RAHMAN SÛRESİ - 9. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ (10) فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ (11) وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ (12)
Ve arz, içinde yemiş ve tomurcuk kabukları sahibi hurma ve döküntü sahibi tane ve aromatik bitki olduğu halde onu koydu. (10-12)
Ma'tûf Fiil cümlesi | Atıf harfi |
Mefûlun bih Hâl | Mefûlun lieclih | Mefûlun bih Meşgulun bih | Fâil | Fiil Meşgul | Mefûlun bih Meşgulun anh Sahibul hâl |
Mübteda | Haber | Mecrur | Cârr |
Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh | Mecrur | Cârr |
Sıfat | Mevsûf | Sıfat | Mevsûf |
Muzâfun ileyh | Muzâf | Muzâfun ileyh | Muzâf |
الرَّيْحَانُ | وَ | الْعَصْفِ | ذُو | الْحَبُّ | وَ | الْأَكْمَامِ | ذَاتُ | النَّخْلُ | وَ | فَاكِهَةٌ | هَا | فِي | الْأَنَامِ | لِ | هَا | هُوَ | وَضَعَ | الْأَرْضَ | وَ |
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. Önceki ayetlerdeki وَضَعَ الْمِيزَانَ أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ cümlesine الْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ cümlesini atfetmektedir.
الْأَرْضَ: “Yer, arz” demektir. ءرض kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan أَرَض mastarı bir mekânın bereketli, verimli olması, hayrının çok olması ve yerleşme ve ikamet için uygun olması manasındadır. Bu mastar manasından yerleşme için uygun olan manasında أَرْض “yer” anlamındadır. “Yeryüzü” manasına da gelir. Yerleşme için uygun olan her yer arzdır. Ay’a yerleşirseniz, orası arz olur. Mars’a yerleşirseniz, orası arz olur. Uzay istasyonuna yerleşirseniz, orası arz olur. Arzı yerküre olarak sınırlandırmak yanlıştır. Yerküre içindeki herhangi bir alan da arzdır. Türkçeye geçen arsa ve arazi kelimeleri, İngilizcedeki earth kelimesi buradan gelmektedir.
وَضَعَ: “Koydu” demektir. وضع kökünden üçüncü bâbdan üçüncü şahıs eril tekil mazi malum fiildir. Fâili müstetir هُوَ dir ve Rahman’a racidir. Kendisiyle irtibatlı olan veya taşıdığı bir şeyi kendinden ayırarak bir mekân içinde yerleşmesini sağlamak demektir. رفع kökünün zıttıdır. Türkçede kullanılan mevduat, mevzi, mevzu kelimeleri bu kökten gelmektedir. Gebe bir kadının çocuğunu doğurması da bu kökle ifade edilir.
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنْثَى وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ
Onu doğurunca Allah doğurduğunu daha iyi bilirken “Rabbim, onu kız doğurdum” dedi. (Ali İmran 36)
وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا
İnsana anne-babasına iyiliği vasiyet ettik. Annesi onu zorlukla taşıdı ve onu zorlukla doğurdu. (Ahkaf 15)
وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ
Hiçbir dişi O’nun ilmi olmadan ne taşıyabilir ne de doğurabilir. (Fatır 11, Fussilet 47)
Bu ayetlere وَضْع in doğurma anlamına geldiği görülmektedir. Çünkü gebe kadın kendisi ile taşıdığı bebeği kendisinden ayırarak başka bir mekâna koymaktadır.
وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ (2) الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ (3)
Sırtını büken yükünü senden alıp koyduk. (İnşirah 2-3)
Burada عَنْ harf-i ceri kullanılmıştır. Bu harf-i cerden sonra gelen kendisinden bir şey alınıp başka bir mekâna konulan kimsedir.
يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ
Anlamı konulmalarından sonra kaydırırlar. (Maide 41)
مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ
Yahudilerden anlamı konulduğu yerden kaydıranlar vardır. (Nisa 46)
يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ
Anlamı konulduğu yerlerden kaydırırlar. (Maide 13)
Burada geçen الْكَلِمَ ism-i cem-i cinstir. Kendisine eril zamir (مَوَاضِعِهِ) döndüğü için cins anlamındadır. Bir sözün veya cümlenin anlamı Arapçada “kelime” (كَلِمَة) ile ifade edilir. Türkçede “sözcük” anlamında kullanılmaktadır ama bu kullanım Kuran’a uymaz. Anlamı kaydırmaktadırlar. Tamamen başka anlama çevirmemekte ama o sözcüğün, cümlenin konulduğu yerle uyuşmayan en uç anlamını vermektedirler. Günümüzde de Yahudilerin Tevrat’a yaptıkları gibi Kuran da bu şekilde metin olarak değil, mana olarak tahrif edilmektedir.
Bu ayetlerde soyut bir koyma vardır. Konulan anlamdır. Bir sözcüğe veya cümleye verilen anlam koyulma ile ifade edilmektedir.
حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا
Harb yüklerini koyana kadar. (Muhammed 4)
Burada mecazi bir anlatım vardır. Soyut bir kavram olan savaş şuurlu bir varlıkmış gibi, silahlar da yükler olarak ifade edilmiştir. Buradaki durum savaşın bitmesidir.
حِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّهِيرَةِ
Öğlenden dolayı elbiselerinizi koyduğunuz zaman… (Nur 58)
Burada elbiselerin çıkarılması koyma ile ifade edilmiştir. Somut bir koymadır.
هَا: “O” demektir. Üçüncü şahıs dişil tekil mensub muttasıl zamirdir. الْأَرْضَ ye racidir.
لِ: “İçin” demektir. Harf-i cerdir.
الْأَنَامِ: “Canlı” demektir. Biyolojinin konusu olan varlıklardır. ءنم kökünden isimdir.
فِي: “İçinde” demektir. Harf-i cerdir.
هَا: “O” demektir. Üçüncü şahıs dişil tekil mecrur muttasıl zamirdir. الْأَرْضَ ye racidir.
فِيهَا: “Onun içinde” demektir. “Arzın içinde” demektir.
فَاكِهَةٌ: “Yemiş” demektir. فكه kökünden camid isimdir. Dördüncü bâbdan فَكِهَ - يَفْكَهُ şeklinde birisinin bir şeyden lezzet ve haz ile beraber gariplik ve yeniyi deneme yönleriyle hoşlanması demektir. فَاكِه ise ism-i fâildir ve “tadın, garipliğin ve yeniliğin verdiği haz ile lezzet alan kimse” demektir. Bunun sonuna gelen ة ile فَاكِهَة dişil ism-i fâildir ama Kuran’da camid isimdir. Kuran’daki kullanımı bu sonuna gelen ة nin alet ismine dönüşmesi ile haz duygusunu, hissî lezzeti ve yenilik ile gariplik hissini getiren her şeydir. Ayrıca ıstılahi olarak lezzetiyle bilinen ve çok çeşitleri bulunan, yiyene haz veren, onda gariplik ve yenilik hissi oluşturan yemiş demektir. فاكه “keyif alan” iken sonuna gelen ة ile فاكهة “keyif oluşturan” anlamına gelir. Çoğulu فَواكِه dir. فَكِه de “sevinçli, keyifli, neşeli” anlamında sıfat-ı müşebbehedir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. فَاكِهَةٌ e النَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ yi atfetmiştir.
النَّخْلُ: “Hurma” demektir. نخل kökünden ism-i cem-i cinstir. Birinci bâbdan mastar olarak bir şeyi bulanıklık ve karışım olmadan saflaştırıp arındırmak ve seçkin hale getirmek manasındadır. Elek veya süzgeç kullanarak bulanıklık ve yabancı maddelerden ayırarak saf şekilde elde etmektir. Bu mastar manasından saflaştırılıp, arındırılıp seçkin hale getirilen manasında نَخْل ıstılahi olarak diğer ağaçlara göre üstün olup, seçilen olarak “hurma” anlamında ism-i mef’ûl manasında ism-i cem-i cinstir. Fertleştirilmiş hali نَخْلَة dir. Fertleştirilmiş hali ism-i ifradidir. Fertleştirilmiş halinin çoğulu نَخِيل dir. نَخْل kelimesi taze hurma (بلح), kuru hurma (تمر) ve yaş hurmanın (رطب) üçünü de kapsar.
