RAHMAN SÛRESİ - 17. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (26) وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (27) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (28)
Onların üzerinde olan herkes fânidir ve rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi varlığını sürdürür. Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz? (26-28)
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
Onların üzerinde olan herkes fânidir.
İsim cümlesi |
Haber | Mübteda |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
Sıla cümlesi | İsm-i mevsûl |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
فَانٍ | هَا | عَلَى | مَنْ | كُلُّ |
كُلُّ: “Hepsi, her” demektir. Mutlaka izafetle gelir ve her zaman muzaf olur. Muzafun ileyhi nekre gelirse muzafun ileyhinden olan her şeyi kapsar, marife gelirse muzafun ileyhinin tamamı anlamına gelir. كُلُّ كِتَابٍ derseniz “her kitap” anlamına gelir. كُلُّ الْكِتَابِ derseniz “kitabın tamamı” anlamına gelir. كُلُّ nün muzafun ileyhi hazf edilirse yani cümlede söylenmezse كُلٌّ, كُلًّا, كُلٍّ şeklinde tenvinle gelir. Böyle tenvinlere ivaz tenvini denir. Bu tenvinin yerine hazf edilen kelimenin takdir edilmesi gerekir.
مَنْ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür. Şuurlu varlıklar için kullanılır. Arkasından sıla cümlesi gelir. Sıla cümlesinde bu ism-i mevsule dönen bir aid zamiri vardır. Eril tekil zamir döner. هُوَ veya هُ zamiri döner. Eril zamir dönmesi sadece erkekleri ilgilendirdiği anlamında değildir. Hem erkek hem de kadınları kapsar. Tekil zamir dönmesi de tek bir kişiyi ilgilendirdiği anlamında değildir. Hem tek kişiyi hem iki kişiyi hem de çok kişiyi kapsar. Bu nedenle umumi ism-i mevsuldür. Eril tekil zamir dönmesi gramatik bir kuraldır. Bazen de eril çoğul zamir döner. مَا da مَنْ gibi umumi ism-i mevsuldür, şuursuz varlıklar için kullanılır. Hem şuursuz hem şuurlu varlıklar varsa مَا kullanılır.
عَلَى: “Üzerinde” demektir. Harf-i cerdir.
هَا: “O, onlar” demektir. Üçüncü şahıs dişil tekil mecrur muttasıl zamirdir. Bu zamir şuurlu varlıklarda hakiki dişil tekil varlıklar (kadın) için kullanılırken, çoğul gayr-i âkil varlıklar için ve manevi veya lafzi müennes olan tekil gayr-i âkil varlıklar için kullanılır.
عَلَيْهَا: “Onun üzerinde, onların üzerinde” demektir. “Onun üzerinde” olduğu zaman zamir manevi veya lafzi tekil gayr-i âkil varlığa raci, “Onların üzerinde” olduğu zaman çoğul gayr-i âkil varlığa racidir.
مَنْ عَلَيْهَا: “Onun üzerinde olan kimse, onların üzerinde olan kimse” demektir.
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا: “Onun üzerinde olan herkes, onların üzerinde olan herkes” demektir.
فَانٍ: “Fâni” demektir. فني kökünden dördüncü bâbdan eril tekil nekre merfu ism-i fâildir. Birisinin veya bir şeyin görünen varlığının tamamıyla yok olmasıdır.
فَنِيَ - يَفْنَى + الْكَائِنُ أَوِ الشَّيْءُ: ضِدُّ «بَقِيَ - يَبْقَى»: اخْتَفَى كَامِلُ بِنَائِهِ وَكِيَانِهِ الظَّاهِرِ مِنَ الْوُجُودِ.
“فَنِيَ – يَفْنَى” + varlık veya şey: “بَقِيَ - يَبْقَى” nın zıddı: vücuttan (varlıktan, varoluştan), yapısının ve görünen varlığının bütünüyle yok olması. (Kitabuallah)
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ: “Onun üzerinde olan herkes fânidir, onların üzerinde olan herkes fânidir” demektir.
