CİN SÛRESİ - 22. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا (25)
“Size vadedilen yakın mı yoksa onun için rabbim bir süre mi kıldı, dirayet etmem” de. (25)
Emir fiil cümlesi |
Mefûlun bih Mensuh fiil cümlesi | Fâil | Fiil |
İki mef'ûlun bih Soru cümlesi | Fâil | Nâsih Fiil | Olumsuzluk edatı |
Ma'tûf Mensuh fiil cümlesi | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh İsim cümlesi | İstifhâm edatı |
Mef'ûlun bih evvel | Fâil | Mef'ûlun bih sâni | Nâsih Fiil | Mübteda | Haber |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
أَمَدًا | ي | رَبُّ | لَهُ | يَجْعَلُ | أَمْ | مَا تُوعَدُونَ | قَرِيبٌ | أَ | أَنَا | أَدْرِي | إِنْ | أَنْتَ | قُلْ |
قُلْ: “Söyle, de” demektir. قول kökünden ikinci tekil şahıs emir fiildir.
إِنْ: “Değil” demektir. Olumsuzluk edatıdır. Genellikle istisna edatı olan إِلَّا ile veya istisna edatı olan لَمَّا ile olumsuzluğu bozulur.
أَدْرِي: “Önceden hiçbir bilgim olmadığı bir şeyi bilir hale gelirim, dirayet ederim” demektir. دري kökünden ikinci bâbdan birinci tekil şahıs merfu muzari malum fiildir. Nasih fiildir. İki mef’ûlün bih alır. İki mef’ûlün bihi ya mensuh bir cümle ya da bir soru cümlesidir.
إِنْ أَدْرِي: “Önceden hiçbir bilgim olmadığı bir şeyi bilir hale gelmem, dirayet etmem” demektir.
أَ: Soru hemzesidir (همزة الاستفهام). “Mı, mi” demektir. Her zaman cümlenin başına gelir. Buna sadaratu-l kelâm hakkı denir. Hatta önceki cümleleri bu cümleye bağlayan وَ ve فَ bağlaçları bile soru hemzesinden sonra gelir. Sonrasındaki kelimeyi (وَ ya da فَ varsa bunlardan sonra gelen kelimeyi) sorunun konusu yapar. Bu nedenle soru cümlelerinde sorunun konusu olan kelime cümledeki görevi ne olursa olsun bu hemzeden hemen sonra gelerek (وَ ya da فَ varsa bunlardan sonra gelerek) cümlenin ikinci kelimesi olur. “Mı, mi” anlamına gelen ikinci bir soru harfi هَلْ dir. Soru hemzesi her zaman soruya cevap istemek için gelmez. Asıl amaç soru değildir. Arkasından gelen kelimeye cümlede önem katarak soru manasını oluşturur.
قَرِيبٌ: “Yakın” demektir. بَعِيد (uzak) in zıttıdır. قرب kökünden beşinci bâbdan nekre merfu sıfat-ı müşebbehedir. Zamanda, mekânda, nispette yakın olmak manasındadır.
مَا: Umumi ism-i mevsuldür. Gayr-i akil varlıklar için kullanılır.
تُوعَدُونَ: “Size vadedilir” veya “size îâd edilir” demektir. وعد kökünden ikinci şahıs eril çoğul muzari meçhul olan bu fiil iki bâba da uygundur. Hem ikinci bâbdan bu şekilde gelir hem de if’âl bâbından bu şekilde gelir. İki bâbda anlam farklılıkları vardır. وعد kökü birisi için gelecekte gerçekleşecek bir şeyi veya bir işi belirlemek, bunu kendine farz etmek demektir. Bu gerçekleşecek şeyin iyi veya kötü olmasına göre bâb farklılıkları vardır. İkinci bâb hem iyi hem de kötü vaat için olurken if’âl bâbı kötü vaat için kullanılır. İsim olarak her türlü vaad için وَعْد kelimesi kullanılırken kötü işler yapanların başına getirilecek olan kötü şeyler için وَعِيد kelimesi kullanılır.
