بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين * الرحمن الرحيم * مالك يوم الدين * اياك نعبد و اياك نستعين *
اهدنا الصراط المستقيم * صراط الذين انعمت عليهم غير المغضوب عليهم و لا الضالين
KUR’AN MATEMATİĞİ
70. SEMİNER NOTLARI 29 TEMMUZ 2000
İSLÂM VE DEMOKRASİ
“Muhterem Mehmet Aydın ile Hayrettin Karaman’a ithaf olunur.”
Kur’an’ın bütününe “İslâm dini” gözüyle bakılabildiği gibi “İslâm düzeni” gözü ile de bakılabilir. “Fatiha Sûresi”ne İslâm düzeni gözü ile bakalım:
“Bütün hamd ve değerler Allah’ındır” demek, “O’nun halifesi Topluluğundur. Öyleyse hiçbir kişinin veya zümrenin mülkiyette ve mülkte bir ortaklığı yoktur. Her şey Allah’ındır; Topluluğundur. Yönetme ve tasarruf hakkı da Allah’ındır; Topluluğundur. Kişiler birbirleri ile muamele yaparken Allah adına halifesi olan “Topluluk adına” yaparlar ve Topluluğa borçlu ve alacaklı olurlar. Aldıkları yardımı da kişilerden değil Allah’tan yani halifesi olan Topluluktan alırlar. Herkes kendi işinde Allah’ın halifesidir. İnsanlar bu hususta eşit olup, peygamberlerin bile diğer insanların işlerine karışma yetkileri yoktur demektir.” Bu da “demokrasi”dir.
“Rahmân ve Rahîmdir”in mânâsı da, “Yaşatan ve Çalıştıran O’dur. Gerçek işveren Allah’tır; O’nun halifesi olan Topluluktur. Görevliler O’nun adına hareket ederler. Herkes kendi işinde görevlidir. Yönetici sınıf yoktur. Biz birisinin fabrikasında çalışırken devletin fabrikasında çalışırız. Onun sahibi devlet adına bir görevlidir.” Demek ki sosyalistlerin anladığı anlamda her değer kollektiftir. Ancak onu yönetme hakkı ve yetkisi de kapitalistlerin anladığı mânâda herkese aittir. Bu hak belli kurallarla elde edilir ve kaybedilir. “Hukuk düzeni”nde elde edilir ve kaybedilir; bürokratların takdiri ile değil. “Rahmândır, Rahîmdir” derken; bürokrasi ve bürokratik yetki yoktur demektir. İşte gerçek demokrasi budur. Yoksa Anayasada “her türlü ayrıcalık kaldırılmıştır” deyip bürokratlara imtiyazlar vermek çelişkidir.
“Din gününün sahibi O’dur” demek, “Kişiler şahıslara, yöneticilere karşı değil Allah’a karşı sorumludur” demektir; “Dünyada hakemlerden oluşmuş tarafsız ve bağımsız yargıya hesap verirler” demektir. “Hukuk devleti”nin temeli budur. İşte bu düzen Allah’ın insanlara icabıdır. Yani Allah diyor ki; “Ben böyle devlet istiyorum, gelin katılın” diyor; “İsterseniz gelin” diyor; “Ben zorlamıyorum” diyor; “Ama sonra sonuçlarına katlanın” diyor. Bundan sonra da mü’minler icaplarını kabul ederek iş akitlerini her namazda yenilerler: “Evet, biz Sen’in yeryüzündeki işyerinde yalnız Sen’in işçin olacağız. Başka kimseye esir olmayacağız. Ücretimizi de yalnız Sen’den isteriz. Kimseye avucumuzu açmayacağız. Biz biliyoruz ki çalıştığımız fabrikanın gerçek patronu devlettir. Patron - işçi yoktur. İş bölümü yapmış görevliler vardır.” Görülüyor ki felsefede “sosyal devlet”, uygulamada “liberal devlet”.
“Bize doğru yolu göster” demek, “İçtihadımızla hareket edeceğiz. Kimseden fetva almayacağız. Yalnız Sen’in ilhamına kulak vereceğiz.” demektir. Böylece demokrasinin temel kurumu olan “içtihat müessesesi”ni de tedvin ediyor.
“İn’am ettiğin kimselerin yolu” kuralı ile de “icma” ortaya konmuştur. “Mahalli yönetim”i ortaya koymuştur. Bunları “günlük ibadetler”de Aşiret Topluluğu olarak taahhüt ederler. Bir de “Cuma Cemaatı” olarak Kabile Topluluğu içinde taahhüt ederler. Bunun dışında büyük cemaatler ancak “Hac”da bir araya gelirler. İl veya devlet başkanları sadece kendi kabile ve aşiretlerinin imamı olup diğerlerinin hâdimidirler.