Buradaki هَا zamiri önceki ayetteki الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (inşa edilmiş, alemler gibi olan bahrdaki cariyeler) ye racidir. Genel görüş aslında bu zamirin 10. ayetteki arza (وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ) raci olduğudur. Ancak bu kadar uzağa racilikten ziyade hemen öncesindeki cariyelere raci olması daha uygundur. Zamanla teknolojik olarak gelişen gemiler veya yüzen şehirlerin üzerinde olanların fâni olması ifade edilmiştir. Bunu düşündüren en önemli şey مَنْ عَلَيْهَا (onların üzerinde olan) ifadesidir. Genellikle arz için kullanılan ifade مَنْ فِي الْأَرْضِ (arzın içinde olan) ifadesidir. Arza raci olunca مَنْ فِيهَا (onun içinde olan) beklenirdi. Buradaki هَا gayr-i âkil ceme raci olduğunda cariyelere, tekil dişil varlığa raci olduğunda arza racidir. عَلَيْهَا şeklinde gelmesi üzerinde olmayı ifade ettiğinden gemilere/yüzen şehirlere raci olması daha uygun görünmektedir.
Burada onların üzerinde olanlar için fâni (فَانٍ) şeklinde ism-i fâil kullanılmıştır. يَفْنَى şeklinde muzari fiil kullanılmamıştır. Bunun sebebi yok oluşun sürekli olmasıdır. Gemiler/yüzen şehirlerin üzerinde olanların yok olması zaman çizgisi boyunca sürekli olarak gerçekleşmektedir.
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
Ve rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi varlığını sürdürür.
Fiil cümlesi | Atıf harfi |
Fâil | Fiil |
Sıfat | Mevsûf |
Muzâfun ileyh | Muzâf | Muzâfun ileyh | Muzâf |
Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh | Muzâfun ileyh | Muzâf |
الْإِكْرَامِ | وَ | الْجَلَالِ | ذُو | كَ | رَبِّ | وَجْهُ | يَبْقَى | وَ |
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ cümlesine يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ cümlesini atfetmektedir.
يَبْقَى: “Varlığını sürdürür, kalır” demektir. بقي kökünden dördüncü bâbdan üçüncü şahıs eril tekil merfu muzari malum fiildir. بَقِيّ ve dişili بَقِيَّة “kalıcı” anlamında sıfat-ı müşebbehedir.
وَجْهُ: “Yüz, surat, çehre, vech” demektir. وجه kökünden gelmiş isimdir. Çoğulu وُجُوه dur.
(وجه) الواو والجيم والهاء: أصلٌ واحد يدلُّ على مقابلةٍ لشيء. والوجه مستقبِلٌ لكلِّ شيء.
Vâv ve Cim ve He: Tek kök bir şey için karşılaşmaya delalet eder. Vech her şey için karşılayandır. (Makayisu-l Luga)
Vech yüz demektir ancak her zaman fiziksel olarak yüzü ifade etmez. Genellikle kişinin yönelimini ifade eder. Çünkü insan kime yönelirse yüzünü ona çevirir.
أَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ
Onu her nereye yöneltirse hiçbir hayır getirmez. (Nahl 76)
Bu ayetteki gibi tef’îl bâbından geldiğinde “yöneltmek” anlamına gelir.
وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ
Medyen’le karşılaşmaya yöneldiğinde “Belki rabbim beni yolun ortasına rehberlik eder” dedi. (Kasas 22)
Bu ayetteki gibi tefe’ûl bâbından gelince (teveccüh) “yönelmek” anlamındadır. Türkçede de “teveccüh” şeklinde “yönelim, yönelme” anlamında doğru bir şekilde kullanılmaktadır.
رَبِّ: “Rab, terbiyeci” demektir. ربب kökünden isimdir. Alemlerin rabbi olan Allah’tır.
كَ: “Sen” demektir. Eril tekil ikinci şahıs mecrur muttasıl zamirdir.
رَبِّكَ: “Senin rabbin” demektir.
وَجْهُ رَبِّكَ: “Rabbinin vechi, rabbinin yönelimi” demektir.
