Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.06.2014
6912 Okunma, 19 Yorum

ORUÇ ve RAMAZAN

İzmir, 29.06.2014,

Savm/Oruç ibaresi toplam 14 defa geçmektedir. İlk olarak Bakara/183te geçer.

 

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (183)

Ey o bütün iman edenler! Üzerlerinize oruc yazıldı, netekim sizden evvelkilere yazılmıştı gerek ki korunursunuz[183]

 

Buradaki hitap, ellezine amenu/bil fiil güvenlikle görevli olanlaradır. Vuruşmak/savaşmak eylemi içinde olanlar, diğer insanlar gibi istedikleri her an yeme ve içme imkanı bulamazlar. Öğünlerin arası açılır, yenilen gıdalar yeterli olmayabilir, hatta çok uzun süreler tamamen gıdasız ve susuz kalınabilinir. Vücudun bu eğitimi önceden alması ve dayanıklılığını arttırması gerekir. Zaten ayetin sonunda da bunun gerekçesinin böyle olduğunu söylüyor: Lealleküm tettequn Böylece İMMÜN SİSTEMİNİZ/BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİZ gelişebilir, denmiştir. Vikadaki korumanın, bağışıklık sistemiyle sağlanması öngörülmüştür. Açlık ve susuzluk deneyimine sahip olan kimse, zor şartlarda savaşma kabiliyetini kaybetmeyecektir. Askerlere de, özellikle komando olanlara, böyle yemek ve suyun verilmediği ortamlarda talim yaptırılır ki, bünyeleri dayanıklı hale gelsin. Bu müessese bunun için vardır.

 

Oruç/Savm biyolojik bağışıklık sistemini geliştirir, Namaz/Salat ise sosyolojik ve psikolojik bağışıklık sistemini geliştirir. Her iki müessese ellezine amenu/bil fiil mü’min(güvenlikci) olanlara zorunlu, mü’min/bil kuvve mü’min olanlara da gereklidir.

 

أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (184)

Sayılı günler, içinizden hasta olan veya seferde bulunan ise diğer günlerden sayısınca, ona dayanıb kalacaklar üzerine de fidye: bir miskin doyumu, her kim de hayrına fidyeyi artırırsa hakkında daha hayırlıdır, bununla beraber oruc tutmanız sizin için daha hayırlıdır eğer bilirseniz[184]

 

Bu ayetde, yıl içinde muhtelif vesilelerle sayılı günlerde, yani 1 ile 10 arasında değişen miktarlarda oruç tutmak öngörülmüştür. Yine ellezine amenu olanlara zorunlu, diğerlerine ise gereklidir. Oruçun tutulamadığı iki hal (maraz/hastalık ve sefer/il dışında olma) sayılmış, buna karşılık olan kademeli 2 yaptırım sayılmıştır. Öncelikle, diğer günlerde tutmak gerekir. Burada fe harfi getirilmiş, hastalık veya seferin hemen akabinde o miktarın tutulması öngörülmüştür. Oruç tutmaya hiç güç yetirememe veya seferin sürekli olması halinde ise bir miskinin taamı kadar fidye/bedel ödemeye izin verilmiştir. Bu ikinci kolaylık Ramazan Oruçu için öngörülmemiştir.

 

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (185)

O Şehri Ramazan ki insanları irşad için hak fürkanı, hidayet delili beyyineler halinde Kuran onda indirildi, onun için sizden her kim bu Ay şuhudda -yani hazarda- ise onu oruç tutsun, kim de hasta yahud seferde ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerden kaza etsin, Allah size kolaylık irade buyuruyor zorluk irade buyurmuyor, hem buyuruyor ki sayıyı ikmal eyleyesiniz de size hidayet buyurduğu veçhüzere Allahı tekbir ile büyükleyesiniz ve gerek ki şükredesiniz[185]

 

Ramazan Oruçu, Sayılı günler Oruçundan farklıdır. Her ikisinin özürlü(muaf) olma hali ayrı ayrı zikredilmiştir. İkisi birbirinin aynı olsaydı, israf olmaması açısından, özürlü olma hali ortak olarak gelirdi. Tekrar edildiğine göre ikisi ayrı ayrı oruçtur ve ilgilerine görevdir. Ramazan orucunda da Hastalık ve ilinin dışında olma özür kabul edilmiş ama cezası olarak sadece başka günlerde oruç tutma olarak verilmiştir. Ramazan oruçunun fidyesi yoktur, yerine başka günlerde oruç tutma vardır. Bu kısa ve soğuk günler olabilir, bir kısıtlama yoktur. Zira burada fe (takibiyye) harfi ile değil, ve harfi ile getirlmiştir ki, zamanı serbest bırakmıştır. Size kolay olacak her hangi bir zaman geçerlidir. “…Size kolaylık irade ediyor…” diyerek bunu da izhar ediyor. Önemli olanın sayıyı (ayı) tamamlamak olduğunu da ekliyor.

 

أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ إِلَى نِسَائِكُمْ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ عَلِمَ اللَّهُ أَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ أَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْ فَالْآنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (187)

Oruç gecesi kadınlarınıza ilişmeniz size helâl buyuruldu, onlar sizin için bir libas siz de onlar için bir libas mesabesindesiniz, Allah nefsinize emniyyet edemiyeceğinizi bildiği için müraceatınızı kabul buyurdu ve sizden afvetti, şimdi onlara mübaşerette bulunun ve Allahın sizler için yazdığını isteyin ve tâ fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yeyin için, sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun, bununla beraber siz mescidlerde itikâf halinde iken onlara mübaşerette bulunmayın, bunlar Allah hudududur sakın onlara yaklaşmayın, böyle ayırd ediyor Allah âyetlerini insanlara ki sakınıb korunsunlar[187]

 

Üstad Karagüllenin bu haftaki yeni içtihandından yola çıkarak;

Bir gün 24 saattir. Bunun yarısı, 12 saat günüz, yarısı 12 saat gecedir. Gündüze 2 saat fecr süresi eklenir ve teorik/nominal ORUÇ SÜRESİ bulunur. Tam ekvatorda bulunanlar yılın her gününde bu kadar oruç tutarlar.

Ekvator (0 derece) ile ekinoks (23.5 derece) arasında yaşayanlar için fecr süresi 4 saat kadar artar ve en uzun zamanda (23 Haziranda) 16 saat, en kısa zamanda (21 Aralıkta) ise 12 saat oruç tutarlar. Ortalaması yine 14 saat olur.

23.5 ile 47 derece arasında yaşayanlar için fecr süresi 6 saat kadar artar ve Haziranda (Kuzey yarım küre için düşünüldüğünde) 18 saat, kışın (21 Aralıkta) ise 10 saat oruç tutmuş olurlar. Bunlardan (18 saatten) daha uzun olan oruç zararlı, daha (10 saatten) kısa olan oruç ise faydalı değildir, insan bağışıklığına önemli bir katkı yapmaz, olagan aç kalma sınırları içindedir.

47 derecenin üzerindeki enlemlerde de en az 3 vakit tebeyyün etmemektedir, diye düşünüyorum. Ayetten delilim yok ama; görünüşe göre gün süresi en fazla %50 (1/2) arttırılabilir, gibi çıkmaktadır. Ya da nominal oruç süresi %30 (1/3) oranında arttırılabilir, görünmektedir ki, her iki halde de yaklaşık en fazla 18 saat, en az da 10 saat görünmektedir.

Bizim ülkemizde en uzun 17 saat, en kısa da 11 saat oruç tutulmaktadır. Bu, kabul edilebilir sınırlar içindedir. 47 derece, 18 saatten fazla ve 10 saatten az tutulan yerlerde ne yapmak lazımdır?

Eskiler;

a- Bu yerlerde oruç tutulmaz, fidye verilir, demişlerdir.

b- 3 vaktin tebeyyün ettiği yere göre tutulur, demişlerdir.

c- Mekkeye göre tutulur, demişlerdir. Dünyanın dışında böyle tutulacağı konusunda hemen hemen ittifak vardır.

d- Üstad Karagüllenin yeni görüşü de şöyledir. Bu yerlerdeki mukim/yerleşik insanlar, yılın her zamanında artma ve eksiltme yapmaksızın 14 saat oruç tutabilirler. Bu içtihada göre, başlama ve bitirme vakitlerini de (“…min el fecr…” ibarisini yeniden düşünüp), yeniden belirlemek gerekir.

 

Bundan sonraki ayetlerdeki oruçlardan biri hepsinden değişiktir. Bu da susma/konuşmama oruçudur ki, bizler hiç uygulamıyoruz. Halbuki insan ve toplum psikoloji için bu çok önemli olsa gerektir. Son zamanlarda trend olan, duran adam eylemleri böyle bir müesseseyi anımsatmaktadır. Bu müessese canlandırılmalıdır. Madem Kuranda vardır, mutlaka bir fonksiyon için öngörülmüştür.

 

Diğer oruçlar daha çok ceza şeklindedir. Ayetlerin içinde YARGI/Allah ve (onun) resülü ibaresi geçmektedir. Bu bizim anladığımız manada, KESİNLEŞMİŞ YARGI KARARLARI demektir.

