RAHMAN SÛRESİ - 27. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
ذَوَاتَا أَفْنَانٍ (48) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (49)
Yapraklı küçük dalların iki sahibi … Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz? (48-49)
ذَوَاتَا أَفْنَانٍ
Yapraklı küçük dalların iki sahibi …
İsim cümlesi |
Haber | Mübteda |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
أَفْنَانٍ | ذَوَاتَا | هُمَا |
ذَوَاتَا: “İki sahibi” demektir. Dişil ikil merfu çekimidir. Her zaman muzaf olarak kullanılır. Muzafun ileyhinin sahibi olmayı ifade eder. Arapçada beş isim (esma-i hamse) vardır. Bunların i’râblanması özeldir. Diğer isimlere benzemezler. ذُو da beş isimdendir. Bunlar أَب (baba), أَخ (kardeş), حَم (kayınpeder), فَم (ağız), ذُو (sahibi) kelimeleridir.
Bu kelimenin çekimi aşağıdaki şekildedir:
Toplam | Çoğul | Çoğul | İkil | Tekil | |
54 | أُولُو 17 | ذَوُو 0 | ذَوَا 2 | ذُو 35 | Eril | Merfu |
3 | أُولَاتُ 1 | ذَوَاتُ 0 | ذَوَاتَا 1 | ذَاتُ 1 | Dişil |
35 | أُولِي 12 | ذَوِي 1 | ذَوَيْ 1 | ذَا 21 | Eril | Mensub |
9 | أُولَاتِ 1 | ذَوَاتِ 0 | ذَوَاتَيْ 1 | ذَاتَ 7 | Dişil |
38 | أُولِي 14 | ذَوِي 0 | ذَوَيْ 0 | ذِي 24 | Eril | Mecrur |
22 | أُولَاتِ 0 | ذَوَاتِ 0 | ذَوَاتَيْ 0 | ذَاتِ 22 | Dişil |
161 | 45 | 1 | 5 | 110 | Toplam |
Kuran’da sahip (صَاحِب) kelimesi de vardır. Bu kelimenin anlamı Türkçedeki sahip kelimesinden farklıdır. صَاحِب eşlik eden demektir. Türkçedeki sahip daha çok ذُو ya benzer ama tam olarak o değildir. Türkçedeki sahip daha çok Arapçadaki malik anlamındadır.
ذُو zamire ve sıfata izafe edilmez. Yalnızca sıfat olmayan zahir isimlere izafe edilir. صَاحِب ise zamire de zahir isimlere de sıfata da izafe edilir.
ذُو sıradan bir sahip olma değildir. Bir etkileşim vardır. Sahip olan sahip olunanla etkileşim halindedir. Onu etkilemekte, yönetmekte, kontrol etmektedir. Bir potansiyeli ifade eder. Gerektiği zaman onu kullanmakta olabileceği gibi belirli bir süreliğine ona ait olup sonra ona ait de olmayabilir. Bunlar sahip olan ve sahip olunana göre değişir.
ذُو dan sonra her zaman camid isim gelmez. Mastar da gelebilir. O mastarın belirttiği fiile sahip olmak demektir. O fiili her zaman işler durumda olmayı değil, o fiili gerektiği zaman yapabilmeyi ifade eder. O fiili yapmasına engel bir durum yoktur ama her zaman o fiili gerçekleştirmez, gerektiği her zaman yapar demektir.
وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
Allah büyük fazl sahibidir. (Bakara 105)
Kuran’da bu şekilde altı defa Allah için büyük fazl sahibi denmektedir. Mastara sahiplik izafe edilmiştir. Hiçbir yerde الْفَضَّال (faddâl) veya الْفَاضِل (fâdıl) sıfatını kullanmamaktadır. Faddâl veya fâdıl şeklinde mübalağalı ism-i fail veya ism-i fail olarak gelseydi Allah’ın her an her zaman herhangi birisi üzerinde bu fazl vasfını gösterdiğini anlardık. Oysa Allah fazl vasfını gerektiği zaman gereken kimse üzerinden göstermektedir. Bu nedenle ذُو الْفَضْلِ şeklinde gelmiştir.
وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Allah azizdir, bir intikam sahibidir. (Ali İmran 4, Maide 95)
إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Kesinlikle Allah azizdir, bir intikam sahibidir. (İbrahim 47)
أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ
Allah aziz, bir intikam sahibi değil midir? (Zümer 37)
Kuran’da bu şekilde dört kere Allah’ın intikam sahibi olduğu söylenmektedir. Hiçbir yerde Allah için الْمُنْتَقِم (muntakim) denmemektedir. Eğer denseydi Allah’ın her an her zaman herhangi birisi üzerinde bu intikam alma vasfını gösterdiğini anlardık. Allah gerektiği zaman gereken kimseden intikam almaktadır. Bu nedenle ذُو انْتِقَامٍ şeklinde gelmiştir.
Ancak intikam alan sıfatının sahibi aşağıdaki üç ayette gördüğümüz gibi “biz” ifadesidir.
فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ
Kesinlikle biz onlardan intikam alanlarız. (Zuhruf 41)
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ
Büyük yakalamayla yakaladığımız gün kesinlikle biz intikam alanlarız. (Duhan 16)
إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ
Kesinlikle biz mücrimlerden intikam alanlarız. (Secde 22)
İfade biz ile geldiği zaman artık o melekler, ruhlar gibi Allah’ın kulları veya insanlardan Allah’ın kulu olanlar veya kulu olmayanlarla gerçekleştirilen bir durumdur. Buradaki intikam alanlar ifadesi belirli kişiler ve belirli zamanlar için tahsislidir.
Allah için bir sıfat hem ism-i fâil, mübalağalı ism-i fâil, sıfat-ı müşebbehe olarak hem de ذُو ve mastar ile geliyorsa geldiği yerdeki amacı buna göredir. Kuran’da sadece rahmet (رحم) için kullanılır.
وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَسْتَخْلِفْ مِنْ بَعْدِكُمْ مَا يَشَاءُ كَمَا أَنْشَأَكُمْ مِنْ ذُرِّيَّةِ قَوْمٍ آخَرِينَ
Ganî, rahmet sahibi rabbin, eğer isterse sizi giderir ve diğer bir kavmin zürriyetinden sizi inşa ettiği gibi sizden sonrasında istediğini yerinize getirir. (En’âm 133)
Burada rahîm şeklinde mübalağalı ism-i fâil olarak değil ذُو ve mastar ile kullanılmıştır. Çünkü burada Allah isterse sizi giderir denmektedir. Yani rahmetini gösterebilir de göstermeyebilir de. Bu nedenle rahîm denmemiştir. Rahîm olsaydı “sizi giderir” şeklinde rahmet dışı bir ifade olmazdı.
فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ
Eğer seni yalanlarlarsa “rabbiniz geniş rahmet sahibidir ve O’nun zorluğu mücrimler kavminden döndürülmez” de. (En’âm 147)
Bu ayette de Allah’ın geniş bir rahmet sahibi olduğu ifade edilmiştir. Mücrimler kavmine bir zorluk vereceği için rahîm sıfatı kullanılmamıştır. Kullanılsaydı “zorluğun geri çevrilmemesi” şeklinde rahmet dışı bir ifade olmazdı.
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Ve rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi varlığını sürdürür. (Rahman 27)
Burada sıfat olarak الجَلِيلُ وَالْمُكْرِمُ kullanılmamış ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ kullanılmıştır. Bir sıfat ism-i fâil, mübalağalı ism-i fâil, sıfat-ı müşebbehe olarak değil de ذُو ve mastar ile geliyorsa bunun neden böyle geldiğinin açıklanması gereklidir.