ذُو: “Sahibi” demektir. Eril tekil merfu çekimdir. Her zaman muzaf olarak kullanılır. Muzafun ileyhinin sahibi olmayı ifade eder. Arapçada beş isim (esma-i hamse) vardır. Bunların i’râblanması özeldir. Diğer isimlere benzemezler. ذَا da beş isimdendir. Bunlar أَب (baba), أَخ (kardeş), حَم (kayınpeder), فَم (ağız), ذُو (sahibi) kelimeleridir.
Bu kelimenin çekimi aşağıdaki şekildedir:
Çoğul | Çoğul | İkil | Tekil | |
أُولُو | ذَوُو | ذَوَا | ذُو | Eril | Merfu |
أُولَاتُ | ذَوَاتُ | ذَوَاتَا | ذَاتُ | Dişil |
أُولِي | ذَوِي | ذَوَيْ | ذَا | Eril | Mensub |
أُولَاتِ | ذَوَاتِ | ذَوَاتَيْ | ذَاتَ | Dişil |
أُولِي | ذَوِي | ذَوَيْ | ذِي | Eril | Mecrur |
أُولَاتِ | ذَوَاتِ | ذَوَاتَيْ | ذَاتِ | Dişil |
Kuran’da sahip (صَاحِب) kelimesi de vardır. Bu kelimenin anlamı Türkçedeki sahip kelimesinden farklıdır. صَاحِب eşlik eden demektir. Türkçedeki sahip daha çok ذُو ya benzer ama tam olarak o değildir. Türkçedeki sahip daha çok Arapçadaki malik (yöneten) anlamına benzer.
ذُو zamire ve sıfata izafe edilmez. Yalnızca sıfat olmayan zahir isimlere izafe edilir. صَاحِب ise zamire de zahir isimlere de sıfata da izafe edilir.
ذُو sıradan bir sahip olma değildir. Bir etkileşim vardır. Sahip olan sahip olunanla etkileşim halindedir. Onu etkilemekte, yönetmekte, kontrol etmektedir.
الْجَلَالِ: “Saygınlık” demektir. جلل kökünden dördüncü bâbdan mastardır. Gücünden, büyüklüğünden, şanından dolayı saygın olmak manasındadır. جَلَال yalnızca Allah için kullanılır. Kuran’da iki kere geçer ve ikisi de Rahman sûresindedir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. الْجَلَالِ ye الْإِكْرَامِ yi atfetmektedir.
الْإِكْرَامِ: “İkram” demektir. كرم kökünden if’âl bâbından marife mecrur mastardır. Birisini, bir şeyi kendi kategorisi içinde ulaşabileceği en yüksek, en yeterli, en “muhtaç olmayan” konuma getirmeyi ifade eder.
كرم kökü Kuran’da 47 defa geçer.
كرم kökünün Kuran’da fiil olarak geçişleri
Bâb | Mazi | Muzari | Emir | Nehiy | Toplam |
İf’âl | 2 | 1 | 1 | 0 | 4 |
Tef’îl | 2 | 0 | 0 | 0 | 2 |
Toplam | 4 | 1 | 1 | 0 | 6 |
كرم kökünün Kuran’da isim olarak geçişleri
| Mastar | Müştak | Toplam |
5. bâb | 0 | 32 | 32 |
İf’âl | 2 | 6 | 8 |
Tef’îl | 0 | 1 | 1 |
Toplam | 2 | 39 | 41 |
كرم kökünün Kuran’da müştak isim olarak geçişleri
| İsm-i fâil | İsm-i mef’ûl | İsm-i tafdil | Sıfat-ı müşebbehe | Toplam |
5. bâb | 0 | - | 2 | 30 | 32 |
İf’âl | 1 | 5 | - | - | 6 |
Tef’îl | 0 | 1 | - | - | 1 |
Toplam | 1 | 6 | 2 | 30 | 39 |
كَرِيم kelimesi Kuran’da 30 kere geçen sıfat-ı müşebbehedir. Beşinci bâbdan gelmektedir. Dişili كَرِيمَة dir. Eril çoğulu كِرَام dır. Dişil çoğulu كَرَائِم dir. كَرِيمٍ ifadesi, kendi sınıfında olan diğerlerine göre yüksek bir konuma, güce ve yeteneğe sahip olmayı ifade eder, bu nedenle kerîm olan kendi kategorisinde maddi veya manevi yardıma ihtiyaç duymaz ve isteklerine karşı başkalarının kontrolü ve otoritesi altında olmaz. Kerîm olan kendi kategorisinde yüksek statüye, güce, yeteneğe ve bağımsızlığa sahip olandır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta harf-i tarifle marife olarak gelen kerîm (الْكَرِيمُ) kelimesinin yalnızca Allah’a ait bir sıfat olmasıdır. Bu nedenle الْكَرِيم olan Allah en yüksek konumdadır, hiçbir konuda yardıma ihtiyacı yoktur ve mutlak otoritedir.