ذَاتُ: “Sahibi” demektir. Dişil tekil merfu çekimdir. Her zaman muzaf olarak kullanılır. Muzafun ileyhinin sahibi olmayı ifade eder. Arapçada beş isim (esma-i hamse) vardır. Bunların i’râblanması özeldir. Diğer isimlere benzemezler. ذَا da beş isimdendir. Bunlar أَب (baba), أَخ (kardeş), حَم (kayınpeder), فَم (ağız), ذُو (sahibi) kelimeleridir.
Bu kelimenin çekimi aşağıdaki şekildedir:
Çoğul | Çoğul | İkil | Tekil | |
أُولُو | ذَوُو | ذَوَا | ذُو | Eril | Merfu |
أُولَاتُ | ذَوَاتُ | ذَوَاتَا | ذَاتُ | Dişil |
أُولِي | ذَوِي | ذَوَيْ | ذَا | Eril | Mensub |
أُولَاتِ | ذَوَاتِ | ذَوَاتَيْ | ذَاتَ | Dişil |
أُولِي | ذَوِي | ذَوَيْ | ذِي | Eril | Mecrur |
أُولَاتِ | ذَوَاتِ | ذَوَاتَيْ | ذَاتِ | Dişil |
Kuran’da sahip (صَاحِب) kelimesi de vardır. Bu kelimenin anlamı Türkçedeki sahip kelimesinden farklıdır. صَاحِب eşlik eden demektir. Türkçedeki sahip daha çok ذُو ya benzer ama tam olarak o değildir. Türkçedeki sahip daha çok Arapçadaki malik (yöneten) anlamına benzer.
ذُو zamire ve sıfata izafe edilmez. Yalnızca sıfat olmayan zahir isimlere izafe edilir. صَاحِب ise zamire de zahir isimlere de sıfata da izafe edilir.
ذُو sıradan bir sahip olma değildir. Bir etkileşim vardır. Sahip olan sahip olunanla etkileşim halindedir. Onu etkilemekte, yönetmekte, kontrol etmektedir.
الْأَكْمَامِ: “Tomurcuk kabukları” demektir. كمم kökünden isimdir. Tekili كِمّ dir. Birinci bâbdan كَمّ mastarı bir şeyi onu gizlemek veya ona gelecek bir eziyeti önlemek için elbiseyle veya benzeri bir şeyle sarmak manasındadır. Birisi bir şeyi elbise veya benzeri bir şeyle sarar, onu gizlemek veya ondan zararı engellemek için bunu yapar. Onu bir bezle sarar, onun etrafında döndürür, büker ve dolayarak içine alır ki gizlesin veya ondan zararı uzaklaştırsın. Bu mastar manasından sarılan manasında كِمّ bir şeyin etrafına sarılan ve onu örtüp koruyan elbise veya benzeri şeydir. Gömlek kolu, çiçeğin veya meyvenin kılıfı (kapağı) ya da hayvanın ağzına takılan ağızlık anlamlarına gelir. Istılahi olarak bitkilerin tomurcuklarını saran anlamında “tomurcuk kabuğu” anlamında isimdir.
ذَاتُ الْأَكْمَامِ: “Tomurcuk kabukları sahibi” demektir.
النَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ: “Tomurcuk kabukları sahibi hurma” demektir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. النَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ ye الْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ yi atfetmektedir.
الْحَبُّ: “Tane” demektir. Tohumlu bitkilerin tanesidir. Tahıllar gibi taneli bitkileri kapsar. حبب kökünden ism-i cem-i cinstir. Sonuna ة gelerek müfred hale gelir (حَبَّة).