مَا تُوعَدُونَ: “Size vadedilen” veya “Size îâd edilen” demektir.
قَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ: “Yakındır size vadedilen” demektir.
أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ: “Size vadedilen yakın mı?” demektir.
أَمْ: “Yoksa” demektir. Atıf harfidir. قَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ cümlesine يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا cümlesini atfetmektedir.
أَمْ iki şekilde kullanılır:
1.Muttasıl Em (أَمِ الْمُتَّصِلَةُ): Atıf harfi olarak görev yapar.
a.Tesviye hemzesiyle beraber olan Em: Masdar-ı müevvelin sıla cümlesi içinde cümleleri birbirine atfeder. “-da ... –da, -ha … -ha, ister … ister” manalarına gelir. Bu durumdaسَوَاءٌ ile beraber kullanılır.سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ Onları uyarman da onları uyarmaman da onlara eşittir. (Bakara 6) Buradaki hemze mastar harfidir, tesviye hemzesi denir.
b.Soru hemzesiyle beraber olan Em: Hem müfredleri hem de cümleleri birbirine bağlar. “Yoksa” anlamına gelir. Soru hemzesiyle kurulan bütün soru cümlelerinden sonra gelen Em’ler muttasıl Em olmak zorunda değildir. Eğer bir seçenek bildirmiyorsa bu Em munkatı Em’dir.
2.Munkatı Em (أَمِ الْمُنْقَطِعَةُ): Hemze olmadan gelen Em’dir. Muttasıl Em’deki kadar güçlü bir bağlayıcı etki yoktur. Atıf harfi olarak değil idrab edatı olarak görev yapar. Bir sözden diğer bir söze geçerken kullanılmış olur. Sonra gelen sözü önce gelen sözden ayırır. Bu nedenle munkatı Em denmektedir. Bununla beraber önceki cümle ile sonraki cümleler arasındaki ilişki tamamen kesilmiş değildir. “Yahut, oysa, yoksa” anlamlarına gelir.
يَجْعَلُ: “Kılar” demektir. جعل kökünden üçüncü bâbdan üçüncü tekil şahıs merfu muzari malum fiildir. Bu fiil iki mef’ûl alır. İlk mef’ûle ikinci mef’ûl vasfını kazandırmaktadır. Birinde/bir şeyde bir özelliği kılmak anlamına gelir.
لِ: “İçin” demektir.
هُ: “O” demektir. Üçüncü şahıs eril tekil mecrur muttasıl zamirdir. مَا تُوعَدُونَ (Size vadedilen/îâd edilen) ye racidir.
لَهُ: “Onun için” demektir.
رَبُّ: “Rab, terbiyeci” demektir. ربب kökünden isimdir. Alemlerin rabbi olan Allah’tır.
ي: “Ben” demektir. Eril tekil birinci şahıs mecrur muttasıl zamirdir.
رَبِّي: “Rabbim” demektir.
أَمَدًا: “Süre” demektir. ءمد kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan mastar olarak bir işin başı ve sonu bilinen bir vakit içinde gerçekleşmesi manasındadır. Bu mastar manasından “işin gerçekleştiği zaman” manasında أَمَد “süre” anlamında isimdir. Bir olayın, bir işin başlangıcından sona ermesine kadar geçmesi gereken zaman veya bir olayın bitişi ile bir işin başlangıcı arasında geçen zamandır.
أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
İman edenler için kalplerinin Allah’ın zikri ve haktan indirdiği için huşu etme zamanı gelmedi mi? Önceden kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerine süre uzadı da kalpleri katılaştı ve onlardan çok kimse fasıklardır. (Hadid 16)
ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا
Sonra onları iki hizipten hangisinin kalmaları için gereken süreyi daha iyi saydığını bilmemiz için baas ettik. (Kehf 12)
يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا: “Onun için rabbim bir süre kıldı” demektir. “Size vadedilen için rabbim bir süre kıldı” demektir.
أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا: “Yoksa onun için rabbim bir süre mi kıldı” demektir. “Yoksa size vadedilen için rabbim bir süre mi kıldı” demektir.
أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا: “Size vadedilen yakın mı yoksa onun için rabbim bir süre mi kıldı” demektir.
إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا: “Size vadedilen yakın mı yoksa onun için rabbim bir süre mi kıldı, dirayet etmem” demektir.
قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا: “‘Size vadedilen yakın mı yoksa onun için rabbim bir süre mi kıldı, dirayet etmem’ de” demektir.
Öncesindeki ayette kendilerine vadedileni görünce denmiş, ondan önceki ayette de Cehennem ateşinin onlar için olduğu söylenmiştir. Bu ayette “söyle” denmiş. Kimse söylenileceği cümlede ifade edilmemiştir. Önceki ayetlerden Allah ve resulüne isyan edenler olduğunu, Allah’ın kurallarının geçerli olduğu yerde elçi başkana itaat etmeyenler olduğunu anlıyoruz. Burada “vadedilen yakın mı yoksa bir süre mi kılındı, bunu dirayet edemem de” deniliyor. Dirayet önceden bilgisi olmayan bir şey hakkında bilgi sahibi olmak demektir. Bu ayet ilk başta Peygambere gelmiştir. Onun da bilgisinin olmadığı ve bilmeyeceğini de ifade etmiş olmaktadır. Burada vadedilen Cehennem ateşine girmeleridir ama zaten bir insan öldükten sonra zamansızlık boyutuna girdiğinden dolayı sürenin tayin edilmesinin önemi nedir? Yeniden dirilene kadar geçen süre insana bir gün veya bir günden az gelir.
أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ
Veya arşları çökmüş halde olan kasabaya uğrayan gibi. “Allah ölümünden sonra bunu (karyeyi) nasıl diriltecek” dedi. Allah onu 100 yıl öldürdü sonra onu baas etti. “Ne kadar kaldın?” dedi. “Bir gün veya bir günün bir kısmı” dedi. “Hayır, 100 yıl kaldın” dedi. (Bakara 259)
Bu ayette 100 yıl ölü kalan kimse baas edilmektedir. 100 yıl hareketsiz kalmakta ve sonra baas edilmektedir. Bu ayette baas ölümden sonraki dirilmeyi takip eden dönemi ifade etmektedir. Aslında hareketsiz halde kalan birisinin hareketli hale getirilmesidir. Bu nedenle ölümden sonraki dirilme baastır.
Baas edilenler aynı bedenlerinde dirilirler ve aynı bedenle kaldıkları yerden devam ederler. Adeta bir gecelik bir uykudan uyanırlar. Geçen süre milyon yıl bile olsa onlara bir gece gibi gelir.
وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ كَذَلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ
Saatin kıyam ettiği gün mücrimler bir saatin dışında kalmadıklarına yemin ederler. Bunun gibi onlarda yanlış algı oluşturuluyordu. (Rum 55)
Bu ayette mücrimlerin bir saatin dışında kalmadıklarına yemin ettikleri yer merkadlarıdır, öldükleri zamandaki öldükleri mekândır. Mücrimler merkadlarında baas yevmine kadar kalmışlardır. Çok uzun bir süreyi sadece bir saat olarak algılamışlardır. Bu sorunun cevabı uykudadır. Uyku ayettir, ölümün ayetidir. İnsanlar hem uykuda hem de ölümde vefat ederler.
وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ
O geceleri sizi vefat ettirendir. (Enam 60)
اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى
Allah nefisleri ölümleri zamanında vefat ettirir ve ölmemiş olanları uykusunun içinde. Üzerine ölüm gerçekleşeni tutar ve diğerlerini isimlendirilmiş bir ecele doğru irsal eder. (Zümer 42)
Her insanın bedeni vardır ve bağlı olduğu ruh vardır. Ruhla bedeni bağlayan nefstir. Ruh ve beden arasında bizim göremediğimiz bağın kopmasına vefat denir. Vefat ölümde ve uykuda olur. Bu nedenle uyku ölümün ayetidir yani göstergesidir. Ölümü anlamanın yolu uykuyu anlamaktan geçer.
