ADİL DÜZEN 239
““ADİL DÜZEN” BİR PARTİNİN DEĞİL, İNSANLIĞIN DÜZENİDİR.”Süleyman KARAGÜLLE
Haftalık Seminer Dergisi 26-27 Aralık 2003 Fiyatı: Seminere katılmak veya (akevleronline) www.akevler.org
*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 239. SEMİNER (CUMA-CUMARTESİ) İstanbul, 26-27 Aralık 2003
Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ, Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA/ İSTANBUL Tel: (0212) 452 76 51
ÜSKÜDAR Adresi: Selami Ali Efendi CD. No: 31 ÜSKÜDAR/İSTANBUL (Ana Çocuk Sağlığı yanı – Anadolu Gençlik bitişiği) Tel: (0532) 246 68 92
*HAFTALIK TEFSİR SEMİNERİ (CUMARTESİ GÜNLERİ “YENİBOSNA”; Saat:18.00-21.00)
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - XX
…VE FRANSA’DA BAŞÖRTÜSÜ MESELESİ
Sömürü Sermayesi 500 senede bir plan yapmış ve uygulamıştır... Sermaye, önce krallıkla derebeyliği yıkmış, sonra demokrasi ile hanedanlığı ortadan kaldırmış, sonra kapitalizm ve sosyalizm ile millî devletleri ortadan kaldırmak istemiştir. Kara Avrupa’sı ülkelerini ateist yaparak birbirleriyle savaştırmış, İngiltere’de ise Krallığı ve Kilise’yi kullanarak dünyayı istila etmiştir.
19. yüzyılın son yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa dünyaya hakim kılınmış, tüm dünya sömürge yapılmıştır. İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra sermaye merkezini Amerika’ya taşımış ve Avrupa sömürgeciliğe son vermiştir. Kapitalizm-sosyalizm dengesiyle dünyayı yönetmeye başlamıştır. Her iki tarafta da sermaye hakim idi. Avrupa da boynu bükük olarak Amerikan hakimiyetinde idi.
1. Sermayeye ilk darbeyi Gorbaçov vurdu, SSCB’ne son verdi, böylece oyunlarını bozdu. Batı dengesiz kaldı. 2. İkinci darbeyi Almanya Başbakanı Khol vurdu, iki Almanya’yı birleştirdi. 3. Üçüncü darbeyi Avrupa Birliği vurdu, “Euro”yu ortaya çıkardı. 4. Dördüncü darbeyi Fransız Cumhurbaşkanı Chirac vurdu, Almanya’yı arkasına alarak Irak savaşına karşı çıktı. Türkiye de TBMM’den tezkereyi geçirmeyerek onların yanında oldu. Rusya ve Çin de onları destekledi. Böylece sermaye kötü duruma girdi.
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac tongaya geldi. “Şirak” başörtüsü meselesini “şrak” diye çözdü: Başörtüsü yasak!.. Bilindiği gibi, Chirac Tunus’ta da talihsiz bir konuşma yaparak başörtüsü için “Başörtüsü saldırgan, agresif bir şey!” dedi. Durup dururken, siyasete de uymayan bu davranışıyla, Fransa-Almanya ittifakı güvenirliğini tamamen yitirdi. Avrupa Birliği’nde yangın tutuştu. Söndürecek kimse de görünmüyor. Şuursuz ve bilinçsiz olarak konuşuluyor… Birileri Fransa ve Avrupa’ya çok kötü bir oyun oynuyor. Türkiye’de utanç verici laflar söyleniyor. Anayasa bu sorunu çözmüş(müş)!.. Anayasa demek AK Parti demek. Böylece Anayasa da ayaklar altına alınmış oluyor. Bir yönetmeliği bile yapamayan parti aciz olabilir. Ama artık ona Anayasa ile çıkılamaz…
Kur’an soruyor: “İçinizde hiç reşit olan adam yok mu?” [Hûd(11);78]
Her şeyden önce, “başörtüsü” insanlığın ortak giysisidir. Başörtüsünü örtmeyen hiçbir topluluk yoktur. Başörtüsü üç dinde de kadınlar için farzdır. Haç ile beraber özel şekliyle dinî simgedir.
Biz Müslümanız. Kur’an’ımız var. Kukla Fransız parlamentosunun kararları bizi asla ilgilendirmez.
LAİKLİK NEDİR? (İLMÎ TAHLİL)
Lâikliği anlatmadan önce, kısaca devlet yapısını tanımlayalım. Cetveli dikkatlice tetkik ediniz.
Ne yapılacak? | Nasıl yapılacak? | Ne zaman yapılacak? | Niçin yapılacak? | Kişide |
Ne yapılacak? | Nasıl yapılacak? | Kim yapacak? | Kimin olacak? | Toplulukta |
İyi olan yapılacak | Doğru olan yapılacak | Yararlı olan yapılacak | Uygun olan yapılacak | |
Kötü yapılmayacak | Yanlış yapılmayacak | Zararlı yapılmayacak | Zulüm yapılmayacak | |
Sevgi ile yapılacak | Tartışma ile yapılacak | Çıkarla yapılacak | Güç ile yapılacak | |
His | Fikir | İrade | Ünsiyet | İnsan |
Dil | Sanat | Teknik | Hukuk | Ulus |
Din | İlim | Ekonomi | Siyaset | Devlet |
Sosyal Güvenlik | Yasama | Yürütme | Yönetme | İktidar |
| | | | |
I. ÖZELLİK: KUVVETLER DENGESİ İnsanda dört meleke vardır. “His” ne yapılacağına, “fikir” nasıl yapılacağına karar verir. “İrade” ne zaman yapılacağına ve “ünsiyet” niçin yapıldığına yani neye kullanılacağına karar verir. Dört melekenin içtimaileşmiş müesseseleri vardır. “Din” hislerin, “ilim” fikirlerin, “ekonomi” iradenin, “siyaset” ünsiyetin içtimaileşmiş şeklidir. Din sevgiye, ilim tartışmaya, ekonomi çıkara, siyaset korkuya dayanır. Din sosyal güvenliği sağlar, ilim yasaları yapar, ekonomi yürütür ve uygulamayı yapar, siyaset yönetimi ve bölüşmeyi düzenler. Bunlar “dört kuvvet”tir. “Lâiklik”, kuvvetler arasındaki dengenin korunmasıdır. Yani, her kuvvetin kendi alanında görevli, yetkili, ve sorumlu olmasıdır. Diğer kuvvetlerin işlerine karışmamasıdır. Yani, din ilmin, ekonominin ve siyasetin işlerine karışmayacak; bunlar da dinin işlerine karışmayacaklar. Bu özellik lâikliğin birinci özelliğidir.
II. ÖZELLİK: GRUPLAR DENGESİ III. ÖZELLİK: DİNDE AYRICALIK YOKTUR IV. ÖZELLİK: EN AZ KISITLAMA
Demek ki lâikliği tarif ederken dikkat edeceğimiz hususlar vardır. Lâiklik, kuvvetler arasında ve sosyal gruplar arasında denge sağlayarak dinlere ayrıcalık tanımamak ama dinlere sayılı olmak demektir.
LÂİKLİĞİN YANLIŞ TANIMLARI I- DÜNYADAN DIŞLAMA II- TOPLULUKTAN DIŞLAMA
III- KAMUDAN DIŞLAMA IV- YÖNETİMDEN DIŞLAMA SONUÇ OLARAK “FRANSA’DA LÂİKLİK ÇILDIRDI!”