İSLÂM VE DEMOKRASİ
MÜMİN, KÂFİR, MÜNAFIK
İslâmiyet’e göre insanlar üç grupta toplanırlar: Mümin, kâfir ve münafık. Mümin, gerçekleri arayan, hatalı olsa da bulduğu gerçeklere göre davranan kimsedir. Kâfir, gerçekleri bile bile kabul etmeyen ve gerçeklere göre hareket etmeyen kimsedir. Münafık ise gerçekleri kabul ettiğini ve aradığını söyleyip de gerçekleri içten kabul etmeyen ve davranmayan kimsedir.
DEMOKRASİ MÜNAFIKLARI
Demek ki İslâm’ın müminleri vardır, kâfirleri vardır, münafıkları vardır. Demokrasinin de müminleri vardır, kâfirleri vardır, münafıkları vardır. 28 Şubat süngüsü bir çok demokrasi münafığını üretmiştir. Allah’ın “dinde zorlama yoktur” hükmü, Müslüman münafıklarının çoğalmasını önlemiştir. Yine de hâlâ insanlar içinde inanmadıkları halde “Allah ve âhirete inandık” diyenler vardır. Bunlar Allah ve inanmış olanlarla aldatmaca oynuyorlar. Onlar farkında olmadan kendilerini aldatıyorlar.”
İSLÂM DEMOKRASİSİ SÂBİKÛNLARI
Görünen odur ki demokrasi ve İslâmiyet’in müminleri çok azdır. İslâm ve demokrasinin birlikte inanmışlığını ilk defa 1969 yılında N. Erbakan ile “Bağımsızlar Harekeketi”nde Aydın’da dile getiren Süleyman Karagülle olmuştur. İlk defa bunu o zamanın gazetesi “Bugün”de yayınlayan M. Şevket Eygi olmuştur. İlk defa bunu 1976 yılında“İslâmiyet ve Günümüzün Meseleleri” adı altında kitap hâline getiren de Fehmi Koru olmuştur. İlk defa bunu “Adil Düzen” olarak parti programına koyan Necmettin Erbakan olmuştur. Müminlerin münafık ve kâfirlerden farkı şudur ki; müminler silsile-i musaddikîndir. Kâfir ve münafıklar ise silsile-i mükezzibîndir. Tarihi gelişmeyi değerlendirmeden gelecek hakkında görüşümüz olamaz.
İSLÂM DEMOKRATLARINI İTME
Bize herkes karşıdır. Bizi dinlemekten herkes korkuyor. Çünkü biz İslâmiyet’in ve demokrasinin samimi müminleriyiz. İslâm’ın müminleri demokrasinin münafıkları olmadığımız için, demokrasinin mümini İslâm’ın münafıkları olmadığımız için bizden kaçıyorlar.
İSLÂM DEMOKRASİSİ CİHADINA DÂVET
Sizlere bu bilgileri veriyorum. İslâm’ın ve demokrasinin mümini oldukları kanaatinde olduğum iki ilim adamına da bu konuşmamı ithaf ettim. Onlara ulaştırmanızı istiyorum. Yeteri kadar şöhretleri vardır. Onları artık sadede dâvet ediyorum.
MANTIK USÛLÜ
Sizlerle “Mantık İlmi”ni ele aldığımızda iki varlık arasında kurulacak ilişkinin neler olabileceğini bir cetvel ile göstermiştim.
İslâm 1111 1011 1101 1001 Demokrasi
0111 0011 0101 0001
1110 1010 1100 1000
0110 0010 0100 0000
İslam ve Demokrasi arasında
1111 İslâm ile demokrasi kesişir.
1011 İslâm demokrasiyi içerir.
1101 İslâm demokrasinin içindedir.
1001 İslâm ile demokrasi birbirinden ayrıdır.
1110 İslâm ve demokrasi birbirinin halefidir.
(Biri mutlaka vardır. İkisi de olabilir.)
0110 İslâm ile demokrasi birbirinin menfisidir.
(Biri varsa diğeri yoktur. Biri yoksa diğeri vardır. )
0011 İslâm hep yok. Demokrasi bazan var bazan yok.
0101 İslâm bazan var bazan yok. Demokrasi yok.
0001 İslâm da demokrasi de hiç yok.
1010 İslâm var veya yok. Demokrasi hiç yok.
0011 İslâm hiç yok. Demokrasi var veya yok.
1000 İslâm ve demokrasi hep var.
0010 İslâm hiç yok. Demokrasi hep var.
0100 İslâm hep var. Demokrasi hiç yok.