Celâl gücünden, büyüklüğünden, şanından dolayı saygın olmak demektir. Lazım fiilden mastardır. Mef’ûlü yoktur, sadece fâili vardır, o da Allah’tır. İkrâm ise müteaddi fiilden mastardır. Her an ikram etmemesi beklenen bir şeydir. Ancak her an saygın olmaması beklenen bir şey değildir. Allah’ın zatında celâl vardır. Bu celâl, O’nun mutlak olarak saygınlığıdır. Ancak insanların hepsi bu celâli fiilen kabul edip O’na saygı göstermez. Bu nedenle Kuran’da “Allah celildir” demek yerine, “celâlin sahibidir” diyerek bu celâlin Allah’ın zatına ait olduğunu bildirir. İnsanların bunu kabul edip etmemesi bu gerçeği değiştirmez. Celâl yalnızca Allah’ın sıfatıdır ama bunun karşılığı olan saygı gösterme eylemi muhataplar tarafından her zaman yapılmaz.
Allah sürekli olarak birilerini kerîm (كَريِم), mükerrem (مُكَرَّم) veya mükrem (مُكْرَم) yapmaz. Bu nedenle الْمُكْرِمُ veya الْمُكَرِّمُ ifadesi kullanılmamıştır. Gerektiği anda istediklerine bu özelliği verir.
وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ
Eğer zorluk sahibi ise kolaylaşmaya kadar bakmaktır. (Bakara 280)
لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ
Genişlik sahibi genişliğinden harcasın. (Talak 7)
Bu iki ayetteki insanın maddi sıkıntısının veya maddi genişliğinin kalıcı olmaması ifade edildiğinden dolayı ذُو kullanılmıştır. Kısa veya uzun olmak üzere belirli bir süreliğine kalıcı olup sıfat haline gelmişse Kuran’ın başka ayetlerindeki gibi fakir, miskin veya gani kullanılırdı.
وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ
Ona şer dokunduğunda kapsamlı bir dua sahibidir. (Fussilet 51)
Bu ayette insanın dua eden sıfatı kullanılmamış, sadece zorda kaldığında dua eden ifade edilmek istendiğinden ذُو ile “dua sahibi” şeklinde ifade edilmiştir.
وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ
Her ilim sahibinin üstünde bir alîm var. (Yusuf 76)
Burada her ilim sahibinin üstünde bir alîm var denmiştir. عَلِيمٌ (alîm) kalıcı olan sıfattır, ذِي عِلْمٍ (ilim sahibi) ise gerektiği zaman ilmi kullananı, ilmi kullanma potansiyelini ifade eder. عَلِيمٌ (alîm) kalıcılık ifade eder ve ilmi daimi olarak kullananı ifade eder.
وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ
Sizden iki adl sahibini şahit tutun. (Talak 2)
يَحْكُمُ بِهِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ
Sizden iki adl sahibi Kâbe’ye ulaşan bir hediyeye hükmeder. (Maide 95)
Bu iki ayette iki şahit veya şehid demiyor veya iki adil demiyor. Şahit veya şehit deseydi onların sıfatı bu olacaktı ve bilirkişi olmaları gerekirdi. Adil denebilirdi ama ذُو getirilmiştir. Çünkü adalet vasfı sadece bu durum için kullanılacaktır. Adillik bir olaya tahsis edilmiştir. Birisi boşanmadaki şahittir. Diğeri ihram sırasında avlananın hükmüdür. Adalet orada belirli bir olay için gereklidir.
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى
Kesinlikle Allah adl’ı, ve ihsanı ve yakınlık sahibine vermeyi emreder. (Nahl 90)
مَا أَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ
Hayırdan ne harcarsanız anne-baba ve akrabalar ve yetimler ve miskinler ve yolun oğlu içindir. (Bakara 215)
Bu iki ayette zi-l kurba ile akraba ayrılmıştır. Zi-l kurba genetik akrabalık değildir. Yakınlığın bir görev veya başka bir sebeple olduğu kimselerdir. Hastalara, yaşlılara bakanlar zi-l kurbadır.
ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
Sâd. Zikr sahibi Kuran’a yemin olsun. (Sâd 1)
Bu ayette Kuran için zâkir veya müzzekkir demiyor. Zikr sahibi diyor. İsteyen bu zikri alır kullanır, istemeyen kullanmaz. Zikr potansiyeli ifade ediliyor.