“Yapabileceğimiz şeyleri yapmaya başlasak, kendimizi hayretler içinde bırakacak sonuçlar alırız.” EDİSON
ARTIK SİYASET ZAMANI: YA “ADİL DÜZEN”İ BENİMSEYEN BİR PARTİ; YA “ADİL DÜZEN PARTİSİ”
KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 239. SEMİNER Tefsir İstanbul, 27 Aralık 2003
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ - XX
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ
وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَائِمًا ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ(75) بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَى فَإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ(76) إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًا أُوْلَئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمْ اللَّهُ وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ(77)
وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ (Va MıN EaHLı eLKiTABı) “Kitab Ehli olanlar.”
İnsanlar topluluk içinde yaşayacak şekilde yaratılmışlardır. Toplulukta daima kutuplaşma olmaktadır. İyi insanlar bulunur, kötü insanlar bulunur. Dinleri ne olursa olsun, eğer o topluluk hakka inanıyorsa içinde mutlaka iyi insanlar olur. Kötüler de bulunur. Cahiliye döneminde olanlar ise kendi aralarında iyi olmakla yetinirler, kendi dışında olanlara yapılacak kötülükleri ise günah saymazlar.
Hıristiyanlar Osmanlılar için böyle fetva çıkarmışlardı. Yahudilerde de böyle inanç vardır.
Ancak hepsi böyle değildir. İçlerinde doğru olanlar da vardır. Sözleşmelerde duranlar vardır. Bilhassa günümüzün ekonomi şartlarında sözlerinde durmayan kimseler kredilerini kaybetmektedirler. Dolayısıyla kendi çıkarları için de olsa sözlerinde duranlar mevcuttur. Kendilerini haklı çıkarmak için Birleşmiş Milletler kararı alma çabası mevcuttur. Hakemlik sistemi içinde sorunlar çözülmelidir.
مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ (MaN EıN TaEMaNHu Bı QaNOARın) “Ona kantarcasını emanet etsen.”
“Kantar” Türkçede kullanılan kantar yani tonlarca anlamındadır. Elle kaldırılabilen şeyleri ölçenlere “mizan” demekteyiz. Ama elle kaldırılamayacak kadar ağır yüklerin ölçülmesi “kantar”la yapılmaktadır.
Arapça, Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri arasında gelişmiş bir dildir. Çöl halkı, Mısır ile Mezopotamya arasında ticaret yaparlardı. Dolayısıyla onların kavramlarını biliyorlardı. Pers ve Bizans uygarlıkları ile de ilişkileri vardı. Arapların dilleri buna göre oluşmuştur. Kantar kavramı bunlar zamanında gelmiştir. Arapça’daki 4 harfli kelimeler 3 harfin çoğaltılması ile oluşur. Ek harfler N,L,R harfleri olabilir. Burada kelime “Katr”dan veya “Kınt”dan gelmiş olabilir.
“Katr”, damla demektir. Yahut yuvarlak demektir. Yuvarlak bir boru üzerinde yüklenmiş olan yükü yuvarlatır, karşı tarafa ağırlık koyarsanız, bir yere gelinir ki yükü karşı taraf tartar. Tarttığı çizgi ağırlığı gösterir.
“Kınt” ise çengel demektir. Bu da bizim kollu kantarı gösterir.
Tarihte hangi çeşit kantarın kullanıldığını bilmiyoruz. Arap bedevilerin bu husustaki kültürünü bilmiyoruz. “Kanâtırıl mukantarati” âyetinde kantarı köprülerle izah etmekte iseler de, bu âyet o izahın doğru olmadığını gösteriyor. Taşınabilen değerlere “mukantara” denmektedir.
Burada ismi mevsuldür. Erkek kadın cem müfred için gelmektedir. “Hu” zamiri müfret olsa da cemi ifade eder. Yani onlar içinde kişi olarak iyi insanlar olduğu gibi topluluklar olarak da iyi kimseler vardır.
Mü’minlerin görevi iyi kimselerle birlikte olmaktır. Onların yanında olmaktır.
Bizim partimiz bir şey söylediği zaman herkes diyecek ki bunlar doğru söyler. Bizim gazetemiz bir şey yazdığı zaman bu doğrudur diyecek. Bizim televizyonu herkes doğru haberi almak için dinleyecek. Bizim aleyhimizde olsa da onu söylemekten kaçınmayacağız.
Böyle olmayanlar mü’min değil, Ehli Kitaptırlar.
Burada, “sen ona emanet edersen” diyor. Buradan mü’minlerin Ehli Kitap ile her türlü ekonomik ilişkilerde bulunacaklarını ifade eder. Mü’minler Ehli Kitapla yani insanlıkla ilişkilerini kesmeyecek, tam tersine onların içinde yaşayacak ve onlara örnek insan olacaktır.
Mü’min demek ne demektir?
a) Mü’min, benim hakkım başkasına geçmesin değil, başkasının hakkı bana geçmesin diye düşünür ve ona göre hareket eder.
b) Mü’min bir şey söylediği zaman yalan söylemez. Hakkı söyler. Hele yalandan yemin hiç etmez.
c) Mü’min verdiği sözünde durur. Zarar etmiş olsa da sözü yerine getirir.
d) Mü’min kendisine emanet edileni korur, ona ihanet etmez.
Emanet üzerinde emanet alanın tasarruf hakkı yoktur. Bu sebepledir ki emin olanın dahli olmadıkça doğan zararlar mal sahibinin olur. Emaneti muhafazadaki masraflar mal sahibine aittir. Bir artma olursa, inek dana doğurursa, mal sahibine ait olur. Borçta ise artıp eksilme borçluya aittir. Veren aynen iade ile mükelleftir.
Bu âyete göre, paranın para olabilmesi için ağırlığı olması ve ağırlığına göre değer taşıması gerekir. Kâğıt para, para değildir; paranın senedidir. Dolayısıyla parayı ağırlığı olan bir şey ile tarif etmekteyiz.
يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ (YuEadDIyHı EıLaYKa) “Sana eda eder.”
Borç için “kaza”, emanet için “eda” ifadesi kullanılmaktadır. Türkçe’de “ödeme” borç için kullanılmaktadır. Emanet için “vermek” kelimesi kullanılmaktadır. Atomlar arasında elektron borç alınır ve verilir. Borçlu ve alacaklı böylece birbirinden ayrılamazlar. Mesela, tuzda sodyum var, klor var. Bu bizim yediğimiz tuzdur. Sodyum bir elektrik parçacığını klora borç verir, yahut emanet eder. Artık ondan ayrılamaz. Bizim için çok yararlı madde olur. Oysa, klor zehirlidir. Tuz da parçalatıcıdır. Bunlar her zaman beraber dolaşmazlar. Suda birbirinden ayrılıp dolaşırlar. Ama sudan ayrılamazlar. Yani, suyu öyle iki bardağa dökemezsin ki bardağın birinde klor fazla olsun.
İnsan topluluklarında da böyle insanlar mallarını birbirine verir, borçlu ve alacaklı olurlar. Bu sayede topluluk oluşmaktadır. Bu borç-alacak sistemi yalnız insanlarda mevcuttur. Bu sebepledir ki parayı da insanlar kullanmaktadır.