0000 İslâm ve demokrasi hem hep var, hem hiç yok. (Çelişki)
Şimdi İslâm ile demokrasi arasında yukarıda ortaya konan 16 ilişkiden hangisi vardır? İşte bunun ortaya konması gerekir ve net olarak “bu ilişki vardır” denmelidir.
TANIMLAR
Ancak mantık konuşma dili üzerinde kurulamaz. Önce kavramlar tanınır sonra o kavramlar arasında mantıki ilişki aranır. Klasik Yunan Mantığı dahi tasavvurat ve tasdikat diye ikiye ayrılır. Tanımlar ve önermeler demektir. İslâmiyet ve demokrasi tanımlanmadan tartışılıyor. Tüm görüşmeler halk dilindeki İslâmiyet ve demokrasi üzerinde yapılıyor. Çünkü münafıklar -yarım da olsa- tanımdan hoşlanmazlar. Tanımlasalar, koltuk altları görülüyor. Dolayısıyla Türkiye’de ne demokrasi ne de İslâm tanımlanmaz. Kavramlarla değil de kelimelerle savaşılır. Münafıklarla müminler arasındaki uzlaşma da kelimelerde sağlanır. Herkes kendine göre tanımlar, onu kabul eder. Oysa içerikte asla uyuşma yoktur. “Kulubuhum şetta” âyeti bunu ne kadar güzel anlatıyor.
İSLÂM DİNİ VE DÜZENİ
İslâm’ın iki yönü vardır:
) Dini yönü, kişinin kendisini var edene teslim olması, O’na kulluk etmesi ve O’ndan iane etmesidir. İslâm’ın bu yönünü ele almak tarikatın işidir ve yalnız müminleri ilgilendirir. Bizim konumuz bu değildir.
) İslâm’ın diğer yönü ise bütün insanların barış içinde bir arada yaşamalarını sağlamaktır. Bu yönü yalnız müminleri değil bütün insanları ilgilendirir. Zaten “İslâm” kelimesinin anlamı budur. Barışa girmedir. İman da güveni sağlamadır. Bizim konumuz budur.
EKSERİYET VE NİSBİ DEMOKRASİ
Demokrasinin de iki tanımı vardır:
) Biri, bir topluluğun çoğunluk tarafından yönetilmesi Batılılara göre demokrasidir. Yani bir araya gelen kimseler görüşme yaparlar, parmak hesabı sayarlar. Hangi tarafın parmağı çok ise o toplulukta o uygulanır.
) Demokrasinin ikinci tanımı ise halkın kendi kendilerini yerinden yönetim ile yönetmesidir. Kararların ekseriyetle değil nisbi olarak uzlaşma ile alınmasıdır.
Bu iki tanım birbirinden tamamen ayrıdır ve zıttır: Biri totaliter merkezi sistemle yönetimi hedefler. Güce dayanır. Gücün tesbitinde kişilerin sayısını kullanır. Yani kimin güçlü olduğunu tesbit için seçim yapılır. Kapitalistlere göre güç “para”dır. Sosyalistlere göre güç “silah”tır. Batı Demokrasisi budur. Oysa Doğu Demokrasisi yani “İslâm Demokrasisi”nde halkın birleşerek kendi arzuları ile dayanışma içine girmeleri ve merkezi despotik yönetimden kendilerini korumalarıdır. Halkın barış içinde kendi istedikleri gibi yaşamalarıdır.
İSLÂM VE DEMOKRASİ İLİŞKİSİ
Şimdi bu iki tanım ile İslâm ve demokrasi arasındaki ilişkileri çok açık ve net olarak ortaya koyabiliriz. İslâm dininde insanın kendi istediği gibi değil Allah’ın istediği gibi yaşaması gerekir. “Ben istediğim gibi yaşarım” dese elbette kâfir olur. İslâm dininde böyle bir demokrasi yoktur.
Sonuç: İslâm dini ile demokrasi birbirinden tamamen ayrıdır.
İslâm düzeninde ise insanlar kendi istekleri ile iman edecek, küfredecek veya münafıklık yapacaktır. Bir kişinin diğer bir kişiyi zorlamaya yetkisi yoktur. Kişiler işledikleri günahların ve sevapların hesabını diğer kişilere değil, doğrudan doğruya Allah’a vereceklerdir. Kendi aralarındaki ilişki barış içinde “hukuk düzeni” içinde sağlanacaktır. Savaş, hukuk düzenini kabul edenlerle etmeyenler arasında olacaktır. Müminlerle kâfirler arasında olmayacaktır. Sonuç: İşte bu anlamda İslâm ile demokrasi karşılaştırılırsa İslâm düzeni demokratik düzene eşit olur.