 

وَأَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلَّهِ فَإِنْ أُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ وَلَا تَحْلِقُوا رُءُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ بِهِ أَذًى مِنْ رَأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ فَإِذَا أَمِنْتُمْ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ إِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذَا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌ ذَلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ أَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (196)

Hacc-ü omreyi de Allah için tamam yapın, eğer ihsara tutulmuşsanız o vakit hedyin kolayınıza geleni, bununla beraber bu hediy mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin, içinizden hasta olana veya başından bir eziyeti bulunana tıraş için oruç veya sadaka veya kurbandan ibaret bir fidye var; ihsardan aman bulduğunuz vakit de her kim hacca kadar omre ile sevab kazanmak isterse ona da hedyin kolay geleni, bunu bulamıyana ise oruç, üç gün hacda yedi de avdet ettiğinizde ki tam on gündür ve şu hüküm, ehli Mescidiharam mukimlerinden olmıyanlar içindir, hasılı Allahdan korkun ve bilin ki Allahın ıkabı cidden çok şiddetlidir[196]

 

 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلَّا خَطَأً وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا فَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِنَ اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (92)

Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olamaz meğerki hatâ ola ve kim bir mü’mini hatârâ öldürürse mü’min bir esir azad etmesi ve ölenin vârislerine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzım gelir, meğer ki vârisler tasadduk edeler, eğer öldürülen kendi mü’min olmakla beraber size düşman bir kavmden ise o zaman öldürenin bir esir azad etmesi lâzım gelir, ve eğer kendileriyle aranızda bir misak bulunan bir kavmden ise o zaman vârislerine teslim edilecek bir diyet vermek ve mü’min bir esir azad etmek lâzım gelir, bunlara gücü yetmiyen de Allah tarafından tevbesinin kabulü için ardı ardına iki ay oruç tutmak lâzım gelir, Allah alîm, hakîm bulunuyor[92]

 

 

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْأَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ أَهْلِيكُمْ أَوْ كِسْوَتُهُمْ أَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ ذَلِكَ كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا أَيْمَانَكُمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (89)

Allah sizi yeminlerinizde -bilmiyerek ettiğiniz- lâgv ile muahaze etmez ve lâkin bile bile akd ettiğiniz yeminlerle sizi muahaze buyuruyor, bunun da keffareti çoluğunuza çocuğunuza yedirdiğinizin orta derecesinden on fakırı doyurmak yahud geydirmek, yahut bir esîr azâd etmektir, bunlara gücü yetmiyen üç gün oruç tutar, işte yemîn ettiğiniz vakıt yeminlerinizin keffâreti bu, bununla beraber yeminlerinizi gözetin, böyle beyan ediyor Allah size âyetlerini ki şükr edesiniz[89]

 

 

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِهِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ أَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاكِينَ أَوْ عَدْلُ ذَلِكَ صِيَامًا لِيَذُوقَ وَبَالَ أَمْرِهِ عَفَا اللَّهُ عَمَّا سَلَفَ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللَّهُ مِنْهُ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ (95)

Ey o bütün iyman edenler sizler ihramda iken avı öldürmeyin, içinizden her kim onu amden öldürürse ona mevaşîden öldürdüğünün misli bir ceza vardır ki Kâ’beye vasıl olmuş bir kurbanlık olmak üzere buna aranızdan adâlet sahibi iki adam hukmeder veya bir keffaret vardır ki o nisbette fukarayı doyurmak veya onun dengi oruç tutmaktır, tâ ki bu suretle ettiğinin vebalini tatsın, Allah geçmişi afiv buyurdu, fakat kim bir daha yaparsa Allah ondan onun intikamını alacak, Allah azizdir, intikamı vardır[95]

 

 

فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (26)

Artık ye, iç, gözün aydın olsun, bunun üzerine şayed beşerden birini görürsen ben, de: rahmana oruç adadım, onun için bu gün hiç bir inse söz söylemiyeceğim[26]

 

 

إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِتِينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِرِينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّقِينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّائِمِينَ وَالصَّائِمَاتِ وَالْحَافِظِينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِرِينَ اللَّهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا (35)

Bütün müslimler ve müslimeler, mü’minler ve mü’mineler, kanitler ve kaniteler, sadıklar ve sadıkalar, haşı’ler ve haşialar, mütesaddıklar ve mütesaddikalar, saimler ve saimeler, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar Allahı çok anan zâkirler ve zakireler hep bunlara Allah bir mağrifet ve bir büyük ecir hazırlamıştır[35]

 

 

فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ (4)

Ona gücü yetmiyen de ikisi temas etmezden evvel sırasiyle iki ay oruc tutsun, ona da güç yetiremiyen altmış yoksul doyursun, bunlar Allah ve Resulüne iyman edesiniz diyedir ve bunlar Allahın çizdiği hududdur, kâfirler için ise elîm bir azâb vardır[4]

 

Makalenin aşırı uzamaması için diğer ayetleri tek tek yapmadım. Hasılı Savm/Oruç çok önemli bir kurumdur ve her toplumda ve her zaman yaşatılması gerekmektedir. Müslim olanlar/güvenlik (askerlik) görevi almak isyemeyenler elbette- buna zorunlu değillerdir. Yaparlarsa geçerlidir ama zorunlu değillerdir. Salat ve Savmu yapmayanlar bu düzende yönetici olamazlar, onları başkaları yönetir. Seçilme hakları yoktur da, seçme hakları da yoktur bana göre. Yönetici olacakları (ellezine amenu), yönetici olma hakları olanlar belirlemelidir

 

Allah hiçbir şeyi oyun ve eğlence olsun, insanlar sıkıntıya girsinler diye ön görmemiştir. İbare bize delildir ama onun hikmetlerini, ve gerekçelerini akıl ile bulmamız gerekir.

 

 Saygılarımla.

H.Kayahan

 

 


YorumcuYorum
Mete Firidin
30.06.2014
08:11

Ramazan orucundan başka "sayılı günler orucu" olduğunu nasıl çıkarıyorsunuz?

Hüseyin Kayahan
30.06.2014
08:33

Sayın Mete, siz hep böyle yapıyorsunuz. Ya sadece göz atıyorsunuz, ya da seçerek okuyorssunuz yazıları. Bir zahmet tamamını okursanız, neden öyle çıkardığımı göreceksiniz.

Bunu, 3-4 sene önce fark etmiş ve Karagülle'ye söylemiştim. O da şaşırmış ama tasdik etmişti.

Saygılarımla.

H.Kaayahan

Mete Firidin
30.06.2014
09:57

O zaman "sayılı günler" orucu muharrem orucumu?

Hüseyin Kayahan
30.06.2014
13:54

Yanılmıyorsam "eyyam/günler" kuralsız çoğuldur ama "ma'dûdât/adetlenmişler/sayılılar" ise kurallı dişil çoğuldur. Bunların rastgele değil, bir düzen içinde olması beklenir. Çoğul olduğu için en az 3 veya 10 olması düşünülebilir. Bu eyyam/GÜNLER, eskilerin de sorumlu olduğu oruçlardır. Bunlar, eskiler de rastgele kimseler değil, "ellezine" ile ifade edildiğine göre, topluluk aşamasına ulaşmış, başkanları ve kuralları olan kimselerdir. "Men" deseydi, eskiden herhangi mü'min olan kimseye de oruç yazılmış olarak anlaşılırdı. Ellezi buna manidir.

Keza keffaret, yani bir ceza karşılığı olan oruçlar da bu gruptan olsa gerektir.

Muharrem orucu, rivayetler doğru ise, en azından Nuh peygamberden beri vardır. Aleviliğe veya Şiaya mahsus bir olay değildir. Bizden öncekiler de Muharrem orucunu tutmuş olmalılar.

Diğer sünnetler de böyle olabilir: Pazartesi-Perşembe oruçları, 6 gün oruçları, her ayın başı ortası ve sonunda tutulan oruçlar vb. bu gruptan olabilir.

Ma'dudat, kelimesinden "BİR AYDAN AZ OLAN" oruçları anlıyorum. Sayı ile söylenen gün demektir. 30'a kadar sayı ile söyleriz de, 30 olunca artık 1 ay deriz, 30 gün demeyiz. Peşpeşe tutulmuyorsa ve toplam 30 adet olacaksa o zaman "30 gün" demek uygun olur.

Sayın doktorum, esas size bir görev düşüyor: Sayılı gün oruçlarında fidye de olabildiği halde, neden Ramazan orucunda sadece başka günlerde tutma vardır? Aydan (30) dan az tutulursa vücutta bir şey tamamlanmamış mı olur acaba?

Karagülle bunun; (28, 29 veya 30) gün olarak Ramazan'da, 10 gün olarak da Muharremde olmak üzere 40 güne tamamlanması gerektiğini söyler. Muharremde tutmayanlar da 6 gün Şevvalde, 6 gün de diğer ayda tutarak 40'a tamamlamaktadırlar. Her hafta 2 gün tutanlar da 100 gün tutmuş olurlar.

Hasılı; sayılı günler sayılı günlerdir, ay değildir. Her iki orucun keffareti ayrı ayrı sayılmıştır.

Ramazan orucu "emir/buyruk" sigasıyladır. Buna herkes için aynı şartlarda olan "farz" diyorum. Sayılı gün orucu ise "kütibe/yazıldı" ibaresiyle olduğu için; ilgili kişilere göre, kişinin durum ve şartına göre değişiklik gösterir, diyorum.

Oruç bahsi makale değil, kitap hacmindedir. İnşallah yazmak kısmet olur.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Mete Firidin
30.06.2014
15:53

teşekkür ederim gerçekten birşeyler anladım.

Hüseyin Kayahan
01.07.2014
07:37

Doktor, gerçekten mi, yoksa ironi mi..?

