1967...1968...1969......................AKEVLER 33 YILDIR ÇALIŞIYOR.........................1999...2000...2001
GELECEĞİN II. KUR’AN - V. İSLÂM MEDENİYETİ’Nİ KURUYORUZ...
SİZİ DE ÇALIŞMALARIMIZA DÂVET EDİYORUZ... BUYRUN! BİRLİKTE ÇALIŞALIM...
KUR’AN MATEMATİĞİ Üsküdar/ İstanbul, 16 ŞUBAT 2001 CUMA
98. SEMİNER NOTLARI clubs.yahoo.com/clubs/adilduzen
www.adilduzen.8m.com
SEMİNER NOTLARI BURADA! www.akevler.org
بسم الله الرحمن الرحيم
ولو أن أهل القرى أمنوا و اتقوا لفتحنا عليهم بركات من السماء و الارض
و لكن كذبوا فأخذناهم بما كانوا يكسبون (اعراف 7/96)
B E R E K Â T
“Kura ehli iman etmiş ve ittika etmiş olsaydı onların üzerine semavat ve arzın berekâtını fethederdik. Velâkin onlar tekzib ettiler de biz kesbedici olduklarından dolayı onları ahzettik.” (A’râf(7);96)
“Köyler halkı inanmış ve korunsaydılar onların üzerine yer ve göklerin bolluğunu açardık. Oysa onlar yalanladılar da biz de onları yaptıklarından dolayı yakaladık.” (A’râf(7);96)
و Va: Buradaki “ve” harfi bu âyetteki cümleyi bundan önceki iki âyete bağlamaktadır. O âyetlerde karyelere haber getirenlerin gönderildiği, bu haberden sonra onların sıkıntılara sokulduğu belirtiliyor. Sonra da hallerinin iyileşmiş olduğu anlatılıyor. Aniden kendilerine haberler geleceği bildiriliyor. Allah insanlara önce bilgi veriyor. Nasıl değişeceklerini ve gelişeceklerini bildiriyor. Eskiden peygamberler gönderilir ve onlar haber verirlerdi. Şimdi ise artık peygamberler gelmiyor. Onların yerini ilim adamları almışlardır. Her yıl borcu artan bir ülkenin bir gün faizlerini dahi ödeyemiyeceği ve çöküp gideceğini görmek için ille de üniversiteleri bitirmiş olmak, akademik kariyerler yapmış olmak gerekmez. Topluluk bu bilgilere kulak vermez. O zaman Allah onları sıkıntılara sokar. Eskiden bu sıkıntılar zelzele, yangın, sel gibi âfetler şeklinde ortaya çıkardı. Şimdi ise bunlar işsizlik, açlık, rüşvet, yolsuzluk gibi sosyal âfetler olarak ortaya çıkıyor. Topluluk başka çıkar yol olmadığını görünce ilim adamlarına kulak vermek zorunda kalır ve kısmen kendilerini düzeltirler. İşleri de düzelir. Gene azmaya başlarlar. Kur’an diyor ki; “Sonra ansızın yakalarız.” İlmin verilerine uymayanların yeryüzünde payidar kalmaları mümkün değildir. Çünkü insan evrim içinde yaratılmıştır. Evrim kanunlarına uymayanlar eleneceklerdir.
لو LaV: “La va”den oluşmuştur. “La” nefy edatıdır. “Va” da yemin vavıdır. “Olmadı. Yoksa olsaydı andolsun ki bu böyle olurdu.” şeklinde mânâlandırabiliriz. “Eğer karye halkı inansaydı biz göklerin bereket kapısını açardık.” diyor. “Ama olmadı. İnanmadılar. Biz de onları uykuda iken yakaladık.” deniyor. Biz Adil Düzeni anlatırken ilmin verilerini oraya koyuyoruz. Kimse, “Siz yanlış söylüyorsunuz.” demiyor. “Deneyelim de yanlış olduğunu görelim.”demiyor. Herkes “Olmaz, bu!” diyor. Siz ise inanıyorsunuz. Aynı zamanda siz denemeyi de uygun buluyorsunuz. “Deneyelim, olursa görelim. Olmazsa, denememizle bilgi ediniriz. Daha büyük zararlara düşmeyiz.” diyorsunuz. İşte bu sebepledir ki Allah sizden râzı olmuştur.
أن EnNa: Lev şart cümlesini alır. Şart cümlesi fiil veya isim cümlesi olabılır. Burada bazı te’kid kuralları vardır. Bizzat “Lav” kendisi te’kid harfıdır. Ehl-i kurayı “Âmenu”ya takdim etmiştir. Sonra cevap “Lâ” ile gelmiştir. “Enne”de ayrıca te’kid yapılmıştır. Burada vurgu karye halkına olmuştur. Onların oluşmasını istemektedir. Te’kidler ne zaman gelir? Eğer muhatabın zihni bu hususta hiçbir bilgiye sahip değilse veya kanaatı olumlu ise te’kid harfı gelmez. Muhatapta eğer yanlış bilgi varsa bir te’kid gelir, inatçı ise iki te’kid gelir. Tahsis varsa, bunun için de takdım - tehir olur. Burada “Enne”nin ve “Lâ”nın gelmesi, bizlerin yanlış bilgiye sahip olduğumuz hususundaki ikazdır. Genel kanı şudur. Biz şeriata ve ilmin verilerine uyacak olursak aç kalırız. İşte Allah bize diyor ki; “Yanlış biliyorsunuz, tersini düşünüyorsunuz. Kurallara ve ilmin verilerine uyacak olursanız bereket kapıları açılır.” diyor. Bu âyetin haber verdiği hususlara hepimiz çok dikkatlice kulak vermeliyiz. Bereket kapıları cari sistemde değil “Adil Düzen”dedir. Bugün servet edinenler hep kamunun mallarını paylaşıyor. Kamu da çöküyor. Gemileri batarsa onlar nereye sığınacaklar?
أهل Ehl: Xılal, ara demektir. Dişlerin arası veya sahifelerin arası demektir. Exalle demek araya girdi, karıştı, içlerinden oldu demektir. Sonra “x” “he”ye dönüştü ve “Ehl” oldu. Bir şey hakkında bir mesleği varsa o onun ehlidir denir. Burada karye halkı anlamına gelmekle birlikte, karye hakkında bilgisi olan, onun kaide ve kurallarını da bilen anlamını taşır. Demek ki göklerin bereketine ulaşmamız için önce ehil olmamız, o bereketten yararlanmayı bilmemiz gerekir. Seçimde halkın oyunu alarak iktidar olanlar ehil olmadıkları için başarısız olmuşlardır. İşte Necmettin Erbakan’ın ve Devlet Bahçeli’nin halleri buna açık delildir. Karye halkı da karyeciliğe ehil olmalıdır. Karyeciliği bilmelidir. Göçebe hayatından yerleşik hayata geçen insanlar ona ehil olmalıdır. Yoksa Nuh Tufanı ile karşılaşırlar. Tarım döneminden sanayi dönemine geçerken de sanayi toplumuna ehil olmaları gerekir. Yoksa sosyal tufan içinde boğulup giderler.
القرى ELQURA: Karye, yamaçlardan süzülüp biriken suların bulunduğu yer anlamındadır. Sonraları subaşı denen yerdir. Çölde ve yolculukta bu çok önemlidir. Göçebe halinde dolaşanlar hayvanları sulamak, kendileri de su almak için böyle suyun bulunduğu yere gelir ve çadırlarını kurarlardı. Sonraları tarım dönemine geçildiğinde bu suların çevresi parsellendi ve evler kuruldu. Buralara “karye” dendi. Bunlara daha sonra “köy” denmiştir. Onlu sistemi ve bir aileyi 3 ile 10 arasında kabul ettiğimize göre, nüfusu 300 ile 1000 arasında olan yere “karye” denmektedir. Burada çoğul gelmiş. Yine onlu sisteme göre on köyden oluşan topluluk demektir. Yani nüfusu 3000 ile 10 000 arasında olan topluluk demektir. Kur’an’ın “kabile” dediği ve bizim “bucak” dediğimiz topluluğu ifade etmektedir. Bu âyet bize “Adil Düzen”in kurulması için kriterler vermektedir.Önce böyle bir uygulama bir sitede başlayacaktır. Bu sitenin nüfusu yaklaşık 5 000 kadar olacaktır. Böyle bir topluluk aynı zamanda tarıma dayanacaktır. Çünkü böyle bir oluşum boykot edilir. Onlarla alışverişi kesip aç bırakmak isterler. O zaman topluluk kendi kendini yaşatacak durumda olmalıdır. Hiçbir şey almasa ve satmasa da yaşayabilmelidir. Böyle yerlerde hayvan beslenebilir. Sera ziraatı yapılabilir. Bununla beraber bu topluluk tecrit edilmiş kapalı hayat yaşamayacaktır. Bu topluluk kendi içinde bir market kuracaktır. Halk ürettiklerini veya satın aldıklarını bu markete getirip “altın-garam” ile satacak, ihtiyaçlarını da bu marketten alacaktır. Burada halk ne yapacak? Ya kendileri üretecekler ve bu mağazalara koyup bucak içi tüketim olacaktır. Yahut ürettiklerini götürüp dışarıya satacak, aldıklarını gelip bu mağazalara koyacaklardır. Yönetim alım - satım işleri ve üretimle uğraşmasın. Burada “KuRA” kelimesi marife gelmiştir. Gelişigüzel her kura için değil de, kendilerine peygamber gelen belli site, hatta belli kura ifade edilmektedir. Şimdi ise peygamber gelmeyecektir. Bugünkü müsbet ve sosyal ilimlerle planlanmış bir kura kastediliyor. Bizim görevimiz nedir? İşte böyle bir kuranın plan ve projesini yapmaktır. Kur’an’ın gösterdiği yoldan hareket ederek bugünkü müsbet ve sosyal ilimlerin verileri içinde bir 10 000 hanelik kooperatifin planını yapmak. Sözleşmelerini yapmak. Bunu yapabilmemiz için çalışmamız gerekiyor. Ayrıca denemeler yapılması gerekiyor. İşte biz şimdi çalışıyoruz. Akevler kooperatiflerinde de denemeler yapıyoruz. Harf-i tarıf bize belli bir karyeyi haber veriyor. Bunu biz müsbet ve sosyal ilimlerle bulacağız. Biz de onu arıyoruz.
أمنوا EaMaNUv: Mena, kapıları karşı karşıya olan evlerin kapılar önü ortak yerdir. Burası güvenli yerdir. Buraya giren “Emin” olur. Mal koyan da emniyete girmiş olur. “EaMaNUv” if’al bâbından veya mufaale bâbından olur. İf’al bâbından olursa, kendilerini birlikte emniyete alan mânâsınadır. Müfaale bâbından olursa, birbirini emniyete alanlar demek olur. Bunun anlamı, dayanışma ortaklığını kuranlar demektir. Yani bu site böyle merkezden verilen paralarla kurulmayacak. 1000 aile bir araya gelip kooperatif kuracaklar ve siteyi bunlar oluşturacaklardır. Bu boş yerde yeni kooperatif kurmakla da olur, yahut mevcut bir yerdeki halkın bu kooperatife katılması ile de olur. Biz böyle bir kentin projesini hazırlayıp kısmi uygulamalar yaparsak, böyle bir karyeyi kurmak için yola çıkacağız. Bunun için böyle bir yeri şöyle bulabiliriz:
a) 100 ortak ile ahşap evler yapmaya başlarız. Önce 10 evlik bir yazlık site kurarız. Sonra 100 evlik bir sitemiz oluşur. Sonra da 1000 evlik site kurmuş oluruz. Bunlar tatil günlerinde buraya gelirler. Normal günlerde kentte işlerini yaparlar.
b) İstanbul’un içinde bir süpermarket açarız. Önce çevreyi bu süpermarkete ortak ederiz. Yeter sayımız olunca kooperatifimizi site kooperatifine çeviririz. Bunu yapabilmemiz için elimizde birikmiş yeter sermaye olmalıdır.
c) Belediyelere başvururuz ve bize birkaç bin dönüm yer vermelerini isteriz. Orada sitemizi kurarız.
d) Belediyeler vermezse, devlete başvururuz. Bir çölde, ıssız bir yerde hangi devlet bize yer verirse orayı ihya ederiz. Kentimizi orada kurarız.