İslâm dini / (ayrı: 0111) Demokrasi
İslâm düzeni / (ayrı: 0111) Ekseriyet Demokrasisi
İslâm düzeni = (eşit: 1001) Nisbi Demokrasi
İSLÂM’IN DAYANAKLARI
Demokrasiyi batıdaki meşhur iki tanımı ile ortaya koyduk. Elbette biri çıkar başka şekliyle tanımlayabilir. Biz de o zaman İslâmiyet’in o demokrasi hakkındaki görüşünü söyleyebiliriz. Başka biri de çıkar İslâmiyet’i başka türlü tanımlayabilir. Ondan delil isteriz. Dört delilin bir arada olmasını isteriz. Bu konu amel konusu olmaktan çok itikat konusudur. Burada zanni deliller geçersizdir. Kati deliller aranmalıdır.
Kitapta açıkça hükümler bulunmalıdır.
Peygamber kendi düzenini onun üzerine kurmuş olmalıdır.
Bu hususta sahabelerin icmaı olmalıdır.
Müsbet ilmin ışığı altında hikmetleri izah edilebilmelidir.
Ondan delil isteriz. Dört delilin bir arada olmasını isteriz.
Füruda kıyas, usulda (itikatta) hikmet dördüncü delil olur.
İSLÂMİYET’TE EKSERİYET DEMOKRASİSİ YOKTUR.
“Arkadaşı ile konuşurken, “ben senden mal ve kişilik bakımından daha güçlüyüm” diyerek ona hükmetmek istemişti. Oysa velâyet Allah’ındır.” (18/34)
“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan (topluluğun çıkarlarından) saptırırlar. Onlar zanlara uyarlar. Onlar içlerinde düşündüklerinden farklısını oylarlar.” (6/116)
“Bilin ki geçici dünya hayatı oyundur, eğlencedir, zinettir, aranızda öğünme aracıdır, mal ve evlâtlarda çokluk yarışıdır. Dünya hayatı yanıltıcıdır.” (7/20)
“Çokluk yarışı mezarları boylayıncaya kadar sizi oyalıyor.” (102/1)
Bunun dışında ataların gittiği yolu izlemenin son derece sakıncalı olduğu da Kur’an’da ısrarla belirtilir. Ekseriyet kararı ile hareket etmek geçmişlerin izinden gitmeyi zorunlu kılar.
İSLÂMİYET’TE NİSBİ DEMOKRASİ VARDIR.
“Allah’ın indinde tek düzen barış düzenidir.”
“Dinde zorlama yoktur.”
“Herkes kendi şâkilesine göre amel eder.”
“Herkes kendine nefsine rehindir.”
“Kişinin kazandığı lehine, kazandırıldığı aleyhinedir.”
“Bütün hamd Allah’ındır.”
“Yalnız Sana ibadet eder yalnız Senden yardım isteriz.”
NİSBÎ DEMOKRASİNİN DÖRT TEMEL MEKANİZMASI
O kuralı hayata geçiren müesseseler getirmek gerekir. İslâmiyet nisbi demokrasinin dört temel mekanizmasını getirmiştir. Bunlar icma ile sabittir.
İçtihat: Herkes kendi yaşayışı ile ilgili kuralı kendisi koyacaktır. Ama kendi koyduğu kurala uyacaktır. Böylece başkaları onun nasıl davranacağını bilecek ve onunla ona göre ilişki kuracaklardır. Herkes kendi hayatının kurallarını kendisi koyamaz. Onun için toplu kurallar (mezhepler) oluşmuştur. Kişi bunlardan istediğini seçerek de hayatının kurallarını benimsemiş olur. İçtihadı veya mezhebi değiştirmek her zaman serbesttir.
İcma: Kişiler kendi aralarında istedikleri sözleşmeleri yapabilirler. Bunda tamamen serbesttirler. Ama sözleşmelere uymak zorundadırlar. Böylece rıza ile oluşmuş sözleşmelerle topluluklar oluşur. Bu topluluklar içtihat kuralına uygun olarak birleşerek büyürler. Aşiret, Kabile, Şa’b ve Kavm kendi icmaları ile Ocak, Bucak, İl ve Devletleri oluşturur. En büyük yönetim birimi “kabile”dir, yani “bucak”tır. İl ve Devlet merkez bucaklarla yönetilir. Merkez bucaklar taşranın temsilcilerinden oluşur. Aldıkları kararlar sadece kendi bucaklarını bağlar. Taşra bucaklarına hükmetmez, hizmet ederler. Kişiler her zaman ocaklarını ve bucaklarını değiştirme yetkisine sahiptirler. Böylece kişinin seçimi yönetimi değiştirme şeklinde değil, yerini ve mezhebini yeniden kurma veya değiştirme şeklindedir. Merkez bucakta alınan kararlar taşra bucaklarında geçersizdir. Bütün ülkede uygulanan tek kanun sistemi yoktur. Özel hukuk mezheplere göre, kamu hukuku da bucaklara göre düzenlenmiştir. Kişi hangi bucakta ise o bucağın kamu hukukuna tâbidir. Beğenmiyorsa yerini değiştirir.