Mete Firidin
04.07.2014
03:19

Gerçekten.

Hüseyin Kayahan
15.07.2014
16:03

“Saplantı”... Bu bir saçmalık... bu sizin tamamen tapınıcılığınızla ilgili bir sonuç... “et yememe orucu, çay içmeme orucu” gibi oruç türleri keşfetme potansiyeline sahip olduğunuzu... olumlu ve medeni bir noktaya gelmenizi... arzularınızı veya beklentilerinizi “kitaba söyletme” gayretlerinizi... “dehşet verici”... “fundamentalist” yaklaşımlarınızı... aranızdaki “kafirler” ile ne kadar yol alabileceğinizi hesaplayamıyoruz... “anayasa” metninden sonra “dehşet ve hayret”le sizi izlediğimizi bilmenizi isteriz...

Sizin “kavramsal” yaklaşımlarınız da “dehşet” verici... Dilediğiniz herhangi bir alanda bir sistem kurgulayabilirsiniz ama bu “kitaptandır” demenize veya kurgularınızı “kitaba onaylatmanıza” gerek yok... sizin algılarınızı “kitabi” çerçevede “dehşet verici” bulanların “müslim” olmadıklarını bilmelisiniz. Onlar sadece “kitabı” bir bilgi kaynağı olarak okuyor ve saygı gösteriyorlar.

Benim yazılarımı okuyanların sayısı bir elin parmaklarının sayısı kadardır. Onların yarısı kadarı sadece bir göz atar, atlayarak ve bazı kelimeleri arayarak okurlar.

Düşünerek, ne dediğimi anlamaya çalışarak okuyanların sayısı (zira akıcı ve açık bir uslup sahibi değilim,) ya bir dir ya da üçtür, ama dört değildir.

Yazı ve yorumlarımda kasten ve asla kişiye cevap vermem, böyle bir görüntü varsa benim farkında olmadığım bir eksikliğimdir. NİYET OKUMAM, KİŞİYE SAYGISIZLIK ETMEM, VS. eğer farkına varmadığım böyle unsurlar varsa, herkesten özür dilerim.

Bana yönelik böyle yorumlar olursa, yazdığıma değil de şahsıma ve niyetlerime yönelik zanlar yapılırsa sadece onlara cevap vermem. Cevap vermek polemik yapmak olur, bunu yapmamağa çalışırım.

Kitabı kim yazmış, kim göndermiş olursa olsun, elimde bu kitap var benim. Yazanın veya göndernin adı, ALLAH, RAHMAN, RAB, MALİK, MÜBDİ, ne olursa olsun, kitabın içine bakarım.

İçinden bir şeyi anlamadığım zaman, ulaşabilir bir yerde olmadığı için; "siz buradaki cümle ile ne murad etmiştiniz?" diye kendisine soramam. Bu kitap sabittir, değiştirilme imkanı yoktur. İçinde bir yanlışlık bulsak, onu biz değiştiremeyiz, sahibi de değiştirmeyeceğini söylüyor, öyleyse onu anlamaya çalışırım. Diğer bütün kitapların tashih cetvelleri olur, sonrak baskılarda hatalı yerler düzeltilir. Bu kitabın böyle bir şansı yoktur. Gerçi eskiler buna cesaret etmişler ve "nesh-mensuh" terimlerini geliştirmişlerdir. Kendilerince hatalı ve yersiz gördükleri yerleri, "nesh olmuş" kabul etmişler ve yok saymışlardır. Kitabın sahibi, her kim ise, buna da sabretmiş ve ses çıkarmamıştır. O öyle bir varlık olmalıdır ki, bunları zaten bilmesi gerekir.

"ÛTLÛ MÂ ÛHİYE İLEYKE MİN KİTÂBİ RABBİK" diyor. Hitap herkes gibi banadır. Buradaki "ke"nin muhatabı benim, benim gibi onu okuyanlardır. Ben kitabı tilavet edersem, bana kitaptan vahyolunanı tilavet etmiş olurum. Bu, belki diğer kitaplarda da böyledir. Herhangi bir kitabı okuduğunuzda, yazarın öngörmediği bazı şeyler sizin aklınıza gelir ve siz de onları yazarsınız ve gelişme olur. Burada meşhur ironiyi zikretmekte fayda var: "beni bir kiş anladı ama o da yanlış anladı..."

Ben kendim için okuyorum ve düşünüyorum. Aklıma gelenleri yazıyorum. Kimsenin de bana "yazma", "saçmalıyorsun", "senin niyetin başka" şeklinde bir hakkı olduğunu sanmıyorum. Herkes tarağın dişleri gibi eşittir. Biri diğerinini üstünde otorite değildir. Kimsenin, sadece kendisinin kitabın yorumcusu olduğunu, muhafızı olduğunu söyleme yetkisi yoktur. Böyle bir yetkinin kaynağı varsa ona da saygı duyarım.

Ben çok sevinçliyim. Hakaret ve kişiselleştirme olmadığı sürece, polemiğe dönüşmeden, bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek maksatlı her türlü çabayı dua ile karşılarım ve elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalışırım.

Devamı var.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
15.07.2014
16:06

Özer Ataç'ın makalesine yazmış olduğum alttaki yorumumu, lüzumuna binaen buraya da alıyorum. Tekrar okumak zorunda kalanlardan af diliyorum.

İnsana yüklenen mükellefiyetlerin/görevlerin -mutlaka, ama mutlaka- bir hikmeti/faydası olması gerektir. Allah, eğer sonsuz bilgi sahibi olan varlık ise, hiç bir şeyi, "laf olsun, çeşit olsun, bu da bulunsun" diye kurgulamamıştır. O zalim değildir, düşünemeyen bir varlık hiç değildir...

Görevleri; "emir ve yasak" bildirilen cümlelerin bir gereği olarak uygularız ama görevlerin hikmetlerini anlamaya çalışarak, onun neden/ne için "emir/buyruk" ve "yasak/nehy" olduklarını anlamaya çalışırız. Murad edilen fonksiyonu anladığımız ölçüde, görevin mahiyetini de daha doğru tanımlarız.

Yazın en uzun günlerinde, 18 saattten uzun oruç tutmak zorunda kalanlar, aynı enlemde kalmaları halinde kışın 10 saat oruç tutarlar. Buna "fecr" süresi dahildir. Fecr süresini çıkarırsanız (bu konuda bildiğiniz gibi, sürekli bir itiraz ve azaltma eğilimi vardır.) sekiz saat kalmaktadır. Kutuplara doğru gidildikce bu süre "SIFIRA" yaklaşmaktadır.

Benim kanaatim, 10 SAATTEN AZ OLAN ORUÇ SÜRESİNİN immün sistemde bir fonksiyon icra etmeyeceğidir. Zira dünyanın pek çok bölgesinde insanlar İKİ ÖĞÜN yemektedir. BU da yaklaşık 12 saatlik açlık süresi demektir. Sabah ve akşam olarak 2 öğün yiyenler yıl boyu oruç tutmuş gibi olurlar ki, bu da herhangi bir görev/ibadet olarak algılanamaz. Bunlara, "yemek yemiyorlar ama su içiyorlar" şeklinde itiraz edilebilir. Herhangi bir enlem derecesinde yaz orucu 18 saatten fazla ise, ORADA KIŞ ORUCU 8 SAATTEN AZ OLACAĞI İÇİN "FECRİN BEYAZ VE SİYAH İPLİĞİ KİRTERİNE GÖRE ORUÇ TUTULAMAZ DİYORUM. ORUCUN UZUN OLUŞUNDAN DEĞİL, AKSİNE, diğer mevsimde, ÇOK KISA OLUŞUNDAN DOLAYI İTİRAZ EDİYORUM. Zira çok kısa oruçluluk süresi fonksiyonel bir eylem olmayacaktır.

Doktor ve biyolog olan arkadaşların bu konuyu esas alarak; hikmetler çıkarmaları gerekir.

Ayrıca ve vurgulayarak; Namaz ve Oruç görevleri, "ellezine amenu" olanlara görevdir. Namazda tekil buyruklar da vardır. NAMAZ SOSYAL/TOPLUMSAL İMMUNİTEYİ, ORUÇ DA BEDENSEL İMMUNİTEYİ SAĞLAMAK" için öngörülmüştür. Bununyanında Namazda da bedensel, Oruçta da sosyal yönler vardır. Madem ki, yeni bir medeniyetin başlanğıcında "İBARELERİ YENİDEN TASNİF EDİYORUZ" o zaman hukuk/fıkıhta da yeni tasnifler kaçınılmazdır.

Allah müsrif/israf eden değildir. Aynı manada söylenmiş farklı iki söz olamaz. Bu sadece süs/edebiyat olur. Allah bundan beridir. Öyleyse her farklı ibare, her farklı kalıp farklı bir mana içerir. En basitinden Mü'min, men amene, ellezine amenü, vb. ibareler farklı farklı anlammlar ve karşılıklar taşır. Allah bunlara özen göstermiştir. Dikkatle bakıldığında da hiç hata yapmadığı görülecektir. İlk bakışta fantezi gibi görünen, birbirine yakın duran ifadeler, çok detaylı bir sistemi organize etmektedir. Bu cümleler sadece bir iddia olarak kalmamalı, bunlarla ilgili sistematik analizler yapmalıyız.

