RAHMAN SÛRESİ - 18. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (29) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (30)
Gökler ve yer içinde olan kimse ondan ister. Her yevm, O önemli bir işin içindedir. Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz? (29-30)
يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ
Gökler ve yer içinde olan kimse ondan ister.
Fiil cümlesi |
Fâil | Mefûlun bih | Fiil |
Sıla cümlesi İsim cümlesi | İsm-i mevsûl |
Mefûlun fih | Fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr |
Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh |
الْأَرْضِ | وَ | السَّمَوَاتِ | فِي | هُوَ | اسْتَقَرَّ | مَنْ | هُ | يَسْأَلُ |
يَسْأَلُ: “İster” demektir. سءل kökünden üçüncü şahıs eril tekil merfu muzari malum fiildir. Üçüncü bâbdan سُؤَال mastarı başka birisinden iyilikle, yumuşaklıkla bir şeyi istemek manasındadır. Ancak kendisinden sonra عَنْ harf-i ceri geliyorsa anlam “sormak, sorgulamak” şekline dönüşür. Sorulan şey عَنْ harf-i cerinden sonra gelir. Ancak sorulan şey cümlenin öncesinden, sonrasından veya başka bir karine ile anlaşılıyorsa bu harf-i cer hazf edilir ve mana yine “sormak” olur. Çünkü sorulan şey anlaşıldığından bu harf-i cer ve mecruru olan sorulan şey hazf edilmiştir. Aslında bu harf-i cer ve sorulan şey olan mecruru vardır, söylememiştir.
فَإِنْ كُنْتَ فِي شَكٍّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ
Sana indirdiğimizden şekte isen senden öncesinde kitabı kıraat edenlere (inceleyenlere) sor. (Yunus 94)
Bu ayette cümlenin öncesinden fiilin “sormak” manasında olduğu anlaşılmaktadır. Hazfedilen harf-i cer ve mecruru ile birlikte cümle şu şekilde takdir edilebilir: “فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَءُونَ الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكَ عَمَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ” (senden öncesinde kitabı kıraat edenlere sana indirileni sor).
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ (112) قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ (113)
“Yerde sene adedince ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir yevm veya bir yevmin bir kısmı, sayanlara sor” dediler. (Müminun 112-113)
Bu ayette sorulan cümlenin gelişinden belli olduğu için عَنْ harf-i ceri ve mecruru hazf edilmiştir. Cümle “فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ عَمَّا لَبِثْنَا” (kaldığımız süreyi sayanlara sor) şeklinde takdir edilebilir.
Eğer bu fiilden sonra doğrudan soru cümlesi gelirse sorulan şey soru cümlesinde olduğundan عَنْ harf-i ceri ve mecruru gelmez.
قَالَ ارْجِعْ إِلَى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ
“Efendine dön de ona sor. Ellerini kesen kadınların durumu nedir?” (Yusuf 50)
Bu ayette sorulması istenen arkadan soru cümlesi olarak geldiği için عَنْ harf-i ceri ile sorulan şey getirilmemiştir.
وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ
“Yemin olsun ki kim gökler ve yeri yarattı?” diye onlara sorarsan “kesinlikle (O) Allah’tır” diyecekler. (Lokman 25)
Bu ayette de sorulması istenen arkadan soru cümlesi olarak geldiği için عَنْ harf-i ceri ile sorulan şey getirilmemiştir.
فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Ehl-i zikre sorun, eğer bilmiyorsanız. (Nahl 43, Enbiya 7)
Bu ayette sorulan cümlenin sonrasında belli olduğu için عَنْ harf-i ceri ve mecruru hazf edilmiştir. Cümle “فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ مَا لَا تَعْلَمُونَ” (Ehl-i zikre bilmediğinizi sorun) şeklinde takdir edilebilir.
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ
Kullarım sana Ben’i sorarsa Ben yakınım, beni davet ettiğinde davet edenin davetine icabet ederim. (Bakara 186)
Bu ayette doğrudan عَنْ harf-i ceri ile sorulan “Ben” (ي) olarak getirilmiştir.