İmamet: Aşiret, birbirini bilen kimselerdir. Kabile de birbirini tanıyan kimselerdir. Bunlar başkanlarını sıralama usûlü ile seçerler. Bu ocakta veya bu bucakta kalacak kimseler artık bu başkanların buyruklarına uyarlar. Başkan haksız karar vermişse hakemlere gidip mağduriyetlerini giderebilirler. Başkanı dinlemek istemeyen o topluluğu terk eder. Zarara uğramışsa hakemlere gidip tazmin ettirir. Başkan istişare ederek kararlar alır ve bu kararlar yürürlüğe girer. Kişiler hakemlere giderek kararları iptal ettirebilirler.
Hakemlik: Kişiler arasında veya kişi ile kamu yetkilileri arasında çıkacak her türlü ihtilaflar tarafsız ve bağımsız yargı tarafından hükme bağlanır. Tarafsızlığın sağlanması için iki hakemin taraflarca seçilmiş olması, baş hakemin de iki hakem tarafından seçilmiş olması gerekir. Bunlar idam dahil her türlü karar alma yetkisine sahiptirler. Bağımsız olma ise kararların kesin olması ile sağlanır. Kararlar kesindir. İnfaz edilir. Hakem kararları ile gadre uğrayan olursa hakemlere karşı dava açar. Mağduriyeti hakemlerin dayanışma ortaklığı giderir. Verilen karar kısas dışında durdurulamaz.
İSLÂMİYET’İN UYGULANMASINDA BAZI EKSİKLİKLER OLMUŞTUR
İçtihat müessesesi 400 yıl fiilen yürürlükte kalmış, sonra hükümdarlar keyfi yönetimi sürdürmek için “içtihadın kapısını kapattık!” demişlerdir. Bu tasarruf İslâmiyet’e her yönüyle aykırıdır. Buna inanan müşriktir. Çünkü hükümdarı Allah’tan üstün tanımıştır. Cezası ebedidir.
Mahalli icma Maliki Mezhebinde olduğu halde, Emevi ve Abbasiler tarafından merkezi yönetim tesis edilince şa’b, kabile ve aşiret icmaları yürürlüğe sokulamamıştır.
Sadece Cuma imamları kendi kabilelerinin geçici (zilyetlik) hakemleri ve müşavirleri olduğu halde Merkezi Yönetim ile Başkanlık Sistemi despotik krallık sistemine dönüşmüştür. Oysa Kur’an melikliği kaldırmış, yerine resullüğü koymuştur. Hz. Muhammed Allah’ın resulü idi. Başkanlar ise topluluğun resulüdürler. Dikkat edilsin “resulüdürler”, vekili değildirler. Şuraların aldığı kararları halka tebliğ ederler. Kendileri karar alamazlar. Mütegallibenin merkezi yönetimi hakemlik sistemi yerine hakimlik sistemini tedvin etmişlerdir. Bu hatayı Hazreti Ömer yapmıştır. Oysa Hz. Peygamber savaş suçlularını bile tarafların seçtiği hakem kararıyla cezalandırmıştı. Hakem karar kürsüsüne çıkınca tekrar tekrar taraflara kendisini hakem yapıp yapmadıklarını sormuştu. Hz. Peygamber verdiği karara harfiyyen uymuştur.
İslâmiyet’in anlaşılmasını önleyerek kendi bâtıl sömürü düzenlerini sürdürmek isteyenler İslâm’ın resmi temsilcilerini ortaya çıkarıyor, bunlardan da kendi istedikleri gibi konuşanları konuşturuyorlar. Oysa İslâm’ın resmi temsilcisi yoktur. Olsa, İslâm düzeni teokrasi olurdu. Diyanet İşleri Başkanlığı ancak Milli Savunma bakanlığı gibi dini cemaatlerinin resmi kayıtlarını tutan ve ikmalini yapan bir kurum olabilir. Bunun için “din başkanlığı” değil de “din işleri başkanlığı”dır. Münafık müslümanlar ile münafık demokratlar anlaşıp “din işleri başkanlığı”nı “din başkanlığı”na dönüştürerek takdim ediyorlar. Zararları ne İslam’a ne de demokrasiye olur. Kendilerine olur.
Her tarikatın başkanı vardır. Onları cemaatler kendileri kendi usulleri ile seçerler.