Hiç birimiz Üstad Karagülle kadar donanımlı olmadığımıza göre açığımızı/zayıflığımızı YARDIMLAŞARAK, BERABER ÇALIŞARAK giderebiliriz. O da sürekli olarak, "BİZİMLE TARTIŞIRKEN ÖĞRENDİĞİNİ, BİZE ANLATIRKEN GELİŞTİĞİNİ" vurgulamaktadır. İKİLİ, ÜÇLÜ çalışma grupları oluşturabiliriz ve konular seçebiliriz. Bugün internet buna imkan da vermektedir. En yüksek verim, bedenen de bir arada olmadadır ama hepimizin buna gücü yetmeyebilir. MEKAN UZAK OLUNCA KAPSAM ALANI DIŞINA ÇIKILMAKTADIR. Yakın olan insanlar birbirlerinin sadece fikirlerinden değil; jest, mimik, vurgu, duygu vb her türlü hallerinden etkilenirler, yeni şeyler çıkarırlar. Yakın oluşta inanılmaz TELEPATİK etkileşim ve akış vardır. Bazen karşıdakinin alıcısın kapalı oluşundan dolayı bunu hissetmeyiz ama alıcı ve verici frekansı aynı olduğu anda inanılmaz miktarda DATA AKIŞI olmaktadır.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Tayibet Erzen
15.07.2014
23:38

Yazılarınızı beğenerek ve feyz alarak okuyan biri olarak affınıza sığınıyorum, yorumlarda bir eksiklik mi var acaba? Sondan bir önceki(8.) yorumunuzun girişi tanıdık bir ifadeyi çağrıştırsa da suizanda bulunmak istemem.

Esasında birlikte çalışma çağrınıza değinmek istiyorum. Son zamanlarda Üstad'ın da özellikle üzerinde durduğu bu birlikte yaşama ve birlikte çalışma işine öncelik verilmeli. İlmi, iktisadi ve siyasi her ne yapılacaksa öncesinde bu birlik olayı sağlanmalıdır. Hepimiz(Adil Düzen'e gönül verenler) bir araya geldiğimiz zaman gerçek bir cemaat ruhu içinde çalışır, birbirimizden faydalanırız diye düşünyorum.

Hüseyin Kayahan
16.07.2014
08:36

"...birlikte yaşama ve birlikte çalışma...", kulağa oldukça hoş geliyor..! Nasıl yapacağız?

"Hicret" tek taraflı, "haceru" karşılıklıdır. Birbirlerine hicret etme demektir. İcab ve kabul gibi bir şey...

Bu konuyu açık yüreklilikle irdelememiz gerekiyor.

Habeşistan hicret idi, tek taraflı bir irade beyanı ve fiili idi. Kendiliğnden de sona ermişti. Medine hicreti ise davet, teminat ve bir anlaşma üzerine idi. Akabe biatı bu demekti. Her halde Akabedeki insanlar üstün körü, "hadi bize gelin, beraberce biraz vakit geçirelim" dememişlerdir. Davet edenlerle davet edilenler, göç, yeme, içme, barınma, vs konularını müzakere etmişlerdir. O zamanlar oteller ve kiralanabilecek boş evler de olmadığına göre, mesela kalacak yer proplemini tartışmışlardır, herhalde. Varılan çözüm ikna edici olmuştur ki, o kadar insan oraya göçmüştür.

Konuşmaya başlayalım mı?

Saygılarımla.

H.Kayahan

Tayibet Erzen
16.07.2014
11:46

Valla mevzu derin, bir yerden başlamak lazım. Umarım kendimiz çalıp kendimiz oynamayız, diğer arkadaşlar da fikir beyanında bulunurlar.

Bana göre iki temel problemimiz vardır. Biri barınma diğeri ise çalışmadır.

Evi olanlar evlerini satıp hicret edilecek yerde ev sahibi olabilirler, kiracılar için ise durum değişmeyecektir.

Devlet dairelerinde çalışanlar için durum özel sektöre göre daha kolaydır.

Bütün bunlar yüzeysel görünmektedir. Asıl mesele hicretin kendisindedir. Hicret eden kimse daha az konforlu bir yaşamı, hem ev hem de iş anlamında göze alabilmelidir. Sorun sadece ekonomik değildir bir de işin psikolojik ve sosyolojik açıdan zor tarafları vardır. Aileni, arkadaşlarını, yaşadığın yeri terketmenin vereceği zorluklar vardır, çocuklu ailelerde işe bir de çocukların geleceği planları girmektedir. Bana göre öncelikle tüm bu zorluklara bir eyvallah diyerek başlamak gerekecek. Mutlaka ama mutlaka zor olacaktır, kimse için kolay olmayacaktır. Ensarın da görevleri olacaktır, fedakar olması beklenecektir. O yüzden olaya standart insan gibi değil, ensar gibi muhacir gibi yaklaşmalıyız. Herşeyi risksiz ve eksiksiz yapmaya kalkacağımıza, rahatımızı hiç bozmayalım daha iyi. Belli ki hazır değiliz. Bu iş başlı başına bir devrimken büyük hesaplar yapmak gerekiyor.

Her ne kadar Mardin, Bursa, Türkmenistan ve benim bilemediğim başka yerlerde arkadaşlarımız varsa da, yoğunluk olarak baktığımız zaman iki merkezden söz edebiliriz. Biri İstanbul ,diğeri ise İzmir'dir.

Üstad'ın 100 dairelik lojmanlı işyerleri projesine benzer daha dar kapsamlı, en azından şimdilik bu potansiyele yetecek kadar bir site kurulabilir, böylece barınma problemi çözülebilir ve birlikte yaşama tam olarak sağlanabilir. Finansal anlamda İzmir söz sahibi olduğu için bu sitenin İzmir'de olması daha uygun olabilir yani İzmir ensar olabilir.

Çalışma işine gelince maalesef ortak yapılabilecek bir işimiz yok. Herkesin ekmek yiyebileceği bir gelir kapımız olmadığından herkes şimdi nasıl para kazanıyorsa, o zaman da öyle yapmaya devam edecektir. 5 değil de 3 kazanacaktır ama malını cennet karşılığı vermeden Allah rızası için çalışmanın bir anlamının olmayacağını da bilecektir.

Bu birlikte yaşama ilmi çalışmalara istenen zemini sağlayacaktır. Tabi tüm bunlar davet ve icapla gerçekleşecektir.