Türkçede kerîm ve ikrâm kelimeleri anlam kaymasına uğramıştır. Kerîmin manası cömert şeklinde daraltılmış ve ikram da cömertlik yapmak anlamında daraltılmıştır. Oysa cömert olma kerîm olmanın bir sonucudur. Başkalarına ihtiyaç duymayan başkalarına cömertlik yaptığından dolayı cömertlik kerîm olmanın bir sonucudur. Bu sonuç Türkçede kelimenin manası gibi kullanılmaktadır. Oysa kerîm çok ciddi bir vasıftır.
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ
Onlardan önce Firavunun kavmini fitnelemiştik. Onlara kerîm bir resul gelmişti. (Duhan 17)
Bu ayette Musa Peygamberin kerîm sıfatına sahip olduğu ifade edilmiştir. Musa’nın yüksek statüye, otoriteye ve bağımsızlığa sahip olduğu ifade edilmiştir.
إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ (77) فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ (78) لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (79) تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (80)
Kesinlikle o kerîm bir kurandır, kınlanmış bir kitaptadır, ona temizlenilenlerden başkası dokunamaz, alemlerin rabbinden indirilmedir. (Vakıa 77-80)
Nekre kuranın sıfatı olarak nekre kerîm gelmiştir. Kendi kategorisi içinde eksiksiz, değeri düşmeyen, eksiklikten korunmuş olduğundan bu sıfatı almıştır. Buradaki kuran Kuran’ın tamamı değildir. Hangi konuda Kuran’ın ayetlerinden bir kuran (küme) oluşturursanız o kurandır. Bu ayete dayanarak Kuran’a abdestsiz dokunulamaz denmiştir. Burada abdest yoktur. الْمُطَهَّرُونَ “temizlenilenler” demektir. Hem de başkası tarafından temizlenilenler demektir. Somut değil, soyut temizliktir. Ahzab 33’de aynı bâbdan gelen وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا (Sizi temizlemeyle temizler) ifadesi de bu anlamdadır.
إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ
Yalnızca zikre uyanları ve Rahman’dan gaybda haşyet edeni uyarırsın. Onu mağfiret ve kerîm bir ecirle müjdele. (Yasin 11)
Öyle bir ücrettir ki eksiksiz, tam, değerini kaybetmeyen, azalmayan bir ücrettir. O ücret dışında başka bir ücrete ihtiyaç duyulmayan ücrettir.
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (40) وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ (41)
Kesinlikle o kerîm resulün sözüdür ve o bir şâirin sözü değildir. Ne kadar az iman ediyorsunuz. (Hakka 40-41)
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (19) ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ (20) مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ (21)
Kesinlikle o mekîn arşın sahibinin indinde kuvvet sahibi olan, orada itaat edilen, güvenilen, kerîm resulün sözüdür. (Tekvir 19-21)
Bu iki ayet Kuran’ın yazarı olan Cebrail’i kerîm resul olarak tanımlamaktadır.
وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا
İkisine (anne-babana) kerîm söz söyle. (İsra 23)
Kerîm söz demek incitici olmayan, muhatabını değerli ve önemli bir konumda tutan, karşı tarafı değersiz/düşük konumuna sokmayan söz demektir.
أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
Onlar gerçek müminlerdir. Onlar için rablerinin indinde dereceler ve mağfiret ve kerîm bir rızık vardır. (Enfal 4)
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالَّذِينَ آوَوْا وَنَصَرُوا أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ
İman edip hicret edip Allah’ın yolunda cihad edenler ve barındırıp yardım edenler, onlar, onlar gerçek müminlerdir. Onlar için mağfiret ve kerîm bir rızık vardır. (Enfal 74)
Kerîm rızık demek eksiksiz, bol, kendi başına yeterli, dışarıdan bir tamamlamaya ihtiyaç duymayan, yiyenin tüm temel besin maddelerini (protein, yağ, karbonhidrat), vitaminleri, mineralleri, antioksidan maddeleri ve diğer tüm biyolojik gereksinimlerini içeren rızık demektir. Kerîm olduğu için yanında başka takviyelere, ek besinlere ihtiyaç yoktur.
كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ
Hayır, yetimi ikram etmiyorsunuz. (Fecr 17)
Yetimi (yetime değil) ikram etmek demek yetimin “kendine yeten/muhtaç olmayan” konuma gelmesini sağlamak demektir. Yetimi bağımlılık/eksiklik halinden çıkarıp kendine yeterli bir konuma taşımak demektir.
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ (26) بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ (27)
“Cennete gir” denildi. “Ah keşke kavmim rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi” dedi. (Yasin 26-27)
أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ
Onlar cennetler içinde ikram edilenlerdir. (Mearic 35)
Cennete girdirilenler hiçbir emek harcamadan bütün ihtiyaçları karşılanan, kendine yeten, herhangi bir şeye muhtaç olmayan bir konuma getirilenlerdir.
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ
Sana İbrahim’in ikram edilen konuklarının hadisi geldi mi? (Zariyat 24)
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ
“Rahman veled edindi” dediler. O sübhandır. Aksine (onlar) ikram edilen kullardır. (Enbiya 26)
Melekler de mükremdirler, ikram edilenlerdir. Yaşamaları için herhangi bir besine, yemeğe veya herhangi bir dış desteğe ihtiyacı olmayan varlıklardır. Zaten İbrahim’in yemeleri için getirttiği buzağıya da dokunmamışlardır. Bu nedenle burada mükrem oldukları vurgulanmıştır.
قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ
(İblis) “Kendini, bu benim üzerime tekrîm ettiğini gördün mü?” dedi. (İsra 62)
İblis Allah’a Âdem konusunda hata ettiğini (haşa) söylemektedir. Allah Âdem’i İblis’in üzerine tekrîm etmiştir. İkram değil, tekrîm kullanılmıştır. İkram if’âl bâbıdır ve tek yönlüdür. Tekrîm tef’îl bâbıdır ve çok yönlüdür. عَلَى harf-i ceri ile birisini birine göre çok yönlü, kapsamlı, kalıcı ve pekiştirilmiş biçimde mükerrem hale getirmektir. Tek bir vasıfla değil, birden fazla donanımla (akıl, irade, konuşma, sûret, halifelik gibi) o kişiyi baştan aşağı diğerinden “yüksek mertebeli” bir varlık konumuna yerleştirmek demektir. İblis’in itirazı da tam olarak bu “كَرَّمْتَ” fiiline yöneliktir. “Benim üzerimde (عَلَيَّ) bu kadar kapsamlı biçimde üstün/yeterli kıldığın bu varlığı gördün mü?” demiştir. Âdem'e verilen kendisinden çok yönlü ve kalıcı üstünlük paketinden duyulan bir rahatsızlık onu isyana götürmüştür.
