RAHMAN SÛRESİ - 24. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (41) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (42)
Mücrimler onların simasıyla tanınır, nasiyeler ve ayaklar tutulur. Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz? (41-42)
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ
Mücrimler onların simasıyla tanınır.
Fiil cümlesi |
Mefûlün bih GS | Nâib-i fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
هُمْ | سِيمَى | بِ | الْمُجْرِمُونَ | يُعْرَفُ |
يُعْرَفُ: “Tanınır” demektir. عرف kökünden üçüncü şahıs eril tekil merfu muzari meçhul fiildir. Bir kimse, bir şey veya mesele hakkında, duyular yoluyla (işitme, görme ve diğer duyular) bilgi elde ettikten sonra, zihnî işlemleri yürütüp onun önceden bilinen ve hafızada saklı olan birisinin, bir meselenin veya bir şeyin tam olarak aynısı mı, ona benzer mi, ondan farklı mı olduğunu karara bağlamaktır.
الْمُجْرِمُونَ: “Suçlular” demektir. جرم kökünden if’âl bâbından üçüncü şahıs eril çoğul marife merfu ism-i fâildir. İkinci bâbdan جَرْم mastarı kök mana olarak “kesmek” demektir. Hurma ağacını kesmek, koyunun yününü kesmek, hurmanın meyvesini kesip toplamak manasına gelmektedir. Istılahi olarak birisine karşı suç işlemek manasındadır. İf’âl bâbında (أَجْرَمَ – يُجْرِمُ) sayruret etkisi vardır. Suç sahibi olmak, suç işler halde olmak anlamındadır. İsm-i fâili olan مُجْرِم de “suçlu” demektir. Muhtemelen İngilizcedeki suç anlamındaki “crime” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir.
لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ
Hakkı ihkâk etmesi ve batılı iptal etmesi için(dir) mücrimler hoşlanmasa bile. (Enfal 8)
Hak gerçek, geçerli olan demektir, batıl ise gerçek olmayan, geçersiz olan demektir. Allah geçerliyi geçerli kılar, geçersizi geçersiz kılar. Mücrimler hakkın hak, batılın batıl olmasından hoşlanmazlar. Burada geçerlilik Allah’a göre geçerlilik, geçersizlik de Allah’a göre geçersizliktir. Hak dediğimizde de batıl dediğimizde de Allah’a göre olandır.
وَيُحِقُّ اللَّهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ
Allah hakkı kelimeleriyle hak kılar, mücrimler hoşlanmasa bile. (Yunus 82)
Kelime sözcüğü “anlam” demektir. Türkçede kullanıldığı şekilde bir anlamı yoktur. Mücrimler Allah’ın anlamlarını (kelimelerini) sevmezler. Anlamları başka yere çekerler ve hakkın hak olmasını istemezler.
Mücrimler hakkı batıl, batılı hak kılanlardır. Hakkın hak, batılın batıl olmasından hoşlanmayanlardır. Mücrimlerle الَّذِينَ أَجْرَمُوا yu ayırmak gereklidir. Mücrimlik çok belirgindir. الَّذِينَ أَجْرَمُوا içinde olan bir kimse ise Allah’a, kitabına inanabilir, namazlarını kılabilir, hacca gidebilir, gece namazı bile kılabilir. الَّذِينَ أَجْرَمُوا mücrimlerin kurdukları sistemi kanıksamış ve o sistem içinde çaba gösteren kimsedir. Çünkü o sistem hakkı batıl, batılı hak haline getirmiştir.