وَمِنْهُمْ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ (Va MıNHuM MaN EıN TaEMaNHu Bı DIyNARın)
“Onlara bir dinar emanet etsen. Onu sana iade etmezler.”
“Dinar” “deyn” kelimesinden üretilen bir sözdür. Deyn, borç-alacak demektir. Para bir borçlanma aracıdır. Elinde parası bulunan kimse başkalarından ona tekabül eden değeri satın alma gücünü edinir. Dinar, altın para birimidir. Dirhem, gümüş para birimidir. Her şey çift yaratıldığı gibi para da çift yaratılmıştır. Altın ve gümüş. Bunların meskük kısmı dinar ve dirhemdir. Her iki para da Bizans parasıdır. Bunun mucitleri Lidyalılardır. Lidyalılar arasında Yahudilik yaygındı. Yani, dinar ve dirhem de aslında İbrani Uygarlığı’nın hediyesidir. Nasıl Miladı Takvim insanlık için esas olmuşsa; dinar ve dirhem de para birimi olarak esas olmalıdır. Uluslararası para standartları geliştirilmelidir. Bir atomun sahip olduğu altının onlu katı on gram civarında olan altın para olmalıdır. Gümüş için de benzer yöntem kullanılmalıdır.
Altının özellikleri: Atom numarası 79 atom ağırlığı 197,5 özgül ağırlığı 19,5 N= 6.0237 10^23 Atom gram/gram adet. 32.787157 10^(-23)= .32787151 10^(-20) gram.
Demek ki, 10^20 atom bir gramın üçte biri etmektedir. Cumhuriyet altını 6.5 grama yakın altın içerir. 20 10^20 atom altın bir cumhuriyet altını etmektedir. Yaklaşık 100 milyon TL civarında bir değer taşımaktadır. Bu miktar emanetlere ihanet halinde uygulanacak cezaların nisabını teşkil eder. Şöyle ki, bir kimseye bir şeyi emanet eder de o emanete ihanet ederse, ondan ceza olarak borçlanma ehliyetinin kaldırılması gerekir. İşte bu miktar 20 10^10 atom sayısı altın değerinde olmalıdır.
لَا يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ (LA YuEaddiHi EiLaYKA) “Sana eda etmez.”
Bir dinarı bile ödemez. Borçların ödenmesi, ekonominin temelidir. İnsanlar borçlu ve alacaklı olmadan yaşayamazlar. Borçlu ve alacaklı olma insanın özelliğidir. İnsan gücü yettiği nisbette borçlanmalıdır. Borcunu ödeyebilmelidir. Emanetlerde ise iş daha önemlidir. Emanetlerde ödeyememe gücü sözkonusu değildir. Çünkü emanet zaten mevcuttur. Onu kullanma hakkın yoktur. Bundan dolayısıyladır ki, “borç versen” denmemiş de, “emanet etsen” denmiştir.
إِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَائِمًا (Mav DuMTa GaLaYHıM QavEıMan)
“Üzerinde kıyama devam etmezsen.”
Türkçe’de “üzerinde durmazsan” diyoruz. Kur’an’da “üzerinde durmayı sürdürmezsen” tabiri kullanılmaktadır. Borçlulardan alacağın tahsili için alacağı sürekli isteme düzeni geliştirilmiştir. Bir emanet talep edildiği zaman hemen verilmesi gerekir. Birçok kimseler, birçok defa talep edilmesi halinde emaneti yerine getirirler. Borçlarını öderler. Günümüzde hal böyledir. Büyük sıkıntı buradan doğmaktadır.
Borçlanıyorsunuz, alacağınızı alamadığınız için de borcunuzu ödeyemiyorsunuz. İnsanlığın bu sıkıntıdan kurtulması için “Adil Düzen”e ihtiyaç vardır. Bu nasıl olacak? Herkes topluluğa borçlanacak, topluluktan alacaklı olacaktır. Borcunu eda etmeyenlere ise bir daha borç verilmeyecektir.
“Emanet” deyince, yalnız maddi eşya anlaşılmamalıdır. Kamu görevi genel hizmet de böyledir. Kamu görevlileri ve genel hizmetlileri de hizmetlerini verirken ancak üzerinde durursan, defalarca baş vurur takip edersen yerine getirirler. Sen başında iken senin işini yapmaya çalışırlar. Uzaklaştın mı hemen bırakır ve unuturlar. Günümüzün meşgalesi içinde hemen herkes bu durumda olmaktadır.
Oysa, mü’min verdiği sözü yerine getirirken, yahut ahdi ifa ederken, bir daha ondan onu istememesi gerekir. Başkan geldiği zaman gelenler, başkan gelmediği zaman gelmeyenler; posta başı varsa çalışanlar, posta başı başta durmuyorsa çalışmayanlar. İşte bu âyetin ifade ettiği manâdır.
Mü’min az söz verir. Mü’min az emaneti yüklenir. Ama emaneti yüklendikten sonra ise bir daha onun üzerinde durmana gerek kalmaksızın yerine getirir.
Hicrete bu sebeple ihtiyaç vardır. Tamamen sözünde duran ve ahitleri yerine getiren bir topluluk oluşturmalısınız. Böyle yapmayan kimseleri belirleyip onları ikinci sınıf insan sayacaksınız. Onlara bir şey emanet etmeyeceksiniz, onlara borç vermeyeceksiniz. Böyle olan kimselerin kimlikleri kırmızı olmalıdır. Güvenilir kimselerin kimlikleri yeşil olmalıdır. Giydikleri elbiseler de farklı olmalıdır. Güvenilir kimselerin giydiği elbiseleri onlar giyememelidirler. Tevbe edip ıslah olanlar ise güvenilirler sınıfına geçmelidir. Eğer bu kurallara uymazlarsa sürülmelidirler. Bakınız, ceza yok ama, dışlama vardır.
Bu hususa ait düzen oluşmazsa, verilen sözler yerine getirilmezse, emanetlere riayet edilmezse, gelecekte sosyal düzen imkânsız hal alır. Bununla beraber bunlar mü’minler için ve mü’minlerin bucakları içindir. Kitap ehli olanlardan böyle olanlara aynı rütbeler tevcih edilecektir.
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا (ÜavLıKa BiEanNaHuM QavLUv)
“Bu onların birbirlerine demeleri nedeniyledir.”
İnsanların hemen hepsi bir üst güce inanır ve bu güce hesap vereceğini bilir. Buna göre kendi hayatını düzenler. Ne var ki, bu üst gücü kendisine yakın kabul eder. Kendisinden uzaklaştıkça ona karşı sorumlu olmadığı inancındadır. Bu yakınlık aileden başlayarak, aşiret, kabile, şa’b ve kavme kadar gittiği gibi, inançta kendisi gibi olanlara karşı da aynı duyguları besler.
Bir devlet görevlisi amirine karşı sorumluluğunun bilincindedir. Onun dediğini yapar. Bir bakarsınız, aynı meslekte olanlar birbirlerine farklı muameleler yaparlar. Onlara karşı davranışlardan sorumlu olduklarının idraki içindedirler. Her kesime karşı saygılıdır. Ama başka kimselere karşı da benzer sorumluluk içinde olmadığı hissindedir.