F İ Z İ K
MEKAN:
ao*xo+a1*x1+a2*x2+a3*x3+a4*x4+a5*x5=0
Bu bir beş boyutlu uzayı tarif eder. ‘a’ları ve ‘x’leri biz seçer, toplar ve çarparsak, eğer sıfıra eşit oluyorsa bu değerleri taşıyan nokta bu uzay içindedir. Kendi içlerinde kapalıdır. Dışarıdakiler onu göremez ve ondan etkilenemezler. İçinde yaşadığımız kâinat böyle bir uzaydır. Kur’an’daki adı da “arş”tır. Tarafları her hangi bir sayı ile çarpar veya bölersek sıfır değişmeyeceği için denklem de bozulmaz. Bu sebeple sayıların kendilerinden çok oranları önemlidir.
ZAMAN:
A5*x5 de sabit yaparsak beş boyutlu uzayda dört boyutlu uzayı elde etmiş oluruz.
Şimdi dört boyutlu uzayımızın her hangi yerinde olalım. a4*x4 sabit demektir. O zaman gördüğümüz üç boyutlu uzay içinde oluruz. Şimdi ‘x4’ü değiştirelim. Yeni üç boyutlu uzaylara gideceğiz. Bunu öyle yapalım ki; X4 sürekli olarak büyüsün. Atlama olmasın. Geri dönüş de olmasın. İşte o zaman X4=t zaman boyutu olur. Üç boyut içinde yaşayanlar cisimlerin hareket ettiklerini sanırlar. Oysa hareket eden cisimler değil bizzat yaşayan insanlardır. Bu arada birileri X5 üzerinde de oynarsa o da iradeli hareket olur. Yani zaman farklı dört boyut üzerinde kayarak yaşanan zaman boyutunu oluşturur.
MADDE:
Mekanı biz ‘000’lardan oluşmuş kabul ederek geometri ve mekaniği oluşturduk. Oysa hareketi görebilmemiz için farklı mekan parçaları olmalıdır. Onun için uzayın her noktasına 0 veya 1 koyuyoruz. O zaman maddi parçacıklar oluşur. Ne var ki bunlar dört boyutlu uzayda çubuklar şeklindedir. Üç boyutlu uzayda noktalar hâlinde görülür. Boş olan noktaların sayısı kâinat büyüdüğü için artmaktadır. Oysa 1 değer taşıyan noktaların sayısı artmamaktadır. Buna “maddenin sakımı kanunu” diyoruz. dM/dt=0 dir.
HIZ:
Hız büyüyen üç boyutlu kâinatta dik istikametteki nokta çubuklarının eğimi ile ölçülmektedir. Bunun için de aşağıdaki kanunlar vardır. Bir nokta çubuğunun eğimi 45 dereceden fazla olamaz. Her nokta çubuğunun kendisine dik dalga hacimleri vardır. v<c Bu da üç boyutlu uzaylılara dalga hızı olarak görülür. U*V=C*C Dalga hızı ile hareket hızı çarpımı ışık hızının karesine eşittir.
Hızlanan bir cismin içindekiler daha kısa zaman yaşarlar. Td= Th/(1-v*v/c*v)
Hızlanan cisim daha kısa görünür. Ld=Lh* (1-v*v/c*c)
HAREKET MİKTARI
Cisimlerin hızlar toplamı sabittir. Birbirine aktarırlar. Ama parçacıklar gibi artmaz, eksilmez.
P= { m*v dP/dt=0 dir.
ENERJİ:
Bir çarpışmada hareketin belirli hâle gelmesi için hareket miktarlarının toplamı yeterli değildir. Hızlarının kare toplamı da eşit olmalıdır. Basitlik kuralı gereği böyledir. En= ½ (M*V*V)
Buradaki ½ P*dv nin entegralinden gelmektedir.
KUVVET: Enerjinin bir hat boyunca değişmesidir.
F= dEn/dx
En= kuvvet*Yol
İVME: Hızın değişmesidir. Kuvvete eşittir.
dEn /dt=dEn/dx*dx/dt= m*v*dv/dt
F=m*dv/dt
Merkezkaç Enerjisi: V bir daire üzerinde hareket eden cismin enerjisi
En =1/2 m w*w*r*r (w dairesel hızdır)
Merkezkaç Kuvvet: Fd= m* w*w*r dir.