Günümüz mücrimler kavmi dönemidir. Geçmişte bu kavimler helak edilmişlerdir. Kimse kendisini güvende sanmasın. Yaşadığınız topluluğun kuralları batılı hak yapıyor diye siz o batılı uygulayarak o topluluk içinde suçsuz olabilirsiniz ama o durumda mücrimsiniz. Allah’ın batıl kıldıklarını yasalar izin veriyor, hak olarak görüyor diye yapsanız da mücrimsiniz. Eğer yasalar batılı hak kılıyor, hakkı batıl kılıyorsa o kavim mücrim bir kavimdir.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلَا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ (31) قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ (32) وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا
Küfredenler “bu Kuran’a ve öncesinde olana asla iman etmeyeceğiz” dediler. Zalimleri rablerinin indinde tutuklanmış halde bazısı bazısına laf atarken görseydin. Zayıf olanlar büyük olanlara “siz olmasaydınız biz müminler olurduk” dediler. Büyük olanlar zayıf olanlara “size geldikten sonra sizi hüdadan biz mi engelledik, aksine siz mücrimlersiniz” dediler. Zayıf olanlar büyük olanlara “Allah’ı görmezden gelmemizi ve ona denkler kılmamızı bize emrediyor olduğunuz zaman gece gündüz planlar (yapıyordunuz)” dediler. (Sebe 31-33)
Ben güçsüzdüm, üstlerimin emrine uydum diyerek kimse kurtulamaz. O durumda da mücrimler olunduğu bu ayetlerde gösterilmiştir. Hatta bunu zayıf olanlara büyük olanlar söylemektedir.
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجْرِمِيهَا لِيَمْكُرُوا فِيهَا وَمَا يَمْكُرُونَ إِلَّا بِأَنْفُسِهِمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (123) وَإِذَا جَاءَتْهُمْ آيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللَّهِ اللَّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ (124)
Böylece her karyede ekberleri orada planlar yapsınlar diye oraların mücrimleri kıldık. Şuurunda olmadan yalnızca kendilerine plan yapıyorlar. Onlara bir ayet geldiğinde “Allah’ın resullerine verilenin misli bize verilene kadar asla iman etmeyeceğiz.” derler. Allah O’nun risaletini nerede kılacağını daha iyi bilendir. Yakında suç işleyenlere Allah’ın indinde küçüklük ve şiddetli bir azap plan yapmalarından dolayı isabet edecektir. (Enam 123-124)
Her yerde mücrimler içinde ekberler yani daha büyükler vardır. Yanlış anlaşılmaması gereken nokta her ekberin mücrim olmadığıdır. Her mücrim de ekber değildir. Anlaşılması gereken her karyede mücrimler içinde mutlaka ekberler olduğudur. Bunun sebebi “yalnızca ekberler” diye istisna edilmemiş olması ve ekberlerin nekre gelmesidir.
Mücrimler içinde mutlaka ekberlerin olması gerekliliği çok önemlidir. Çünkü bir yerde hakkı batıl, batılı hak kılmak için oranın büyüklerine ihtiyaç vardır. Kural koyucu olarak onların otoriteleri gereklidir.
Mücrimlik müşriklikle ve kâfirlikle birliktedir. Müşrikler Allah’ın kurallarına aykırı kural koyan şerikleri seçerler ve müşrik mücrim olurlar. Batılın hak, hakkın batıl olması kurallar dahilindedir. Küfürde ise kural olmadan hakkı batıl, batılı hak kabul edersin. Bu durumda kâfir mücrim olurlar.
بِ: “İle” demektir. Harf-i cerdir.
سِيمَى: “Sima” demektir. سوم kökünden gelmiştir. Birinci bâbdan سَوْم mastarı birisine onu başkalarından ayırt eden bir yara, bere, damga, iz ya da nedbe bırakan bir şeye maruz bırakarak işaretleyip tanınmasını sağlamak manasındadır. Bu mastar manasından tanınmasını sağlayan araç olan işaret, belirti, iz, yara, bere, damga manasında سِيمَى ıstılahi olarak birisinin tanınmasını sağlayan yüz görünümü olarak “sima” anlamında ism-i alet manasında isimdir.
Bu kelimenin çoğulu klasik sözlüklerde yoktur. Kuran’da 6 kere geçmektedir ve hepsi tekildir. Bu kelimenin kökünün وسم olduğu, birinci ve ikinci harflerinin yer değiştirdiği şeklinde görüşler de vardır. Ancak o durumda da çoğulu yoktur. Bunun nedeni şudur: “Ortak bir özelliğe sahip bir topluluğu bu özelliği ile tanınabilir kılan tekil bir سِيمَا (sima) vardır; bu سِيمَا (sima) ortak özelliği olan o topluluğun fertleri üzerinde tezahür eder.”