İman etmiş kimseler demek, bunu kurmaya karar vermiş kimselerdir. Hedefi bu olan kooperatife üye olanlar demektir. Burada “amenu” kelimesi mutlak olarak kullanılmıştır. Allah’a iman, âhirete iman şeklinde kullanılmamıştır. Bundan dolayı dayanışma ortaklığını kurma anlamını veriyoruz. Hazreti Muhammed Medine’ye gittikten sonra böyle ortaklık kurdu ve Kur’an bunlara “Ey dayanışma ortaklığını kuranlar!” anlamında “Ey iman edenler!” hitabını yaptı. Böyle bir hitap daha önce yoktu. Ama kurma safhasında “iman edin” hitabı vardı. Yani “dayanışma ortaklığını kurun” deniyordu.
و Va: Buradaki “Va” ittikayı imana bağlamaktadır. İman, plan-proje yapma, ortaklığı kurma demektir. Dayanışma ve yardımlaşma kooperatifi kurma demektir. Bugünkü mânâsı budur. Dünkü mânâsı da bu idi. İnananlar Medine sitesini kurdular. Mekke’de hazırlık yaptılar, Medine’de sitelerini kurdular. Biz de şimdi hazırlık yapıyoruz, ileride kuracağız. Onların başında peygamber vardı. Bizim ise ilmimiz vardır. O zaman site kurma bir yönüyle basitti. Ama zordu. Çünkü şartlar müsait değildi. Bugün de zordur. Çünkü çok daha gelişmiş bir site kuracağız. Kolaydır, çünkü bol bol kaynağımız var, imkanlarımız vardır. O günün imanı tek tanrıyı kabul etmektir. Bugünün imanı, dayanışma ortaklığı olan kooperatifi kurmayı kabul etmek ve ona üye olmaktır. Bu arada yanlış bir şey anlaşılmasın. Bu sadece bizim kooperatife ortak olmak değildir. Böyle binlerce kooperatifler kurulur ve bunlardan başarılı olanlar örnek olurlar. Merkez, müsbet ve sosyal ilimdir. Bu yolda her söze kulak verilir. Her düşünce değerlendirilir. Biz Kur’an’a kulak veriyoruz, başkaları da başka kitaplara, mesela Adam Smit’e, mesela Marx’a veya Buda’ya kulak verebilirler. Onlar da o ülkenin mevzuatına uyarak ortaklıklar kurabilirler. Bu ortaklık başka tür şirketler olabilir. Biz Kur’an’ın öğretisine uyarak kooperatifimizi kuruyoruz.
اتقوا İtTıQAv: Vıka, kab demektir. Vıa, yumuşak; Vıka, katı kabdır. Depo da olabilir. Sığınak da olabilir. Güvenli yer demektir. İftial bâbı, kendi isteğiyle katılaşma demektir. Kulübeye giren demektir. Buradaki kulübe kooperatiftir. Onun düzenidir. Ona girme demek, sadece kaydolma demek değildir. Sözleşmede ve kararlarda yer alan hususlara uyma demektir. Vecibeleri yerine getirme demektir. Başarıya ulaşmak için iki şeye ihtiyaç vardır. Biri inanmak, diğeri ise çalışmaktır. Burada çalışmak ittika ile belirtilmiş. Halbuki başka yerlerde amel-i sâlih ile belirtilir. İnlkılâp yapılmış ve tamamlanmış yerlerde amel-i sâlih esastır. Halbuki inklılâp tamamlanmadan ise ittika esastır. Bu anlamda ittika nedir? İttika demek, cari sistemden korunmak demektir. Ondan kaçıp kulübeye yani kooperatif kulübesine sığınmak demektir. Gerçekten çevre yayla veya çöl kadar geniştir. Ama orada fırtınalar var, canavarlar var, hayat çok tehlikede. Kulübe küçüktür, sıkıntılıdır, ama güvenlidir. Kooperatifimizi böyle göreceksiniz. Herkesin kulübesi olmalı, ilk önce kulübelere bir sığınmalıyız. Yani herkes kooperatif kurmalı ve bu sosyal âfetlerden kurtulma yollarını aramalı. Sonra dışarısını da güvenli hâle getiririz. İşte ittikanın amel-i sâlihten farkı budur. İttika pasiftir. Amel-i sâlih aktiftir. Ancak önce ittika, sonra amel-i sâlih. Çünkü başarıya böyle gidilir.
ل La: Te’kid harfıdır. “İnne”den sonra geldiğinde muhatapları münkir seviyesine düşürür. Bu âyet bize de hitap etmektedir. Bizi uyarmaktadır. Böyle bir hataya kapılmayınız. Siz böyle yapmayınız. Bu âyet “lav” ile başladığı için hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir şeyi söylüyor. Bunun anlamı şudur ki, gelişme kıyamete kadar devam edecek. İnsanlar kısmen iman edip ittika edecek ve kısmen göklerin bereket kapılarına kavuşacaktır. Ama biz bu yolda çalışanlar ömrümüzü tükettiğimiz zaman çocuklarımıza daha gelişmiş bir ülke bırakmış olacağız ve cennetteki yerimiz ise amele göre yücelerde olacaktır. Başarıların tamamını dünyada peygamberler görmedi ki biz görmüş olalım. Biz bu yolda çalışıyor muyuz? O bize yeter. Çünkü Allah bizden yalnız bunu istiyor. Sonuç olmuş veya olmamış, bize ait değil, Allah’a aittir.
لفتحنا Fatha, kapı tokmağıdır. Çekip onunla kapı açılır. Bu bir ip de olabilir. Kapı eğik takılır. Kendiliğinden kapanır. Üstüne bağlanan iple açılır. Sonraları “Fath” kapıyı açma anlamında kullanılmıştır. Daha sonra da bir kentin kapısını açma anlamında şehrin alınması için kullanılmıştır. Burada “biz fethederdik” diyor. Allah eğer bir işi doğrudan kendi iradesi ile değil, tabii ve sosyal kanunlarla yapıyorsa, o zaman “biz” der. Buradan Allah bize şunu bildiriyor: Bu açış tılsımlı bir açış değil de, tabii ve sosyal kanunların gereği olan açılıştır. Demek ki bizim “Adil Düzen” dediğimiz, ilmin verileri olan düzendir. Biz hiçbir zaman; “bu Kur’an’da var, gelin bunu okuyup üfleyelim, sonra kanatlanıp uçarız!” demiyoruz. Bunları Hz. Peygamber’den istemişler de Kur’an ona; “‘Ben bunları yapamam’ de.” demişti. “Adil Düzen”in kuruluşunu kimse sünnetullah dışında bir zuhur olarak beklemesin. Nasıl televizyonu bulan kişi televizyonu keşfetmiş ise, biz de “Adil Düzen”i keşfediyoruz. İcat etmiyoruz. Çünkü o zaten vardır. Kur’an yeni düzen koymuyor. Konan düzeni bize bildiriyor. Bildirdiği düzen tabii ve sosyal kanunların düzenidir. İttika kelimesi de zaten bunun için kullanılmıştır.
عليهم Aleyhim: Burada “onların üzerinde açardık” deniyor. “Aleyhim azabun” deneceği yerde “lehüm azabun” denmiştir. “Lehüm ebvabe essemavati” dendiği halde “Aleyyhim ebvabe essemavati” denmiştir. “Li” “ala”, “ala” da “li” yerine kullanılmaktadır. Azabdaki “Le” azabın insanların lehine olduğunu belirtmek içindir. Çünkü azab insanı eğitiyor ve derecelerini yükseltiyor. Buradaki “ala” da yeryüzü nimetlerinin aleyhte olduğuna işaret etmiş oluyor. Çünkü “siz nimetlerden sorulacaksınız” gereği bolluk sorumluluğun da bolluğudur. Biz amel edip görevlerimizi yapalım. İstenen sonucu biz görmezsek bu bizim aleyhimize değil lehimizedir. Birçok kimse servet ve makam sahibi olduktan sonra azıyor. Eski hâlini koruyamıyor. Biz de koruyamayacaksak, Allah’a dua edelim de veremeyeceğimiz imtihanlara Allah bizi sokmasın. İmtihana girme haklarımızı kaybetmeleyelim
بركات Bereket. Bolluk demektir. Berk, yığın demektir. Ekin bereketi anlamındadır. Berekât, kurallı çoğuldur. Bu da ekonominin temel kanununu belirtir. Her şey belli oranda iyidir. Yemek tuzsuz olursa tatsız olur, çok tuzlu olursa acı olur. Her şey kararınca olmalıdır. Serbest piyasa mekanizması her şeyi kararlı kılar. İşte “Adil Düzen” de budur. Her şeyin dengeli olması. Memlekette herkes çalışabilsin, bu “berekât”tır. Ama ürün az olur veya çok olur. Herkes için söz konusudur. Hem serbest rekabet olmalıdır, hem de serbest rekabeti ortadan kaldıracak şekilde olmamalıdır. İşte serbest ama dengeli olan sistem berekât sistemidir. Bir sarkacı alın, gidip gelir. Gidip geldiği için serbesttir. Ama bir yerden hepten uzaklaşmadığı için de dengelidir. “Yer ve göklerin berekâtını onlara açardık.” Yani; “İnsanlar inanıp ittika etseler ve bunlar bir bucak halkı olabilseler, her türlü sosyal ve tabii imkanları onlara açardık.” diyor. Bunun anlamı şuudur ki; “Biz çalışan kimselere ondan yararlanma imkanını sağlarız.” demektir.
السماء Sema: Hayvanın sırtı, “erd” de alt tarafıdır. Bulunduğumuz yerin altı arzdır, üstü semadır. Sema tabaka tabakadır. En yakın sema yağmur semasıdır. Sonra şihab seması gelir. Yani atmosferli semadır. Göktaşları burada kayar yıldız olurlar. Sonraki sema sabah semasıdır. Sabahları elektrik semadan bu ışık bize yansır. Sonraki sema kamer, sonraki şems, sonraki sema-i dünyadır. Dünya, yaklaşan demektir. Yıldız yığınlarının arası her zaman genişlediği halde, burada atomlar arası mesafe sabittir. Kitleler birbirine yaklaşmaktadır. Arzda yaşadığımız kara parçası ve denizler, sonra su tabakası, sonra toprak, sonra kaya tabakası gelir. Onun altında gaz tabakası vardır. Daha alt yapısında sıvı tabaka, merkezde yine katı cisim bulunuyor. Bütün bunlar maddi imkanlardır. Ayrıca sosyal imkanlar da vardır. Mecazi mânâda biri tabii imkanları, diğeri de sosyal imkanları ortaya koyar. Bu iki kelime birlikte kullanıldığında, maddesiyle ve mânâsıyla bütün kainatı belirler. Yani “ilmin verilerine uyarsanız hem tabii hem de sosyal imkanları size açarız” denmiş oluyor. Diyeceksinzi ki, “Biz inandık ve ittika ettik, niçin bu kapılar bize açılmıyor?” Burada hatayı âyette değil kendimizde aramamız gerekir. “Bir şeyi eksik yapıyoruz ki bu olmuyor.” diyeceğiz. Eksikliği kendimizde aramalıyız. Başka bir bakımdan da çevredekilerin hâliyle karşılaştıracak olursak, hâlimizin onlardan iyi olduğunu görürüz. Hâlimize şükredersek Allah daha fazlasını verir.