قَالَ إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي
“Ondan sonra sana bir şey sorarsam bana eşlik etme” dedi. (Kehf 76)
Bu ayette sorulan doğrudan عَنْ harf-i ceri ile getirilmiştir.
لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا
Sizden onun üzerine bir ücret istemem. (En’am 90)
لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا
Sizden onun üzerine bir mal istemem. (En’am 90)
مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ
Sizden onun üzerine hiçbir ücret istemiyorum. (En’am 90)
أَمْ تَسْأَلـُهُمْ خَرْجًا
Yoksa onlardan bir harç istiyor musun? (Müminun 72)
لَا نَسْأَلُكَ رِزْقًا
Senden bir rızık istemiyoruz. (Taha 132)
Bu ayetlerde عَنْ harf-i ceri ile gelmemiştir ve soru sorulduğuna dair bir karine de yoktur. İstemek anlamındadır.
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ
“Senin koyununu kendi koyunlarına katmayı istemekle sana zulmetmiştir” dedi. (Sad 24)
Burada sual (سُؤَال) mastarı “istemek” anlamındadır.
هُ: “O” demektir. Üçüncü şahıs eril tekil mensub muttasıl zamirdir. 27. ayetteki رَبِّكَ ye veya Rahman’a racidir.
مَنْ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür. Şuurlu varlıklar için kullanılır. Arkasından sıla cümlesi gelir. Sıla cümlesinde bu ism-i mevsule dönen bir aid zamiri vardır. Eril tekil zamir döner. هُوَ veya هُ zamiri döner. Eril zamir dönmesi sadece erkekleri ilgilendirdiği anlamında değildir. Hem erkek hem de kadınları kapsar. Tekil zamir dönmesi de tek bir kişiyi ilgilendirdiği anlamında değildir. Hem tek kişiyi hem iki kişiyi hem de çok kişiyi kapsar. Bu nedenle umumi ism-i mevsuldür. Eril tekil zamir dönmesi gramatik bir kuraldır. Bazen de eril çoğul zamir döner. مَا da مَنْ gibi umumi ism-i mevsuldür, şuursuz varlıklar için kullanılır. Hem şuursuz hem şuurlu varlıklar bir aradaysa مَا kullanılır.
فِي: “İçinde” demektir. Harf-i cerdir.
السَّمَوَاتِ: “Gökler” demektir. سمو kökünden gelmiştir. Birinci bâbdan سُمُوٌّ mastarı bütün seviyelerin üstüne çıkmak, en üst seviyeye yükselmek manasındadır. Bu mastar manasından bütün seviyelerin üstüne çıkan manasında سَمَاءٌ her şeyin en üstü olarak “gök” anlamında camid isimdir. İsm-i cem-i cinstir. Yani hem cinsi ifade eder hem de topluluğu ifade eder. Yani gök cinsi veya gök topluluğu demektir. Cins ifade ettiği zaman eril, cem ifade ettiği zaman dişildir. İsm-i cemi cinsler sonuna ة alarak müfredleşirler. Yani tekili سَمَاوَةٌ veya سَمَاءَةٌ dür. İsm-i cemi cins bu şekilde ة alarak müfredleştikten sonra çoğulu سَمَوَاتٌ dür. Ancak Kuran’da سَمَاوَةٌ veya سَمَاءَةٌ şeklinde kullanımı yoktur. Kuran tekil olarak da yine سَمَاء yı kullanmaktadır.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. السَّمَوَاتِ ye الْأَرْضِ yı atfetmektedir.
الْأَرْضِ: “Yer” demektir. ءرض kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan أَرَضٌ mastarı bir mekânın bereketli, verimli olması, hayrının çok olması ve yerleşme ve ikamet için uygun olması manasındadır. Bu mastar manasından yerleşme için uygun olan manasında أَرْضٌ “yer” anlamındadır. “Yeryüzü” manasına da gelir.
السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ: “Gökler ve yer” demektir. İki ayrı varlık değildir. “Kâinat” anlamında terimdir.
فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ: “Gökler ve yer içinde” demektir.
مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ: “Gökler ve yer içinde olan kimse” demektir.
يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ: “Gökler ve yer içinde olan kimse O’ndan ister” demektir.