لِلْفُقَرَاءِ الَّذِينَ أُحْصِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الْأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللَّهَ بِهِ عَلِيمٌ
Allah’ın yolunda kuşatılmış, yerde darbetmeye güç yetiremeyen, cahilin onları iffetlerinden dolayı zenginler sandığı, onların simasından onları tanıdığın, insanlardan bıktırarak istemeyen fakirler içindir. Hayırdan ne harcarsanız kesinlikle Allah onu bilicidir. (Bakara 273)
İffetleri sebebiyle istemekten kaçınan ihtiyaç sahiplerini tanımayı sağlayan bir sima vardır. Cahil yani akletmeyen onları zenginler sanır. Âkil yani akleden onların fakirler olduğunu bilir.
وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الْأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلًّا بِسِيمَاهُمْ وَنَادَوْا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ (46) وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاءَ أَصْحَابِ النَّارِ قَالُوا رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (47) وَنَادَى أَصْحَابُ الْأَعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ قَالُوا مَا أَغْنَى عَنْكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ (48)
İkisinin arasında bir perde vardır ve a’râfın üzerinde hepsini onların simasından tanıyan, cennet ashabına “selamun aleyküm” diyerek nida eden, ümit eder halde hiç oraya (cennete) girmemiş olan adamlar vardır. Görmeleri ateş ashabı ile karşılaşmaya çevrildiğinde “rabbimiz, bizi zalimler kavmi ile beraber kılma” derler ve a’râf ashabı onların simasıyla tanıdığı adamlara nida etti. “Sizin topluluğunuz ve büyüklenmeniz sizi korumadı” dediler. (Araf 46-48)
Bu ayetlerde cennet ve cehennem ehlinin ayırt edilmesini sağlayan simaları olduğu ifade edilmiştir.
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ (29) وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ (30)
Yoksa kalplerinde hastalık olanlar Allah’ın onların kinlerini asla çıkarmayacağını mı sandılar. İsteseydik onları sana gösterirdik de onları onların simasıyla tanırdın ve kesinlikle onları sözün lahnı ile tanıyacaksın ve Allah amellerinizi bilir. (Muhammed 29-30)
Kalplerinde hastalık olanlar onların simasından daha çok sözün lahnıyla tanınırlar.
Sözün lahn’ı (لَحْنِ الْقَوْلِ) “yalan söylemesine rağmen muhatabı doğru söylediğine ikna etmek için veya muhatabın duygusal olarak etkilenmesini sağlamak amacıyla sesin tonunda ve nağmesinde meydana gelen değişiklik” demektir. Türkçede yapmacık konuşma şeklinde ifade edilmektedir. Kalplerinde hastalık olanlar iman ettik dedikleri halde iman etmeyenlerdir. Öyle konuşurlar ki imanın en güçlüsü onlardaymış gibidirler. Günümüzde en çok karşılaştığımız durumdur. En çok barıştan söz edenlerin terörizmi desteklemesi, en çok dürüstlükten bahsedenlerin aslında dolandırıcı olması, en çok ahlaktan bahsedenlerin aslında ahlaksız olması çok yaygın bir durumdur. Bunun en tipik örneklerinin günümüzde vesenlerin içinde olduğu son dönemde çok net bir şekilde görülmektedir. Kesinlikle bu işi yapmayacağım diye beyanat verenlerin kısa bir süre sonra o işi yapmaları artık rutin bir hal almıştır. Kesinlikle yapmayacağım derken sözün lahnıyla aslında kendilerini ele vermektedirler. Kendilerinin dürüstlüğünden, diğer vesenlerin hırsızlıklarından bahsedenlerin sözlerindeki lahn kendilerini ele vermektedir. Görünüşlerinin ve davranışlarının son derece ahlaklı bir görüntü vermesi nedeniyle simalarından bunu anlamamızın zor olduğu bu ayette ifade edilmiş olmaktadır.
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ
Muhammed Allah’ın resulüdür ve onunla beraber olanlar kâfirlere karşı şiddetlidirler, aralarında rahîmlerdir. Onları rüku edenler, secde edenler olarak görürsün. Allah’tan bir fazl ve O’nun rızasını ararlar. Onların yüzlerindeki onların siması secde izindendir. (Fetih 29)
Bu ayette secde amelinin insan üzerinde meydana getirdiği ve yüzünden/halinden tanınabilir hale gelen etki secde izi olarak ifade edilen simadır.