Çekim Enerjisi: Uzaklıkla ters orantılıdır. (basitlik ilkesi)
En= k*m/r
Fc= -k*m/(r*r)
Sonsuzdaki bir parçacığın r mesafesine gelinceye kadar yaptığı iş şeklinde yorumlanabilir.
dEn= -k*m/(r*r) *dr
Alan Enerjisi: En= k*m/r
Birim sahaya düşen enerji kürede
e= 4*3.1416/3 r^3=ee/r^4= ee* f*f
Demek ki birim sahaya yayılan enerji bir katsayı ile gerilmenin karesine eşittir. Bunu da;
Cisimlerin uzama ve kısalmadaki gerilmelerde,
Gaz balonlarında,
Elektriki alanda,
Mağnetik alanda.
Bir balon içinde eşit olarak dağılmıştır. Dış alanda dağılma. Kuvveti küre yüzeyine dağılmış olarak farz edersek, Kuvvet akışı uzaklıkla azalacaktır. Tüm uzayı entegre ettiğimiz zaman yine 1/r bulunur. Elektrik ve madde moleküllerinin tüm uzaya yaydıkları bir kuvvet akışı olarak tasavvur edebiliriz.
KAİNATIN YARADILIŞI:
İki çeşit parçacık olmalıdır. İki çeşit de kuvvet olmalıdır. İşte kainat dört çeşit parçacığın karışımı olarak nokta halinde idi. +m,-m, +q, -q ‘m’leri aynı işaretlileri çekiyor, ayrı işaretlileri itiyordu. ‘q’leri aynı işaretlileri itiyor, ayrı işaretlileri çekiyordu. İtilene çekilen eşit olduğu için denge vardır. Bundan 10 000 000 yıl önce birileri bir kıvılcım çaktı ‘-m’ler merkezde kaldı, hayır bâtın âleme sürüldü. ‘+’ler ise merkezden uzaklaşmağa başladı ve hâlâ devam ediyor. ‘-m’ler ise bâtın âlemde uzaklaşıyor. Demek ki melek ve ruhlar âleminin bâtın âlemde ve negatif parçacıklardan oluşmuştur.
HAFTALIK OLAYLAR
BANDIRMA HATTI
Geçen pazar günü kaza geçiren Ahşap Ev ustası arkadaşımız İsa Gök’ü Çatalca’da ziyarete gitmiştim. Pazar akşamı Bandırma yolu ile İzmir’e döndüm. Dört milyon TL daha pahalı gittim. Oysa maliyet % 25 daha aşağıdır. Bandırma’ya saat 12’de indik. Sipsivri ortada kaldık! Araç yok! Saatlerce bekledik. Ayakta zar zor yer bulup gidebildik. Oysa ben çıkar çıkmaz İzmir’e giden araba vardır diye düşünmüştüm.
Adil Düzen olsa Ne Yapar?
İzmir’e bilet on milyondur. Bu yol % 25 daha ucuzdur. O halde 2.5 milyona satılmalıdır. Zaten üçte biri boştu. O zaman dolacak yine aynı para gelecektir. Çıkar çıkmaz geminin bir servisi olmalıdır. Parasız Bursa - Balıkesir asfaltına indirmelidir. Böylece Bandırma Hattı dolu dolu çalışır. Bandırma anayol kavşağında dinleme tesisleri kurulmalıdır. Otobüsler hem dinlenirler hem de yolcu alırlar. Bandırma anayol kavşağı İmara açılmalı, Bandırma’nın bir sanayi merkezi olması sağlanmalıdır. Bunu;
İstanbul Belediyesi yapabilir.
Bandırma Belediyesi yapabilir.
Ulaştırma Bakanlığı yapabilir.
Devlet planlamasında beş yıllık planlar içinde yer alabilir.
Ancak bunları bugünkü kamu yapmıyor, yapamıyor. Halk “kooperatifler” şeklinde teşkilatlanıp onlar yapmalıdır. Biz halkımıza Kooperatifçiliği öğretmek üzere faaliyetteyiz.
312 inci MADDE
Sayın N. Erbakan’ın mahkumiyeti ile 312 inci madde yine gündemde. Oysa sorun 312 inci maddede değil ki. Kanunları hakimlerin keyfi olarak yorumlamaları ve bunu durduracak bir müessesenin olmamasıdır. 312 kalkar, 322 gelir. Madde mi biter, yoksa yorum mu biter?
Bunun için Adil Düzen şu çözümü getirmiştir:
Yargı tarafların seçtiği hakemlerden oluşmalı. Tarafsız ve bağımsız olmalıdır. Yargı yine yargı yoluyla denetlenmelidir. Kasten çarpık karar veren hakemler veya soruşturmacılar zararları tazmin etmelidirler. Zararları dayanışma ortaklıkları karşılamalıdır. Soruşturma serbest soruşturma kurullarınca yapılmalı, hakemlerin red ve kabul yetkileri olmalıdır. Hakimler merkezden atanabilir. Ancak bunlar sadece davaları yürütür ve tescil ederler. Ne soruşturma yapar ne de karar verirler, şimdilik hakem kararlarını bozma yetkileri tanınabilir.