Burada مَنْ umumi ism-i mevsulü kullanılmıştır. Umumi olduğu için tüm şuur sahibi varlıkları kapsar. Bu da ayeti daha ilginç kılmaktadır. Bu umumi ism-i mevsulle geldiği için Allah’a inanan da inanmayan da kâfir de müşrik de O’ndan ister denmiş olmaktadır.
Bunu anlamak için dua, davet ve dava kelimesinin ortak kökü olan دعو ye bakalım. Bu kök “çağırma” anlamındadır.
دَعْوَة: “Çağırma, çağırış” demektir. فَعْلَةٌ kalıbından gelmektedir. Bu kalıp mastar-ı bina-i merre kalıbıdır. Fiilin bir kere işlendiğini gösterir. İkili ve çoğulu olabilen mastarlar bu şekilde gelir. İki kere işlendiyse دَعْوَتَانِ, üç veya daha fazla işlendiyse دَعْوَات şeklinde gelir.
دُعَاء: “Çağırmak” demektir. فُعَالٌ kalıbından gelmektedir. Mazisi فَعَلَ vezninde olup vücutta meydana gelen bir semptoma, duruma veya vücuttan çıkan bir sese delalet eden fiillerin mastarı فُعَالٌ veya فَعِيلٌ kalıplarından gelir. دُعَاء da دعو kökünden birinci bâbdan mastardır. Birinci bâbdan olduğu için mazisi فَعَلَ veznindedir ve ses ifade eder. Bu nedenle فُعَالٌ vezninden gelmiştir. İkinci ve üçüncü harf arasındaki elif çağırmadaki uzamayı ve mübalağayı ifade eder. Uzun süreli veya tekrarlar içeren çağırma duadır.
دَعْوَى: “Ortak çağrı” demektir. فَعْلَى kalıbından gelmektedir. Sonundaki elif-i maksure fiilin belirli bir zamana delalet etmeden özel bir şekilde işlenmesini, işlenişin bir sürenin sonunda gerçekleştiğini ve şiddetini ifade eder. Hem zaman olarak hem de fiilin işlenişi olarak mübalağa ifade eder. Pek çok kişinin aynı çağrıyı yapması davadır. Bir sürecin sonunda meydana gelen ortak çağrı, ortak görüş anlamına gelir. Günümüzde de “davamız …” şeklinde kullanılmaktadır.
دعو kökünde çağrılanın bizzat kendisinin hazır bulunması veya etkisiyle, fiiliyle hazır bulunması istenmektedir. Bu davet şeklinde olabilir, bir işi yapması için çağırmak olabilir, bir işte yardımcı olması için çağırmak olabilir. Çağırılanı bir yere, bir fikre, bir inanca, bir yola çağırmak olabilir. سءل kökünde ise hazır bulunma istenmez, bir şey elde etmek istenir.
دعو kökünde çağrılanın gelmesi, hazır bulunması, katılması, yardım etmesi, bir şeyi yapması istenirken سءل kökünde istenilenin hazır bulunması değil, ondan bir şey istenilmesi durumu vardır. Bu istenen şey mal, bilgi, cevap ve başka şeyler olabilir.
دعو kökündeki istek bilinçli yapılan bir istektir. Rahman suresinin bu ayetinden anladığımız سءل kökünün hem bilinçli hem de bilinçsiz istekleri kapsadığıdır. Çünkü مَنْ umumi ism-i mevsulü ile gelmiştir. Evrendeki her şuurlu varlığı kapsar. Mümin de müslim de kâfir de müşrik de hangi inançtan olursa olsun her şuurlu varlık ki insanlardan, cinlerdendir, O’ndan ister. O’na inanmayan veya O’na küfredenin O’ndan bilinçli istemesi beklenmez.
وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ
O’ndan her istediğinizden size verdi. Allah’ın nimetlerini sayarsanız onları listeleyemezsiniz. Kesinlikle insan zelûmdur, keffârdır. (İbrahim 34)
Rahman suresinde isteme vardır. İbrâhim suresinde istenilenlerin verilmesi vardır. Burada آتَاكُمْ كُلَّ مَا سَأَلْتُمُوهُ (Size O’ndan her istediğinizi verdi) demiyor, “O’ndan her istediğinizden size verdi” diyor. İstediğiniz her şeyin tamamını değil, her istediğiniz türden veya istediğiniz her kategoriden size verdi anlamına gelir. Her talep bire bir karşılanmış değil, insanın ihtiyaç duyduğu her alanın Allah tarafından karşılandığını anlatmaktadır. Buna göre sual iki şekilde olur: Dua şeklinde bilinçli isteme, biyolojik ihtiyaçlarının karşılanması (su, hava, yiyecek, içecek) gibi yaratılışsal, varoluşsal isteme. Yaratılışsal istekleri diliyle söylemese, aklına getirmese bile bedeni bunları ister.
Rahman suresinin bu 29. ayeti, evrende bulunan bütün şuurlu varlıkların Allah’tan sürekli isteme hâlinde olduklarını bildirir. Bu isteme yalnızca bilinçli dua ve talep şeklinde değildir. Varlığın yaratılışına yerleştirilmiş ihtiyaç mekanizmalarıyla gerçekleşen sürekli bir istemeyi de kapsar. Bunun biyolojik örneklerini insan bedeninde açıkça görebiliriz. Vücut susuz kaldığında susama hissini oluşturan mekanizmalar ve hormonlar devreye girer. Açlıkta açlık hormonları salgılanır ve besin arayışı başlar. Kandaki belirli vitamin veya mineraller azaldığında organizma bunları telafi etmeye yönelik fizyolojik süreçleri harekete geçirir. Yorulunca, beden yıpranınca uyku ihtiyacı doğar ve uyku düzenini yöneten biyolojik sistemler çalışır. Uyku sırasında büyüme hormonu salgılanarak beden onarılır. İşte bunlar Rahman’dan beden vasıtasıyla istenen şeylerdir. Rahman suresinde olması da çok önemlidir. Rahman sıfatıyla Allah ister inansın ister inanmasın bedeninin isteklerini karşılayan mekanizmaları vermiştir. Bedenin her ihtiyacı, yaratılışına yerleştirilmiş bir سُؤَال dır (istemedir). İnsan diliyle istemese bile, varlığı ve bedeni ihtiyaç duyduğu şeyi Rahman’dan istemektedir.
İbrâhim 34 ayeti Allah'ın bu isteklere karşılık verdiğini ifade eder. İnsana yalnızca diliyle istediği şeyler değil, yaşayabilmesi için fıtratının sürekli talep ettiği sayısız nimet de verilmiştir. Bu nedenle ayetin hemen ardından gelen وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا (Allah’ın nimetlerini sayarsanız onları listeleyemezsiniz) ifadesi anlam kazanır. Çünkü insan farkında olmadan karşılanan ihtiyaçlarının ve kendisine verilen nimetlerin tamamını listeleyemez. Sonrasında da إِنَّ الْإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ (kesinlikle insan zelûmdur, keffârdır) denilerek insan türünün zelûm yani yanlış konumlandırma sıfatına sahip olduğunu, keffâr yani görmezden gelici olduğunu ifade etmiştir. Yeriz, içeriz, büyürüz, yaşlanırız. Aynı anda vücudumuzda milyonlarca tepkime, olay, sinyal meydana gelir ve müthiş bir mükemmellik içindedir. Bunların Rahman tarafından gerçekleştirildiğini kabul etmeyenler yanlış konumlandırma ile zelûm olurlar, bunların Rahman tarafından değil de kendi kendine olan bir olay olduğunu kabul edenler de keffâr olmuş olurlar.
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
Her yevm, O önemli bir işin içindedir.
İsim cümlesi |
Haber | Mübteda | Haber |
Mefûlun fih | Şibh-i fiil | Mefûlun fih |
Mecrur | Cârr | Muzâfun ileyh | Muzâf |
شَأْنٍ | فِي | مُسْتَقِرٌّ | هُوَ | يَوْمٍ | كُلَّ |
كُلَّ: “Hepsi, her” demektir. Mutlaka izafetle gelir ve her zaman muzaf olur. Muzafun ileyhi nekre gelirse muzafun ileyhinden olan her şeyi kapsar, marife gelirse muzafun ileyhinin tamamı anlamına gelir. كُلُّ كِتَابٍ derseniz “her kitap” anlamına gelir. كُلُّ الْكِتَابِ derseniz “kitabın tamamı” anlamına gelir. كُلُّ nün muzafun ileyhi hazf edilirse yani cümlede söylenmezse كُلٌّ, كُلًّا, كُلٍّ şeklinde tenvinle gelir. Böyle tenvinlere ivaz tenvini denir. Bu tenvinin yerine hazf edilen kelimenin takdir edilmesi gerekir.