كرم kökünün zıttı هون köküdür. هون zayıflık ve fiil ile etki meydana getirme kudretinin bulunmaması, başkasına göre düşük mertebede olması, maddi/manevi yardıma muhtaç olması, başkasının iradesi/gücü altında (istemi dışında) bulunması demektir.
| هون | كرم |
Önem | Önemsiz, sıradan | Önemli, sıra dışı |
Mertebe | Düşük | Yüksek |
Yeterlilik/bağımlılık | Muhtaç | Müstağni (kendine yeterli) |
İrade/tabiiyet | Başkasının gücüne, iradesine tabi | Kendi iradesiyle hareket eden, tabi olmayan |
وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ
Allah kimi ihane ederse onun için hiçbir ikram eden yoktur. (Hac 18)
Bu ayette iki zıt kök bir aradadır. Allah kimi düşük mertebeli, önemsiz, sıradan, muhtaç, başkasına tabi hale getirirse artık o kimse ikram edilen haline gelemez.
الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ: “Celâl ve ikram” demektir.
ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ: “Celâl ve ikram sahibi” demektir. وَجْهُ رَبِّكَ nin sıfatıdır.
وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ: “Rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi” demektir.
يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ: “Rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi varlığını sürdürür” demektir.
Burada sıfat olarak الجَلِيلُ وَالْمُكْرِمُ kullanılmamış ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ kullanılmıştır. Bir sıfat ism-i fâil, mübalağalı ism-i fâil, sıfat-ı müşebbehe olarak değil de ذُو ve mastar ile geliyorsa bunun neden böyle geldiğinin açıklanması gereklidir.
وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
Allah büyük fazl sahibidir. (Bakara 105)
Kuran’da bu şekilde altı defa Allah için büyük fazl sahibi denmektedir. Mastara sahiplik izafe edilmiştir. Hiçbir yerde الْفَضَّال (faddâl) veya الْفَاضِل (fâdıl) sıfatını kullanmamaktadır. Faddâl veya fâdıl şeklinde mübalağalı ism-i fail veya ism-i fail olarak gelseydi Allah’ın her an her zaman herhangi birisi üzerinde bu fazl vasfını gösterdiğini anlardık. Oysa Allah fazl vasfını gerektiği zaman gereken kimse üzerinden göstermektedir. Bu nedenle ذُو الْفَضْلِ şeklinde gelmiştir.
وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Allah azizdir, bir intikam sahibidir. (Ali İmran 4, Maide 95)
إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
Kesinlikle Allah azizdir, bir intikam sahibidir. (İbrahim 47)
أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ
Allah aziz, bir intikam sahibi değil midir? (Zümer 37)
Kuran’da bu şekilde dört kere Allah’ın intikam sahibi olduğu söylenmektedir. Hiçbir yerde Allah için الْمُنْتَقِم (muntakim) denmemektedir. Eğer denseydi Allah’ın her an her zaman herhangi birisi üzerinde bu intikam alma vasfını gösterdiğini anlardık. Allah gerektiği zaman gereken kimseden intikam almaktadır. Bu nedenle ذُو انْتِقَامٍ şeklinde gelmiştir.
Ancak intikam alan sıfatının sahibi aşağıdaki üç ayette gördüğümüz gibi “biz” ifadesidir.
فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ
Kesinlikle biz onlardan intikam alanlarız. (Zuhruf 41)
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ
Büyük yakalamayla yakaladığımız gün kesinlikle biz intikam alanlarız. (Duhan 16)
إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ
Kesinlikle biz mücrimlerden intikam alanlarız. (Secde 22)
İfade biz ile geldiği zaman artık o melekler, ruhlar gibi Allah’ın kulları veya insanlardan Allah’ın kulu olanlar veya kulu olmayanlarla gerçekleştirilen bir durumdur. Buradaki intikam alanlar ifadesi belirli kişiler ve belirli zamanlar için tahsislidir.
Allah için bir sıfat hem ism-i fâil, mübalağalı ism-i fâil, sıfat-ı müşebbehe olarak hem de ذُو ve mastar ile geliyorsa geldiği yerdeki amacı buna göredir. Kuran’da sadece rahmet (رحم) için kullanılır.