Ortak özellikteki toplulukların ortak bir siması vardır. Bu simayı cahiller (akletmeyenler) anlamaz. Akil olanlar insanları simalarından tanırlar. Kıyamet yevminde ise cehennemlik ve cennetlik olanları herkes simalarından tanıyabilecektir.
هُمْ: “Onlar” demektir. Eril çoğul üçüncü şahıs mecrur muttasıl zamirdir. الْمُجْرِمُونَ ye racidir.
سِيمَاهُمْ: “Onların siması” demektir. Onların ortak tek bir simasıdır.
بِسِيمَاهُمْ: “Onların simasıyla” demektir.
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ: “Mücrimler onların simasıyla tanınır” demektir.
Cümle meçhuldür. Mücrimleri simasıyla tanıyan söylenmemiştir. Bunun sebebi herkesin onları tanımasıdır. Cennetlikler de simalarıyla tanınmaktadırlar. Kıyamet yevminde bir insan başka bir insana, bir cin başka bir cine bakar bakmaz onun cennetlik mi cehennemlik mi olduğunu anında anlayacaktır.
Bazı insanlar vardır, simalarını görür görmez herkes onları anlar. Onun kötü olduğunu, zarar verici bir insan olduğunu hemen anlarız. Onun iyi bir insan olduğunu da herkesin hemen anladığı insanlar vardır. Ancak pek çok insanın simalarından onların nasıl insanlar olduğunu ancak az sayıda insan anlar. Kıyamet yevminde ise artık çok açık ve net simalar vardır.
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكَفَرْتُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (106) وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللَّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (107)
Yüzlerin beyazlaştığı ve yüzlerin siyahlaştığı yevm… Yüzleri siyahlaşanlara gelince, “İmanınızdan sonra küfür mü ettiniz? Öyleyse küfretmeniz sebebiyle tadın azabı.”. Ve yüzleri beyazlaşanlara gelince, Allah’ın rahmetinin içinde, onlar, onun içinde kalıcıdırlar. (Ali İmran 106-107)
Kuran simadan tanınmayı yüzlerin siyahlaşması ve beyazlaşması ile ifade etmektedir. Bu gerçekten bembeyaz veya simsiyah olma değildir.
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْأُنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ
Onlardan birisi kızla müjdelendiğinde onun yüzü yutkunur halde iken simsiyah olur. (Nahl 58)
Bu ayette de görüldüğü gibi bu renk olarak gerçek bir siyahlık değildir. Yüzün siyahlaşması mutsuz insanların yüz halini ifade eder. Yüzün beyazlaşması da mutlu insanların yüz halini ifade eder.
Kıyamet yevminde cennetlikler mutlu, cehennemlikler mutsuzdur ve bu durum simalarından hemen anlaşılmaktadır. Böylece her gören o kimsenin cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduğunu anlamaktadır.
فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ
Nasiyeler ve ayaklar tutulur.
Fiil cümlesi | Atıf harfi |
Nâib-i fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr |
Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh |
الْأَقْدَامِ | وَ | النَّوَاصِي | بِ | يُؤْخَذُ | فَ |
فَ: Atıf harfidir. Takip ve tertip için gelir. يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ cümlesine يُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ cümlesini atfetmiştir.
يُؤْخَذُ: “Alınır” demektir. ءخذ kökünden birinci bâbdan üçüncü şahıs eril tekil merfu muzari meçhul fiildir. Bir şeyi, birisini tutup almak veya etkisi altına almak, kontrolü altına almak manasındadır. Birisini veya bir şeyi yakalamak, tutmak ve kendi otoritesi ve emri altında muhafaza ederek ele geçirmek, özgürlüğünü kısıtlamak, kendisine tâbi kılmak, onu kendi tasarrufu, mülkiyeti ve hâkimiyeti altına sokmak demektir. Artık alınan ancak alanın izni ve isteğiyle hareket edebilir ve yer değiştirebilir.
بِ: Harf-i cerdir. Eğer ءخذ kökünün fiilinin mef’ûlü cümlede varsa “sebebiyle” demektir. Mef’ûlü cümlede yoksa mef’ûl bu harf-i cerden sonradır. İlsakla beraber tazmin meydana gelir ve anlam “tutmak, yakalamak” anlamına gelir.
