Sınır çizmelerin daha fazla olmasını daha mübalağalı olmasını ifade eder.
هَذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
Bu, insanlar için bir beyandır ve muttakiler için bir hüda ve öğüttür. (Ali İmran 138)
Kuran’ın kendisi bir beyandır. İnsanlar için bir beyandır. Sınırları (beynleri) çizerek tanımları yapar. İyi-kötü, doğru-yanlış, hak-batıl, mümin-müslim-kâfir-müşrik, akıl-cehalet, itaat-isyan, ıslah-ifsad, şehadet-gayb gibi kavramların aralarındaki sınırlarını çizer. Bu nedenle Kuran’ın kendisi de bir beyandır.
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (17) فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (18) ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ (19)
Kesinlikle üzerimizedir onun cem’i ve onun kuranı. Onu kuran ettiğimizde onun kuranına uy. Sonra kesinlikle üzerimizedir onun beyanı. (Kıyamet 16-29)
Kuran’ın kendisi beyan olduğu gibi Kuran’ın da beyanı vardır.
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ: “Ona beyanı öğretti” demektir. Öğreten Rahman’dır, öğrenen insandır. İnsan türüdür. Buna göre beyanı ilk defa Âdem’e öğretmesi gerekir. Varlıklar ve kavramların aralarına sınır (beyn) çizmeyi öğretmesi gerekir.
عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
İnsana bilmediğini öğretti. (Alak 5)
فَإِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا أَوْ رُكْبَانًا فَإِذَا أَمِنْتُمْ فَاذْكُرُوا اللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
Eğer korkarsanız yürüyerek veya binekli olarak… Güvende olduğunuzda Allah’ı size bilmiyor olduğunuzu öğrettiği gibi zikredin. (Bakara 239)
وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللَّهُ
Kâtip Allah’ın ona öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın. (Bakara 282)
وَيُعَلِّمُكُمُ اللَّهُ
Allah size öğretir. (Bakara 282)
Bu ayetlerde insana, size, herhangi bir kâtibe Allah’ın öğretmesi ifade edilmektedir. Kâtibe Allah nasıl öğretmiştir? Bir de kâtip nekre gelmektedir. Herhangi bir kâtiptir. Bu ayetlerden anlıyoruz ki Allah’ın bize öğretmesi bizimle konuşması şeklinde değildir. Allah adına bize öğretenlerden öğrenmemizdir. Bu nedenle “beyanı öğretti” demek beyanı öğrenen ilk insan olan Âdem’den öğrenenler sonra onlardan öğrenenler sonra onlardan öğrenenler şeklinde devam eden silsileden öğrenmek demektir.
وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (31) قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (32) قَالَ يَاآدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ (33)
Âdem’e isimleri, onların hepsini öğretti sonra onları meleklere arz etti de “bunların isimlerini bana haber verin, eğer sadıklarsanız” dedi. “Sübhansın, senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur, kesinlikle sen, sen alîmsin, hakîmsin” dediler. “Ey Âdem, onlara onların isimlerini haber ver” dedi. Onlara onların isimlerini haber verince “size demedim mi, kesinlikle ben gökler ve yerin gaybını daha iyi bilenim ve açıkladıklarınız ve gizliyor olduklarınızı daha iyi bilenim” dedi. (Bakara 31-34)
Allah Âdem’e temel bazı isimleri öğretmiştir. Tüm isimleri öğretmemiştir. Eğer tüm isimleri öğretmiş olsaydı وَعَلَّمَ آدَمَ الْإسْمَ (Adem’e ismi öğretti) şeklinde veya وَعَلَّمَ آدَمَ كُلَّ إِسْمٍ (Adem’e her ismi öğretti) şeklinde gelecekti.
Bu ayetlerde ince bir nokta vardır. Meleklere onları arzetti (عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ) denmiştir. Arzedilen isimler olsaydı عَرَضَهَا عَلَى الْمَلَائِكَةِ şeklinde gelmesi gerekirdi. Meleklere bunların isimlerini bana haber verin (أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ) denmiştir. Melekler senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur (لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا) demişlerdir. Burada meleklere arzedilenler هُمْ (onlar) zamiri ile gelmiştir. Bu zamir ya şuurlu varlıkları ya da şuurlu veya şuursuz fark etmeksizin türleri ifade eder. Allah meleklerden daha önceden isimlendirilmemiş bu türlere isim vermesini istemiştir. Sonra Âdem’e onlara (meleklere) onların (türlerin) isimlerini haber ver (يَاآدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ) demiştir. Burada da yine هُمْ (onlar) zamiri kullanılmıştır. Âdem de onlara (meleklere) onların (türlerin) isimlerini haber vermiştir (أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ). Âdem’e sorulan bu isimler daha önceden Allah’ın kendisine öğrettiği isimler değildir. Öyle olsaydı zaten meleklerle bu karşılaşmayı Allah gerçekleştirmezdi. İşte Âdem’in önceden bildiği isimlerle yeni isimler üretmesi beyan ile olmuştur. Rahman suresinin bu ayetindeki insana beyanı öğretmesi Allah’ın Âdem’e beyanı öğretmesidir. Bu beyan sayesinde varlıklara ve kavramlara isim vermeyi başarabilmektedir. Bunu sağlamak için gerekli olan özelliği de Allah insanın genlerine yazmıştır.