Hüseyin Kayahan
18.07.2014
19:31

Kayahan’ın makalesi üzerinde söz söylemem gerektiği kanaati ile bu yazımı yazıyorum. Biz bir şeyin var olup olmadığını onun bize tesiri ile bilebiliriz. Onun ne olduğunu, aslını bilemeyiz. Bize gelen tesirleri tasnif eder, benzeyenleri birleştirir, ona kaynak tarif ederiz. O varlık var mıdır, yok mudur, tartışamayız. Çünkü zahiri cisimler de hakiki cisimler gibi bize etki ederler ve bize aynen görünürler. Aynadan yansıyan mum ortalığı gerçek mum kadar olmasa da o mum gibi aydınlatır. Bütün kavramları böyle anlamamız gerekir. Biz Allahın zatını bilemeyiz, ancak bize olan tezahürünü biliriz. O tezahüre göre ona sıfatlar yükleriz. O sıfatların onda olup olmadığını, nasıl olduğunu, ayrı mı gayrı mı olduğunu bilemeyiz. Bizim için Allah, bize göründüğü gibidir. Onun dışındaki bizi ilgilendirmez. Allah hakkında olan bu söylediklerimizi Kuran için de söyleyebiliriz. Elimizde Kuran vardır. Biz onu görür, onu okuruz. Onun nasıl oluştuğu hakkında fazla bilgiye sahip olamayız. Biz, varsayım olarak, Kuranı Allahın sözleri olarak kabul ediyor ve öyle düşünüyoruz. Bunu böyle kabul etmemiz, sadece bir inanç sonucu değildir. Onun gerçekten Allahın sözü olup olmadığını kanıtlayabilmemiz için, önce var sayım olarak öyle kabul edip düşünmeli, ona göre sonuçlar çıkarıp uygulamalıyız. Başarılı olursak var sayımızın doğru olduğunu o zaman kabul ederiz. Bir kitabı okuduğunuzda orada söylenenleri anlamanız için, onun var sayımlarını doğru kabul ederek düşünmelisiniz. Onun söylediklerini anladıktan sonradır ki, onun söyledikleri üzerinde tartışabilir, var sayımlarını çürütebiliriz. Onu anlamak için var sayımları içinde tartışacaksınız, onu anladıktan sonra ise, var sayımları üzerinde tartışacaksınız. İkna olursanız kabul edeceksiniz, ikna olursa iddialarından vazgeçecektir. İkna olmazsanız eski durum devam eder. Kuran sadece yazılı bir kitap olsaydı, istediğimiz manayı verebilirdik. Kuran 23 senede uygulana, uygulana inzal olunmuştur. Sonunda da, Kuranın bir uygulama örneği bırakılmıştır. Bu uygulama, mütevatir, yani kesin aktarma ile bize intikal etmiştir. Bu kitap enine sonuna kadar yorumlanmış ve bize o günkü anlayış intikal etmiştir. Bir metin söyleyene, söylenene; söylendiği yere ve söylenen zamana ve şartlarına göre mana taşır. Kuran, “ben tanrının sözüyüm” iddiasında bulunmazsa, onu bin dört yüz sene önce söylendiği yer ve zamana göre anlarız. O zaman kimsenin yeni yorum yapma yetkisi olmaz. Yeni yorum yapanlar kendi görüşlerini onun lafızlarına göre ifade etmiş olurlar. Eğer Kuran Allahın sözü ise, onun söyledikleri zaman, mekan ve şartlar dışındadır. Şimdi, bugün bize, bu şartlar içinde Allah tarafından inzal olmuş kabul ederek anlamaya çalışırız. Onu bu varsayımlarla okuduğumuzda, söyleyenin meramını anlarız. Elbette onu kabul etmek zorunda değiliz. Biz Kuranı bu kurallar içinde anlıyor ve yorumluyoruz. Bunlar aşağıdaki var sayımlara dayanmaktadır. a) Tanrı vardır ve bugün hay ve kayyumdur. Yanımızdadır, başımızdadır. Söylediklerimizi duymakta ve vahiy veya ilham yoluyla, bize istediğini bildirmektedir. Bunu ya bize doğrudan ilham eder veya başkasına ilham eder o bize söyler. b) Tanrı, Kuranı bize lafzıyla inzal etmiştir. Dilini bize öğretmiştir. Manasını da her okuduğumuzda bize ilham edip, bildirmektedir. Kuran lafzı ve manasıyla bize gelmektedir. Muhammed’in bizden farkı, ona Cebrailin vahyetmesi, hata ettiğinde Cebrailin gelip, onu düzeltmesidir. Bize ise, lafzını babalarınız yoluyla ulaştırmış, manasını her zaman ilham etmektedir. Biz hatalı anlayabiliriz. c) Her birimize ayrı ayrı vahyetmekte ve hepimiz o vahye göre amel etmek durumundayız. Kesinliğini iddia edemeyiz, yanlış anlamış olabiliriz. Bu sebepledir ki, mutlak doğruluğunu iddia edemeyiz, sadece bana göre böyledir diyebiliriz. d) Eğer hepimiz aynı manayı anlıyorsak bu artık kesin manadır. Değişmez. Onu kabul edip uymak zorundayız. Sonra içtihadınız değişse de durum böyledir. Eskilerin icmaları bizi bağlar mı? Bizim varsayımımızda, aşağıdaki şartlar içinde bağlar. 1) Bu ittifak, Kuranın manası üzerinde olmalıdır. Sünnete veya bildikleri bir hususta ittifak etmişlerse o onlar için doğrudur. Bizi bağlamaz, çünkü şartlar değişmiştir. Yeni durumlar o hükümleri değitirmiş olabilir. 2) Bir hususta icma olduğuna dair bugün icma olması gerekir. İcma edip, etmediklerinde ihtilaf olursa kesin deliliğini kaybeder. 3) Kuran Allahın sözüdür. İnsanlara yol göstertmek için gönderilmiştir. İlimde, ahlakta, siyasette ve ekonomide yol göstermektedir. Kişilere özel hayatlarının yolunu göstermekte; topluluklara da birlikte yaşama yolunu göstermektedir. Bu kitaba uyanlar mükafat görecek, karşı çıkanlar, cezalandırılacaktır. 4) Kuranın resmi yorumcusu yoktur. Dolayısıyla onun hükümlerini uygulayacak siyasi güç de yoktur. Bu yönüyle o bir kanun değildir. Kuran kanun değil, Kanunun nasıl yapılacağını öğreten bir kitaptır. Sadece tebliğ mahiyetinde hükümler ortaya koyar. Kurana uyanlar bir araya gelirler ve düzenlerini kurarlar ve diğer devletlerle eşitlik içinde devlet olma hakları vardır. Müminler için Kuran kanun kitabıdır. İnsanlık Anayasası başka insanlara dayatma anayasası değildir. Kabul edip, ortak topluluk oluşturmak isteyenlere yardımcı olur. Bir örnektir. Kendileri farklı sözleşmeler de yapabilirler. Ama Kurana inananların bizim metodumuzu, bizim yolumuzu takip etmeleri gerekir. Sam Adıyan’ın, Müslim olmayan arkadaşlarıyla beraber, bizim çalışmalarımızı takip ettiğini öğrenmiş bulunuyorum. Bizim yazılarımızı o dile çevirip, bizim sitede yayınlamalıdır. Onların görüşleri de Türkçeye çevrilip, yine bizim sitede yayınlanmalıdır. Süleyman Karagülle

Hüseyin Kayahan
18.07.2014
19:32

Tayibet hanım;

Kral zaten çıplak da, galiba vezirler de çıplak...!

Hüseyin Kayahan
18.07.2014
20:51

Sayın, Sam Adian;

direkt gelmemiş, dolaylı gelmiş olsanız da öncelikle size "hoşgeldiniz" demek isterim. Kendi adıma sevinçliyim. Okumak, okunmak, eleştirmek ve hele de eleştrilmek çok güzel. Bu, bizleri geliştirecektir. Eleştirilerin yazılanlara yönelik ve sadece ve sadece "ilmi, yani doğru-yanlış" kriteri ile yapılmasını; dini/hissi, ekonomik/fayda ve siyasi/otorite (başka kelime gelmedi aklıma) temin etmek maksadıyla yapılmamasını arzu ederim. Zira bildiğiniz gibi gibi İlmin kriteri doğru ve yanlış; Dinin (buna ahlak da diyorlar) kriteri iyi(güzel) ve kötü(çirkin); ekonominin kriteri fayda ve zarar, siyasetin (yönetimin) kriteri de adalet ve zulumdür. Biz ilmi eleştirilerimizde -elbette elden geldiğince- ilmin kriteri olan" doğru ve yanlış" birimlerini kullanmalıyız.

Teklif ettiğiniz şekilde; cevaplarınızın sadece benim size cevap vereceğim kısımlarını yayınlamak isityordum ama gördüğünüz gibi günler geçiyor ve ben buna fırsat bulamıyorum. Hoşgörünüze sığınarak gönderinin tamamını yayınladım. İki elin parmakları sayısınca olan arkadaşların da sizin görüşlerinizi okumaları gerektiğini düşünüyorum.

Geçen sene, İstanbuldaki arkadaşlardan birine; "Hongkong'a gelip, sizin çalışmalarınızı yerinde ve yakından inlemeyi teklif ettiğinizi duyduş ve gitmesi konusunda çok ısrar etmiştim. Bunu dün Karagülle'ye de söyledim ve çok ilgilendi. "Çok pahalı değilse, bilet paralarımızı kendimiz temin edelim, Adiyan bize konaklama ve rehberlik hizmeti versin, gidip görelim" dedi. Bilginize sunarım, umarım Karagülle bana kızmaz..!

Bana yönelttiğiniz ve detaylarını sorduğunuz hususları fırsat buldukça yazacağım. Bazen yorumlar, makaleden daha hacimli ve başlı başına yeni bir makale olabilecek mahiyette olmaktadır. Okuyucusu çok az olan bu sitede, yorumların makalelerden daha az takip edildiğini zannediyorum. Tartışmayı sürdürenler elbette okuyor ama seyircisi az diye düşünüyorum. Bu yorumların aralarda kaybolup gitmesi hoş olmasa gerek. Bazı makalelerde yüzün üzerinde yorum (eleştiri ve cevap) olduğunu anımsıyorum. Yorum ve eleştiri; asla "yenmek ve yenmeğe çalışmak" değildir, böyle de olmamalıdır. Eleştiri karşı tarafın savını daha sağlamlaştırmasına olanak verir. Sav bazen çürütüle debilir. Hepsi olumlu kazanımlardır. Bunun saygı ve hoşgörü ile devam ettirilmesi gerekiyor.

Saygılarımla.