يَوْمٍ: “Dönem” demektir. Değişik şekillerde kullanılır. Birincil anlamı “gündüz”dür. Güneşin doğmasından batmasına kadar olan süredir. 24 saat olan günü ifade etmez.
Lisanu-l A’râb’da يَوْم maddesinde anlamı için şu ifade geçmektedir:
اليَوْمُ: معروفٌ مِقدارُه من طلوع الشمس إِلى غروبها
Yevm: Miktarı güneşin doğmasından batmasına kadar olan süre olarak bilinir. (Lisanu-l A’râb)
Kuran’daki oruç ayetlerini incelersek:
أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ
Sayılı yevmler. Sizden kim hasta veya sefer üzerindeyse diğer yevmlerden bir sayı… (Bakara 184)
كُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ
Fecrden dolayı beyaz hat siyah hattan sizin için ayrılana kadar yiyin ve için sonra leyle kadar orucu tamamlayın. (Bakara 187)
مَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ
Kim bulamadıysa hacda üç yevm oruç ve döndüğünüz zaman da yedi (yevm). (Bakara 196)
Oruç gecelerinden ve oruç yevmlerinden bahsedilir. Oruç ile beraber نَهَار kelimesi geçmez. Orucu نَهَار larda tutma ifadesi yoktur, orucu yevmlerde tutma ifadesi vardır. Yani fecrden güneş batana kadar olan süre olan yevm burada da ifade edilmiş olur. Aslında bu anlamda Türkçede de yevmiye olarak kullanılmaktadır. Yevmiye 24 saat çalışma karşılığı olan ücret değil, gündüz çalışma süresi içinde verilen ücrettir.
لَيْل yani gece ile beraber geçtiği ayetlere bakarsak:
سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ
Orada geceler ve gündüzlerde güvenlik içindekiler olarak seyredin. (Sebe 18)
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا
Onu onların üzerine yedi gece ve sekiz gündüz ardarda olarak boyun eğdirdi. (Hakka 7)
Bu ayetlerde de يَوْم sözcüğünün “gündüz” anlamında olduğu görülmektedir.
Bu durumda نَهَار ile يَوْم arasındaki farkı açıklamamız gerekir. Makayisu-l Luga’da نَهَار maddesine bakarsak:
النَّهار: انفِتاح الظُّلمة عن الضِّياء ما بين طُلوعِ الفجر إلى غروب الشَّمس
Nehar: fecrin doğmasından güneşin batması arasındaki zamanda ziyadan kaynaklı olarak karanlığın açılmasıdır. (Makayisu-l Luga)
نَهَار kelimesi نهر kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan mastar olarak suyun veya sıvının akması ve akmasıyla aktığı yeri kazıp kanal oluşturması manasındadır. Nehir manası buradan gelmektedir. Bu mastar manasından ıstılahi olarak güneş doğarken ışığın karanlığın içinden bir kanal açıp akma görüntüsü oluşturmasıyla “ışıklı gündüz” anlamına gelmiştir. Güneş doğduktan batana kadar olan zaman içinde ışığın olduğu zamanları içeren bir isimdir.
Mümin 61’de جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا denmektedir. Bu şekilde geçtiği başka ayetler de vardır. Geceyi içinde dinlenmeniz için kıldı denirken نَهَار için “gören” denmektedir. Başka yerde نَهَار ın ayeti için “gören” ifadesi kullanılmaktadır. نَهَار ile görme arasında bir ilişki vardır. نَهَار ışıkla ilgilidir. Başka ayetlerde karinelerle doğrudan “ışık” anlamında kullanılmıştır.