أَفْنَانٍ: “Yapraklı küçük dallar” demektir. Tekili فَنَن dir. Birinci bâbdan (فَنَّ - يَفُنُّ) “bir şeyin dallanması ve ondan birçok dal ve dallanmaların meydana gelmesi” anlamındadır. Bu bâbdan فَنَن büyük, dallanmış ağaç dalından dallanan küçük, taze dal, yapraklı dallanmış dal demektir.
الْفَنَّانُ وَالْفَنُّ: هُوَ إِبْدَاعُ شَعْبٍ وَفُرُوعٍ وَاشْتِقَاقَاتٍ كَثِيرَةٍ مِنْ أَصْلٍ وَاحِدٍ.
الْفَنُّ الْمُوسِيقِيُّ أَوِ الْأَدَبِيُّ: هُوَ اسْتِنْبَاطُ فُرُوعٍ وَأَشْكَالٍ جَدِيدَةٍ تَتَفَرَّعُ عَنِ الْأَصْلِ فِي الْأَدَبِ وَالْمُوسِيقَى.
الفنان ve الفن: tek bir asıldan birçok şube, dal ve türetmelerin başlatılmasıdır.
Musiki veya edebi fen: edebiyat ve müzikte asıldan dallanan dallar ve yeni şekillerin çıkarılmasıdır. (Kitabuallah)
Türkçede de fen kelimesi başka anlamda kullanılmaktadır. Kelime esasen teknik ve beceri anlamındayken 1830’lu yıllardan itibaren Avrupa’dan gelen pozitif bilimleri, geleneksel medrese disiplinleri için kullanılan ilim kavramından ayırt etmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla fizik, kimya, biyoloji ve matematik gibi doğa bilimlerinin genel adı haline gelmiştir.
Kuran’da ağacın bileşenleri değişik ayetlerde geçmektedir.
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ
Allah’ın tayyib kelimeye nasıl bir örnek verdiğini görmedin mi? Kökü sabit, dalı semada olan tayyib bir ağaç gibidir. (İbrahim 24)
Bu ayette ağacın kökü ve ana dalı ifade edilmiştir.
فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ
Doğum sancısı onu hurma ağacının gövdesine getirdi. (Meryem 23)
Bu ayette ağacın gövdesi ifade edilmiştir.
وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلَّا يَعْلَمُهَا
O onu bilmeden hiçbir yaprak düşmez. (Enam 59)
Bu ayette ağacın yaprağı ifade edilmiştir.
Ağacın kısmı | Anlamı |
أَصْل | Kök: Ağacın dayandığı temel yapı |
جِذْع | Gövde: Ağacın gövde kısmı |
فَرْع | Dal: Ağacın ana yapısından çıkan dal |
فَنَن | Ağacın en ucunda bulunan ince, körpe, yapraklı dal |
وَرَق | Yaprak |

Resimde Kuran’da geçen ağaç kısımları görülmektedir.
ذَوَاتَا أَفْنَانٍ: “Yapraklı küçük dalların iki sahibi” demektir. Bu ifade tek başına bir ayettir ve bir cümle değildir. İki önceki ayetteki iki cennetin sıfatıdır. Cennet kelimesi müennes (dişil) olduğu için burada ikil dişil sahibi manasındaki ذَوَاتَا kullanılmıştır. Yapraklı küçük dalların (fenenlerin) sahibi olan cennettir yani bahçedir. Cennet ağaç değildir. Böylece bir betimleme sanatı yapılarak buradaki iki cennetin fenenleri bulunan ağaçları olan iki cennet olduğu kısa bir şekilde ifade edilmiş olmaktadır.