Sayın Kayahan Akevler gurubu ve sitede yazmama kararı aldıktan bu yana siteyi sadece takip ediyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse zaman zaman hayretler içinde kalıyoruz. İddialarınızı, söylediklerinizi değerlendiriyoruz ve kendi kendimize soruyoruz “Nasıl olur?” Nasıl olur da açık bir bilgi bu kadar karmaşık ve mecrasından uzaklaştırılabilir diye. Ama bu sizin sorununuz değil elbette. Öte yandan, izin verirseniz bazı şeyleri “Saplantı” haline getirdiğinizi de söylemek isterim. Burada, yani mail olarak size yazdığım için rahatlıkla sizi kişisel olarak da eleştirebiliriz diye düşünüyorum. Özellikle bize gönderilen “Anayasa” metni ve bu metnin üretiliş şekline dair açıklamaları okuduktan sonra “Akevler” konusunda ciddi kuşkularımız oluştu. Şöyle ki, “Akevler, Kur’an temelinde bir çalışma yapmaktan ziyade, hayallerini veya kurgularını kitaba söyletme gayretindedir.” Bilimsel anlamda ben ve sitedeki ve mail ile gönderilen metinleri tercüme ettiğim veya açıkladığım diğer arkadaşlarım da aynı fikirde birleşiyoruz. Akevlerin derdi Kur’an falan değil. Bunu bir düşünün isterseniz. Size yazmama neden olan asıl konu, sitede yayınladığınız oruç yazısı ve Yorum olarak eklediğiniz metinle ilgili. İzin verirseniz açıklamaya çalışayım: Yorumunuzun başındaki giriş paragrafında “Allah” tanımı yapıyorsunuz. Sizin tanımınıza göre, Zalim olmayan, sonsuz bilgi sahibi ve düşünebilen bir VARLIK….. Eğer böyle ise bize göstermelisiniz. Kitaptan deliliniz varsa tabii…. Ancak: 1. Kitabın “Allah” kavramını nasıl tanımladığını, “hiçlik” ile olan ilgisini ve gerçekte bu kavramı nereye bağladığını göz ardı etmeden. 2. Bakara 117. Ayet ile En’am 101. Ayette kullanılan “Bedii” oluşu, ayetlerin bu oluşu tanımlıyor olmasına rağmen “Allah yapmıştır” demeden. Çünkü ayetler bu açıdan son derece net ve açıklayıcı. Bedii oluşun bir müdahale veya irade ile olmadığını, bütün üretimlerin buradan kaynaklandığını, bilginin de buradan doğduğunu göz ardı etmeden. (Hatırlatmak isterim, kitap “Bedii” kelimesini geniş zaman formunda “HLK” ile birlikte ve yine başka zamirlerle de kullandığını da göz ardı etmemelisiniz.-Bknz. Rum 11-27, Ankebut 19, Buruc 13 Neml 64 vs.) Eğer iddianıza konu olan “Varlık” kitabınızda varsa ve bu iki ayet ile sonraki süreçleri tanımlayabilir ve buradan bir “Tanrı” çıkarabilirseniz ve bizi de ikna ederseniz size tabi oluruz. 3. “ellezine amenu” kimdir? Sizin iddia ettiğiniz gibi “askerler” ise, Hani “Araplar iman ettik demişlerdi de onlara, hayır siz iman etmediniz sadece Müslim oldunuz denilmişti”… Yanılmıyorsam Hucuraat 14. Lütfen bu ayeti kitaptan çıkarın. Araplar herhalde sadece erkeklerden veya sadece askerlerden oluşan bir topluluk değildi. Burada “E canım askerler bunu söylemişti” gibi bir mazerete sığınmayacağınızı umuyoruz. Ve yine umuyoruz “Amenu” olmanın ne olduğunu da tanımlayacaksınız… . Tabii biz sizin “devlet” içinde ona biat etmiş, boyun eğmiş veya onu korumayı kendisine görev edinmiş askerlerin mü’min oluşlarını sormuyoruz. Bu bir saçmalık. Kitabın bu kavramı nasıl ifade ettiğini soruyoruz. Tabii genel olarak “kimler Amenu”dur bunu açıklamak gerek. Size yazmamıza neden olan asıl ve temel iddianız “Oruç” ile ilgilidir. Bir kere “SWM” den mi bahsettiğinizi yoksa Perslerin geleneksel “Oruc”undan mı söz ettiğiniz ifade etmiyorsunuz. Öncelikle bunu net olarak açıklamanız beklenir. Öte yandan iddialarınızı kitabın hangi ayetine dayandırdığınızı anlayamadık. Oruç ile ilgili makalenizde verdiğiniz meallerde kabaca bir derleme yapıyor gibisiniz. Ancak orada da tanımlarınız yok. Ayetleri zaten biliyoruz da, sizin iddialarınızı nereden çıkardığınızı anlayamıyoruz. Şimdi: 1. “Yâ eyyuhâllezîne âmenû kutibe aleykumus sıyâmu…” ifadesinin (Bakara 183) Kısas ve Tereke’nin paylaşımı ile ne ilgisi olduğunu açıklayabilir misiniz? (Bakara 178 ve 180) Mü’min tanımınız sadece “askerler” ile sınırlı bir algıdan ibaret oluduğu için, bu eylemin kimleri kapsadığını soramıyoruz. 2. Eğer “sawm” sizin iddia ettiğiniz gibi immün sistemi güçlendirmek ise, neden kitap bu konuda herhangi bir şey söylemiyor? Ve neden “Meryem” oruçlu iken yiyip içiyor, bayram ediyor ve neden oruçlu iken konuşabiliyor? (sizin susma orucu iddianıza dayanarak) Yoksa bu ve diğer ayetleri kitaptan çıkardınız mı? Ve tabii “Sawm” edenlerin “Nasıl korunacağı?”nı da açıklamanızı bekleriz. Sawm ederek nasıl ve kimden korunmuş olurlar? 3. Ramazan orucuna “bir ay” demiyorsunuz. Ancak süre ile ilgili olarak da sadece tahminde bulunuyorsunuz. Oysa birkaç ayet sonrasına bakmış olsanız, (Bakara 189) orada “hilal” ile ilgili bilgi olduğunu ve bu bilginin içinde “Hac” olmasına rağmen “Sawm”ın yer almadığını da görmüş olurdunuz. Bu durumda Ramazan’ın “hilal” ile bağlantısının olmadığını da söyleyebilirdiniz. Şehr dolunay olduğuna göre ve hilal de “zaman” bildirdiğine göre, hilalden dolunaya dönüş süresinin 10 gün olduğunu ve orucun da maximum bu kadar olması gerektiğini söyleyebilirdiniz zannediyoruz. Ve tabii bakara 184 ün buna açıklık getirdiğini takdir edersiniz. 4. Öte yandan makalenizde yaptığınız yorumdan yola çıkarak ve özellikle “Aç kalma süresi” ile ilgili iddianıza dayanak yaptığınız ayetlerden Bakara 187 ye atfen, Sawm’ın “Aç kalmak” olduğuna dair nasıl bir çıkarım yapabiliyorsunuz? Yani Ayete göre “oruç gecesi”nde oruçsuz mu olmuş oluyorsunuz? Ayet böyle bir şey söylemiyor. Ve ayetin konusu “Aç kalmak” mıdır? Yoksa ayetin konusu “oruç gecesine ait cinsel istisna”yı mı ifade ediyor? Eğer “cinsel istisna”yı açıklıyor ise, bu durumda ayette geçen “yeme-içme” kavramını nasıl kurumsallaştırabiliyorsunuz? Kaldı ki ayetin devamı “Sawm’ı tamamlayın” derken “Aç kalarak” mı demek istiyor size göre? Yani kitabın başka bir yerined “Aç kalma” ile ilgili herhangi bir ifade yok ve siz buradan bir çıkarımda bulunuyorsunuz öyle mi? Ne oldu sizin metodolojinize? 5. Eğer oruç, belli bir dönemi kapsayan bir eylem ise, Kısas da öyle olmalı, Tereke paylaşımı da öyle olmalı değil mi? Yoksa kitap bir yerde başka, başka bir yerde daha başka bir kavram mı ortaya koyuyor? Sizin iddianız böyle olmadığı yönünde. Bu durumda kısası da belli dönemlerde yapmanız gerekmiyor mu? Tereke paylaşımını da…. Niçin bunlara bir zaman tayin etmiyorsunuz? Size bir öneride bulunmak istemeyiz. Siz kitabı okuyor ve anlıyorsunuz, nasıl anlamak istiyorsanız öyle. Ancak bilmelisiniz ki “Sawm” aç kalmak yahut susmak vs. değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı, Kazara birinin ölümüne neden olan kimsenin “aç kalarak” neyi hallettiğini de açıklamanız gerekir. Bunun gibi diğer “Sawm etme” önerilerini de…. Yoksa oruç, genel olarak Sakınmayı mı ifade ediyor? İhtiyaç olduğunda başvurmanız gereken bir eylem? Tartışmayarak, kavga etmeyerek, gözden kaybolarak yahut ayak altında dolaşmayarak kendinizi korumanız mı isteniyor sizden? Ramazan orucu dediğiniz şey ayrı bir tartışma konusudur ki, bu sizin tamamen tapınıcılığınızla ilgili bir sonuç ortaya koymaktadır. Burada öncelikli olarak, Cahiliye Araplarının da oruç tuttuklarını kabul etmeniz ve arap takviminin şimdi olduğu gibi gezen bir takvim olmadığını itiraf etmeniz gerekir ki, bu sizin için oldukça zor görünüyor. Çünkü bunu yaparsanız, sürekli yazın sıacağında oruç tutmak/aç kalmak zorunda kalırsınız ki bu durumda toplumu kontrol etmeniz veya onlara kabul ettirmeniz zorlaşır öyle değil mi? Bu arada Kilisenin 40 günlük oruç algısına yaklaştığınızı da görebiliyoruz. Biraz daha zorlarsanız “et yememe orucu, çay içmeme orucu” gibi oruç türleri keşfetme potansiyeline sahip olduğunuzu söyleyebiliriz. Amacımız sizinle tartışmak değil. Haftasonu sizin yorumlarınız üzerinde yaptığımız değerlendirme sonucunda mu notu size yazmanın iyi olacağına kanaat getirdik. Bize bir cevap vermek zorunda da değilsiniz. Sadece düşünmeniz size bir katkı sağlayabilir belki. Sizin “sosyal devlet” çabalarınızı da izliyoruz. Bu açıdan olumlu ve medeni bir noktaya gelmenizi sabırla bekliyoruz. Ancak, arzularınızı veya beklentilerinizi “kitaba söyletme” gayretlerinizi “dehşet verici” bulduğumuzu bilmenizi isteriz. Tabii bu arada “fundamentalist” yaklaşımlarınızı da gözden geçirmeniz belki sizin için daha yararlı olur. Çünkü kitabi tanımla aranızdaki “kafirler” ile ne kadar yol alabileceğinizi hesaplayamıyoruz. Özellikle “anayasa” metninden sonra “dehşet ve hayret”le sizi izlediğimizi bilmenizi isteriz. Sizin “kavramsal” yaklaşımlarınız da “dehşet” verici. Dilediğiniz herhangi bir alanda bir sistem kurgulayabilirsiniz ama bu “kitaptandır” demenize veya kurgularınızı “kitaba onaylatmanıza” gerek yok. Verimli ve başarılı olabiliyorsa kabul edilir. Bu arada, sizin algılarınızı “kitabi” çerçevede “dehşet verici” bulanların “müslim” olmadıklarını bilmelisiniz. Onlar sadece “kitabı” bir bilgi kaynağı olarak okuyor ve saygı gösteriyorlar. Saygılar sunuyorum Sam