وَرَبُّكَ الْغَنِيُّ ذُو الرَّحْمَةِ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَسْتَخْلِفْ مِنْ بَعْدِكُمْ مَا يَشَاءُ كَمَا أَنْشَأَكُمْ مِنْ ذُرِّيَّةِ قَوْمٍ آخَرِينَ
Ganî, rahmet sahibi rabbin, eğer isterse sizi giderir ve diğer bir kavmin zürriyetinden sizi inşa ettiği gibi sizden sonrasında istediğini yerinize getirir. (En’âm 133)
Burada rahîm şeklinde mübalağalı ism-i fâil olarak değil ذُو ve mastar ile kullanılmıştır. Çünkü burada Allah isterse sizi giderir denmektedir. Yani rahmetini gösterebilir de göstermeyebilir de. Bu nedenle rahîm denmemiştir. Rahîm olsaydı “sizi giderir” şeklinde rahmet dışı bir ifade olmazdı.
فَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ
Eğer seni yalanlarlarsa “rabbiniz geniş rahmet sahibidir ve O’nun zorluğu mücrimler kavminden döndürülmez” de. (En’âm 147)
Bu ayette de Allah’ın geniş bir rahmet sahibi olduğu ifade edilmiştir. Mücrimler kavmine bir zorluk vereceği için rahîm sıfatı kullanılmamıştır. Kullanılsaydı “zorluğun geri çevrilmemesi” şeklinde rahmet dışı bir ifade olmazdı.
Celâl gücünden, büyüklüğünden, şanından dolayı saygın olmak demektir. Lazım fiilden mastardır. Mef’ûlü yoktur, sadece fâili vardır, o da Allah’tır. İkrâm ise müteaddi fiilden mastardır. Her an ikram etmemesi beklenen bir şeydir. Ancak her an saygın olmaması beklenen bir şey değildir. Allah’ın zatında celâl vardır. Bu celâl, O’nun mutlak olarak saygınlığıdır. Ancak insanların hepsi bu celâli fiilen kabul edip O’na saygı göstermez. Bu nedenle Kuran’da “Allah celildir” demek yerine, “celâlin sahibidir” diyerek bu celâlin Allah’ın zatına ait olduğunu bildirir. İnsanların bunu kabul edip etmemesi bu gerçeği değiştirmez. Celâl yalnızca Allah’ın sıfatıdır ama bunun karşılığı olan saygı gösterme eylemi muhataplar tarafından her zaman yapılmaz.
Allah sürekli olarak birilerini kerîm (كَريِم), mükerrem (مُكَرَّم) veya mükrem (مُكْرَم) yapmaz. Bu nedenle الْمُكْرِمُ veya الْمُكَرِّمُ ifadesi kullanılmamıştır. Gerektiği anda istediklerine bu özelliği verir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta celâl ve ikramın tek ذُو altında birleşmesidir. Allah, kendisine hakkıyla saygı gösterene (celalini anlayana) ikramda bulunur. Celalini tanıyanı mükrem, mükerrem veya kerîm kılar. Zaten aklen de böyledir. Allah kendisine saygı göstermeyene neden yüksek bir mertebe nasip etsin ki?
Bu ayette يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ (rabbinin vechi varlığını sürdürür) denmiştir. يَبْقَى رَبُّكَ (rabbin varlığını sürdürür) denmemiştir.
Allah’ın bedeni yoktur. Eğer bedeni olsaydı yaratılmış olurdu. Bu nedenle Allah’la ilgili mekânsal ifadelerde وَجْه kullanılır.
وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ
Doğu ve batı Allah’ındır. Her nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır. (Bakara 115)
Dönülen yönde Allah vardır denmez, Allah mekânların dışındadır. Bu nedenle Allah oradadır (ثَمَّ اللَّهُ) denmez. Allah’ın vechi oradadır (ثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ) denmiştir.
لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ
O’ndan başka ilah yoktur. O’nun vechi dışında her şey helak olandır. (Kasas 88)
Bu ayette Allah’ın vechinin helak olmadığı söylenmiştir. Rahman suresinin bu ayetinde ise varlığını sürdürür denmiştir. Allah’ın bedeni olmadığı için hem helak olmamada hem varlığını sürdürmede vech ifadesi kullanılmıştır.