REKTÖRLERİN ATANMASI
Devlet Başkanı yetkisi olmadığı halde YÖK Başkanı’nın Listesini iade etti. YÖK Başkanı her üniversitenin listesini ayırdı ve yine aynı listeyi gönderdi. Devlet Başkanı sadece Dokuz Eylül Üniversitesi üzerinde değişiklik yaptı. Dış güçlerin Türkiye temsilcileri Devlet Başkanını deniyorlar. Rektörleri seçerken kendi istediği kimseleri atama zekasını gösterecek mi, yoksa anlamayacak ve kendisi devlet başkanlığı yapmaya kalkışacak mı? Şimdi Devlet Başkanı ya saldırılara hedef yapılacak veya istediklerini söylemeden yapan bir başkan mı olacak?
Demirel ve Özal kıvrak zekaları ile her iki tarafı idare ettiler.
Adil Düzene göre Devlet Başkanı Ne Yapmalıdır?
) Devlet Başkanı her hafta siyasi parti başkanları ile görüşmeli ve onların görüşleri istikametinde kararlar almalıdır.
) Devlet Başkanı bunun dışında haftada bir gün Başbakan, bir gün de Genel Kurmay Başkanı ile görüşmeli, Genel Kurmay’ın tavsiyelerine hassas olmalıdır. Çünkü halihazırda Türkiye’de en iyi çalışan ordudur ve en sadık kuruluş da ordudur.
) Devlet Başkanı baskı yoluyla oluşan bu hükümet yerine meclisin kendi iradesiyle oluşturduğu bir hükümet kurdurmalı ve işlerine karışmamalıdır.
) Nihayet itibarını kaybetmiş olan Meclisin itibarını orduyu da arkasına alarak yüceltmelidir. Bugün iktidar dağılmıştır. Oysa iktidar tecezzi etmez.
EKONOMİDE ZELZELE
Köyde bir aile düşünün. Arazileri vardır. Her yıl eker, biçer ve yaşarlar. Komşulardan biri komşuyu yemeye karar vermiş, ona tavsiyelerde bulunmuş: Sen çalışıyorsun, çok yoruluyorsun. Oysa sen çalışma, o zaman az yersin, sana yeter! Bak elindeki tohumluk buğdayı da tarlaya atıyorsun. Çürüyor, ekme. Ben sana borç veririm, geçinirsin!
Bu tavsiyeye uyan aptal komşudan daha aptal bugünkü Türkiye’dir!
Enflasyonu düşüreceğiz diye tüm işleri durdurduk. “İMF borç verecek de geçineceğiz!” diyoruz. İşsiz kalan insan bize yüktür. Çünkü nasıl olsa geçinecektir. Ekilmeyen tarla zarardır. Çünkü o vakit geri gelmez.
Bu hükümet ne yapıyor? Devleti intihara götürüyor.
Hepsi susmuş, bitkisel hayata girmişler, bilinçlerini kaybetmişler.
Adil Düzenin Görüşü Nedir?:
) Ülke İstiklâl Savaşı’nda olduğu gibi kendi derdine düşmüşlerin yönetimindedir. Gaflet, dalâlat, hatta hıyanet içindedir. Milleti yine milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.
) Halk teşebbüsleri devreye girecek ve işsizliği ortadan kaldıracak, tüm tabii imkanları harekete geçirecek.
) Makro ekonomideki çöküntüyü mikro ekonomi giderecek şekilde halkın planlama yapması gerekir.
) Elbette halkın bu hareketini durdurmak isteyen şer güçler olacaktır. İşte milletin azmi ve kararı onlara karşı gereklidir.
) Halkın azmini gören ordu da dağıtılmış olsa bile milletle bütünleşecek ve ekonomi sağlığa kavuşacaktır.
) Sonra sıra inkılâplara gelecek ve Adil Düzen Anayasası oluşturulacaktır.
Bunun dışında bir kurtuluş görmüyoruz.
Otuz yıl önce parti kurduk. Şimdi onlar da milletin sırtında yük. “Kapanmayalım!” diye köy gelini gibi sus-pus oturmaktadırlar. Madem ki görev göremiyorsun, hiç olmazsa çekil!..
Demek ki siyasetin yapabileceği bu kadar!
Batum’dan bir akıldane Trabzon Valisine mektup yazmış:
“Valiyi vâlâ /
Rütbesi bâlâ /
Memleket elden gitti /
Uykuda mısın hâlâ?!”
Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Yayına Hazırlayan: REŞAT NURİ EROL