ذُو: “Sahibi” demektir. Eril tekil merfu çekimdir.
الْعَصْفِ: “Kuru yaprak, döküntü, saman” demektir. عصف kökünden gelmiştir. İkinci bâbdan mastar olarak akış ve seyir hızının çok büyük bir kuvvetle şiddetlenmesi (şiddetle esmek) manasındadır. Kuvvetli esen rüzgârların sıfatı için bu kök kullanılır. Bu mastar manasından ıstılahi olarak bitkilerin rüzgâr tarafından uçurulan ve yenmeyen parçası olarak “kuru yaprak” anlamında isimdir. Hem “ekinin kuru yaprağı” hem de “saman” veya “hasattan sonra tarlada kalan döküntü” anlamlarına gelir. Bir tahılın tanesi yenmiş veya hasat edilmiş olup döküntü halinde kalan ve insanlar tarafından yenilmeyen kısımdır.
ذُو الْعَصْفِ: “Döküntü sahibi” demektir.
الْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ: “Döküntü sahibi tane” demektir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. الْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ ye الرَّيْحَانُ yü atfetmektedir.
الرَّيْحَانُ: “Güzel kokulu bitki, aromatik bitki” demektir. روح kökünden ism-i cem-i cinstir. نفخ (üflemek) kökünün zıttıdır. Üçüncü bâbdan رِيح mastarı hava ve benzeri şeyleri içine çekerek bir yerden başka bir yere hareket ettirmek manasındadır. Bu mastar manasından bir yerden başka bir yere içine çekilerek hareket ettirilen manasında رَيْحَان ıstılahi olarak güzel kokusu içine çekilen olarak “güzel kokulu bitki” anlamında isimdir. Fertleştirilmiş hali رَيْحَانَة dir.
فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ: “Onun içinde yemiş ve tomurcuk kabukları sahibi hurma ve döküntü sahibi tane ve aromatik bitki vardır” demektir.
الْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ: “Arz, içinde yemiş ve tomurcuk kabukları sahibi hurma ve döküntü sahibi tane ve aromatik bitki olduğu halde onu koydu” demektir.
Bu cümlede iştigâl (الاِشْتِغَال) vardır.
Mef’ûlün fiilden önce gelip fiilden sonra da bu mef’ûle raci bir zamirin olması durumuna iştigâl denir.
İştigâl üç öğeden oluşur:
- Meşgûlûn anh (مَشْغُولٌ عَنْهُ): Fiilden önce gelen mef’ûlun bihtir.
- Meşgûl (مَشْغُولٌ): Fiildir.
- Meşgûlûn bih (مَشْغُولٌ بِهِ): Fiilden sonra gelen ve fiilden önceki mef’ûlun bihe dönen zamirdir.
Bu ayetin bu cümlesinde iştigâl olmasaydı cümle şu iki şekilden biri olabilirdi:
وَضَعَ الْأَرْضَ
Fiil cümlesi |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
الْأَرْضَ | هُوَ | وَضَعَ |
Bu durumda mef’ûlün bih olan الْأَرْضَ doğrudan fiilden sonra gelecek ve onunla ilgili bir zamir olmayacaktı.
الْأَرْضُ وَضَعَهَا
İsim cümlesi |
Haber Fiil cümlesi | Mübteda |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
هَا | هُوَ | وَضَعَ | الْأَرْضُ |
Bu durumda isim cümlesidir ve الْأَرْضُ merfu (sonu zammeli) olarak mübtedadır. Haber cümlesindeki هَا zamiri meşgulün bih değil rabıt zamiridir.
Bu iki şekil yerine iştigâl ile gelmesinin sebebi nedir?
Cümle | Tipi | Geliş nedeni |
وَضَعَ الْأَرْضَ | Fiil cümlesi | Arzın konulması arzdan daha önemli |
الْأَرْضُ وَضَعَهَا | İsim cümlesi | Arz, konulmasından daha önemli |
الْأَرْضَ وَضَعَهَا | İştigâlle fiil cümlesi | Arz ve konulma eşit önemde |
İştigâlle gelmesinin sebebi Arz ve arzın konulmasının eşit önemde olmasıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta “arzı koydu” denmesidir. Arzı yarattı (خَلَقَ الْأَرْضَ) denmemiştir. Arz yüksekten alçağa mı konulmuştur?