Beyan bir şeyin, varlığın, kavramın sınırlarının, özelliklerinin ve farklarının açık şekilde ortaya çıkmasıdır. Beyan farkların görünür olması, sınırların belirginleşmesi, karışıklığın giderilmesi işlevini görür.
بَيْن sınırların ortaya çıkması olarak adlandırılırsa بَيَان sınırların ve ayırt edici özelliklerin görünür hale gelmesidir. Bir varlık başlangıçta diğer varlıklarla karışık durumdadır, sınırları henüz belirgin değildir. Sonra beyan süreci başlar. Varlığın sınırları fark edilir, diğer varlıklardan ayrılır, bu ayrım ifade edilir ve ona bir isim verilir. Buna göre isimlendirmeden önceki aşama beyan aşamasıdır.
Beyan (sınırların ortaya çıkması) → İsimlendirme
İsmi olmayan bir varlığı isimlendirmek, beyanın sonucudur. Beyan ayırt edici sınırları ortaya çıkarır, bu ayrımın dilde sabitlenmesi de isimlendirmedir. İsim, beyan ile ortaya çıkan varlık ayrımının dildeki sembolüdür. İsimlendirme, beyan ile belirginleşen varlığın adlandırılmasıdır.
Teknik terimler (terminolojik ifadeler) üretmek de beyan ile olur. Bir bilim dalında teknik terim üretmenin amacı kavramları birbirinden ayırmak, her kavramın sınırını belirlemek, karışıklığı önlemektir. Bu da tam anlamıyla beyandır. Terimler beyanın sonucudur.
Örnek olarak hücrenin organellerinden olan mitokondrinin isimlendirilmesini bu açıdan inceleyelim.
Mikroskobun ilk dönemlerinde hücre incelendiğinde çekirdek, sitoplazma ve bazı küçük parçacıklar görünüyordu. Bu küçük parçacıklar diğer yapılardan açık bir biçimde ayrılmış değildi ve fonksiyonları bilinmiyordu. Belirgin bir isimleri de yoktu. Daha iyi mikroskoplarla incelendiğinde bu küçük parçacıkların şu özelliklerini fark ettiler: sitoplazma içinde ipliksi yapılardı, çekirdekten farklıydılar ve hücrede enerji üretimiyle ilişkiliydiler. Böylece bunların özellikleri belirginleşti ve diğer yapılardan ayrımları ortaya çıktı. İşte bu aşama beyandır (بَيَان). Bu yapı artık diğer yapılardan ayrılmış, özellikleri tanımlanmış olunca bir isim verildi. Mikroskopta ipliksi küçük tanecikler şeklinde göründüklerinden “mitochondrion” (mitokondri) adı verildi. Yunanca “mitos” iplik demektir, “chondrion” ise küçük tanecik demektir. Bu isim beyan edilen özelliğin dildeki ifadesidir. Tipik olarak beyandan sonra isimlendirme gelmiştir.
Diğer bir örnek olarak sinir hücresi olan nöronun isimlendirmesini inceleyelim.
Erken anatomi çalışmalarda sinir sisteminin, sinir dokusunun ve sinir liflerinin varlığı biliniyordu. Ancak sinir sistemi tek parça mı yoksa ayrı hücrelerden mi oluşuyor, bilinmiyordu. Yani sinir sisteminin yapısı henüz “beyn” olmamıştı, sınırlar belirgin değildi. 19. yüzyılda yeni boyama tekniklerinin geliştirilmesiyle sinir sisteminin tek parça olmadığı, ayrı ayrı hücrelerden oluştuğu ve her hücrenin bir gövdesi, uzantıları ve diğer hücrelerle bağlantılarının var olduğu görüldü. Bu aşamada sinir dokusu içinde ayrı bir varlık ortaya çıkmış oldu yani sinir sisteminin içinde sınırları belirlenmiş bir birim olduğu görüldü. İşte bu aşama beyandır (بَيَان). Bu yapı artık diğer yapılardan ayrılmış, özellikleri tanımlanmış olunca yani beyan olunca ona bir isim verildi. Antik Yunancada νεῦρον (neûron) ip, tel, lif gibi ince ve uzanan yapılar için kullanılan bir kelimeydi. Sinirler de ince lifler şeklinde görüldüğü için bu kelime ile isimlendirilmiş ve sinir hücresine nöron denmiştir. Nöron ismi beyan edilen özelliğin dildeki ifadesidir. Burada da beyandan sonra isimlendirme gelmiştir.
Allah Âdem’e bir isim grubunu öğretmiş ve bu sırada aynı zamanda beyanı da öğretmiştir. İlk öğretilen isim grubunu kullanarak Âdem artık isim konulmamış varlıklara beyan ile isim koyabilmiştir. Âdem’den sonra tüm Âdemoğulları bu beyanı kendi atalarından öğrenmişlerdir. Böylece Allah insana beyanı öğretmiştir. Bunu da Rahman ismiyle yapmıştır. İyi olsun, kötü olsun fark etmeden tüm insanlar beyan yapabilmektedirler. Rahman ismiyle bunun burada ifade edilmesi bundan dolayıdır.
Teşvikiye, Yalova
07 Mart 2026
M. Lütfi Hocaoğlu