Hüseyin Kayahan
18.07.2014
20:53

Sayın Kayahan Ramazan sawmınızın size fayda getirmesini umuyoruz. Kimliğimin, adımın veya size yazdığım notun “gizliliği” yoktur. Burada bizim kendi aramızda zaten tartıştığımız şeylerdir. Eğer sitede yayınlarsanız, doğrudan orada size cevap vermeyiz çünkü bu hususu bir prensip konusu olarak düşünüyoruz. Entellektüüel derinliğe sahip olmayan tartışmalar fayda getirmez. Ve zaten site “siiyaset platform” haline dönüşmüş durumda ki bu bizim ilgi alanımızın dışında kalır. Uslup konusu sürekli eleştirildiğim bir konudur. Bu konuda son derece dikkatli olmaya çalışmama rağmen yine de eleştiriliyorum. Türkçeden uzak kalmanın bir sonucu olsa gerek. Günlük hayatımzı işgal eden ingilizcee dilinin yapısına gore türkçe kurgulamaktan kaynaklandığı tahmin ediyorum. Yine de bu konuda kendimi geliştirmeye çalışıyorum ancak lütfen mazur görünüz. Eleştirilerimizin kişisel olmadığını bilmelisiniz. Eğer sitede yayınlamayı uygun görürseniz, sizing tercih edeceğiniz bölümleri aktarmanızın daha uygun olacağını zannediyorum. Yani, size yönelik eleştirilerimizi koymak zorunda değilsiniz. Veya eğer isterseniz ve yapabilirseniz, bir tartışmanın nasıl olması gerektiği ile ilgili bir örnek çalışma da yapmış olabilirsiniz. Bizimle tartıştıklarınızı redaakte ederek koyabilir ve böylece bir örnek teşkil eder. Ancak bu durumda da hoş olmayan şeylere müdahale etmek durumunda kalabilirsiniz. Tamamen sizing bileceğiniz işdir. Bizim geçmişte sizede ifade ettiğimiz düşüncelerimiz temelde aynı olmakla birlikte büyük oranda gelişmiş ve muhtemeldir ki değişmiştir. Çünkü kitabı her okuyuşumuzda mesafe kaydediyoruz ve algımız da değişmek durumunda kalıyor. Özetle tamamen sizing karar vereceğiniz bir konudur, hiç bir gizliliğimiz yoktur ve gizlenmemizi gerektiren bir neden de yoktur. Saygılar sunuyorum Sam

Hüseyin Kayahan
18.07.2014
20:54

Sayın Kayahan Bizim ifadelerimizden yola çıkarak “yazıyorum. Kimsenin de bana "yazma", "saçmalıyorsun", "senin niyetin başka" şeklinde bir hakkı olduğunu sanmıyorum.” Demişsiniz. Muhtemeldir ki anlayış farklılığından kaynaklanıyor olsa gerektir, ancak biz size “kişisel” olarak “saçmalamayın, yazmayın” gibi bir kasıtla “bu bir saçmalık” demedik. Saçmalık dediğimiz şey, ortaya koyduğunuz fikrin dayanakları ile ilgilidir. Neticede fikir veya öneri ile ilgilidir. Sizin tezinize yönelik bir ifade idi. Elbette takdir sizindir. Yine de notunuzda ifade ettiğiniz “hakaret” veya kişisel bir amaç taşıımadığını ifade etmeliyim. Sizi tanımıyoruz ki kişisel olarak sizi hedef alabilelim. Zaten bunun anlamı day ok. Biz yetkili değiliz, siz de değilsiniz. Hiç kimse değil. Siz bizim algımızı saçma bulabilirsiniz bunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz de. Saygılar Sam

Tayibet Erzen
20.07.2014
03:42

Hüseyin Bey,

Durumu bu kadar güzel özetlemenize bayıldım ama yine de gıcık olmaktan kendimi alamıyorum. Şu Ömer de nerede kaldı?

Hüseyin Kayahan
20.07.2014
07:59

Tayibet hanım; harika, bayıldım...

Bütün kabahat şu Ömer de. Bir türlü gelemedi...