و لكن Valâkin: “Va” atıf harfidir. “La” olumsuz edatıdır. “Kin” “Kâne”den dönüşmüştür. Buradaki “va” hal vavıdır. “Oysa” anlamındadır. Yani; Böyle yapmıyorlar. İman etmiyor ve ittika etmiyorlar. Etmedikleri için de gök ve yerlerin bereketleri kapanmış durumdadır. Bugünkü krizlerin sebebi insanların hep “benim olsun” demeleri, “bizim olsun” diyenlerin olmamasıdır. Sizler böyle düşünmüyorsunuz. Onun için Allah bir gün sizlere bereketini yağdıracaktır. Korktuğum, sonra sizlerin de bu yoldaki çalışmaları bırakmanız olacaktır. Çünkü insanlar kazandıkça onun Allah’tan geldiğini değil de, kendilerinden olduğunu zannederler. Bu dünyanın sorunları ancak Allah’a tevekkül ile çözülebilir.
كذبوا Kâzib: İçi boş meyvedir. Dışarıdan baktığınızda meyvesi var sanırsınız. Kabukları açdığınızda bomboş. Yalan haber de böyledir. Gerçeklere uymayan söz demektir. Tekzib etmek demek, gerçekleri söyleyen birinin sözlerini kâle almamak demektir. Kâl ile tasdik edip fiil ile inkâr etmek de tekzibdir. Birisine bir şey anlatırsınız. Onu delillerle isbat edersiniz. Sonra onun size cevabı ne olur, bilirsiniz. Anlamadım, demesidir. Fiile intikal etmeyen bilgilere insan inanmaz. Namaz kılmazsanız, Allah ve âhireti bilirsiniz ama ona iman etmezsiniz. Beyninizdeki fikir merkeziniz Allah’ın ve sorumluluğun varlığını bilir ama his merkeziniz devamlı şüphe ve tereddüt içindedir. Sizi amele götürmez. Melekeleriniz hayıra çalışmaz.
فأخذناهم Ahze bir tutam ottur. Ahzetmek, yakalamak demektir. Yine burada “biz” demek suretiyle “tabii ve sosyal kanunlarla yakaladık” demektir. Siz rüşveti meşru görürseniz, bir gün o sizin kapınızı da çalar. Siz sömürmeyi meşru görürseniz, bir gün sizin kapınızı da çalar Tabii ve sosyal kanunlar sizi çökertir. İlmin dedikleri olur. Kötülüğün başarıya ulaştığı olmamıştır. Kötülük eninde sonunda mağlup olacaktır. Kötüler sinecek, iyilik başaracak ve devam edecekdir.
هم Hum: Onlar çoğuldur. Kur’an’ın anlattıklarında daima iki konu çok farklıdır. Biri, dünya azabıdır. Dünyadaki cezadır. Bu topluluklar için daima sözkonusudur. Tarih daima buna şahittir. Diğeri ise kişilerdir. Kişilerin tek tek vereceği hesaptır. Genel kural şudur ki; topluluklar dünyada cezalarını çekerler. Âhirette hesap vermezler. Kişiler ise dünyada eşittirler. İyiler de kötüler de sıkıntılı ve ferah günlerini yaşarlar. Âhirete vardıklarında herkes ayrı ayrı hesaba çekilir ve kendi yaptıklarının karşılığını alır. Burada daha çok toplulukların dünyadaki cezalarıdır. Allah’a inanmadıkları için değil, ittika etmedikleri için değil, kötülükler yaptıkları için onları yakalamış olacaktır. İlmin verilerine göre değil, iman ve ittikaya göre değil de, yaptıkları sebebiyle tabii ve sosyal kanunlara çarpılacaklardır. Küsbe, buğday yığını demektir. İnsanların biriktirdikleri mallar kesbettikleridir. Sonra yaptıkları işlerin hâsılası da kesbettikleri olmuştur. Burada kesbeder oldukları demekle yani “kâne” fiili ile kullanmış olması, yakalamanın hemen değil de belli müddetten sonra olmasıdır.
Türkiye nereye gidiyor? Biz nereye gidiyoruz?
a) Her gün işsizliğimiz artıyor. Çevremizde işyerlerinin kapalı veya işlemez olduğunu görüyoruz.
b) Artık ekmek alamayacak duruma doğru sürükleniyoruz.
c) Borçlanıyoruz. Borcumuz artmakatadır.
d) Haraç vermeden, rüşvet vermeden arabamızı bile park edemiyoruz.
Bu duruma çareyi hükümetten aramamız yanlıştır. Biz inanacak ve ıttıka edeceğiz ve o sayede kurtulmuş olacağız. Adil Düzen konuşmalarımız üzerinde durunuz. Düşününüz. Göreceksiniz ki, Allah sizin zihninizi açacak ve iman ve ittika yolunu gösterecektir.
ADİL DÜZENDE GENEL HİZMETLER – III
YAPI KAYDI
GEREKÇE: İnsanlık başta göçebe halinde yaşıyordu. Taşınmaz varlıkları yoktu. Toprağa yeleştikten sonra taşınmazları elde ettiler. Herkesin kendi taşınmazı vardı. Birbirini yakından tanıyan kasaba ve köylerden oluşan toplulukların bellekleri neyin kime ait olduğunu bellemeye yeterli idi. Oysa bugün sanayi dönemine geçilmiştir. Sanayi döneminde o kadar iç içeyiz ki üst katımızda oturanı tanımıyoruz. Neyin kime ait olduğunu bilmiyoruz. Sık sık yer ve araç değiştiriyoruz. Bu sebeple artık eski tapu kayıtları bugün bizim ihtiyaçlarımıza cevap veremiyor. Kira veriyoruz, kirada oturuyoruz. Makinalarımızı başkaları kullanıyor, biz başkalarının makinalarını kullanıyoruz. Artık sahip olanlarla onları kullananlar ayrılmıştır. Çünkü arabanız, uçağınız olabilir, ama onu kullanma ehliyetine sahip değilseniz onu kullanamazsınız. Hâsılı, bugün tarım dönemi mülkiyet anlayışı yeterli değildir. Yeni mülkiyet türü ortaya çıkacağı gibi buna uygun kayıtların da tutulması gerekmektedir. Bu araçların sigortalanması icap eder.
İSLÂMİYET’TE TAŞINMAZ MÜLKİYETİ
Kapitalistler, kişilere mutlak taşınmaz mülkiyetini tanırlar. Kişi kendi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. İsterse boş tutabilir. Hatta çevreye zarar da verebilir. İslâmiyet’e göre bu tamamen yanlıştır. Yaryüzünü Allah bütün insanlar için yaratmıştır. Ondan yararlanmak hakkı herkesindir. Ne var ki, emek de kişinin kendisine aittir. O halde herkesin ortak malı olan yeryüzü nasıl paylaşılacaktır? Bunun için iki esas vardır: İşgal ve ihya:
İşgal: Yeryüzü madem ki hepimizindir. Kim neresini işgal ederse orası onun olmalıdır. Bir kişi iki yeri işgal edemediği için diğer yerler de boş kalacak, diğerleri de oraları işgal edeceklerdir. İşgal eden işgal ettiği müddetçe oradan kimse çıkaramaz. Ama boşalttıktan sonra artık o yerde hiçbir hakkı kalmaz. Parka gittiğiniz zaman, boş kanape varsa oturursunuz. Biri gelip sizi kaldıramaz. Ama kalktıktan sonra da burası bana aittir diyemezsiniz. Bu sebepledir ki boş toprak mülkiyeti İslâm’da yoktur. Toprağı kullanırsanız sizindir. Su kullananın, toprak işleyenindir. Tahliye ettiğiniz toprağı başkası işgal eder.
İhya: Herhangi bir toprağın verimini iki misli artırmakla elde edilir. Farz edelim ki otlak bir yer vardır. Bu yere hayvanlar gelip otlamaktadır. Bu yere gelen hayvanlar otları daha fide iken yedikleri için verimi azdır. Diyelim ki, beş dönüm yer ancak bir ineği doyurabilmektedir. Biri gelip burasını çeper altına almakta ve otları hayvanlara otlar olduktan sonra yedirmektedir. Böylece alınan bir tedbir bir dönümde bir inek yerine iki inek doyabilmekte ise bu yer ihya edilmiştir. Bu kişinin bu yere sahip olma hakkı vardır. Artık bu otlardan yalnız mal sahibi yararlanır. Vergi olarak kamu payını verir. Bir başkası gelir de dört inek doyuracak bir imkan getirirse, mesela sera yaparsa, onun o taprağı öbürünün elinden alma yetkisi vardır. Eski sahibi toprağı koymuş olur, yeni sahibi de yatırım yapar ve oluşan tesise ortak olmuş olur. İşte böylece taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkı doğar.
Mülkiyet: İşgalde kişiler işgal ettikleri müddetçe yararlanabildikleri, yerlerini başkalarına devretme hakları olmadığı halde; ihyada kendileri işletmeseler, işgal etmeseler de orası işgal edenlerin, işletenlerin ihya edene bir kira veya payı verme durumundadırlar. Bunun dışında bu kiradan yararlanma haklarını devretmek, yani satmak durumundadırlar. İşte kapitalistlerde işgal mülkiyetin sebebi olduğu halde, Adil Düzende mülkiyetin sebebi işgal değil ihyadır.
Sosyalistler kişilerin toprak mülkiyetini kabul etmemektedirler. Sadece işgal edenlerin işgal ettikleri müddetçe oradan yararlanma hakları vardır. Bu sosyalistlerden ziyade komünistlerde böyledir. Komünizmde para yoktur. Herkes karşılıksız çalışır ve karşılıksız yararlanır. Arılarda böyle hayat vardır. Oysa insan doymayan varlıktır. Aynı zamanda tembeldir. Böyle bir düzen çalışmaz. Nitekim tarihin hiçbir döneminde komünistlik olmamıştır. Ancak askeri disiplinle yönetilen kabilelerde bu hususlar geçerli olmuştur. O da komünizm değil sosyalizmdir. Demek ki kapitalistlerde işgal ve ihya mülkiyetin sebebidir. Sosyalizmde işgal ve ihya intifaın sebebidir. Adil Düzende ise işgal intifaın, ihya mülkiyetin sebebidir.
İşte bu genel ilkenin uygulanması zamanımızda hayli zorlaşmıştır. Bir yerin ihyası artık basit değildir. Bir yer oranın altyapısı varsa değerlidir. Yani ihya edilmiş olacaktır. Yolu, suyu, elektriği, telefonu olan yer ihya edilmiş olur. Yol kademe kademedir. Site içinde altyapı, köy veya semt içinde altyapı, ilçe içinde altyapı, bölgeler arası altyapı ve nihayet kıtalar arası altyapı. O halde ben bir yeri ihya ettim diyen insan o yere değer kazandıran insanlığın altyapı çalışmalarına, ülkenin altyapı çalışmalarına, ilmin altyapı çalışmalarına, bucağın altyapı çalışmalarına, sitenin altyapı çalışmalarına katılmak zorundadır. Yani artık ihya münferit değil kollektiftir. İşte çelişki içindeyiz. Bir taraftan altyapı yaptığı için oraya harcama yaptığı için o yere sahip olma hakkı vardır. Diğer taraftan üretime geçmediği için de işgal durumundadır. O yeri boş durdurma hakkı yoktur. Tarım döneminde yeterli olan ferdi ihya artık yeterli değildir. Ve eski taşınmaz mülkiyeti anlayışı artık geçerli olmayacaktır.