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ
Kesinlikle insanlar için konulan bir tür beytin ilki alemler için mübarek ve hüda olan Bekke’de olandır. (Ali İmran 96)
Burada Kâbe ifade edilmiştir. Bina edilen denmemiş, konulan denmiştir. Bunun sebebi Allah’ın emriyle bina edilmesiyle Allah tarafından oraya doğrudan koyulmuş gibi olmasıdır. Burada kastedilen bir amaç için konumlandırmadır. Kâbe insanların ona gelmesi için orada konumlandırılmıştır. Arz da Kâbe gibi canlılar için konumlandırılmıştır. Bu konumlandırma sadece yerleştirme değildir. Kâbe oraya yerleştirilip bırakılmamıştır. İnsanların oraya gelip hac yapması için gerekli bütün imkânların da sağlanması Allah tarafından emredilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Arzda da üzerinde canlıların yaşaması için tüm imkânlar sağlanmıştır. İştigalle ifade edilmesinden dolayı da arzın kendisi ile konumlandırılmasının, yani üzerinde canlıların yaşaması için imkânların sağlanmasının eşit öneme sahip olduğunu bilmekteyiz. Kâbe’nin konulması onun sadece konumlandırılması değil işlevsel hale getirilmesidir. Aynı durum arz için de geçerlidir. Arz işlevsel hale getirilmiştir. Düzenlenmiş, dengelenmiş, yaşam için uygun hale getirilerek yapılandırılmıştır. Sonra arzın içine yerleştirilen bitkilerden dört örnek verilmiştir. Bunların hepsi insanların tükettiği besinlerdir. Kuran öncelikle insanlara indiği için örnek bitkiler insanlar için önemli olan bitkilerdir.
Bu ayetlerde arzda olan dört bitki ifade edilmektedir.
Bitki | İsim türü | Marifelik | Tür | Baskın içerik | Rol |
فَاكِهَةٌ | Câmid isim | Nekre | Yemiş (Değişken) | Değişken | Keyiflik / yan ürün |
النَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ | İsm-i cem-i cins (dişil olduğundan cem) | Marife | Meyve | Glukoz+fruktoz (yüksek yoğun şeker), lif, potasyum | Yüksek enerji (doğal şeker deposu) |
الْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ | İsm-i cem-i cins (eril olduğundan cins) | Marife | Tohumlu ürünler (özellikle tahıllar) | Nişasta (kompleks karbonhidrat), az miktarda protein | Ana enerji kaynağı, Uzun süreli enerji (temel besin) |
الرَّيْحَانُ | İsm-i cem-i cins | Marife | Aromatik bitki koku / tedavi | Uçucu yağlar (aromatik bileşikler), vitamin ve antioksidanlar (az miktarda) | Aroma / destek Besin değil, destekleyici / tamamlayıcı (koku, iştah, sindirim) |
Bu dört grup birlikte düşünüldüğünde:
1. Kan şekeri dengesi: Hurma kan şekerini hızlı yükseltirken, yemişler genellikle orta düzeyde yükseltirler. Tahıllar yavaş yükseltir.
2. Enerji sürekliliği: Yemişler (türüne göre değişerek) ve hurma anlık enerji verirken tahıllar uzun vadeli enerji kaynağıdır.
3. Sindirim sistemi: Yemişler, hurma ve tahıllar lif kaynağıyken aromatik bitkiler enzim desteği ve antimikrobiyaldirler.