Vefat halinde zamansızlık başlar. Vefat boyunca geçen süreyi hissedemeyiz. Uykudaki geçen süreyi anlayamamamız bunun örneğidir. Bu nedenle ölüm sırasında geçen süreyi de anlayamayacağız.
أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ اللَّهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ
Veya arşları çökmüş halde olan kasabaya uğrayan gibi. “Allah ölümünden sonra bunu (karyeyi) nasıl diriltecek” dedi. Allah onu 100 yıl öldürdü sonra onu baas etti. “Ne kadar kaldın?” dedi. “Bir gün veya bir günün bir kısmı” dedi. “Hayır, 100 yıl kaldın” dedi. (Bakara 259)
Bu ayette 100 yıl ölü kalan kimse geçen süreyi bir gün kadar sanmaktadır. Ölüm sırasında vefat gerçekleştiği için zamansızlık başlamıştır ve artık zamanı anlama şansı ortadan kalkmıştır. Milyar yıl bile ölü olarak kalsa insan bunu bir gün veya daha azı sanacaktır. Aynı uyku gibidir. 8-10 saat deliksiz uyuduğunuzda uyuma sürenizi anlayamazsınız. Yıllarca komada kalıp uyanan insanlar da geçen süreyi anlayamazlar. Bu durumlar vefat halleridir.
Hiçbir insan uykuya daldığı anı bilemez. Uykuda vefatta olduğu için ve ölümde de vefatta olduğu için ölümün ilk anını da aynı şekilde bilemez. Uyuduğumuzu ancak uyandığımızda anlayabiliyorsak öldüğümüzü de ancak dirildiğimizde anlarız.
Uyku | Ölüm |
Uykuya daldığın anı bilemezsin | Öldüğün anı bilemezsin |
Uyandığında uyumuş olduğunu anlarsın, uyanmadan bunu anlayamazsın | Dirildiğinde ölmüş olduğunu anlarsın, dirilmeden bunu anlayamazsın |
Uykuda kaldığın süreyi anlayamazsın | Ölü kaldığın süreyi anlayamazsın |
Uyandığında uyuduğun bedenle kalkarsın | Dirildiğinde öldüğün bedenle kalkarsın |
Bazıları mutlu uyanır, bazıları mutsuz uyanır. | Bazıları mutlu dirilir, bazıları mutsuz dirilir. |
Vefat halinde olanlar için zaman geçmemiştir. Zamansızlık durumundadırlar ve ne kadar süre geçerse geçsin onlar için çok kısa bir zamandır.

İnsan cenin iken yaşatılmasına başlanmış olur. Ruh ile beden bağlanmış olur. Sonra ölümle ruh ve beden arasındaki bağ kopmuş olur. Baas yevminde zamansızlık içindeki ruh ölen bedenin ölmeden önceki haline bağlanır. Arada geçen vefat halindeki zamansızlık nedeniyle zaman algısı yoktur.
Bu nedenle zaten vadedilen kimseye referansla vadedilen yakındır. Evrende geçen zamana referansla çok uzak olur. Bu nedenle biz bunu dirayet edemeyiz. Yani hiç bilmediğimiz bir şeyi bilir hale gelmeyiz. Kıyamet yevminin bizim kullandığımız zaman dilimi olan senelerle ne zaman olacağını bilemeyiz. Sonuçta bunu bilmemiz gerekli değildir. Bilmemizin gerekli olduğu her şey Kuran’da ifade edilmiştir. Bilmemizin gereksiz oldukları da bu şekilde veya buna benzer başka şekillerde ifade edilmiştir.
Teşvikiye, Yalova
24 Ocak 2026
M. Lütfi Hocaoğlu