Burada ortaya konan kural şudur: Bir taşınmazın üzerinde ne yapılabileceği proje ile belirlenir. Bu proje ortak planlama ile çıkar. Kağıt üzerinde o yer üzerinde neler yapılacağı belirlenir. Sonra buranın altyapısı kamu tarafından yapılır. Böylece kamunun iki bakımdan arsa üzerinde payı doğar. Biri, boş toprağı koyduğu için toprak payı vardır. Diğeri ise, altyapısını yaptığı altyapı payı vardır. İşte parsele veya arsalara kişilerin özel mülkiyeti sözkonusu değildir. Kişi bu altyapıyı kendisi yapsa bile kamudan alacaklı hâle gelir, ama alt yapıya sahip olamaz. Yine hemen kapitalizm ile sosyalizm arasında Adil Düzen ortada yer alır. Kapitalistler altyapı mülkiyetini de kabul ediyorlar, sosyalistler yapı mülkiyetini de kabul etmiyorlar. Adil Düzende ise yapının özel mülkiyeti vardır, altyapının yani yol, su, elektrik hatlarının özel mülkiyeti yoktur.
İşte böylece kamunun mülkiyetinde hazırlanan parsel ve arsa üzerinde inşaat yapma hakkı, onu imar etme hakkı kişilerindir. Kişiler nerede isterlerse, nerede boş yer bulurlarsa orada inaşaata başlayabilir, orasını ihya edebilirler. İhya ettikten sonra o yer onun olur. Şu şartla ki, o yapıda kamunun arsa ve altyapı payı vardır. Bir sitenin altyapısını yapanlar o sitede arsa paylarına sahip olurlar. Ancak bu arsa paylarını kullandırmak zorundadırlar. İmar yapanlara kamu yerine arsa paylarıyla iştirak ederler. Yine sosyalistlerde hiç arsa mülkiyeti olmadığı, kapitalistlerde sitede belli arsalara malik olma hakkı bulunduğu halde, Adil Düzende sitenin içinde arsa payın olabilir. Ama arsanı belirlemek için orada yapı yapman gerekir. Kim önce yaparsa o yer onun olur.
Yapıyı yapmaya başladığınız zaman o yapıyı bitirmek zorundasınız. Bitirmezseniz başkasının bitirmesine mâni olamazsınız. Sonunda herkes yatırdığı kadar yapıya ortak olmuş olur. Bir kimse beş katlı binaya başlasa, iki katını yapsa o, iki kata malik olur. Ancak diğer üç katı başkasının tamamlamasına mani olamaz. Yahut bir kimse bir binanın kabasını yapar, o değer ile yapıya ortak olmuş olur. Ama başkasının içini yapmasına engel olmaz. Herkes katkısı nisbetinde pay sahibi olur. Görülüyor ki, bir yapının oluşması kollektiftir. Değişik kimselerin katkısına ihtiyaç vardır. O halde o yapının parselasyondan başlatarak tüm oluşlarının kayda geçmesi gerekmektedir. Gerçi bunların günlük akışları muhasebelerde takip edilmektedir. Ancak sonuçlar yani envanterler demirbaş kayırlarında yer almaktadır.
Yapıların inşası yeterli değildir. Yapıların inşasından sonra işletilmesi gerekmektedir. Bakımı gerekmektedir. Yapılar eskiden küçük ve kişilere aittir. Bugün ise yapılar büyümüş ve ortaklığın olmuştur. Ortaklar yapıları ne işletebilirler, ne de bakım ve tamirini yapabilirler. O halde artık yapıya genel hizmet veren bir ekibin olması gerekmektedir. Bunların gelir ve giderleri söz konusudur. Kiraya verilemeyen bir bina bakımsız kalırsa çöker. Bu da topluluğun servetinin çökmesi demektir. Tamamen mülkiyette yeniliklere ihtiyaç vardır. Bu sadece yapılar için değil, bugün yapılar kadar makinalar ve araçlar da aynı şekilde önem kazanmıştır. Her birinin imali, kullanılması, bakımı sözkonusudur. Bugünkü sistemle bakım çıkar paralelliğine aykırıdır. Tamirci iyi tamir ederse aç kalır, kötü tamir ederse yine aç kalır. O halde tamir ve bakımı başka esaslara dayandırmak zorunluğu vardır. Bir yapı veya bina yapıldığında onun tüm ömrü boyunca bakımını bakıcı firmalar yüklenmiş olur. Onlar sadece malzeme ve parça bedelini alırlar, işçilik ise kamu tarafından karşılanacaktır. Oranın bakımını tekeffül eden kimseye verilecektir.
Demek ki bir taşınmazın veya taşınır aracın, âletin birtakım ortak işlemleri olacaktır. Bu işlemleri yapanları, taşınmaz genel hizmetlilerini mülk sahipleri seçecektir. Ancak bunlar ortak olabilecektir.. Bunlar hizmetlileri değiştirebilecekler. Bu sebeple kayıtlar hizmetliler tarafından tutulmaz, kayıt hizmetliler tarafından tutulur. Kişilere ait kayıtlar evrak hizmetlileri tarafından taşınmazlara veya dayanıklı taşınırlara ait kayıtları da demirbaş kayıt hizmetlileri tarafından tutulacaktır. Kişi hizmetlisini değiştirdiğinde kayıtlar merkezde olduğu için yeni hizmetli hiçbir sıkıntı çekmeden hizmetine devam edebilir.
Türkiye’de gerek kamu gerekse özel teşebbüslerde kişilere ve yerlere ait kayıtlar hizmet verenler tarafından tutulmaktadır. Muhasibiniz mi var; değiştiremiyorsunuz. Avukatınız mı var; değiştiremiyorsunuz. Doktorunuz mu var; değiştiremiyorsunuz. Çünkü yeni avukatınız, yeni muhasibiniz ve yeni doktorunuzun eline kayıtlar verilmiyor. İşte bizim yaptığımız budur. Kolay değiştirme imkanımız olsun diyoruz. Kayıtlar ayrı yerler tarafından tutulsun diyoruz. Muhasipler günlük hareketi kaydederler. Olaylar ortaya çıkar. Ama bunların icmallerini ve envanterlerini kimler yapacaktır? İşte bunları da başka yerler yaparlar. Ama bunların kayıtlarını kimler yapacaktır? Bunu da kayıt hizmetlileri yapacaklardır.
Diyelim ki, bir sözleşme yapıldı ve bir terzi elbise dikecek. Bu sözleşme tescil edilecek yani noterlikte yapılacaktır. Elbisenin sözleşmeye göre bitip bitmediğine kim karar verecek? Tesbit yani kontroller karar verecek. Elbise paketlenip damgalanacaktır. Sonra elbise müşteriye teslim edildi. Müşteri de parasını ödemiş olacaktır. Bütün bunlar cereyan ederken bunların kayıtlara geçmesi gerekir. Bunun için borçlanma belgeleri tanzim edilir ve envanter ve zimmet muhasebelerine gider. Onlar ise evrak ve demirbaş kayıtlarına gider ve kaydedilir. Muamelelerin hepsi de buralara gelir. Yani ne noterde, ne kontrolde, ne muhasiplerde hiçbir belge kalmaz. Belgeler tanıklara gider, onlar muhafaza ederler. Onların kayıtları kompitürlere geçer. İşlemler kayıt yerlerinde olur. Kişiye ait kayıtlar evrak kaydında, demirbaşlara ait kayıtlar demirabaş kaydında.
DEMİRBAŞ YETKİLİLERİNİN ATANMASI
İNSANLIK DİNİ ŞÛRASI İNSANLIK EVRAK BAKANI
KITA EVRAK ÜSTÜN DANIŞMANLARI KITA EVRAK SORUMLUSU
ÜLKE İLMİ ŞÛRASI ÜLKE DEMİRBAŞ BAKANI
BÖLGE DEMİRBAŞ YÜKSEK DANIŞMANLARI BÖLGE DEMİRBAŞ SORUMLUSU
İL İLMİ ŞÛRASI İL DEMİRBAŞ BAKANI
İLÇE DEMİRBAŞ GÖREVLİLERİ İLÇE DEMİRBAŞ SORUMLUSU
BUCAK İLMİ ŞÛRASI BUCAK DEMİRBAŞ BAKANI
SEMT YED-İ EMİNLERİ SEMT DEMİRBAŞ SORUMLUSU
Evrak kayıtlarına dini şûralar sıralama usûlü ile bakan ve şûra üyelerini atadıkları halde, demirbaşlara ilmi şûralar atama yaparlar. Çünkü kişi insan olarak haklara sahiptir. Kişilik doğumundan ölünceye kadar sürer. Dinlerin görevi kişileri kurtarmak ve kötülüklerden korumaktır. Demirbaşlar, altyapılar ve yapılar tamamen plan ve projeye dayanır. Plan ve proje de ilme dayanır. O sebeple demirbaş kayıtlarını yapanları atamak ve denetlemek tamamen ilmi şûralara aittir.
İlmi şûralar sıralama usûlü ile merkezlere birer bakan atarlar. Bakan aleyhinde ilmi şûra üyelerinden herhangi biri her zaman denetleme yapabilir. Soru sorabilir, bilgi alabilir. Ancak onun herhangi bir işine müdahale edemez, emir veremez, işini alksatamaz. Gerek mevzuata aykırı davrandığından gerekse aldığı kararların sonuçsuz kalmasından dolayı bakanı yüce divana sevk edebilir. Yüce divan üç hakemden oluşur. Hakemlerden birini davacı şûra üyesi, diğerini davalı bakan seçer. İki hakem bir başhakem seçerler. Bu başhakemin meclis üyesi olması şarttır. Böylece oluşan yüce divan bakana ceza dahil her türlü kararı verebilir. Karar infaz edilir. Hakemler kasden veya ihmal sebebiyle yanlış karar vermişlerse hakemlerin akilelerine tazmin ettirir. Hakemler içtihatlarındaki hatadan sorumlu değildirler.
Sonra ilmi şûra üyeleri her bölgeye 10 civarında sıralama usûlü ile yüksek demirbaş danışmanını atar. Bu üyeler aleyhine ancak şûra üyeleri yüce divanda dava açabilirler. Bölgedeki demirbaş danışmanlarının başına demirbaş bakanı demirbaş sorumlusunu atar. Bu sorumlunun kararlarına karşı demirbaş danışmanları hakemlere gidebilirler. Kararları iptal ettirebilirler. Kararlardaki hatadan dayanışma ortaklığı sorumludur. Bölgelerdeki demirbaş sorumlusu aleyhine ilmi şûra üyeleri yüce divana gidebilirler.
Bölgelere atanan yüksek danışmanların yüksek tahsil yapmış olmaları ve kıta merkezlerindeki üstün danışmanlardan birerlerini kendilerine danışman seçmiş olmaları gerekir.
Benzer atamalar il ilmi şûrası tarafından ilçelere yapılır. İlçelerdeki demirbaş görevlileri bölgedeki evrak danışmanlarından onlara yakın kimseyi kendilerine danışman seçmek zorundadır. İlçe evrak sorumlularını il bakanları atar.
İlçe halkı kendilerine bunlardan birini demirbaş sorumlusu olarak seçer. Bir evrak görevlisi en az yirmide birinin demirbaş sorumlusu olmak zorundadır. Beşte birinden fazlasının evrak sorumlusu olamaz. Demirbaş kayıtlarının tamamı açıktır.