Ayette rabbinin vechinin sıfatı celâl ve ikram sahibi olma iken Rahman 78’de ise (تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ) celâl ve ikram sahibi olma doğrudan rabbin sıfatıdır. Allah’ın vechinin celâl ve ikram sahibi olması demek bu celâl ve ikramın etkilerinin görünür olması demektir.
Allah’ın vechi Allah’ın “tezahür/görünürlük” boyutunu temsil eder. “Vechin celal ve ikram sahibi olması” ifadesi “celâl ve ikramın görünen boyutu” anlamına gelir.
Surede hep ikil zamirler (ikiniz) kullanılırken bu ayette tekil zamir (sen) kullanılmıştır (يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ). Surenin gelişinden beklediğimiz يَبْقَى وَجْهُ رَبِّكُمَا ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (İkinizin rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi varlığını sürdürür) şeklinde kullanımdı. Burada cinlere ve insanlara hitap değil Kuran’ı okuyana hitap vardır.
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?
Soru cümlesi Fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Fâil | Fiil | Mefûlün bih GS |
Mecrur | Cârr |
Muzâfun ileyh | Muzâf İstifhâm edatı |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
ا | تُكَذِّبَانِ | كُمَا | رَبِّ | آلَاءِ | أَيِّ | بِ | فَ |
فَ: İsti’nafiyye edatıdır (الْفَاءُ الاِسْتِئْنَافِيَّةُ).
بِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ: “İkinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?” demektir.
Buradaki آلَاءِ “olgular” demektir. ءلي kökünden isimdir. Tekili إِلًى veya أَلًى dir. Kuran’da tekil geçişi yoktur. İkinci bâbdan (أَلا - يَأْلِي) birisinin bir işi veya bir şeyi titizlikle ve çaba sarf ederek derinlemesine araştırıp etraflıca incelemesi anlamındadır. Bu bâbdan إِلًى veya أَلًى ism-i mef’ûl anlamında camid isimdir. Hakkında araştırma yapılan ve incelenen şeydir. Araştırmayı, incelemeyi ve titiz sorgulamayı gerektiren kozmik olgu veya düşündürücü meseledir. Allah’ın kâinattaki âyetleri (kozmik olgular) إِلًى dir. Kitabında anlattığı tarihsel olgular إِلًى dir. Kuran’da okuyup da anında ne olduğunu anlayamadığımız, anlamak için derin bir araştırma, bir alt yapı ve bilgi gerektiren her türlü olgu إِلًى dir. Bir şey, bir iş, gerçekleşen bir durum آلَاءِ dan ise onun olduğunu görürsün ama nasıl olduğunu anlaman için çok derin araştırma yapman, o iş üzerinde kafa yorman, incelemen gerekir. Rahman suresinde 31 kere tekrarlanan bu ayetlerin arasında geçen tüm cümleler derin araştırma yapılması, kafa yorulması ve incelenmesi gereken durumlardır.
Bu ayetten önceki ayetlerde كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (Onların üzerinde olan herkes fânidir ve rabbinin celâl ve ikram sahibi vechi varlığını sürdürür) denmektedir. Bu da bütün canlı varlıkların bedenlerinin yok olacağı olgusunu ifade etmektedir. Her canlının bedeni yok olur. Bu bir kuraldır ve kodlanmıştır. Bu kodlanma, DNA telomer yapısı bulunduğu zaman anlaşılmıştır. Her hücrenin bir ömrünün olduğunu ve önünde sonunda bu ömrün sonlanacağını ve bunu kimsenin ve hiçbir yöntemin durduramayacağını biliyoruz. Bugün için artık sonsuz yaşamın olmayacağı bilinmekte sadece yaşlanma belirtilerini geciktirerek sağlıklı bir şekilde yaşlanma ile uzun bir yaşam hedeflenmektedir. Buna da “longevity” denmektedir. Artık bu fâni olma olgusunu ve mekanizmasını biliyoruz. Bu olgunun bilinmesi ve anlaşılması da uzun yıllar süren derin bir araştırma ve bilgi birikimi ile gerçekleşmiştir.
Teşvikiye, Yalova
18 Temmuz 2026
M. Lütfi Hocaoğlu