النَّوَاصِي: “Nasiyeler” demektir. Tekili نَاصِيَة dir. نصو kökünden sonuna ة gelerek ism-i fâilden isimleşmiştir. İsm-i fâil manası “başkasına göre belirgin, yükselmiş ve yüksek olan, başkasının üzerine yukarıdan bakan” iken “özel olarak belirgin ve yüksek olan” manasından terim olarak başın ön tarafındaki bölgenin üst kısmının adıdır. Alın ve kafatasının ön kısmını içerir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. النَّوَاصِي ye الْأَقْدَامِ yi atfetmektedir.
الْأَقْدَامِ: “Ayaklar” demektir. قدم kökünden isimdir. Tekili قَدَم dir. Birinci bâbdan قَدْم mastarı birisinin, birilerinin, bir şeyin önünde olmak, öncüsü olmak manasındadır. Bu manadan gelerek قَدَم önde olmayı sağlayan araç manasında “ayak” anlamında ism-i alet manasında camid isimdir.
النَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ: “Nasiyeler ve ayaklar” demektir.
بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ: “Nasiyeleri ve ayakları” demektir.
يُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ: “Nasiyeler ve ayaklar tutulur” demektir.
Genellikle bu cümle يُؤْخَذُونَ نَوَاصِيهِمْ وَأَقْدَامِهِمْ (Onlar nasiyelerinden ve ayaklarından alınır) şeklinde anlamlandırılmaktadır. Oysa أَخَذَ fiili أَخَذَ الشَّيْءَ şeklinde doğrudan mef’ûl aldığında “şeyi aldı, ele geçirdi” anlamına gelmektedir. Kuran’da bu fiil doğrudan mef’ûl aldığı gibi doğrudan mef’ûl almadan أَخَذَ بِ şeklinde de بِ harf-i cerinden sonra mef’ûl almış şekilde kullanılır.
لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي
Sakalımı ve başımı tutma. (Taha 94)
Harun’un Musa’ya söylediği bu sözdeki بِلِحْيَتِي ve بِرَأْسِي “sakalım ve başım vasıtasıyla” anlamında değildir. Doğrudan bir mef’ûl yoktur. Mef’ûl بِ harf-i cerinden sonradır. Anlam “sakalımı ve başımı tutma” şeklindedir. Bu nedenle Rahman suresinin bu ayetindeki بِ Taha 94’deki gibi ilsak ve tazmin içindir. Açık mef’ûlü olan cümlelerde بِ istiane içindir.
وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِـأَحْسَنِهَا
Kavmine emret, onun en iyisini tutsunlar. (Araf 145)
Buradaki mana “onun en güzelini bir araç olarak almak” değil, “onun en güzeline tutunmak, onu esas almak” şeklindedir.
Rahman suresinin bu ayetinde de النَّوَاصِي ve الْأَقْدَامِ doğrudan nâib-i fâil değildir. Alınan değillerdir. بِ harf-i ceriyle tutulanlardır. Bu nedenle “nasiyelerden ve ayaklardan tutularak yakalanırlar” anlamındadır.
Bu ayette fiil يُؤْخَذُ şeklinde meçhul gelmiştir. Fiilin fâili cümlede yoktur. Yakalayanların kim olduğu önemli değildir. Önemli olan yakalananlardır. Daha da ilginci يُؤْخَذُونَ şeklinde cem vâvı ile önceki cümledeki mücrimlere giden bir nâib-i fâil yoktur. Böylece dikkatin “kim tutuluyor?” sorusundan ziyade “neyin/nerenin tutulduğu” noktasına yönelmesi sağlanmaktadır. Buna ilaveten burada النَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ doğrudan nâib-i fâil değildir. Çünkü bunlar بِ ile mecrûrdur. Böylece önceki cümlede açıkça zikredilen الْمُجْرِمُونَ kelimesine ikinci cümlede zamir döndürülmemiş ve anlamın merkezine alınmamıştır.