Semtlerde (köylerde) demirbaş hizmetlileri bulunur. Bunlar aynı zamanda yed-i eminlerdir. Bir yerde bulunan malları bunlar tesbit eder. ve gözetirler. Yeryüzü insanlığındır. Kıtalara ayrılmıştır. Denizler dışında kalan topraklar ülkelere temlik edilmiştir. Ülke toprakları bölgelere ayrılmıştır. Savunma dışında kalan topraklar illere temlik edilmiştir. İl toprakları ilçelere ayrılmıştır. Güvenlik dışında kalan topraklar bucaklara temlik edilmiştir. Bucak toprakları semtlere ayrılmıştır. İşyerleri dışında kalan topraklar ocaklara temlik edilmiştir. İşyerleri parsellenmiştir. Parseller üzerinde yapılar kurulmuştur. Yapılar bölümlere ayrılmıştır. Her bölmenin ayrı kaydı vardır. Bölmelerde bulunan demirbaşların ayrı ayrı kayıtları vardır Bölmelerin dosyaları bulunmaktadır. Ayrıca ocaklar da evlere bölünmüştür. Evlerdeki demirbaşların da kayıtları mevcuttur.
DEMİRBAŞ KAYITLARI
Bir bölme oluştuktan sonra ona bir ad verilir. Bu tıpkı doğan çocuğa verilen ad gibidir. Demirbaşın imal safhasındaki durumu çocuğun anne karnındaki durumu gibidir. Demirbaş hurdaya çıkarılır. Bu ölümü demektir. Demirbaş bir hurdalığa veya arsaya eklenir. İşte bu da mirasın taksimi gibidir.
Her bölmeye ait bir dosya tutulur. O bölmeye giren demirbaşlarla çıkan demirbaşlar o dosyalarda işlenir. Bölmeye giren çıkan malların hesabı envanter muhasebelerinde tutulur. Demirbaşlara yapılan harcamalar da envanter muhasebelerinde tutulur. Ancak icmaller ve son değerler hep demirbaş dosyalarında yer alır. Bölmeye ait tüm kayıtlar tanıklarda saklanır. Ancak bilgisayarlarda dosyalarına işlenir. Bilgisayar dosya kaydında bir şey olursa o zaman tanıklardaki kayıtlardan düzeltilir. Her kayıt belgesi iki ayrı tanıkta ve ayrı yerde bulunur.
Hangi demirbaşların, hangi özelliklerin demirbaş kayıtlarına geçirileceği, o demirbaşın imar planında bulunur. Planlar da yine iki tanıkta saklanır. Bilgisayarlarda kopyaları bulunur. Bütün buluşlar ve planlar açıktır, bedavadır. Müellifler buluşlarının veya çalışmalarının karşılığını ilgili hizmetin fonlarından alırlar. Kişilerin buluş ve projelerde özel hakları yoktur. Yine burada da kapitalizm, sosyalizm ve Adil Düzen arasında denge kurulmuştur. Kapitalistler her şey için özel mülkiyet tanımaktadır. Fikir haklarına, telif haklarına, işgallere, her şeye ama her şeye mülkiyet tanımaktadırlar. Karının kocaya, kocanın karıya malik olması gibi kapitalsit düşüncelere sahiptirler. Sosyalistler de tam tersine hiçbir şeyin mülkiyetini kabul etmemektedirler. Kişiler geçimleri için ücret almaktadırlar. Onun dışında her şey devletin yönetiminde olmaktadır. Oysa İslâmiyet’te tartılıp ölçülebilen ve saklanabilen şeylerde özel mülkiyet tanınmaktadır. Ölçülüp tartılamayan, depo edilemeyen değerlerde mülkiyet yoktur. Eğer bir yerde emek depo edilmişse o yerde emek hakkı konur. Orada da tam mülkiyet doğmaz. Elektrik özel mülkiyete konu olmaz. Su özel mülkiyete konu olmaz. Toprak özel mülkiyete konu olmaz. Doğrudan doğruya emek de özel mülkiyete konu olmaz. İlim ve buluşlar da özel mülkiyete konu olmazlar. Ancak buradaki emeklere hakları kamu tarafından verilir.
Bu sebepledir ki tüm proje ve teknik bilgiler, planlar açıktır, bilgisayar programları açıktır. Herkes yararlanır. Kimse, benim bilgimden ve projemden yararlandı diye dava ikame edemez. Bilgisayarlara virüs karıştıranlar suç işlemiş olur, zarara uğrayan tazminat davasını açar ve tazmin ettirir. Bizim hukukumuz bu hakları korumaz. Bu sebepledir ki bugün kullandığımız tüm bilgisayar programlarını kullanmayacak hâle gelmeliyiz. Biz bilgisayar program merkezlerini kurmalıyız, bu programları üretip insanlığa bedava olarak arz etmeliyiz. O takdirde paralı gruplar kendiliğinden piyasadan çekilmek durumunda olacaklardır.
Batı düzeni evliliği özel mülkiyete bağlamıştır. Oysa zina yasağı karının kocaya, kocanın karıya karşı bir hakkı olarak değil, kamu hukuku olarak yasaklanmıştır. Bu sebepledir ki, gerek zina gerekse iftira ile ilgili cezalar tarafların davasına bağlı değildir ve affı mümkün değildir. İslâmiyet’te ise bunlar kamu haklarıdır. Kamu davacıdır ve affı caiz değildir. İslâmiyet’te hiçbir şey sistem dışı değildir.
Gelecek bin yıllık medeniyetin özelliği genel hizmetler olacaktır. Genel hizmetin özelliği, genel hizmet arsa ve garanti karşılığı alınan genel veye kamu payı ile finanse edilmesi ve halka ise karşılıksız sunulmasıdır. Yine kapitalizm ile komünizm arasında Adil Düzen bir denge sistemidir. Üretimde ve ekonomik ürünlerde, tartılır ve ölçülür depo edilir mallarda özel mülkiyet, buna karşılık genel hizmetlerde kamu mülkiyeti esastır. Orada tam komünizm vardır. Herkes bedelsiz yararlanır. Halk elektriği bedelsiz kullanır, halk suyu bedelsiz kullanır. Halk yollardan ve köprülerden bedelsiz geçer. Halk bedelsız ısınır. Çünkü bunlar özel mülkiyete konu olmaz. Hz. Peygamber suyun, otun, ateşin mülkiyetini yasaklamıştır. Başka bir deyimle Adil Düzeni şöyle tanımlıyoruz.:
İstihsalde mülkiyet, istihlakta şuyuiyyet, mübadelede serbest tasarruf, kredileşmede tarifeli tasarruf, üretimde serbest teşebbüs, imarda planlı inşaat. Bu ilkelerden hareket ettiğimizde plan ve projelerin tüm bilgi ve istatistikleri herkese açık olacağı aşikârdır. İşte bu bilgileri derli toplu bulabilmek için her bölmenin bir dosyası olur.. O dosyada o bölmenin bütün özellikleri yer alır; planı, projesi, tamiri, bakımı, gelirleri, giderleri. Ayrıca her arabanın veya aracın da böyle özel dosyaları olacaktır. O dosyada da o aracın tüm özellikleri yer alacaktır. Nasıl doktor hastayı tedavi etmek için sağlık geçmişini bilmek zorunda ise, tamirci de bir makine veya yapıyı tamir etmesi için o makine veya yapının geçmişini bilmek zorundadır. Onun için kayıtlar tutulacaktır.
Kişilerin dosyalarında mirasçılar hakkında, soy hakkında bilgiler vardır. Bölmelerin de soyları vardır. Eğer bir bölme kat içinde ise o katın da ayrı dosyası vardır. Kat bir apartmanda ise apartmanın ayrı dosyası vardır. Yapının yapıldığı arsanın ayrı dosyası vardır. Su tesislerinin, kanalizasyonun, ısıtmanın ayrı ayrı dosyaları vardır. Bir bölmenin dosyasına baktığınız zaman o dosyanın diğer iligili olduğu dosyaların da numaralarını içerir. Bakınız, demirbaşlarla kişiler arasında nasıl analoji kurulabilmektedir. Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı, demek ki evrak kaydı ile demirbaş kaydı benzer müesseselerle yapılacaktır. Benzer hükümleri içerecektir. Bu da eğitimi ve kullanımını kolaylaştıracaktır. Kaydedenler de, kaydolanlar da, ondan yararlanacaklar da sistemi kolay kavrayacaklardır. Ekonomi olacaktır.
İŞLETME MÜLKİYETİ
Göçebe döneminde taşınmaz mülkiyeti yoktur. Çadırlarda yaşayan halk taşıyabildiği mallara malik oluyordu. Yerleşik hayata geçildikten sonra toprak ve ev mülkiyeti ortaya çıktı. Toprak sahipleri zamanla köylüyü esir almışlardır. Bir yerde dış ve iç güvenlik sağlandıktan sonra serbest yarış başlar. Zamanla serbest yarış içinde tekeller oluşur ve serbest yarış ortadan kalkar. Genellikle askerlerle sermaye sahipleri anlaşır ve uzun seneler halkı birlikte sömürmeye devam ederler. Bu rejime kapitalizm denir. Yani kapitalizm demek, sermaye ile askerin anlaşması, birlikte halkı sömürmesi demektir. Bunun da iki çeşidi vardır. Ya asker sermayenin emrine girer, sermaye yönetime hâkim olur, buna “sektör kapitalizmi” denir veya asker sermayeye hâkim olur, ülkeyi asker yönetir, buna da “devlet kapitalizmi” denir.
Bu yönetim şekli de sürekli değildir. Asker hâkim olursa ekonomi bozulur. Krizler olur. Ülke ekonomi bakımından geri kalır. Sermaye hâkim olursa bu sefer de sosyal yapı bozulur, anarşi ve rüşvet alıp yürür. Bütün bunlar çözüm olmamıştır. Sivil yönetim hukuk düzenine sahiptir. Askeri yönetim ise kişi yönetimine dayanır.
Tekrar iki yönetim arasındaki farkları belirtelim:
1- Askeri yönetimde emir-kumanda esastır. Kurallar ve yazılı metinler komutana yardımcıdır. Komutan olmadığı zaman bunlara uyulur. Trafik lambaları polis yoksa geçerlidir. Polis varsa lamabaya göre değil polisin işaretlerine göre hareket edilir. Oysa hukuk düzeninde kurallar baştadır. Herkes kurallara uymak zorundadır. Kurallara uymayanlar hakemlere hesap verirler. Askerlikte hâkim vardır. Hukuk düzeninde hakem vardır. Hâkim komutanın bir denetleyicisidir. Hakem ise taraflara adaleti bölüştürmektedir. Elbette askerlikte adalet sözkonusu değildir. Askerlikte güç sözkonusudur.
2- Hukuk düzeninde haklı kim ise kuvvetli odur. Askerlik düzeninde kuvvetli kim ise haklı odur. Devlet haklıyı kuvvetli kılan bir teşkilattır. Asker haklının yanındadır. Hukuk düzeninde herkes hakem kararlarına uyar. Kendi isteği ile uyar. Uymayan olduğu zaman onun için hukuk düzeni sona erer. O zaman kişi veya grup orduya havale edilir ve ona hukuk metotları ile değil askeri metotlarla dersini verir. Demek ki, asker hukukun dışına çıkanları askeri metotlara tenkil eden bir kuruluştur.
3- Askerlikte sonuç önemlidir. Hedefe ulaştınsa zafer senindir. Kullandığın araçlar mühim değildir. Hak hukuk önemli değildir. Oysa hukuk düzeninde kişiler davranışlardan sorumludurlar. Kurallara uyularak herhangi bir hareket yapılmışsa, sonuç ne olursa olsun kişiyi ilgilendirmez. Sonuçtan kurallar sorumludur.