Kuran’da 24 saat olan günü ifade eden terim اللَّيْل وَالنَّهَار’dır. Kuran’da geçişlerine bakarsak:
جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ
İçinde sükûn olmanız için sizin için günü kıldı. (Kasas 73)
Buradaki فِيهِ önemlidir. هُ tekil zamirdir. Leyle mi yoksa nehara mı dönmektedir? Aslında ikisi tek bir kavram olduğu için 24 saatlik güne dönmektedir. 24 saat içinde insanlar sükûn bulabilir.
يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ
Allah günü döndürür. (Nur 44)
Burada genellikle geceyi gündüze, gündüzü geceye döndürür manası verilmektedir. Ancak يُقَلِّبُ fiili tek mef’ûl alır. Günü döndürmek anlamındadır. Gün “biter, yeniden başlar, biter, yeniden başlar” anlamındadır.
جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً
Günü ardışık kıldı. (Furkan 62)
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ
Kesinlikle evrenin yaratılmasında ve günün ardı ardına gelmesinde kritik zekâ sahipleri için ayetler vardır. (Ali İmran 190)
لَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ
Gün içinde sakin olanlar O’na aittir. (En’am 13)
يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
Ara vermeden tüm gün tesbih ederler. (Enbiya 20)
يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلَانِيَةً
Mallarını gün içinde gizli ve açık olarak harcarlar. (Bakara 274)
مِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ
Gün içinde uyumanız ve O’nun fazlından aramanız O’nun ayetlerindendir. (Rum 23)
Kuran’da hiçbir ayette النَّهَار وَاللَّيْل şeklinde geçmez. Mutlaka اللَّيْل, النَّهَار dan önce gelir. Bu da terim anlamı verilmesi için bir delildir. Bazı yerlerde atıfla gelmesine rağmen karine varsa gece ve ışıklı gündüz anlamı verilir.
Eğer يَوْم izafetle (isim tamlamasıyla) gelmişse o zaman “gündüz” anlamında değil “dönem” anlamındadır. İzafetle gelmediği zamanlarda da asıl anlamı “dönem”dir. Eğer “gündüz” anlamına geldiğine dair karine yoksa “dönem” anlamındadır. Eğer başında harf-i tarifle tekil olarak geliyorsa (الْيَوْم) bu durumda “bu dönem” anlamındadır ama Türkçede de bu dönemi ifade eden kelime olan “bugün” şeklinde tercüme edilebilir.
لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ
Câlût ve ordusuna karşı bugün hiçbir gücümüz yok. (Bakara 249)
Burada harf-i tarifle tekil olarak gelmiştir. “Bugün” anlamındadır.
لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ
Bugün insanlardan size hiçbir galip gelecek yoktur. (Enfal 48)
Burada harf-i tarifle tekil olarak gelmiştir. “Bugün” anlamındadır.
لَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا
Hiçbir insanla bugün konuşmayacağım. (Meryem 26)
Burada harf-i tarifle tekil olarak gelmiştir. “Bugün” anlamındadır.
خَلَقَ الْأَرْضَ فِي يَوْمَيْنِ
Yeri iki dönemde yarattı. (Fussilet 9)
Burada “gündüz” olduğuna dair karine yoktur. Dönem anlamındadır.
خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ
Evreni altı dönemde yarattı. (Araf 54)
Burada “gündüz” olduğuna dair karine yoktur. Dönem anlamındadır.
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ
Yüzlerin beyazlaştığı ve yüzlerin karardığı dönem (Ali İmran 106)
Burada izafetle gelmiştir. Dönem anlamındadır.
يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ
İki topluluğun karşılaştığı dönem (Ali İmran 155)
Burada izafetle gelmiştir. Dönem anlamındadır.
Buna göre anlamları tablo haline getirirsek:
Terim | Anlamı |
يَوْم | Gündüz, dönem, bugün |
لَيْل | Gece |
نَهَار | Işıklı gündüz |
اللَّيْل وَالنَّهَار | Gün (24 saat) |
كُلَّ يَوْمٍ: “Her dönem” demektir.
هُوَ: “O” demektir. Üçüncü şahıs eril tekil merfu munfasıl zamirdir. 27. ayetteki رَبِّكَ ye veya Rahman’a racidir.