Cümle فَيُؤْخَذُ بِنَوَاصِهِمْ وَأَقْدَامِهِمْ (onların nasiyeleri ve onların ayakları tutulur) şeklinde gelebilirdi. Bu durumda هُمْ zamiri doğrudan önceki الْمُجْرِمُونَ ye raci olurdu ve anlam “onların nasiyelerinden ve ayaklarından tutulur” şeklinde olur ve tutulma sadece mücrimlere tahsis edilmiş olurdu. Ayette بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ şeklinde gelmiştir. Bu iki kelimenin önündeki harf-i tarifler (ال) yalnızca önceki mücrimlerin nasiyelerini ve ayaklarını zamir yoluyla belirlemek yerine, النَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ ifadesini genel kapsam olarak marife hale getirmektedir. Böylece ifade yalnızca “mücrimlerin nasiyeleri ve ayakları” ile sınırlandırılmamaktadır. Nasiyeler ve ayaklar genel olarak, tutulma/yakalanma eyleminin yöneldiği unsurlar olarak zikredilmektedir. Mücrimler de bu genel kapsamın içinde yer almaktadır. Böylece lafzın kapsamı genişletilmiştir. Sadece mücrimler nasiyeler ve ayaklardan tutulmamakta, cehennemliklerin hepsi oralardan tutulmaktadır.
كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ (15) نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ (16)
Hayır, eğer son vermezse nasiyeyi tokatlayacağız, yalancı, bilerek yanlış yapan bir nasiyeyi. (Alak 15-16)
Bu ayette nasiye çok ilginç iki özelliği ile ifade edilmiştir: yalancı (كَاذِبَةٍ) ve bilerek yanlış yapan (خَاطِئَةٍ). Bu durumda insanın “yalan söylemesi, bilerek yanlış işler yapması” nasiyesine ait bir özelliktir.
Nasiye (النَّاصِيَة) anatomik olarak başın ön kısmı/alın bölgesini ifade eder. Frontal kemik bunun altında yer alır. Bunun altında da frontal lobun prefrontal korteksi yer alır.
Frontal lob “ne yapacağım, nasıl yapacağım ve yaptığımı nasıl denetleyeceğim” işlevlerinin önemli merkezidir. Frontal lobun özellikle prefrontal korteksi, kişinin karar verme, davranış kontrolü, planlama ve hata/uygunsuz davranışın engellenmesi gibi işlevleriyle ilişkilidir.

Prefrontal korteks şu fonksiyonlardan sorumludur:
Prefrontal korteks görevi | Açıklama |
Planlama | Gelecekte yapılacak eylemleri tasarlama ve sıralama |
Karar verme | Alternatifler arasından seçim yapma ve sonuçlarını değerlendirme |
Çalışma belleği | Bilgiyi kısa süreli olarak zihinde tutup üzerinde işlem yapma |
Dürtü kontrolü | Anlık dürtüleri ve otomatik tepkileri baskılama |
Davranışın denetlenmesi | Davranışı mevcut kurallara ve hedeflere göre düzenleme |
Hedef yönelimli davranış | Davranışı belirlenmiş bir amaca yöneltme ve sürdürme |
Problem çözme | Karmaşık sorunları analiz etme ve çözüm stratejileri oluşturma |
Bilişsel esneklik | Koşullar değiştiğinde düşünce veya davranış stratejisini değiştirme |
Hata/sonuç değerlendirmesi | Bir davranışın sonuçlarını değerlendirerek sonraki davranışı düzenleme |
Sosyal davranışın düzenlenmesi | Toplumsal kurallara ve bağlama uygun davranmayı sağlama |
Duyguların bilişsel düzenlenmesi | Duygusal tepkileri bağlama ve hedeflere göre kontrol etme |
Ahlaki/kuralsal muhakeme | Kurallar, değerler ve sonuçlar arasında değerlendirme yapma |
Gerçeğin davranışa uygulanması | Bilinen bilgi ile yapılacak davranış arasındaki çatışmayı yönetme |
Frontal lobun, özellikle orbitofrontal/ventromedial bölgelerinin hasarıyla ilişkilendirilen nörolojik bir davranış sendromu olan Moria sendromunda uygunsuz neşe ve neşeli ruh hâli, şakacılık, anlamsız veya aşırı espriler, ciddiyet duygusunun azalması, sosyal açıdan uygunsuz davranışlar (küfürlü konuşmalar gibi), dürtüsellik ve davranışların frenlenmesinde azalma, yargılama ve sosyal sınırların bozulması, bazen aşırı konuşkanlık ve amaçsız davranışlar görülür.
مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
Hiçbir dabbe yoktur ki yalnızca O onun nasiyesini tutandır. (Hud 56)
Nasiye için insanda prefrontal kortekstir diyebiliriz. Ancak tüm dabbelerde bu ayette görüldüğü gibi bir nasiye olduğuna göre tüm dabbeler için bunu diyemeyiz. Karınca veya örümcek de dabbedir, inek de maymun da aslan da dabbedir.
نَاصِيَة (nasiye) canlının ön/baş bölgesindeki davranışın yönlendirilmesiyle ilişkili bölgedir. İnsan için frontal bölgede prefrontal korteks, memeliler için frontal/prefrontal bölgeler, böcekler için farklı sinirsel ön-beyin yapılarıdır.
İşte bu nedenle nasiyeden ve ayaklardan yakalanma çok önemlidir. Nâsiye yönlendirme/karar verme, ayaklar ise hareket/eyleme geçirme ile ilişkili olduğu için النَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (nasiyeler ve ayaklar) sembolik olarak davranışın yönlendirilmesi + davranışın gerçekleştirilmesi demektir. Kıyamet yevminde artık mücrimler davranışlarını yönlendirme ve davranışlarını gerçekleştirme özelliğini kaybetmişlerdir. Bu nörolojik olabileceği gibi gerçekten fiziksel olarak alınlarından ve ayaklarından tutulup hareketsiz bırakılmaları şeklinde de olabilir.
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?
Soru cümlesi Fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Fâil | Fiil | Mefûlün bih GS |
Mecrur | Cârr |
Muzâfun ileyh | Muzâf İstifhâm edatı |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
ا | تُكَذِّبَانِ | كُمَا | رَبِّ | آلَاءِ | أَيِّ | بِ | فَ |
فَ: İsti’nafiyye edatıdır (الْفَاءُ الاِسْتِئْنَافِيَّةُ).
بِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ: “İkinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?” demektir.
Buradaki آلَاءِ “olgular” demektir. ءلي kökünden isimdir. Tekili إِلًى veya أَلًى dir. Kuran’da tekil geçişi yoktur. İkinci bâbdan (أَلا - يَأْلِي) birisinin bir işi veya bir şeyi titizlikle ve çaba sarf ederek derinlemesine araştırıp etraflıca incelemesi anlamındadır. Bu bâbdan إِلًى veya أَلًى ism-i mef’ûl anlamında camid isimdir. Hakkında araştırma yapılan ve incelenen şeydir. Araştırmayı, incelemeyi ve titiz sorgulamayı gerektiren kozmik olgu veya düşündürücü meseledir. Allah’ın kâinattaki âyetleri (kozmik olgular) إِلًى dir. Kitabında anlattığı tarihsel olgular إِلًى dir. Kuran’da okuyup da anında ne olduğunu anlayamadığımız, anlamak için derin bir araştırma, bir alt yapı ve bilgi gerektiren her türlü olgu إِلًى dir. Bir şey, bir iş, gerçekleşen bir durum آلَاءِ dan ise onun olduğunu görürsün ama nasıl olduğunu anlaman için çok derin araştırma yapman, o iş üzerinde kafa yorman, incelemen gerekir. Rahman suresinde 31 kere tekrarlanan bu ayetlerin arasında geçen tüm cümleler derin araştırma yapılması, kafa yorulması ve incelenmesi gereken durumlardır.
Bu ayetten önceki ayette يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (Mücrimler onların simasıyla tanınır, nasiyeler ve ayaklar tutulur) denmektedir. Bu da bir olgudur. Sima kavramı, nasiye kavramı ve ayakla ilişkisi, insan ve hayvan davranışında bu yapıların fonksiyonlarını bilmek, kıyamet yevminde de bu yapılara sahip olduğumuzu, dünya hayatındaki bedenimize ve duygularımıza sahip olduğumuzu ve davranışlarımızla nasiye arasındaki ilişkiyi bilmek ancak derin bir araştırma, bilgi birikimi ve inceleme gerektirmektedir. Kıyamet yevmindeki durumlarımızı anlamak için de Kuran’ı ilmi olarak inceleyip oradaki bedensel yapıları anlamak da derin bir inceleme gerektirmektedir. Bu nedenle bu da bir olgudur.
Teşvikiye, Yalova
03 Ekim 2026
M. Lütfi Hocaoğlu