4- Askerlikte sorumluluk kollektiftir. Zafer herkesin eseridir. İyi veya kötü savaşmış, önemli değildir. Önemli olan birlikte zafer kazanmadır. Hukukta ise sorumluluk şahsidir, herkes kendi davranışlarından hesap verir.
İşte birbirinden tamamen farklı esaslara dayanarak hareket eden asker ve sivil birbirinden tamamen ayrı çalışmalıdır. Devlet askeri metotla kurulur ve korunur, hukuk düzeni ile yaşar ve gelişir. Asker olağanüstü hallerde müdahale eder. Normal zamanlarda ise hukuk düzeni geçerlidir. İşte ister kapitalizm olsun ister soyalizm olsun, ikisi de başarılı sonuca varamaz. Bu sebepledir ki tekel önlenmelidir. Hukuk düzeninde serbest rekabet, askerlikte ise tamamen merkezi yönetim esas olmalıdır. Hukuk düzeninde tekellerin önlenmesi için tedbirler alınmalıdır. Yani sermaye tekel kurmamalı. Asker de normal zamanlarda sivil işlerine karışmamalı. Bundan başka ilmi bir yol yoktur. İslâmiyet de bunu istemektedir.
TEKELLERİN ÖNLENMESİ:
a) Toprak tekelini önlemek için hâsıladan vergi sistemi ve genel hizmetten yararlanma sistemi getirilmiştir. Bir kimse elde ettiği mahsulün yirmide, onda, beşte bir veya yarısını kamu payı olarak verir. Kamu da tohumunu, ilacını, suyunu, elektriğini, yakıtını karşılıksız çifçiye verir. Kamunun katkısı ne kadar fazla olursa payı da o kadar fazla olur. Demek ki, bir kimsenin gelecek yıllarda daha çok kamu hizmetlerinden yararlanabilmesi için kamu payını o kadar fazla ödemek gerekecektir. Geçmiş yıllarda yeter miktarda kamu payı ödememişse değerini vererek elinden toprağı alınır. Diğer taraftan herkes işsizlik sigortası ile sigortalıdır. Çalışmadan da yaşayabilir. Ama toprak sahibi ekmeden toprağı elinde tutamaz. Bu da toprak tekelini önler.
b) Ticarette sermaye tekelini önlemek için sermaye vergisi alınır. Üretimde istihsal vergisi alınır, oysa ticarette büyük sermayeden sermaye vergisi alınır. Azalan gelir kanununa göre kişi için öyle sermaye miktarı vardır ki orada kâr %2.5’tur. O da kamu payı olarak alınmaktadır. Böylece kişinin sermayesi artık artmamaktadır. Ancak o sermayeyi koruyabilmesi için son gayretle çalışmak durumundadır. Yahut sermayeyi ticaretten çekip üretime kaydırmak zorundadır. Üretimde de eğer herkes iş bulmuşsa burada iş yapmaz. Yatırıma gidecektir. Bu da ülkenin imarını artıracak, ülke daha çok nüfus besleyecek hâle gelecektir.
c) Altyapı Tekeli: Bazı işler vardır ki serbest rekabet olmaz. Mesela, değişik yollar yapılamaz. Böyle tekel olma zorunda olan işler vakıflar tarafından görülmektedir. Orada kurallar vardır. Kişilerin serbest karar alma yetkisi yoktur. Bunlar kişilere karşılıksız verilir. Mesela, elektrik kişilere nufüs başına bölüştürülür verilir. Bu parasızdır. Ancak kişiler kendi paylarının bir kısmını satarlar. Böylece zenginler çok, fakirler az elektrik kullanmış olurlar. Bu da bir nevi yardımlaşma olur.
d) Nihayet sanayi tekelini önleme sözkonusudur. Yalnız sanayi tekelini önlemek için değil, sağlıklı sanayinin oluşması için Kur’an’ın getirdiği bir mülkiyet vardır. Bu da işletme mülkiyetidir. Kur’an taşınmaz mallar için iki çeşit mülkiyet kabul etmiştir. Biri yararlanma mülkiyetidir, diğeri ise işletme mülkiyetidir. Yararlanma mülkiyeti o taşınmazın inşasında kimlerin katkıları varsa onların taşınmaza mâlik olma haklarıdır. Kira payları onlara aittir. Bu mülkiyetin özelliği parçalanabilir olmasıdır. Herkes katkısı nisbetinde pay sahibi olur. Kira gelirlerinden mülkiyetteki payı nisbetinde pay alır. Bu mülkiyet her zaman başkasına devredilebilir. Ortaklar birbirini almaya zorlayamazlar, başkalarına devretmeye de zorlayamazlar. Öldüklerinde pay varislere kalır. Varisler bölüşürler. Kira payı da devredilebilir. İşletme taşınmazdan yararlanmadır. Bunun için işin ehli olmak gerekir. Böyle mülkiyet ancak ehil olan kimselere devredilebilir. Yeter gelir sağlayamayan malik böyle mülkiyeti kaybedebilir. Toprak mülkiyeti de böyledir. İşletme müliyeti kişinin elinden alınmaktadır. Yoksa yararlanma mülkiyeti yine hissedarlara kalmaktadır. İşletme mülkiyeti miras yoluyla değil de vasiyet yoluyla intikal eder. İşte işletme mülkiyeti bir taraftan sanayi tekelini önlemektedir. Diğer taraftan işletmenin sağlıklı olmasını sağlamaktadır. Yararlanma mülkiyetinin malikleri değişse bile işletme maliki aynı kalacağı için işletmede bir aksama meydana gelmez. Yararlanma hisseleri rehn edilebilir, hacz edilebilir. Oysa işletme mülkiyeti rehn edilemez, haczedilemez. Böylece işletmelerin hukuki anlaşmazlıktan aksaması sözkonusu olmaz. Tekelsiz ekonomi düzeni kurulabilir. Yoksa her gün kamu tarafından rahatsız edilen bir işletme ancak tekelse yaşayabilir.
İşte demirbaş kayıtları demirbaşlardaki pay sahiplerinden ziyade demirbaşlara işleme mülkiyeti ile malik olanların kaydını yürütmektedir.Oysa demirbaşlardan yararlanma mülkiyetine sahip olanlar kişiler olduğu için bunlara düşen paylar zimmet muhasebesinde tutulur ve evrak kaydında saklanır.
TAŞINMAZLARIN İŞLETİLMESİ:
Taşınmazdaki hisse sahipleri 5 ile 20 arasında taşınmaz ortaklığı temsilcilerini atarlar. Bu temsil sistemi ile olur. En az 5 kişidir. En çok pay sahiplerinden en az 5 kişi, isteyenlerden % 5 payı olan herkes temsilcidir. Bundan az pay sahipleri bunlardan birine vererek veya kendileri temsilci oluşturarak katılırlar. Temsilciler bir araya gelerek en çok pay sahibinin başkanlığında taşınmazı yönetirler. Sıraya bağlayarak başkanlık yaparlar. Kararlar başkan tarafından alınır. Diğerlerinin hakemlere gitme yetkileri vardır. Bunların yaptıkları işler şunlardır:
a) Taşınmazı kiraya verir, gelir elde ederler.
b) Gelen kiralarla bakım ve onarım yaparlar.
c) Artan mıktardan kendi yönetim paylarını alırlar ve kalanını pay sahiplerine bölüştürürler.
d) Yapının işe yaramaz hâle gelmesinde taşınmazı satarak tasfiye ederler. Tasfiyeye kararı temsilciler ittifakla alırlar. Yenileme veya geliştirme de yapabilirler. Eski ortakların hakları korunur. Yeni ortak alınabilir. Ortaklar yenilemeye katılmalarına zorlanamazlar.
Yararlanma mülkiyetine sahip olan temsilci işletme mülkiyetine ehil kimseye işletme mülkiyetini temlik eder. Kira, üretimden bir pay olarak alınır. Bunun asgari haddi konur ve bu asgari haddin üstünde üretim yapıyorsa o tesisin sahibidir. Kimse elinden alamaz. Bütün bu hususlar tesislerin dosyalarında işlenir ve görülür.
Üretim tesisleri üründen pay olmak üzere verilir. Okul gibi hizmet yerleri de gider bütçelerindeki bir pay ile kiralanır. Bunun dışında meskenler gibi yerler vardır ki, içinde oturanlara gelir veya gider payları işle verilmesi mümkün değildir. İşte bu sorunu çözmemiz için de aşağıdaki usul uygulanır.
KOMİSYONCULUK
Demirbaş kaydını yapanlar aynı zamanda komisyoncudurlar. Meskenini kiraya vermek isteyenler bu komisyonculardan istediklerine kiralarlar. Pazarlık yapar ve dairelerini kiraya verirler. Komisyoncu böylece kiraladığı daireleri aynı miktarla kiraya verir. Komisyoncular kiralayabildikleri taşınmazları kiralarlar, onlardan elde ettikleri gelirleri ile kiraladıkları bütün yapıların bakımlarını yaparlar, kendileri %2.5 kadar komisyon haklarını alırlar ve artan kısmını ise bütün kiracılara kiraya vermiş olsun olmasın hepsine kiralarlar. Böylece ev sahipleri arasında bir dayanışma oluşur. Bu aynı zamanda komisyoncular arasındaki yarışmayı da sürdürür. Ev sahipleri kim daha çok kira verirse tapularını o komisyoncuya vereceklerdir. Ama bu sefer komisyoncunun kiraya verdiği yapıların yüzdesi azalacağı için gelen kira azalmış olur.
Böyle bir kiralama sisteminde elde daima kiralanacak ev bulunacak. Bu komisyoncudan komisyoncu arasında değişecektir. Ama bu boş yapının çokluğuna göre o semtte yeni yapıya ihtiyaç olup olmadığı ortaya çıkacaktır. Burada yapılacak yapıların hisse senetleri ona göre satılacak ve imar olacaktır. Bu tür kiralama sisteminin başka bir avantajı da kiracılarla ev sahiplerinin karşı karşıya gelmemeleridir.
Üretim yapan tesislerde de benzer uygulama olacaktır. Bir tesis eğer bir milyon dolara mal olmuşsa onun payları satılığa çıkarılacaktır. Gelen kiralar satılan hisse senetlerine bölünecektir. Satılmayan hisse senetlerine yatırım komisyoncular tarafından yapılmış olacaktır. Komisyonculara krediler tanınacaktır. Fazla satılan hisse senetlerinden gelen gelirler ile satılmayan hisse senetleri karşılanacaktır. Tesislerde kira payları dağıtılmayacaktır. Senet piyasası ile kârlar bölüşülecektir. Hisse senedinin maliyet değeri tesislerin bedelidir. Ayrıca gelen kiralar da bankalarda nakit olarak stok edilir. Gelen kiralarla tesislerin bakımı ve yenilenmesi yapılır. Senedin nominal değeri yapılan yatırımlarla bankada mevcut olan nakit toplamıdır. Senetlerin fiyatı ise arz ve talebe göre ayarlanır. Senetler iade edilince bankada stok bitecektir. Buna karşılık pay sahipleri de azalacaktır. Senetlerin fiyatları öyle tutulur ki, bankadaki miktar ilk yatırıma eşit kalsın. Buraya yatırım yapanlar da kâr etmiş olsunlar.