Çok Yorumlanan Makaleler
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.05.2012 12420 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.07.2012 9348 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.08.2012 8228 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 9949 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.06.2014 6912 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Hüseyin Kayahan
MÜTEŞEBBİSE DAİR / GELECEĞİN MÜTEŞEBBİSİ
21.02.2013 12942 Okunma
13 Yorum 18.03.2013 21:10
Hüseyin Kayahan
ASLAN OĞLUM ve METOD
11.04.2012 4575 Okunma
13 Yorum 13.04.2012 17:42
Hüseyin Kayahan
YENİ BİR PAVLUS ARANIYOR
25.04.2012 4353 Okunma
13 Yorum 04.05.2012 18:47
Hüseyin Kayahan
HARUT ve MARUT, FİRİDİN ve RASYONALİZM
25.03.2012 8145 Okunma
11 Yorum 27.03.2012 08:38
Hüseyin Kayahan
FECR / ALACAKARANLIK ve GÜNEŞ TAYFI
16.07.2015 10706 Okunma
11 Yorum 28.07.2015 00:04
Hüseyin Kayahan
KELİME, MUTASYON; TURAB VE TOPRAK
29.04.2012 5019 Okunma
10 Yorum 01.05.2012 11:38
Hüseyin Kayahan
ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK NASIL ANLAŞILIR?
27.03.2012 4360 Okunma
9 Yorum 29.03.2012 17:53
Hüseyin Kayahan
NUH TUFANI (kısa bir özet)
4.10.2013 10604 Okunma
9 Yorum 18.10.2013 14:55
Hüseyin Kayahan
İZLENİMLER-2
25.09.2013 4608 Okunma
8 Yorum 28.09.2013 07:31
Hüseyin Kayahan
ÜSTAD KARAGÜLLEYE AÇIK ARZIMDIR
25.06.2013 4628 Okunma
8 Yorum 02.11.2013 05:43
Hüseyin Kayahan
İLK (ve TEK) SOSYAL/KOLEKTİF KİTAP: KUR’AN
12.06.2016 5552 Okunma
8 Yorum 15.06.2016 23:36
Hüseyin Kayahan
RUH-ÜL KUDÜS
15.05.2012 5511 Okunma
8 Yorum 17.05.2012 00:58
Hüseyin Kayahan
KRAL ÇIPLAK (MI?)
28.01.2013 4428 Okunma
7 Yorum 07.02.2013 17:00
Hüseyin Kayahan
ALLAH ve DEVLET
13.07.2014 4888 Okunma
7 Yorum 09.08.2014 20:59
Hüseyin Kayahan
HUKUK ve TAŞKINLIK; MUSA ve HIZIR
7.05.2014 5334 Okunma
7 Yorum 12.05.2014 20:13
Hüseyin Kayahan
FIKIH ve KELAM
30.10.2016 6389 Okunma
7 Yorum 18.11.2016 04:58
Hüseyin Kayahan
ÂDEM'İN DİLİ
27.07.2020 1311 Okunma
6 Yorum 30.07.2020 09:04
Hüseyin Kayahan
SOSYOLOJİK KURAN MEALİNE BAŞLARKEN-2
31.07.2013 5238 Okunma
6 Yorum 03.03.2018 15:53
Hüseyin Kayahan
DİLİN CİLVELERİ
27.03.2012 3284 Okunma
6 Yorum 29.03.2012 17:18
Hüseyin Kayahan
YORUMSUZ ve BİR SEZİ ve BİR SORU
17.04.2012 4137 Okunma
5 Yorum 19.06.2012 11:35
Hüseyin Kayahan
KÖLELİK-1
10.03.2013 4904 Okunma
5 Yorum 14.03.2013 19:54
Hüseyin Kayahan
SÖYLEMEK ve YAPMAK
15.11.2013 7657 Okunma
5 Yorum 22.11.2013 21:08
Hüseyin Kayahan
BAŞKANLIK, YARI BAŞKANLIK YA DA...
27.08.2014 4785 Okunma
5 Yorum 01.09.2014 08:02
Hüseyin Kayahan
SESSİZ ve SESLİ NAMAZLAR
13.11.2016 6624 Okunma
5 Yorum 01.08.2017 18:04
Hüseyin Kayahan
HACCIN ZAMANI
23.08.2015 5943 Okunma
4 Yorum 23.08.2015 22:10
Hüseyin Kayahan
DİYET TAŞI
30.01.2016 4975 Okunma
4 Yorum 16.02.2016 18:06
Hüseyin Kayahan
SALGINLAR ve PROJEKSİYONLAR
14.04.2020 1655 Okunma
4 Yorum 14.04.2020 16:25
Hüseyin Kayahan
FATİHA ve YENİ KOMÜNİZM
4.09.2014 5237 Okunma
4 Yorum 24.09.2014 08:17
Hüseyin Kayahan
PARALELE DAİR
18.03.2014 4951 Okunma
4 Yorum 19.03.2014 13:13
Hüseyin Kayahan
BAŞBAKANA AÇIK MEKTUP
6.06.2013 5191 Okunma
4 Yorum 09.06.2013 18:33
Hüseyin Kayahan
BAŞBAKANA AÇIK MEKTUP-2
10.06.2013 4973 Okunma
4 Yorum 25.06.2013 14:51
Hüseyin Kayahan
Suç, Ceza ve Cehennem
21.05.2011 3262 Okunma
4 Yorum 22.05.2011 20:39
Hüseyin Kayahan
YARATILIŞ-DİRİLİŞ ve FELSEFE
6.07.2012 4370 Okunma
4 Yorum 07.07.2012 15:08
Hüseyin Kayahan
KURAN'I TANIMAK-2, MUCİZELER
29.10.2012 4663 Okunma
3 Yorum 30.10.2012 07:15
Hüseyin Kayahan
KURAN'I TANIMAK-1, KURAN'IN MÜŞKÜLLERİ
7.08.2012 4349 Okunma
3 Yorum 09.08.2012 16:49
Hüseyin Kayahan
EVREN ve NOKTA
23.04.2012 3239 Okunma
3 Yorum 29.04.2012 18:11
Hüseyin Kayahan
MUSA, FETASI ve BULUŞMA YERİ
30.03.2012 3187 Okunma
3 Yorum 08.04.2012 18:07
Hüseyin Kayahan
BELKİ DE İSTİHBARAT ZAAFI YOKTU.!?
24.07.2016 5391 Okunma
3 Yorum 26.07.2016 21:04
Hüseyin Kayahan
İSLAM EKONOMİ SİSTEM,-ZEKAT BANKASI
12.09.2014 7029 Okunma
3 Yorum 14.09.2014 22:42
Hüseyin Kayahan
ISTILAHİ DİLLER, MECAZ ve HAKİKİ MANALAR
20.10.2019 2156 Okunma
3 Yorum 29.10.2019 11:19
Hüseyin Kayahan
KURANDA METAFORLAR
13.04.2020 1943 Okunma
3 Yorum 15.04.2020 09:19
Hüseyin Kayahan
LİSANE SIDKIN sadık lisan ve İBRAHİM PEYGAMBER
11.02.2018 2882 Okunma
3 Yorum 28.10.2019 21:50
Hüseyin Kayahan
AD SEMUD İREM ve ARAFTAKİLER
11.02.2018 3291 Okunma
2 Yorum 24.02.2018 17:11
Hüseyin Kayahan
HURUF-U MUKATTAA
17.02.2018 2873 Okunma
2 Yorum 21.02.2018 13:02
Hüseyin Kayahan
MÜLK ve MAKAM
23.10.2016 4775 Okunma
2 Yorum 24.10.2016 15:38
Hüseyin Kayahan
SAM ADIAN-ZEKAT BANKASI (ÖZET)
13.09.2014 4971 Okunma
2 Yorum 17.09.2014 15:32
Hüseyin Kayahan
2013-2014 KIŞ DÖNEMİ İLK İZLENİMLER
9.09.2013 4991 Okunma
2 Yorum 09.09.2013 11:39
Hüseyin Kayahan
KARAGÜLLE'YE MUHALEFET NASIL OLMALI?
4.04.2012 3405 Okunma
2 Yorum 05.04.2012 19:58
Hüseyin Kayahan
DÜŞÜNME VE ANLAMA/FIKH ÜZERİNE
23.03.2012 2343 Okunma
2 Yorum 23.03.2012 11:30
Hüseyin Kayahan
SÖZ KESTİK, SÜT DE KESİLDİ...
13.04.2012 3512 Okunma
2 Yorum 14.04.2012 08:56
Hüseyin Kayahan
DİLLER; NELER ANLATIRLAR, NELER...
6.05.2012 3357 Okunma
1 Yorum 07.05.2012 01:01
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-3 KURAN ARKEOLOJİSİ
6.08.2012 3867 Okunma
1 Yorum 07.08.2012 07:50
Hüseyin Kayahan
NAMAZI TANIMAK-1
2.11.2012 4594 Okunma
1 Yorum 03.11.2012 09:33
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ BİR HOŞGELDİNİZ
23.03.2012 1928 Okunma
1 Yorum 23.03.2012 04:08
Hüseyin Kayahan
4x4 ve HIZIR
12.09.2013 4668 Okunma
1 Yorum 17.09.2013 17:13
Hüseyin Kayahan
PARALEL OKUMALAR-MUHKEM ve MÜTEŞABİH
17.04.2014 4694 Okunma
1 Yorum 19.04.2014 09:21
Hüseyin Kayahan
DEVİ YOKETMEK
13.10.2013 3060 Okunma
1 Yorum 14.10.2013 16:22
Hüseyin Kayahan
CEBELLEŞMEK-1
4.08.2013 3307 Okunma
1 Yorum 15.08.2013 12:39
Hüseyin Kayahan
KEVSER
4.08.2013 4575 Okunma
1 Yorum 05.08.2013 05:12
Hüseyin Kayahan
SOSYOLOJİK KURAN MEALİNE GİRİŞ-1
30.07.2013 4662 Okunma
1 Yorum 10.08.2013 17:54
Hüseyin Kayahan
YENİ (TÜRK TİPİ) BAŞKANLIK
18.03.2015 4668 Okunma
1 Yorum 20.03.2015 11:03
Hüseyin Kayahan
ONA ÜFLEDİ - NEFEHA FİHA, NEFEHA FİHİ
14.06.2015 7507 Okunma
1 Yorum 18.06.2015 09:29
Hüseyin Kayahan
HİKMET ve UYGULAMA (PRATİK)
9.07.2015 5456 Okunma
1 Yorum 09.07.2015 12:13
Hüseyin Kayahan
PARA VE BONO
5.02.2017 3000 Okunma
1 Yorum 13.02.2017 08:43
Hüseyin Kayahan
ALFABELER
11.02.2018 2365 Okunma
1 Yorum 18.02.2018 01:19
Hüseyin Kayahan
MUHKEM ve MÜTEŞABİH
20.10.2019 2148 Okunma
1 Yorum 28.10.2019 14:39
Hüseyin Kayahan
KUŞ DİLİ ve Hz. SÜLEYMAN
19.12.2019 1411 Okunma
1 Yorum 18.02.2020 16:07
Hüseyin Kayahan
MÜŞRİKLER ve STK (sivil toplum kuruluşları)
19.04.2020 1161 Okunma
1 Yorum 19.04.2020 13:16
Hüseyin Kayahan
ÂDEM'İN DİLİ-2
9.08.2020 997 Okunma
1 Yorum 12.08.2020 15:51
Hüseyin Kayahan
ZÜNNÛN – bir muamma
19.05.2020 1098 Okunma
1 Yorum 21.05.2020 18:19
Hüseyin Kayahan
AYASOFYA CUMA MESCİDİ OLMALIDIR.
20.07.2020 947 Okunma
1 Yorum 20.07.2020 16:51
Hüseyin Kayahan
BAĞIMLILIK-TUTKU
31.05.2020 615 Okunma
Hüseyin Kayahan
MUTAHHERÛN-“koş abla koş, bir metaforcu geldi!”
1.05.2020 711 Okunma
Hüseyin Kayahan
METAFOR ≡ ANALOJİ (sistem benzeşimi) ≡≤ MÜTEŞÂBİHAT
15.04.2020 774 Okunma
Hüseyin Kayahan
ABDEST ve TOPLUM SAĞLIĞI
15.04.2020 735 Okunma
Hüseyin Kayahan
MÜZEKKER MÜENNES ve HÜNSA
2.02.2020 1035 Okunma
Hüseyin Kayahan
KUL HAKKI ve MUHASEBE
8.04.2020 854 Okunma
Hüseyin Kayahan
YENİ DİJİTAL UYGARLIK (“4'üncü ON BİN YIL UYGARLIĞI”)
12.04.2020 804 Okunma
Hüseyin Kayahan
MÜŞRİK ve KAFİR
1.11.2019 1369 Okunma
Hüseyin Kayahan
Hakiki, mecazi, ıstılahi MANALAR
12.02.2018 1881 Okunma
Hüseyin Kayahan
AKIL SATMALAR
11.07.2019 1068 Okunma
Hüseyin Kayahan
Yeni dünya düzeni
18.07.2019 980 Okunma
Hüseyin Kayahan
KURAN ve SENARYO
20.10.2019 1687 Okunma
Hüseyin Kayahan
ŞURA ve Hz. ALİ'nin YAŞI
5.02.2017 5445 Okunma
Hüseyin Kayahan
BELKİ DE İSTİHBARAT ZAAFİYETİ YOKTU-2
4.08.2016 2607 Okunma
Hüseyin Kayahan
FİTNE ve KATL
23.10.2016 2195 Okunma
Hüseyin Kayahan
SAM ADIAN - RANT ve ÖZEL MÜLKİYET
7.09.2014 2272 Okunma
Hüseyin Kayahan
SAM ADIAN - ZEKAT ve BANKA
7.09.2014 2536 Okunma
Hüseyin Kayahan
SAM ADIAN - ZEKAT SADAK ve FONLAR
7.09.2014 2510 Okunma
Hüseyin Kayahan
SAM ADIAN - XEKAT ve KAVRAMLAR
7.09.2014 2112 Okunma
Hüseyin Kayahan
SAM ADIAN - DUYURU ve DAVET
7.09.2014 2254 Okunma
Hüseyin Kayahan
KUNUT ve HUŞÛ
29.08.2014 3155 Okunma
Hüseyin Kayahan
yorumların çetelesi
26.03.2012 1192 Okunma
Hüseyin Kayahan
Oku kim attı?
23.05.2011 2516 Okunma
Hüseyin Kayahan
1400 yıllık bir öykünme
1.08.2009 2793 Okunma