İnsan, insanlarla diğer canlıları aynı kategoride göremez. Allah’a inananlar ise Kâinat’ın Allah’a ait olduğunu, insanların da Allah’ın kulları olduğunu bilirler. Dolayısıyla haram ve helal anlayışı içinde hareket ederler. Değil başka insanlara verdikleri sözlere riayet mükellefiyeti, bunlar kendi kendine yaptıkları nezirlerden de kendilerini sorumlu tutarlar. Ehli Kitap içinde de böyle olanlar vardır.
Buradaki “Kâlû” kendi çevresine verdiği sözleri anlattığı gibi, kendi kendilerine söylenen sözlerini de içerir. Öyle kimseler vardır ki, ibadet etmekle kurtulduklarını sanır, verdiği sözleri yerine getirme ve emanetleri eda hususunda ise kendilerini yükümlü görmezler.
لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ (LaYSa GaLaYNAv Fıy elEumMıyYIyNa SaBIyLun)
“Üzerimizde ümmilerde bir sebil yoktur.”
“Ümmi” anadan doğma demektir. Türkçe’de anadan doğma, hiçbir şeyi olmayan anlamında kullanılır. Kur’an’da ise cahil, hiçbir şey bilmeyen, eğitim almamış kimse demektir. Ehli kitabın zıddı, topluluğun kuralları olacak, kitabı olacak. Halk bu kitabı okuyacak.
O halde bir topluluğun esas okuyacağı şey fıkıhtır, hukuktur. Fizik, kimya, matematik gibi ilimleri kişi kendi çıkarları için zaten öğrenir. Onda kamunun zorlamasına gerek olmayabilir. Ama kişi sosyal kuralları öğrenmezse o toplulukta yaşayamaz. Günlük ibadetler bunun için konmuştur. Beş vakitte toplanır, kitap okunur. Yani, o topluluğun anayasası okunur. Anlatılır. Kişiler böylece birlikte yaşamayı öğrenirler.
Tevrat ve İncil böyle okunmuş, Roma’da hukuk tahsil edilmiş. İslâmiyet’te medreselerde önce Kur’an, sonra hadis, sonra da fıkıh tedris edilmiştir. O günkü şartlar içinde Roma ve İslâm uygarlıkları böyle doğmuştur.
İşte Ehli Kitap yani medrese görmüş kimseler, böyle ders görmeyen ve kitap ehli olmayanları insan saymaz, onlara hayvan muamelesi yaparlardı. Onlarla yaptıkları anlaşmaları anlaşma saymazlardı.
Kur’an Hazreti Peygamber’e ümmilik sıfatı vererek, ümmileri de insan seviyesine çıkardı. Ehli Kitap olsun veya olmasın, insan olan herkes insanlık haklarından yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin dava açma hakkı vardır. Müşrik de olsa, onlar durursa, mü’minler de müşriklerle yapılan sözleşmelerde durur.
“Sebil” yol demektir. Sorumluluk anlamında kullanılır. Bizim üzerimizde bir sorumluluk yoktur denmiş olur. Kur’an’da sorumluluk için “mes’ul” sözü de kullanılmaktadır. Sorumluluk kişi tarafında olan yükümlülük, sebil ise soruşturan tarafından kullanılan yetkidir. Yetki yoktur anlamını taşır.
وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ (Va YaQuLUvNa GaLAy elLAHı KaÜıBa)
“Allah’a yalan kizb ediyorlar. Allah’a yalan söylüyorlar.”
Allah ümmilere karşı yaptıklarımızı bize sormayacak diyorlar. Oysa Allah bütün insanların Rabbidir. Yapılan her zulmü soracaktır. İsraf haramdır. İsraf eşyaya yapılan zulümdür. Allah onu da soracaktır. Hayvanı kesip yememiz sünnetullah içinde olmaktadır. Mikroplar da bizim vücudumuzu kemirmektedirler. Ama sünnetullah dışına çıkılıp da israf yapılırsa ondan insanlar sorumludur. Yeryüzünde olan her şey bizim için yani insan için var edilmiştir. İnsan olan harb esiri de olsa, küçük olsa, sakat olsa yine insan olarak hakları vardır. Hattâ ceninlerin bile annelerinden ayrı olarak hakları vardır.
وَهُمْ يَعْلَمُون (Va HuM YaGLaMUvNa) “Oysa onlar ilmetmektedirler.”
Topluluk bir yalanı kendisine şiar eder ve herkes onu söyler, onun yalan olduğunu bile bile söyler. Aksini kimse ağzına almaz. Alamaz.
İneğin tanrı kabul edilmesi böyledir. Mustafa Kemal’in dokunulmazlığı böyledir. Onun tanrı olmadığını herkes bilir, öldüğünü de herkes bilir, ama ona tanrı muamelesi yapılmasına bile bile devam edilir. Hazreti İsa’nın oğul olmadığını bütün Hıristiyanlar bilirler ama öyle olduğunda ısrar ederler. Şiilerin on ikinci imamlarının hayatta olmadığını bütün İranlılar bilir ama Humeyni bile böyle bir sözü söyleyememiştir. Çünkü Şiiliğin varlığı o yalana dayanmaktadır.
Hanefilerin de yalan olduğunu bildikleri birtakım inançları vardır. Bir türlü ondan vazgeçemezler.
“İçtihat kapısı kapandı!” derler. “Kim kapattı?” dersen; “Hükümdar!” derler.
“Hükümdarın Kur’an’ı nesh yetkisi var mıdır?!.” Susarlar.
İnsanlar, zanların ötesinde yalanların peşinde koşmaktadırlar. Kur’an bunlara karşı cihat açmıştır.
بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ (BaLAy MaN EaVFAv Bı GaHdıHı) “Hayır, ahdini kim ifa ederse.”
“Belâ” hayır demektir. “Neam” evet demektir. Yani, onların söyledikleri doğru değildir.
Ümmilerde de onların üzerinde sebil vardır. Yani, bir insan diğer bütün insanlara karşı yaptıklarından sorumludur. Suçluya cezasından fazlasını uygulayamazsın. Savaş esirlerini eğer tehlike teşkil etmiyorlarsa öldüremezsin. İnsan şeriat içinde hareket edecektir. Kendisine yapılanın başkasına yapılmasını kabul edecektir.
“Vefa” verilen sözü yerine getirmek, taahhütlerini yapmak demektir.
“Ahit” verdiği sözdür. Burada çok önemli husus “Hu” zamirinin raci olduğu husustur. “Men”e raci olur. O halde herkes ahdini yani verdiği sözünü yerine getirmelidir. Kendi kendine nezr etse bile, onu da yerine getirmelidir. Karşı tarafa söz verdiği için değil, kendisi söz verdiği için yerine getirmelidir.
İçtihat müessesesi de buna dayanmaktadır. İçtihat yap ama yaptığın içtihadına uy, sözleşmeyi sen yap ama verdiğin sözü tut. Başkan yaptığın kimseyi dinle, hakem kararlarına saygı göster. Çünkü bunların hepsi senin ahdindir. Bu ahitleri karşındaki insanlara değil, seni uyarana yapıyorsun. Verdiğin her söz, kendi kendine verdiğin söz bile Allah’a verdiğin sözdür. Buradaki zamir Allah’a da gidebilir. Böylece kişilere verdiğin söz Allah’a verdiğin söz anlamında olur.
وَاتَّق (Va ıtTaQAv) “İttika ederse. Kendisini ahitler içinde korursa.”