Kâr milli hasılada artışın yarısı kadardır. Milli hasıladaki artışın yarısı emeğe, yarısı da sermayeye verilir. O halde son senede yatırım değerinin iki misli kalacak şekilde bir hesap yapılır. Son senet iki misli değeri ile iade edilmiş olsun. Bu senetlerin fiyatları bankada nakit stok ile ayarlanacaktır. İyi yatırım yapmış olan kimselerin bu duruma ulaşmaları kısa zamanda olacaktır. İyi yatırım yapmamış olan kimseler bu duruma uzun zaman sonra ulaşacaklardır. Eğer kiralar azsa ve bakım masrafları çoksa değer düşürülür. Böylece iade eden azalır, yatırım yapan çoğalır. Şayet bankadaki para çoksa değeri yükseltilir ve iade eden çoğalır, satın alan azalır. Böylece arada senet alıp satanlar kâr veya zarar etmiş olur. Son senedi iade eden yani sonuna kadar sabreden iki misli değer alır.
Bütün tesislerde arsa payı beşte birdir. Bundan dolayı kira payının beşte biri kamunundur. Kamu bunu işletmeden kira payı dışında üretimden beşte bir alarak tahsil eder. Ayrıca koyduğu arsanın kirasını almaz, bedelini almaz. Yani devlet arsayı altyapısı ile birlikte karşılıksız koyar. Karşılığını sanayi üretimden beşte bir alarak almış olur. Son pay satıldığında arsa devlete kalır. Üzerinde yeni yapı yapmak isteyen enkazı ile birlikte bedelsiz almış olur. Demek ki bir yere mâlik olmak para ile olmaz. Üzerinde yapılan bina ile olur. Bina yıkıldığında yahut gelir getirmediği takdirde arsa tekrar kamunun olmuş olur. Kapitalistler boş arsanın da mülkiyetini kabul ediyorlar. Sosyalistler binaların da özel mülkiyetini kabul etmiyorlar. Oysa, Adil Düzende boş arsa mülkiyeti yoktur. Binanın mülkiyeti vardır.
Bina eğer gelir getiren yer ise gelirin sanayide beşte bir, ziraatta onda bir verilmek suretiyle kira ödenir. Eğer meskense arsa bedava verilir. Kim ev yaparsa o yer onun olur. Tüketici korunduğu için meskenlerden arsa payı alınmaz. Meskenleri kiraya verenler kiracılardan böyle bir pay istemezler. Bununla beraber ilk inşaatta meskenlerin beşte biri kamu payı olarak ayrılır.
Burada görülüyor ki, taşınmazların pek çok derdi vardır. Bütün bunların kayda girmesi her parsel, yapı ve bölme için bir dosyanın tutulması gerekmektedir. İnsanlık gelişme içindedir. Gelişmeyi iki şekilde düşünüyoruz. Biri büyüme şeklindedir. Bu nüfusta gerçekleşmektedir. Diğeri ilerlemedir. Evrimdir. Bu da ülkenin imarı ile olmaktadır. Bununla beraber insanların genetik yapılarında gelişme yoktur, ama zihni yapılarında gelişme vardır. İlimleri artmaktadır. Kara parçasını çoğaltmak mümkün değildir. Ama kullanılabilir kara parçası artırılabilir. Teknoloji ilerledikçe insanlar her yere gidebilmektedirler. Bugün karalarda imar edilmeyen yer hemen hemen kalmamıştır. İleride denizlerin imarına girilecektir. Daha ileride uzaya gidilip güneş enerjisinden yararlanılacaktır. İleride yıldızlar arasına açılınacak ve hidrojen enerjisi ile insanlar varlıklarını sürdüreceklerdir. Kur’an buna; “Gökte sizin için rızık vardır.” âyeti ve Adem aleyhisselâma “Belli zamana kadar yeryüzünde kalın” âyetiyle işaret etmektedir. Her şey dörde dayandığına göre; kara, deniz, güneş çevresi ve yıldızlararası hayat insanlar için mümkün olabilir. Demek ki, ilerleme hem insanın bilgisinde var ama genetiğinde yok, hem kainatta yayılma şeklinde var. İnsanda çoğalma var, yerde çoğalma yoktur.
İnsanlık devamlı evrim içindedir. Bu da ölüm ile mümkündür. Eski yapı tasfiye edilmedikçe yeni yapı kurulamaz. Eski binayı yıkmadıkça yeni bina kurulamaz. Topluluklar da böyledir. Evrim ancak eskisinin kaldırılması ile olur. Kur’an; “Onlar inkılâp yapmazlar.” diyor. Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri de inkılâpçılıktır. Nuh Tufanı inkılâp yapamayan topluluğu ortadan kaldırmış ve inkılâp yapan toplulukları koymuştur. Bugün de sosyal inkılâbı yapma zorunluğu vardır. Onbin senelik tarım medeniyeti artık işe yaramaz olmuştur. Sanayi topluluğu kurulacaktır. Batı teknolojiyi keşfetti ama hukukunu keşfedemedi. Bunlar ancak ilahi kitaplarda var. Tevrat, İncil ve Kur’an’da var. Adil Düzen bunların düzenidir. Sosyal gemidir. Sosyal düzende gark olmaktan kurtulacaktır. Sizin göreviniz bu sosyal tufan ve sosyal gemiyi anlatmanızdır. Biz bu genel hizmetleri anlatırken sosyal gemiyi anlatmış oluyoruz.
DEMİRBAŞ HİZMETLİLERİNİ DEĞİŞTİRME
Her yiğidin bir yoğurt yeme şekli vardır. Herkes bir tarafını iyi bilir. İnsan bilmediğini de bilmez. Avukatınızı değiştirirsiniz, eski avukatınızı kötüler; doktorunuzu değiştirirsiniz, eski doktorunuzu kötüler; tamirciyi değiştirirsiniz, eski tamirciyi kötüler. Değiştirirseniz; yarış olmaz, sömürü olur. Bugün partinizi bile değiştiremiyorsunuz. Çünkü eski partililer size hasım olur, yeni partinizin partilileri ise size hep gelme gözü ile bakarlar. Hizmetlileri değiştirme de bu derece zordur. Bununla beraber yeni hizmetli devreye girebilir. Bir kasabada yeni hizmet görevlisi nasıl devreye girecektir. Bu yalnız demirbaş hizmeti için değil, bütün hizmetler için sözkonusudur. Hizmet görevlisinin kendi hizmet verdiği kimseleri başkasına aktarma hakkı vardır. Bu şu şekilde olmaktadır:
a) Eğer bir hizmet görevlisinin hizmet verdiği kimselerin sayısı %5’ten aşağı düşerse o ilçede hizmet veremez olur. Bu elinde bulunan kimseleri istediği kimseye aktarabilir. Bu aday kişi başka yerde hizmet edecek kimseleri bulmuşsa yeni hizmet görevlisi devreye girer.
b) Eğer bir hizmet görevlisinin hizmet ettiği kimselerin sayısı %20’den fazla olmuşsa istediği yeni hizmetliye aktarabilir. Böylece yeni hizmetli de devreye girmiş olur.
c) Fiili hizmetler 63 yaşına kadar yapılır. 63 yaşından sonra kişi emekli olur. Ancak yanına yeni birini almak suretiyle hizmete bir danışman olarak devam edebilir. Gelirlerini onunla paylaşır. Emekli olan emeklilik payını alır. Ancak böyle devam ettiği takdirde beşte birini de danışmanlık ücreti olarak alabilir.
d) Nihayet görev yaparken ölmüş ise, onun hizmet verdiği kimseler yeni veya hakem kararı ile görevi sona eren kimseler de yeni hizmet görevlisine yol açmış olurlar. Bu arada önemli olan husus görevlinin mesleğinden başka da iş yapabilmiş olması nedeniyle bu hizmeti almadan kasabada oturan kimse fırsat bulunca bu hizmeti de yapmış olacaktır. Sonra burada da usta - çırak sistemi uygulanmış olmaktadır. İnsanlar nasıl bir anne-babadan oluşmakta ise, ben kendi kendimi varedeceğim diyemiyorsa, meslekler de böyledir. Bir insan bir meslekte maharet sahibi olmak için o meslekte bir ustanın çırağı olmak gerekmektedir. Bu yalnız meslekte değil tüm hayatta böyledir. Herkesin dinde, ilimde, siyasette ve meslekte birer ustaları olacaktır. Değiştirme mümkün olacak ama az muhtemel olacaktır.
Hizmetliyi değiştirmenin kolay olabilmesi için tedbirler alınmıştır. Bunların başında kişiye mutlak olarak bu hak tanınmıştır. İstediği zaman istediğini değiştirebilmektedir. Bundan kişinin zarar görmemesi için de dosyalarda silme yerine yeni madde ekleme sistemi getirilmiştir. Yani tashih maddeleri vardır. Bu yeni madde ve yeni belge ile olmaktadır. Bilgisayarlar böyle olacaktır. Girebileceksiniz ama çıkamayacaksınız. Silemeyeceksiniz. Yahut defterlerde sıra numarası ile kaydedilecektir. Silinti olmayacaktır. Bunun dışında bütün kayıtların yedekleri olacak ve bu yedekler farklı kişilerde ve farklı yerlerde olacaktır. Üçüncü olarak dosyayı vermek istemeyen veya değişiklik yapan kimselerin mesleklerine son verilecektir. Dördüncü olarak da yeni hizmet görevlisinin bu dosyaları alma hakkı vardır. Vermeyene karşı hakemlere gitme yetkisi vardır. Yarış sistemi halkın haklarını koruyacaktır.
Kur’an insanlara birer örnek vererek sistemi anlatmaktadır. Rahmân Sûresi’nde bu çok açık bir şekilde anlatılmıştır. “Allah Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı.” diyor. Sonra da “İnsana beyanı öğretti.” diyor. Allah insanı öyle yarattı ki Kur’an’ı öğrensin. Kur’an’ı anlatsın. Bunu da beyan ile yapacaktır. Sonra da kâinatın denge içinde olduğunu ve insanların da dengeyi korumaları gerektiğini bildiriyor. Fizikçiler ve biyologlar kainattaki dengeyi çok iyi bilirler. Mühendisler de hep denge üzerinde hesap yaparlar. Kuvvetler dengesi, ısı dengesi, büyüklükler dengesi, malzeme dengesi mühendisleri meşgul eden dört konudur. Sosyologların da benzer sorunları vardır. Dengeyi kurmalısınız ve korumalısınız. Adalet denge demektir. Topluluk demek adalet demektir. Biz “Adil Düzen” derken sadece kelime oyunu yapmıyoruz. Denge düzenini esas alıyoruz. Sosyal yapının dört ayağı vardır:
a) Büyüme. (Kâinat genişliyor. Bunun sonucu parçacıklar birbirinden uzaklaşıyor. Ama diğer taraftan bu parçacıklar birbirini çekerek gruplar oluşturuyor ve bu sayede yeni varlıklar ortaya çıkıyor ve bunlar çoğalıyor.)
b) Denge. (Kâinatta varlıklar birbirini çekerler, ama çok yaklaştıklarında iterler. Böylece ne bir olurlar ne de ayrı olurlar. Belli mesafede birbirinden uzakta dururlar. Güneşle yer arasında böyle denge olduğu gibi karı - koca arasında da denge vardır.)
c) Evrim. (Bir taraftan varlıklar yaşlanıp çökerken yerine daha iyileri geliyor. Devamlı gelişme vardır. Kainat da ölecektir. Onun yerine daha gelişmiş bir kainat var olacaktır. Kara delikler de ölecek, kainat akdeliklerde yeniden var olacaktır. Ama artık cennet ve cehennem olarak var olacaktır. Farklı hayatlar ortaya çıkacaktır. Nasıl ilk hücre ne nebat ne de hayvan hücresi idi. Sonra bölünerek evrimleşti. Kainat da böylece bölünecek ve evrimleşecektir. Aralarında köprü devam edecektir. Cehennemde olanlar eğitildikten sonra cennete gideceklerdir. Nebatlar da hayvanlara yem oluyor.)
d) Bütünlük. (Kainatta denge zıtlar arasında kurulmaktadır. Böylece insanlar da iyiler ve kötüler olarak bölünmektedir. Canlılar mikroplar ve beden hücreleri olarak ortaya çıkmaktadır. Birileri yapmakla diğerleri yıkmakla görevlidir. Hepsi bütünlük içinde nizama hizmet ediyor. Ama galip olan yapıcılardır. Yıkıcılar daha üstünün oluşması için yıkmaktadırlar. Âhirette de galip gelecek cennettekilerdir. Cehennem cennet için vardır. Dünya ile âhiret de bir bütündür. Dünyanın gelişmiş şeklidir. Dünya çocuklık çağı ise âhiret gençlik çağıdır. “Sümme ileynâ türceûn” âyetiyle daha ileri durumlar da sözkonusu olabilir. Ancak âhirette yer değiştirme olabilir. Bir daha kara deliğe girme olmayabilir. Asgari cennettekiler için bu böyledir.)