فِي: “İçinde” demektir. Harf-i cerdir.
شَأْنٍ: “Önemli iş, öncelikli iş” demektir. شءن kökünden mecrur nekre isimdir.
شَأَنَ - يَشْأَنُ + كَائِنٌ أَوْ أَمْرٌ أَوْ شَيْءٌ (السَّيْلُ أَوِ الْمَجْرَى) + مَكَانًا أَوْ جِهَةً: اتَّخَذَ لَهُ مَجْرًى وَاتِّجَاهًا رَئِيسِيًّا نَحْوَ الْمَكَانِ أَوِ الْجِهَةِ.
شأَنَ - يَشْأَنُ (şe'ene - yeş'enü) + (fâil olarak bir varlık), iş veya şey (sel yahut akış yatağı) + (mef’ûl olarak) bir mekân veya yön: O mekâna yahut yöne doğru kendisine bir mecrâ (akış yolu) ve ana istikamet edindi. (Kitabuallah)
شَأْن fiilin akışının/mecrasının üzerine odaklandığı ana yön veya ana ilgi konusudur. “Öncelik verilen iş”, “önemli iş”, “ilgi odağı olan iş” demektir.
وأمّا الشؤون فَمَا بينَ قبائل الرأس، الواحد شأن. وإِنَّما سمِّيتْ بذلك لأنَّها مَجارِي الدَّمع، كأنَّ الدَّمعَ يطلبُها ويجعلُها لنفسه مَسِيلاً.
الشُّؤُون’a (şuûn) gelince: Kafatası kemiklerinin (kabâil) arasındaki birleşme çizgileridir. Tekili شَأْن (şe'n) dir. Bunlara böyle denmesinin sebebi, gözyaşının mecrâları olmalarıdır sanki gözyaşı onları talep eder ve kendisine akış yolu (mesîl) edinir. (Lisanu-l Arab)
Lisânu'l-Arab شؤون kelimesinin bir anlamını “başta gözyaşının aktığı damarlar/yollar, kafatası kemiklerinin birleşme çizgileri” olarak verir. “Akışın kendine yol açtığı mecrâ” fikri mevcuttur. Sel kendine tek bir ana yatak açar ve bütün gücü o yöne akarsa, şe’n de zihnin ve fiilin bütün akışının bir yöne kanalize olmasıdır.
وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ
Hangi önemli işin içinde oluşanız olun ve ondan, kurandan ne tilavet ederseniz edin ve ne amel ederseniz edin siz onun içinde aktığınız zaman bizim size şahitler olmamız dışında olmaz. (Yunus 61)
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ أُولَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِذَا اسْتَأْذَنُوكَ لِبَعْضِ شَأْنـِهِمْ فَأْذَنْ لِمَنْ شِئْتَ مِنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمُ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Müminler yalnızca Allah ve resulüne iman edip onunla beraber toplu bir işte (emirde) olduklarında ondan izin istemedikçe gitmeyenlerdir. Kesinlikle senden izin isteyenler, onlar, Allah ve resulüne iman edenlerdir. Öyleyse önemli işlerinin bazısı için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlanma iste. Kesinlikle Allah bağışlayıcıdır, rahimdir. (Nur 62)
فَإِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ (33) يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ (34) وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ (35) وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ (36) لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ (37)
Kişinin kardeşinden ve annesinden ve babasından ve arkadaşından ve oğullarından kaçtığı yevmde yüksek ses geldiğinde onlardan her kişi için, o yevmde, onu iğna eden önemli bir iş vardır. (Abese 33-37)
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi şe’n önemli iş demektir. Yunus 61’de amelden farklı olduğu görülmektedir. Nur 62’de topluluk halinde yapılan emir (planlı iş) halinde iken müminlerden kendi şe’nleri için izin isteyenlere izin verme yetkisi verilmiştir. Toplu emir en önemli bir faaliyet iken bireysel şe’n için izin verilebilmektedir. Bu da şe’nin de önemini göstermektedir. Abese 33-37’de de görüldüğü gibi kıyamet yevminde de insanları mutlaka meşgul eden şe’nleri olacak ama o gün geldiğinde artık hiçbir önemi kalmayacaktır.