İçtihatlarla hareket etmek demek, kurallarla hareket etmek demektir. Diğer insanlar senin ne yapacağını bilmelidirler, bu sayede onlar seninle ilişki kurarlar. Yoksa beşeri ilişki olmaz ve topluluk dağılır.
Topluluğu olmayan kişi intihar etmiş sayılır. Sözleşmelere uyulmazsa düzen kalmaz. Yetkililere itaat edilmezse anarşi olur. Hakem kararları olmazsa bir arada nasıl yaşayacağız.? Bunlar sayesinde bizim topluluğumuz, dolayısıyla varlığımız oluşur.
Ümmi de olsa, insana insanlık haklarını tanımazsak, o kimselerin bize saldırma hakları doğar, sonra biz kendimizi koruyamayız. Ahde vefa kendi çıkarımız için gereklidir. Bu sözünde durur derlerse, toplulukta kredimiz olur, her işimizi yapabiliriz. Yoksa kredimiz kesilir ve hiçbir şey yapamaz oluruz.
فَإِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (Fa EınNa elLAHa YuXıbBu eLMutTaQIyNa) “Allah muttakileri sever.”
Kurallar içinde yaşamak “ittika”dır. Kurallar insanları kötülüklerden korur. Herkes kurallar içinde hareket ederse o topluluk varlığını sürdürür. Kurallar kötü de olsa, kişiler ona göre tedbir alarak kendilerini korurlar. Kuralsızlık ise insanları karanlıklar içinde bırakmak demektir. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez olur. Şeriat yani kurallar kale gibidir. İçine girdiniz mi güvende olursunuz.
Kuralların konması kişilere verilmiş, herkes kendi kuralları içinde yaşamaya zorlanmıştır. Böylece hürriyet de sağlanmıştır. Kurallar içinde hürriyet, kural koyma hürriyeti getirilmiştir.
“Mahabbet etmek” demek, ilgilenmek demektir. Burada çoğul kurallı erkekler çoğuludur. Topluluk kurallara uymalıdır. Kurallara uymayanları halk dışlamalıdır. Yoksa silah zoruyla kurallara uydurma ittika değildir. Bu sebepledir ki kurallara uymayanlar cezalandırılmazlar, dışlanırlar, nefy edilirler.
إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ (EinNa elLaÜIyNa YaŞTaRUvNa) “İştira eden kimseler.”
“Şira” ve “bey’” satma anlamlarındadır.
“Bey’” kelimesi yalnız ticarette değil, bütün sözleşmelerde kullanılmaktadır. Başkan seçilirken yapılan anlaşma da “bey’” sözü ile ifade edilir. “Şereye” “sereya” kelimesi ile akraba olup akma anlamını taşır. “Şira”da kişi alır ve satar. Yani, satmak üzere almışsa ona “şira” denmektedir. Ama kendi kullanması için almışsa buna da “bey’” denir. “Şira”da bir taraf para, diğer taraf mal olabilir. “Para”da misli teslim anlamındadır. “Mebi’”de ise aynı teslim zorunluluğu vardır. “Şira”da kâr amacı güdülmektedir. “Bey’”de ise yararlanma amacı güdülmektedir. Alıcı ve satıcıların ikisinde kazanç amacı varsa semen semen ile satılmış olur. Peşin ahz şartı vardır. Bir tarafta bey’ varsa bu takdirde peşin ahz şartı yoktur. Tecil meşru değildir.
بِعَهْدِ اللَّهِ (Bı GaHDı elLAHı) “Allah’ın ahdi ile ucuz akçe kazanırlar.”
Burada “Allah’ın ahdi” para yerine kullanılmıştır. Semen ise mal olmuştur. Verilen Allah’ın ahdidir. Kazanılan ise kalil semendir. Bir çıkar sebebiyle Allah’ın ahdini bozman demek, Allah’ın ahdini vermek demek anlamına gelmektedir. Ahd, verilen sözdür. Alınan karardır. İnsanlar sözlerinde durmalıdırlar, alınan kararları yerine getirmelidirler. Düzen böyle çalışır.
Bu nasıl sağlanacaktır? Bu eğitimle sağlanacaktır.
Bir kimse eğer beş vakit namazlarını cemaatlerle kılarsa, vakti gelince ahdin nasıl ifa edileceğini bilir. Onun için ahdi yerine getirme alışkanlık halini alır. Cemaate gitme insanı saat gibi zamanında işleri yapmaya alıştırır. Zekât da insanı ahdini yerine getirmeye, borcu ödemeye alıştırır. Oruç ise tamamen insanın iradesini terbiye eder ve sözde durmayı öğretir. Hacca gitmek, ihrama girmek, hareketleri disipline etmek bir eğitimdir. Askeri eğitim de bu amaçla yapılmıyor mu?
“Allah’ın ahdi” demek suretiyle, kişilere verilen veya kendi kendine yapılan ahitler Allah’a karşı ahitlerdir. Çünkü kişi Allah’ın halifesidir.
وَأَيْمَانِهِمْ (Va EaYMANıHıM) “Yeminlerini de.”
Allah’ın ahdine yemini atfetmiştir. Ahitle yemin esasta birdir. İnsan söz vermek zorunda değildir. Yemin etmek zorunda değildir. Ama söz verirse veya yemin ederse yerine getirmelidir.
Ahit ile yemin arasında ne fark vardır? Söz veren kimse elinde olmayan sebeplerle sözünü yerine getirmezse sorumlu olmaz. Mesela, bir alacağı var. Onunla ödemeyi düşünerek birine borç vereceğini vaat etse, alacağını aldıktan sonra borç vermezse sorumlu olur, borç vermeyi vaat ettiği kimseyi zarara sokmuşsa tazmin eder. Vereceğine yemin eden kimse alacağını alamamış olsa da borç vermezse de doğacak zararı yine öder.
Bir kimse bile bile yalan söylerse sorumlu olur. Ama doğru sandığı şey yanlış olursa sorumlu olmaz. Oysa şahitlikte yanlış çıksa şahit sorumlu olur. Ahid ve semeni burada “Ve” harfi ile zikretmesi, birbirinden farklı olduğunu ifade etmek içindir.
ثَمَنًا قَلِيلًا (ÇaMaNan QaLıLan) “Kalil semene satın alanlar.”
Bir şeyi satmak için alırsanız bu “semen”dir. Burada semen mal durumundadır. Çünkü Allah’ın ahdini bozmak semen olarak kullanılmıştır. Çünkü ahdi bozman mal olarak verilemez.
“Kalil” denmiş olmasının sebebi, ahdi bozmanın kötülüğü o kadar büyüktür ki, karşılığında alınan hiçbir değer onunla denk olamaz. Hele yemini bozmak küfürdür. Hayat ile bile karşılanmaz. İşte böylece sözde durmanın ne kadar önemli olduğu böyle anlatılmış oluyor. Allah’a verilmiş söz olarak alınıyor. Bu zamanın günahını ölçüsüz yapmaktadır.
أُوْلَئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ (EuLAEıKa LAvPaLAQa LaHuM) “Onların halkları yoktur.”
“Halk etmek” kumaşı veya deriyi bir şeyi imal etmek için kesmek, ölçümlendirmek demektir. Yahut, toprağa şekil vermek demek olur. Ahlâk demek, kurallı hareket etmek demektir. Dünyada kurallara uymayan kimseler âhirette kuralsızlıklarla cezalandırılacaklardır. Mesela, tatlı biber sanacaklar, acı çıkacaktır. Su içeceğiz derken sirke içecekler. Basit biberdeki yanılgı bizi ne kadar rahatsız eder. Ya bütün yiyecekler öyle olsa, ya giydiğimiz pamuklu biraz sonra kaşıntı vermeye başlasa, biz nasıl yaşarız?