4. Tokluk mekanizması: Tahıllar mideyi doldurur, yemişler ve hurma hacim ve lif sağlar. Hurma hızlı doyum hissi sağlar.
Bu ayetlerde diğer üç bitki marife gelirken فَاكِهَةٌ kelimesi burada ve Kuran’daki toplam 14 geçişinin hepsinde nekredir. فَاكِهَةٌ nin bu geçişlerinin 12’si cennette, 2’si arzdadır. الْفَاكِهَة veya الْفَوَاكِه şeklinde Kuran’da geçmez. Arapçada marife olarak kullanılır ama Kuran marife kullanmaz. Çünkü Kuran’daki anlam Arapçada kullanılandan daha geniştir. فَاكِهَةٌ keyif veren yemiştir. Bu nedenle sınırı daraltılamaz. Bu ayetteki temel yerleşik ürünler cins bildirerek ve ism-i cem-i cins olarak marife (belirli) iken keyiflik/ikramlık ürün olan فَاكِهَةٌ nekredir (belirsiz, açık uçlu). Buna ilaveten kişiden kişiye de keyif veren yemişler farklı olabilir. Bu nedenle bu kelimenin Kuran’da marife kullanımı yoktur.
فَاكِهَة nin nekre gelmesi tür sınırsızlığı, çeşitlilik, bolluk, tasavvur ötesi haz alanı ve bireysel algı farklılıkları nedeniyledir.
Bu ayetlerde üç ayrı kıraat vardır.
Kıraat | Kari |
(وَالحَبَّ ذَا الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانَ) بنصب (والحبَّ) و (ذا) و (الريحانَ) | ابن عامر الدمشقي |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ والرَّيْحَانُ) برفع (الحبُّ) و (ذو) و (الريحانُ) | نافع المدني |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ والرَّيْحَانُ) برفع (الحبُّ) و (ذو) و (الريحانُ) | ابن كثير المكي |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ والرَّيْحَانُ) برفع (الحبُّ) و (ذو) و (الريحانُ) | أبو عمرو بن العلاء |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ والرَّيْحَانُ) برفع (الحبُّ) و (ذو) و (الريحانُ) | عاصم الكوفي |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ والرَّيْحَانُ) برفع (الحبُّ) و (ذو) و (الريحانُ) | أبو جعفر |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ والرَّيْحَانُ) برفع (الحبُّ) و (ذو) و (الريحانُ) | يعقوب |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ وَالرَّيْحَانِ) برفع (الْحَبُّ) و (ذو) وكسر النون في (الرَّيْحَانِ) | حمزة الكوفي |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ وَالرَّيْحَانِ) برفع (الْحَبُّ) و (ذو) وكسر النون في (الرَّيْحَانِ) | الكسائي الكوفي |
(والحَبُّ ذُو العَصْفِ وَالرَّيْحَانِ) برفع (الْحَبُّ) و (ذو) وكسر النون في (الرَّيْحَانِ) | خلف العاشر |
Diğer kıraatler:
الْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ وَالْحَبَّ ذَا الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانَ
Arz, içinde yemiş ve tomurcuk kabukları sahibi hurma olduğu halde onu ve döküntü sahibi taneyi ve aromatik bitkiyi koydu.
Bu kıraatte sadece arz konumlandırılmamış, arzla beraber tane ve aromatik bitki konulmuş yani işlevsel hale getirilmiştir. Bu da taneli bitkilerin ve aromatik bitkilerin arzın işlevsel hale getirilmesi kadar önemli olduklarını ifade etmektedir Taneli bitkiler temel besin maddesi iken aromatik bitkiler tedavi amacıyla kullanılan bitkilerdir. Bu kıraatte bu ikisine özel önem verilmiştir.
الْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانِ
Arz, içinde yemiş ve tomurcuk kabukları sahibi hurma ve döküntü ve aroma sahibi tane olduğu halde onu koydu.
Bu kıraatte reyhan ayrı bir bitki değil tanenin sahip olduğu kokuyu ifade etmektedir. Bu kıraat bize kokulu taneli bitkiler olduğunu da ifade etmiş olmaktadır. Basmati ve jasmine pirinçleri bunun güzel örnekleridir.
فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ (onun içinde yemiş ve tomurcuk kabukları sahibi hurma ve döküntü sahibi tane ve aromatik bitki vardır) cümlesi الْأَرْضَ ın hâlidir. Bu cümlenin ne tür bir hâl olduğunu anlamak için hâlin çeşitlerine bakalım.
Hâlin çeşitleri
Hâl sâhibu-l hâlin veya sâhibu-l hâlle ilgili başka bir varlığın durumunu açıklar. Buna göre hâl şu şekilde sınıflandırılabilir:
- Hâkikiyye (الْحَقِيقِيَّةُ): Doğrudan sâhibu-l hâlin durumunu açıklar.
- Mübeyyine (الْمُبَيِّنَةُ): Sâhibu-l hâlin cümlesinin zamanı içinde hâlin bildirdiği durum sâhibu-l hâlde bulunur. İkiye ayrılır:
- Müntekile (الْمُنْتَقِلَةُ): Aslolan hâlin müntekil olmasıdır. Yani sahibi için sabit bir şekle delalet etmez. Sabit şekle delalet eden sıfattır. Müntekil hâl sâhibu-l hâlin cümlesi ya da şibh-i fiilinin zamanı içindeki durumunu bildirir.
- Müekkide (الْمُئَكِّدَةُ): Hâlin bildirdiği durum aslında sâhibu-l hâlde geçici olan değil, sabit olan bir durumdur. Yani sahibi var oldukça hemen hemen ondan hiç ayrılmayan hâldir. Ancak sâhibu-l hâlin cümlesi ya da şibh-i fiilinin hükmü ile ilgili bir durumu ifade etmek için sanki sadece cümle ya da şibh-i fiilin zamanı ile ilgiliymiş gibi hâl olarak gelmiştir. Te’kîd içindir.
- Mukaddere (الْمُقَدَّرَةُ): Sâhibu-l hâlin cümlesinin zamanı içinde hâlin bildirdiği durum sâhibu-l hâlde bulunmaz.
- Sebebiyye (السَّبَبِيَّةُ): Sâhibu-l hâlin durumunu açıklamaz. Sâhibu-l hâlle ve cümlenin hükmüyle ilgili başka bir varlığın durumunu açıklar.
Arzın konumlandırıldığı ve işlevsel hale geldiği zaman diliminde üzerinde bu bitkiler var mıdır? Konumlandırma sonrasında da hala var mıdır? Buna göre hâlin türü belirlenebilir.

Bitkiler konumlandırma sırasında arzda olabilir de olmayabilir de. Konumlandırma tamamladığında da ve halen şu anda da arzda olduklarını biliyoruz. Konumlandırma öncesinde de arzda olabilirler. Bu nedenle mukadder veya müekkid hâl olmaya uygundur.
Bu ayetlerde nebat şeklinde bir ifade ile genel bitkiler ifade edilmemiştir. İnsanlar için değerli olan yiyeceklerin arzda olduğu söylenmiştir. İnsanlar 4.5 milyar yaşındaki yeryüzünde yaklaşık 60.000 yıldan beri vardırlar. Bu nedenle mukadder hâl olmaya daha uygundur.
Arz kelimesinin Arapçada çoğulu vardır. Çoğulu “آراض”, “أُرُوض” ve “أَرَضُون” dur. Kuran’da 461 kere geçen bu kelimenin hepsi tekil formda geçer. Bunun sebebi yerleşme için uygun olan her yerin arz olmasıdır. Evrendeki yerleşme için uygun olan her gezegen arz olur. Bu nedenle bu ayetteki arzı istiğrak manasında alırsak sadece şu anda üzerinde yaşadığımız yeryüzü değil de yaşama elverişli olan evrendeki her yer olarak anlarsak bu tür bitkilerin bizim gidemediğimiz bu yerlerde de olduğunu söyleyebiliriz. Buna ilaveten evrende yaşam olan yerlerde insanlar ve benzer bitkiler ve yiyecekler olduğunu da söyleyebiliriz.
Teşvikiye, Yalova
25 Nisan 2026
M. Lütfi Hocaoğlu