DEMİRBAŞ GÖREVLİLERİNİN ÜCRETLERİ
Bir müessesede mevcut olan demirbaşlar demirbaş görevlilerinin denetiminde demirbaş hizmetlilerine aittir. Bunlara yed-i emin denmektedir. Demirbaşların kullanılması başka, onun korunması başkadır, bakımı daha başkadır. Kullanılması işletme mülkiyetine sahip olanlara aittir. Kullanmadıkları zamanlarında başkalarının kullanmalarına mâni olamazlar. Bakım kendilerine ait olmadığından, yararlanma mülkiyeti de onlara ait olmadığından işletme haklarını da ancak tercih sebebiyle kullanırlar. Yani kendilerinin işleri varsa onu önce onların kullanma öncelikleri vardır. Boş kaldığı zaman da başkaları ondan yararlanır. Bunun kendilerine yararı şudur ki, kendileri bir taşınmaza işletme maliki olarak malik oldukları zaman, asgari bir iş yapmış olmaları şarttır. Yoksa bu mülkiyet ellerinden alınır. Ama böyle başkaları bunu işletirlerse bu onların lehine bir kayıt olmuş olur. Bu sebepledir ki işletme mülkiyetinin kiralanması caizdir. Sistem öyle çalışır ki en çok ürün elde edilsin. Burada bir tarife yoktur. İşletme hakkını devretmek veya kiralamak tamamen serbesttir. Çünkü bu iş bilenler arasında olmaktadır. Oysa yararlanma mülkiyetinde halkın anladığı bir iş değildir. Bu sebeple senetlerin satışları ve gelirleri belli kurallara tâbidir. O kurallar içinde halk kendi çıkarını keşfeder. Arz - talep kanunu budur.
Demirbaş görevlilerinin ücretleri iki yerden gelmektedir. Biri işletmelerin demirbaşlarını tutmaktadırlar. Buradaki kira payından kendileri de yararlanmaktadırlar. Dengenin korunması için gelirden değil de ortaklara intikal eden kârın yüzdesinden yararlanmaktadırlar. Başka bir deyişle sabit stok seviyesinden yararlanıyorlar. Bankaya ayrılan miktarın %2.5’unu alacaklardır. Bankaya yatırmadan kendi %2.5’larından vazgeçmek suretiyle bakımını yaptırmakta serbesttirler. Bakım işçiliği zaten baştan alınmıştır. Ayrıca işçilik ödemezler. Bakım parçasını ve malzemesinin bedelini öderler. Bankaya yatırılan meblağın çekilerek tamir yapılması veya yenilenmesi veya ilave yapılması kararını mülk sahipleri verirler. Mülk sahipleri bu kararlarını aldıktan sonra payını nominal sayısını da artırmış olurlar. Senedin değerini nominal sayı ile satılan senet arasındaki oran belirler. Normal bakım yani komisyoncuların bakımı nominal senet sayısını artırmaz. Ancak bundan komisyoncular yüzdelerini almazlar. Mülk sahibinin yaptığı yatırım ise nominal hisse senetlerini de artırır. Elimizde dört değer senedin değerini belirleyecek.
YATIRIM SERMAYESİ:
a) Hisse senetleri satılır. Beşte bir nakit olarak tutulur. Beşte dördü ile yatırım yapılır. Yatırım esnasında çıkmak isteyen olursa son değerle çıkarılır. Beşte birler bitinceye kadar bu çıkarma devam eder. Beşte birler biterse çıkanlar yeni gireceklere kadar durdurulur. Girenlerin sayısı beşte biri geçtiğinde inşaata devam edilir. Ortaklığın tasfiyesine karar verilebilir. Bu kararı temsilciler ittifakla alabilirler. Tasfiyede tesisler toptan satılır. Satılmış senetlere eşit olarak bölünür ve payları verilir.
b) Tesisler nominal değerleri bittikten sonra işletmeye verilir. Komisyoncular bakımlarını yaptıktan ve kendi paylarını aldıktan sonra kalanını bankada yatırırlar. Tesisler tesisleri kuranlar tarafından garantilidir. Tabii veya beşeri âfetler tesisler arası dayanışma içinde karşılanır. Şöyle ki, ilâve toprak senedi ile bu âfetler karşılanır. Böylece hisse senetlerinde emisyon olur. Bütün yapıların değerleri düşer. İşletmeden kiralar, bakım düşüldükten sonra yalnız amortisman karşılığıdır.
c) Hisse senetlerinin hisabi değeri nominal değerleri toplamı ile, kira paylarının değerlerinin satılmış hisse senedine bölümü ile elde edilir. Nominal değeri ile hisabi değer arasındaki fark hisabi kâr olarak ortaya çıkar.
d) Cari değer arz ve talep ile hesaplanır. Hesabi kâr artıyorsa hisse senetlerinin değerleri yükseltilir. Hesabi kâr azalıyorsa hisse senetlerinin değeri düşürülür. İade edenler çoğaldıkça senet sayısı azalacağı için hisabi değer artacaktır. Ayrılan ortağın aldığı meblağ kâr ilâvesinden düşülecektir.
Nominal senet sayısı No ile; Satılmış senet sayısı N ile; Nominal senet fiyatları da Fo ile; Hesabi fiyat da Fh ile gösterilir ise; Fh= (Fo*(no- n)+K)/ n hisabi değerdir.
Fc = (a*no+b*n)/(c*no+d*n) * Fh cari hesaptır.
Burada a, b, c, d sözleşme ile belirlenecek değerlerdir. Bu değerler üzerinde oynama yetkisi yönetime verilmiştir. Yönetimde orta değerleri ile belirlenir.
İlkel ekonomide herkes kendisi üretip kendisi tüketiyordu. Sonra kendiliğinden serbest piyasa sebebiyle işbölümü ortaya çıktı. Kendiliğinden oluşan fiyatlar arz ve talebi karşıladı. Ancak bu tarım döneminde geçerli olmuştur. Sanayi döneminde insanlar birbirlerini tanımadıkları için serbest piyasada fiyatlar oluşamıyor. Emek mübadelesi de devreye girince ücrtler bu yolla hiç tesbit edilemiyor. “Adil Düzen” dediğimiz düzende bu serbest arz ve talep mekanizmaları senetlerin alış ve satış miktarları ile senet stokları ve nakit stokları ile hesaplanmaktadır. Makroda planlama yapılarak genel denge korunmaktadır. Mikroda ise halk üretici ve tüketici olarak serbest bırakılmaktadır. Denge kredi ve senet fiyatları ile sağlanmaktadır.
Bu işin başarılabilmesi için buna inanan en az on kişilik bir ekibin oluşması gereklidir. Biz bu on kişiyi oluşturamıyoruz. Henüz maddi imkanlarımız yeterli olmadığı gibi bilgimiz de yeterli değildir. İnanmış on kişi bir ortaklık oluşturur ve bu işe girişirse yeni sistem örneği verilmiş olacaktır. Planımız şudur: Allah izin verise, yardım ederse;
1- Ahşap Ev Projesi ile Adil Düzen eğitimi yapılmaktadır. Bunun için şu aşama kaydedilmiştir.
a) Ortakların katkıları ile ahşap ev örneği ortaya çıkarılmıştır. Kavaktan ilk deneme 10 000 dolara mal olmuştur. Montajı yapılmamıştır. Çamdan ikinci deneme 15 000 dolara mal olmuştur. Montajı yapılmış ama henüz kurulacak yere götürülmemiştir.
b) Ağaç evlerin tesisi için makinalar ortaklığa konmuştur. (Baş kesme, delme, profil, torna, hızar rayları vesaire. Toplam değeri 15 000 dolardır.)
c) Kaynarca’da bir bodrumun dörtte biri 12.500, Çatalca’da 40 dönümlük arazi ve İzmir’de 5 dönümlük arsa bu ortaklığa tahsis edilme kararı alınmıştır.)
d) İzmir’de Özdemir Tesisleri’nde iki işçi finanse ediliyor, ayrıca beş işçilik ekipten de gerektiğinde yararlanılıyor. Ahşap ev imalatın siparişi beklenmektedir.
Bu teşebbüsün bize sağladığı yarar, ortaklarımızın katkısı ile taşınmazlar elde ediliyor. Bu taşınmazlarla siparişi alabilecek ekip oluşuyor. Dayanıklı işletme kurulmuş oluyor. Adil Düzen eğitimine pilot çalışma yapılmış oluyor. Burada ortaklar taşınmaz elde ettikleri için zararlı bir işe girmemiş oluyorlar. Taşınmazlarda meydana gelecek değer artışı baştaki deneme zararlarını kapatacaktır.
2- İstanbul’da haftalık seminerler yapılıyor, İzmir’de günlük Kur’an meali çalışmaları yapılıyor. İnternet siteleri ile bu çalışmalar insanlığa sunuluyor. Böylece Adil Düzen eğitimine girilmiş oluyor. Çünkü sorun teknik sorun değildir. Eşyalar insana kanunlarını bilirseniz itaat ederler. Ama insanlar ederler veya etmezler. Sorun tek taraflı irade ile çözülemiyor.
3- İstanbul’da market çalışmalarımız vardır. Cirodan kira alacak bir mülk sahibi aranmaktadır. Bu kriz zamanında bu usulle bize bu yeri verecek çok kimsenin olması gerekir. Gününü bekliyoruz. Burada Adil Düzen işletmesi gerçekleşecektir. Bu mağazalar malı malla değiştirme sistemini uygulayacaklardır. İsteyen istediği malı getirip buraya altın gram ile satacaktır. Karşılığında altın değil istediği malı bu mağazalardan alabilecektir. Ülkede bu mağazaların zincirini oluşturduğumuz zaman işsiz vatandaş kalmayacak, aç insan kalmayacaktır. Enflasyonun etkileri bizim camiaya girmeyecektir.
4- İşte böyle bir mağazalar zincirini kurabilmemiz için on kişilik inanmış topluluk gerek. Yer bulunduktan sonra bu on kişi buraya her şeyleri ile gelecektir. Evini oraya taşıyacak, maddi imkanlarını da orada değerlendirecek ve kendisini Kur’an’ı anlamaya verecektir. Kendisine servet edinme kaygusundan uzak Adil Düzen ilmiyle meşgul olacaktır. Basit kazanç hesaplarının peşinde koşmayacaktır.
İşte şimdi biz o on kişi için imkan hazırlıyoruz. Bugün imkan olmadığı için kimseyi davet edemiyoruz. İmkan olunca davet edeceğiz. Bizim görevimiz biter. Biz elimizden geleni yapmakla yükümlüyüz. Sizlerin desteği ile bunları yapabiliyoruz. Allah ecrimizi zayi etmeyeceğini kendisi haber vermektedir.
Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Yayına Hazırlayan: REŞAT NURİ EROL