İşte âhirette onların hâli böyle olacaktır. İçtihatla hareket etmek demek, kurallı hareket etme demektir. Sözde durmak demek, kurallı hareket etmek demektir. Bu da ittikadır.
Sûrenin nasıl hep içtihat çevresinde yorumlanacağı burada açıkça anlaşılmaktadır. “Halâka” kelimesi mensuptur. Nefyi cinstir. Asla olmayacaktır demektir. Bu takdirde cennetten asla payları olmayacak demek olur.
فِي الْآخِرَةِ (Fı eLEAvPıRaTı) “Ahirette onların bir halâkı yoktur.”
“Ahir” son demektir. “Ahiret” ise sonraki hayat demektir, öte hayat demektir. Marife olarak geldiği için öldükten sonraki hayat kastedilmektedir. Son hayattır. Ebedî hayattır. Dünya hayatı yakın hayattır. Kıyamet ise geçiş dönemidir. Kâinat bundan 10 milyardan fazla zamandan önce patlamış ve büyümeye başlamıştır. Halen büyümektedir. Galaksiler oluşmuştur. Üç boyutlu uzayımızın yuvarlak olduğu Kur’an’da bildirilmiştir. Acaba dört boyutlu “kürsi” de yuvarlak mıdır? “Kürri” kelimesi ile akraba olarak yorumlanırsa o da yuvarlak olmalıdır.
Sonsuz yalnız Allah’tır. Arşın da yuvarlak olması gerekir. O zaman Kâinat’ın bu büyümesi bir küre yüzeyindeki çemberin büyümesi gibidir. Beş boyutlu uzayda dört boyutlu yüzey üzerinde üç boyutlu uzayımız büyümektedir. Ekvator’a gelince en büyük duruma gelecek, sonra küçülmeye başlayacaktır. Son durumu alacaktır. Doğruya bir noktada değen düzlemde yalnız iki daire çizilebilir. Uzayda ise çok daire çizilebilir.
Beş boyutlu uzayda bir noktada yani kıyamet gününde çok üç boyutlu uzay oluşturulabilir. İşte kıyamet günü iki üç uzay birbirine değmektedir. Uzayımız, cennet uzayı veya cehennem uzayı. Ancak Kur’an’ın bildirdiğine göre, cennet ile cehennem bir duvar ile ayrılacak. Buna göre dört boyutlu uzayın iç kısmı cehennem, dış kısmı cennet olmak üzere, yeniden âhiret uzayı patlayıp gelişecektir.
İşte orada Âhiretin iç yüzünde halâk olmayacak. Yani, iradeleri kısıtlanmış olacaktır. Kurallı hareket etmeyi öğrendikten sonra oradan çıkabilecekler.
وَلَا يُكَلِّمُهُمْ اللَّهُ (Va Lav YuKalLıMuHuMu elLAHu) “Allah onlarla konuşmaz.”
İnsan sosyal bir varlıktır. Başkaları ile konuşmak ihtiyacındadır. Düşmanı da olsa, kavga da etse, konuşmak ister. Sevdiği kimse ile konuşma ise onun en çok istediği şeydir. Saydığı kimse ile sohbet onun için zevk olur. Kişilerin tanınması ve muhatap alınması insan için bir onurdur. Allah âhirette ve dünyada onları muhatap almamaktadır.
Kur’an kâfirlere doğrudan hitap etmez. Mü’minler aracılığı ile söyler. De ki; ey kâfirler, der. Onların okudukları Kur’an, Kur’an sayılmaz. Dinleyenlere secde gerekmez. Âhirette de Allah onları muhatap almayacaktır. Oysa, mü’minlerle ise doğrudan doğruya konuşacaktır.
İnsan için en büyük zevk o görüşmelerde yaşanacaktır. Bu durum hem kıyamette hem de âhirette böyle olacaktır. Bundan dolayı araya almıştır. Yukarıya da atıf olabilir, aşağıya da atıf olabilir.
وَلَا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ (Va Lav YaNJuRu EiLaYHıM) “Onlara nazar da etmez.”
Konuşmadığı gibi nazar da etmez. Nazar etmek demek, ilgilenmek demektir.
Onlara ne yapılacağının kuralları konmuş, görevlilere gerekenin yapılması talimatı verilmiştir. Görevliler görünüşe göre hareket ederler.
Oysa her fiil özel şartlarla işlenmiştir. Eğer hükmeden doğrudan ilgilense mazeretleri nazarı itibara alıp uygulamada değişiklik yapar. Oysa görevli sadece konan kurala ruhuna inmeden uyar.
“Allah onlara nazar etmez” demek, onların özel durumlarını değerlendirmez demektir. Ahitleri yerlerine getirmeyenler için söylenen sözler bunlardır.
يَوْمَ الْقِيَامَةِ (YaVMa eLQıYAvMaTı) “Kıyam yevminde.”
Kıyam yevmi ne zamandır? İkinci patlamadan sonraki zamandır.
Bu iki yoldan olabilecektir. Ya Kâinat’ın çapı küçülüp sıfırlanacak, ya da galaksimizdeki sürtünme sebebiyle bütün yıldızlar bir araya gelip toplanacak ve sıkı baskı sebebiyle yeniden patlayacaktır. O takdirde bizim galaksimiz ayrı Kâinat olacaktır. Onun mekânı büyümeye başlayacaktır. Büyük küre yüzeyi parçalanıp küçük küreler oluşacaktır demektir.
Bunun hangisinin olacağı Kur’an’ın diğer âyetleri okunup tefsir edilirse anlaşılır. Bizim gözlemlerimiz de sonuçlar verebilir. Kıyamet o patlamadan sonra oluşacak ve dünyada toplanmış olacağız. Hesaplarımız görüldükten sonra kimi dört boyutlu kürenin iç tarafına, kimi de dış tarafına gönderilecektir.
وَلَا يُزَكِّيهِمْ (Va Lav YuZakKIyHıM) “Onları tezkiye de etmez.”
“Zekât” temizlemek demektir. Pislikten arındırmak demektir. Beraat ettirmek demek, suçsuz olduğunu ortaya koymak demektir. Affetmek demek, cezasını silmek demektir. Mağfiret etmek demek, cezayı uygulamak demektir.
“Tezkiye” ise cezasını çektirip sonra temize çıkarmak demektir. Suç işlememiş hâle getirmek demektir.
Onlar böyle bir ceza ile cezalandırılıp arındırılmayacaklardır. Âhirette onların halâkları olmayacak. Kendilerine ne muamele yapılacağını bilemeyecekler. Her an bir kötü muamele ile karşılaşacakları endişesi içinde olacaklar. Durumlarını sorup öğrenmek, isteklerini bildirmek imkanını bulamayacaklar. Kıyamette de yani geçiş zamanında da onlarla ilgilenilmeyecek, özel durumları nazarı itibara alınmayacak. Ahitleri yerine getirmeyen kimseler cezaları çekip arındırılmayacaklardır.