Ayet فِيهِمَا أَفْنَانٌ (ikisinin içinde yapraklı dallar vardır) şeklinde gelebilirdi. Daha sonraki ayetlerde bu şekilde فِيهِمَا kullanılmıştır. Bu durumda anlam farkı oluşurdu. ذَوَاتَا ifadesi sadece içinde o yapraklı dalların olduğunu göstermiyor. O yapraklı dallar ile olan etkileşimi gösteriyor. Onların fonksiyonları olduğunu ve bu fonksiyonları ağaçların gerektiği zamanlarda kullandığını ifade eder.
Fenenlerin (فَنَن) işlevlerini değerlendirdiğimizde, her zaman aynı düzeyde fonksiyon görmediklerini, işlevlerinin dalın gelişim evresine, mevsime ve ağacın fizyolojik ihtiyaçlarına göre değiştiğini görürüz. Aktif büyüme döneminde yaprakların fotosentezi sırasında bu dallar su, mineral ve organik maddelerin taşınmasına katılır. Bunlar üzerinde tomurcuklar gelişebilir ve yeni sürgünler oluşabilir. Fotosentez, ışık ve diğer uygun koşullar bulunduğunda gerçekleşir. Tomurcuk gelişimi, uygun mevsimsel ve fizyolojik sinyallerle başlar. Su ve besin taşınması, bitkinin fizyolojik durumuna göre değişir. ذَوَاتَا kullanılması etkileşim ve gerektiğinde kullanılan fonksiyonlar nedeniyledir.
Burada iki cennetin fenenler sahibi olmasının ifade edilmesiyle cennetteki ağaçların dünyada bildiğimiz ağaçlar gibi olduğunu anlamaktayız. Belki de orada da ağaçlar dünyadaki gibi değişik dönemler geçiriyor olabilirler.
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?
Soru cümlesi Fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Fâil | Fiil | Mefûlün bih GS |
Mecrur | Cârr |
Muzâfun ileyh | Muzâf İstifhâm edatı |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
ا | تُكَذِّبَانِ | كُمَا | رَبِّ | آلَاءِ | أَيِّ | بِ | فَ |
فَ: İsti’nafiyye edatıdır (الْفَاءُ الاِسْتِئْنَافِيَّةُ).
بِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ: “İkinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?” demektir.
Buradaki آلَاءِ “olgular” demektir. ءلي kökünden isimdir. Tekili إِلًى veya أَلًى dir. Kuran’da tekil geçişi yoktur. İkinci bâbdan (أَلا - يَأْلِي) birisinin bir işi veya bir şeyi titizlikle ve çaba sarf ederek derinlemesine araştırıp etraflıca incelemesi anlamındadır. Bu bâbdan إِلًى veya أَلًى ism-i mef’ûl anlamında camid isimdir. Hakkında araştırma yapılan ve incelenen şeydir. Araştırmayı, incelemeyi ve titiz sorgulamayı gerektiren kozmik olgu veya düşündürücü meseledir. Allah’ın kâinattaki âyetleri (kozmik olgular) إِلًى dir. Kitabında anlattığı tarihsel olgular إِلًى dir. Kuran’da okuyup da anında ne olduğunu anlayamadığımız, anlamak için derin bir araştırma, bir alt yapı ve bilgi gerektiren her türlü olgu إِلًى dir. Bir şey, bir iş, gerçekleşen bir durum آلَاءِ dan ise onun olduğunu görürsün ama nasıl olduğunu anlaman için çok derin araştırma yapman, o iş üzerinde kafa yorman, incelemen gerekir. Rahman suresinde 31 kere tekrarlanan bu ayetlerin arasında geçen tüm cümleler derin araştırma yapılması, kafa yorulması ve incelenmesi gereken durumlardır.
Bu ayetten önceki ayette ذَوَاتَا أَفْنَانٍ (Yapraklı küçük dalların iki sahibi) denmektedir. Bu da bir olgudur. Ağaçların bu dallarının fonksiyonlarını, biyolojik yapısını bilmek için derin bir araştırma, bilgi birikimi ve inceleme gerektirmektedir. Bu nedenle bu da bir olgudur.
Yenibosna, İstanbul
24 Ekim 2026
M. Lütfi Hocaoğlu