فِي شَأْنٍ: “Önemli bir iş içinde” demektir.
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ: “Her yevm, O önemli bir işin içindedir” demektir.
Allah için bile şe’n kelimesi kullanılmaktadır. Allah bazı işlere öncelik ve önem vermektedir. Şe’n anlık bir iş değildir. Bir dönemi kapsar. Bir insan şe’nde ise o dönemde onun öncelikli ve önem verdiği iş odur. Allah için her yevmde (her dönemde) şe’nde olma durumu vardır. Ayetin başında herkes O’ndan ister diyor, sonra her dönemde O önemli bir iştedir diyor. Siz istersiniz, sizin istemenize cevap verir ama eğer cevap vermediyse, sizin şuurlu isteğinizi gerçekleştirmiyorsa önemli bir iş nedeniyle sizin isteğinizi gerçekleştirmiyor veya o önemli iş nedeniyle sizin olması çok zor ihtimal olan isteğinizi gerçekleştiriyor demektir. Kuran’da anlatılan peygamberlere verdiği görevler Allah’ın içinde olduğu şe’nlere örnektir. O şe’n Allah tarafından sonuçlandırılır. Allah’ın dininin (Allah’ın kurallarının geçerli kurallar olduğu hukuk düzeninin) gelmesi Allah’ın içinde olduğu şe’ndir. O şe’n Allah’ın dininin yeryüzünde olmadığı her dönemde olacaktır. İnsanlar şuurlu olarak değişik isteklerde bulunacaklar, o şe’nin gerçekleşmesi ile bağlantılı olanlardan bazıları Allah tarafından kabul edilecek, bazıları kabul edilmeyecektir.
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?
Soru cümlesi Fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Fâil | Fiil | Mefûlün bih GS |
Mecrur | Cârr |
Muzâfun ileyh | Muzâf İstifhâm edatı |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
ا | تُكَذِّبَانِ | كُمَا | رَبِّ | آلَاءِ | أَيِّ | بِ | فَ |
فَ: İsti’nafiyye edatıdır (الْفَاءُ الاِسْتِئْنَافِيَّةُ).
بِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ: “İkinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?” demektir.
Buradaki آلَاءِ “olgular” demektir. ءلي kökünden isimdir. Tekili إِلًى veya أَلًى dir. Kuran’da tekil geçişi yoktur. İkinci bâbdan (أَلا - يَأْلِي) birisinin bir işi veya bir şeyi titizlikle ve çaba sarf ederek derinlemesine araştırıp etraflıca incelemesi anlamındadır. Bu bâbdan إِلًى veya أَلًى ism-i mef’ûl anlamında camid isimdir. Hakkında araştırma yapılan ve incelenen şeydir. Araştırmayı, incelemeyi ve titiz sorgulamayı gerektiren kozmik olgu veya düşündürücü meseledir. Allah’ın kâinattaki âyetleri (kozmik olgular) إِلًى dir. Kitabında anlattığı tarihsel olgular إِلًى dir. Kuran’da okuyup da anında ne olduğunu anlayamadığımız, anlamak için derin bir araştırma, bir alt yapı ve bilgi gerektiren her türlü olgu إِلًى dir. Bir şey, bir iş, gerçekleşen bir durum آلَاءِ dan ise onun olduğunu görürsün ama nasıl olduğunu anlaman için çok derin araştırma yapman, o iş üzerinde kafa yorman, incelemen gerekir. Rahman suresinde 31 kere tekrarlanan bu ayetlerin arasında geçen tüm cümleler derin araştırma yapılması, kafa yorulması ve incelenmesi gereken durumlardır.
Bu ayetten önceki ayette يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Gökler ve yer içinde olan kimse ondan ister. Her yevm, O önemli bir işin içindedir.) denmektedir. Şuurlu isteklerin Allah’ın içinde bulunduğu şe’nle ilgisinin kurulması bir olgudur. Şuursuz isteklerin de karşılanması bir olgudur. Olgu olarak bu konulara kafa yormak, düşünmek, incelemek gereklidir.
Teşvikiye, Yalova
25Temmuz 2026
M. Lütfi Hocaoğlu