Demek ki cezada dört müessese vardır: Biri, suçlu ne yapılacağını bilmelidir. İkincisi, suçlunun her zaman baş vurma ve savunma hakkı vardır, suçlunun özel durumu daima göz önünde bulundurulmalıdır. Hasta ise tedavi edilmeli, yiyecek ve içecek ihtiyacı normal olarak karşılanmalıdır. Suçlu cezasını çektikten sonra da tezkiye edilmelidir. Artık ona suçlu muamelesi yapılmamalıdır.
Bu ceza, hukuk düzenine uyan yani firar etmeyen ve hukuka teslim olan kimseye uygulanacak cezadır. Ama ahitlerini yerine getirmemekle beraber bunu bir de suç saymazsa, o zaman ona askeri uygulama yapılır. Ona yapılanlar hakkında onun dava hakkı olmaz.
Burada hukuk düzenine uymayanlara uygulanacak sistem anlatılmıştır. Bu müşriktir. Hukuk tanımamaktadır. Hukuktan yararlanma hakkı yoktur.
وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (Va LaHuM GaÜAvBun EaLIyMun) “Onların elim azabı vardır.”
“Elim azap” demek, sıkıcı azap demektir. Sıkı ayakkabı giyersin, işte o nasıl sıkarsa, o tür azap vardır. Yani, bedene bir şey olmamakta ama insan sıkıntı çekmektedir.
Aslında hapishane böyle bir cezadır. Cehennem de böyle bir cezadır. Bedenî varlıkları korunacak ama sıkıntı duyacaklardır. Bütün bunlar eğitim amacıyla olacaktır.
Şeriat düzeni demek, demokrasi düzeni demektir. İçtihat yapacaksın, ama sonra içtihadına göre hareket edeceksin. Sözleşme yapacaksın, ama sonra sözleşmeye uyacaksın. İşte böyle sözde durma şartı vardır.
Bu âyetler de demokrasinin ikinci ayağını bize anlatmaktadır. Verdiğimiz sözlerde duracağız.
Sözde durmayanların âhiret cezaları anlatılmaktadır. Sözde durmayanlara dünyada verilecek ceza borçlanma ehliyetini kaybetmekleridir. İleri durumda sürgündür. Dünyada zararlar tazmin ettirilir ama ne bedenî ne de mâlî cezalar verilemez.
Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Yayına Hazırlık ve Yönetim: REŞAT NURİ EROL
www.akevler.org (0532) 246 68 92
KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 238. SEMİNER Yorum-68 İstanbul, 19 Aralık 2003
…VE FRANSA’DA BAŞÖRTÜSÜ MESELESİ
Sömürü Sermayesi 500 senede bir plan yapmış ve uygulamıştır...
Sermaye, önce krallıkla derebeyliği yıkmış, sonra demokrasi ile hanedanlığı ortadan kaldırmış, sonra kapitalizm ve sosyalizm ile millî devletleri ortadan kaldırmak istemiştir. Kara Avrupa’sı ülkelerini ateist yaparak birbirleriyle savaştırmış, İngiltere’de ise Krallığı ve Kilise’yi kullanarak dünyayı istila etmiştir.
19. yüzyılın son yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa dünyaya hakim kılınmış, tüm dünya sömürge yapılmıştır. İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra sermaye merkezini Amerika’ya taşımış ve Avrupa sömürgeciliğe son vermiştir. Kapitalizm-sosyalizm dengesiyle dünyayı yönetmeye başlamıştır. Her iki tarafta da sermaye hakim idi. Avrupa da boynu bükük olarak Amerikan hakimiyetinde idi.
1. Sermayeye ilk darbeyi Gorbaçov vurdu, SSCB’ne son verdi, böylece oyunlarını bozdu. Batı dengesiz kaldı. 2. İkinci darbeyi Almanya Başbakanı Khol vurdu, iki Almanya’yı birleştirdi. 3. Üçüncü darbeyi Avrupa Birliği vurdu, “Euro”yu ortaya çıkardı. 4. Dördüncü darbeyi Fransız Cumhurbaşkanı Chirac vurdu, Almanya’yı arkasına alarak Irak savaşına karşı çıktı. Türkiye de TBMM’den tezkereyi geçirmeyerek onların yanında oldu. Rusya ve Çin de onları destekledi. Böylece sermaye kötü duruma girdi.
Türkiye’nin AB’ye girmesini baştan ABD destekledi. Türkiye, ABD ve İngiltere’nin müttefiki olarak, Alman-Fransız ittifakı karşısında ABD lehine denge oluşturacaktı. Ancak tezkere çıkmayınca Türkiye’ye güveni kalmadı. Şimdi Türkiye’nin Avrupa’dan dışlanmasını istemektedir. Böylece Kıbrıs’ı AB’ye kaptırmak istememektedir.
Kıbrıs Ortadoğu’nun kilididir.
Türk halkı AB’yi insan haklarından dolayı istemektedir. Müslümanlar bunun için AB’ye taraftarlar. Turgut Özal da zaten bunun için başvuruda bulundu.
Sermaye, şimdi Türk halkını AB’den soğutmak için Fransa’da dinî baskılar başlattı.
ABD ise Türkiye’de başörtülülerin okullara girmelerini destekliyor. Kemal Derviş’in ağzı ile bu söylendi. Ayrıca, bugünlerde bu konuda ABD’de olumlu yönde bir rapor yayınlandı: “Uluslar arası Din Özgürlüğü Raporu”. Uluslararası Din Özgürlüğü’nden sorumlu Büyükelçi John Hanford, Fransa’yı başörtüsü konusunda eleştirdi ve Türk devletini de bu konuda aynı kefeye koydu. Raporda, ‘devlet-karşıtı’ ya da ‘İslâmcı’ iddiasıyla devlet kurumlarından atılanlara, imam-hatip, başörtüsü tartışmalarına ve resepsiyon krizine değinildi.
FRANSA’DA LÂİKLİK ÇILDIRDI!
Fransa’daki durumu en güzel şekliyle, Madeleine Bunting, The Guardian’daki (18.12.2003) “Fransada lâiklik çıldırdı” isimli makalesinde özetledi. Makalenin başlığı bile çarpıcıydı. “Kanalın bu tarafından, herhangi biri kolayca tipik Fransız küstahlığını aşağılayabilir. İleride bunun arkasında yatan şey Fransızlar ve Müslümanlar arasında yıllarca sürecek bir çatışmadır ve Müslüman toplumda İslâm fobisi, dışlanma ve zulüm algılamasının tehlikeli biçimde güçlendirilmesi olacaktır…”
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac tongaya geldi. “Şirak” başörtüsü meselesini “şrak” diye çözdü: Başörtüsü yasak!.. Bilindiği gibi, Chirac Tunus’ta da talihsiz bir konuşma yaparak başörtüsü için “Başörtüsü saldırgan, agresif bir şey!” dedi. Durup dururken, siyasete de uymayan bu davranışıyla, Fransa-Almanya ittifakı güvenirliğini tamamen yitirdi. Avrupa Birliği’nde yangın tutuştu. Söndürecek kimse de görünmüyor. Şuursuz ve bilinçsiz olarak konuşuluyor… Birileri Fransa ve Avrupa’ya çok kötü bir oyun oynuyor.
Türkiye’de utanç verici laflar söyleniyor. Anayasa bu sorunu çözmüş(müş)!.. Anayasa demek AK Parti demek. Böylece Anayasa da ayaklar altına alınmış oluyor. Bir yönetmeliği bile yapamayan parti aciz olabilir. Ama artık ona Anayasa ile çıkılamaz. Eski Adalet Bakanı Sami Türk bile bu arada saçmalıyor ve öyle konuşuyor…
Kur’an soruyor: “İçinizde hiç reşit olan adam yok mu?” [Hûd(11);78]
Lâikliği Fransız Cumhurbaşkanı tarif etmez. Fransız parlamentosu da tarif etmez. Lâikliği müsbet ilim tarif eder.
“Hukuk”, sanıldığı gibi isteyenin istediği zaman koyacağı kurallarla oluşmaz. Tabiî ve sosyal kanunlar içinde oluşur. Hukukun on bin senelik bir geçmişi vardır.
İnsanlık ölüme doğru gitmektedir: Çevre kirliliği, nesil dejenerasyonu, mafya, kitle imha silahları dünyayı “tufan”a götürüyor… (Bk. 17.12.2003 tarihli makalemiz) Bombalar bu gidişatı durduramaz. Bombalar sadece karşı bombaları oluşturur. Bunu ancak “hukuk” durdurabilir. 1500 yıldır Hıristiyanlık Avrupa’ya Tevrat’ı öğretmektedir. 1000 yıldır Avrupa Kur’an’ı öğrenmektedir. Ama bütün bunlara rağmen Avrupa “hukuk” alanında bir arpa boyu yol alamamış durumdadır.
Türklerde söz var: “Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut.”
Bu sözlerim Kilise’ye veya Hıristiyanlara değildir. Lâikliği dinsizlik olarak anlayan zavallı Chirac’laradır. Fransa Cumhurbaşkanı tek kelimeyle, saçmalıyor.
Her şeyden önce, “başörtüsü” insanlığın ortak giysisidir. Başörtüsünü örtmeyen hiçbir topluluk yoktur. Başörtüsü üç dinde de kadınlar için farzdır. Haç ile beraber özel şekliyle dinî simgedir.
Ama küçük haç ile büyük haç ne demektir?!. Simge ise simgedir. Pratikte hiçbir etkisi yoktur. Güya Müslümanları ve Allah’ı kandırıyorlar. Kur’an açıkça söylüyor: “Siz kendinizi kandırıyorsunuz.” Hukuku oyuncak sananlar böyle saçmalarlar.
Biz Türklerin Fransızlara sempatisi vardır. Çünkü Fransızlar Batı Uygarlığı’nın etkin kurucularıdır. İslâmiyet’i Batı’ya onlar aktarmışlardır. Fransa Cumhurbaşkanı’nın bu davranışı sayesinde Türklerin Fransızlara olan saygınlığı yitirilmiş olmaktadır. Gözü dönmüş siyasetçiler kendi bindikleri dalları böyle keserler.
Biz Müslümanız. Kur’an’ımız var. Kukla Fransız parlamentosunun kararları bizi asla ilgilendirmez.
Sadece, ABD’nin zulmüne tam dur denmişken, böyle acemi siyasete âlet olmaları bizi sıkıyor. Duamız; Fransız yöneticilerinin de gerçek Hıristiyan olması, gerçek lâik olmasıdır. İslâmiyet’in onlara öğrettiği şekliyle lâik olmasıdır.
LAİKLİK NEDİR?
(İLMÎ TAHLİL)
Lâikliği anlatmadan önce, kısaca devlet yapısını tanımlayalım. Cetveli dikkatlice tetkik ediniz.
Ne yapılacak? | Nasıl yapılacak? | Ne zaman yapılacak? | Niçin yapılacak? | Kişide |
Ne yapılacak? | Nasıl yapılacak? | Kim yapacak? | Kimin olacak? | Toplulukta |
İyi olan yapılacak | Doğru olan yapılacak | Yararlı olan yapılacak | Uygun olan yapılacak | |
Kötü yapılmayacak | Yanlış yapılmayacak | Zararlı yapılmayacak | Zulüm yapılmayacak | |
Sevgi ile yapılacak | Tartışma ile yapılacak | Çıkarla yapılacak | Güç ile yapılacak | |
His | Fikir | İrade | Ünsiyet | İnsan |
Dil | Sanat | Teknik | Hukuk | Ulus |
Din | İlim | Ekonomi | Siyaset | Devlet |
Sosyal Güvenlik | Yasama | Yürütme | Yönetme | İktidar |
| | | | |
I. ÖZELLİK: KUVVETLER DENGESİ
İnsanda dört meleke vardır. “His” ne yapılacağına, “fikir” nasıl yapılacağına karar verir. “İrade” ne zaman yapılacağına ve “ünsiyet” niçin yapıldığına yani neye kullanılacağına karar verir.
Dört melekenin içtimaileşmiş müesseseleri vardır. “Din” hislerin, “ilim” fikirlerin, “ekonomi” iradenin, “siyaset” ünsiyetin içtimaileşmiş şeklidir.
Din sevgiye, ilim tartışmaya, ekonomi çıkara, siyaset korkuya dayanır.
Din sosyal güvenliği sağlar, ilim yasaları yapar, ekonomi yürütür ve uygulamayı yapar, siyaset yönetimi ve bölüşmeyi düzenler. Bunlar “dört kuvvet”tir.
“Lâiklik”, kuvvetler arasındaki dengenin korunmasıdır. Yani, her kuvvetin kendi alanında görevli, yetkili, ve sorumlu olmasıdır. Diğer kuvvetlerin işlerine karışmamasıdır. Yani, din ilmin, ekonominin ve siyasetin işlerine karışmayacak; bunlar da dinin işlerine karışmayacaklar. Bu özellik lâikliğin birinci özelliğidir.
II. ÖZELLİK: GRUPLAR DENGESİ
Ekonomide serbest rekabeti arz ve talep kanunları ile sağlıyoruz. Arz ve talep kanunları depo edilen mallarda geçer. Hizmet gibi depo edilemeyen değerlerde arz ve talep kanunları çalışmaz. Bu tür yerlerde denge, çoklu sosyal gruplarla sağlanır. Aynı işi yapan çok gruplar olur. Halk bunlardan istediğini seçer. Gruplar da kamudan ona göre pay alırlar. Rekabet bu suretle sağlanır. Bunların sayısı beşten (5) az olmayacak, yoksa anlaşıp tekel oluştururlar; yirmiden (20) fazla da olmayacak, yoksa halk tercih yapamaz ve hizmet verilemez.
İşte çoklu parti, çoklu oda, çoklu okul ve çoklu mezhep veya din budur. Yani, bir toplulukta halkın serbestçe oluşturacağı tarikat veya mezhep olacak. Bunların sayısı beş ile on arasında olacaktır.
Lâiklik sayesinde çoklu sosyal gruplara farklı muamele yapılmayacak. Hukukta ve yönetimde eşit imkânlara sahip olacaklardır. Bir din veya tarikat başka din ve tarikata tahakküm etmeyecek.
Lâikliğin ikinci özelliği budur.
III. ÖZELLİK: DİNDE AYRICALIK YOKTUR
Toplulukta birtakım emirler ve yasaklar konur. O toplulukta yaşayan kimseler o yasaklara uyacaklardır. O emirleri yerine getireceklerdir. Bu yasak ve emirlerin nasıl konacağı Anayasa konusudur. Lâiklik her Anayasada yer alır. Yönetim şekli diktatörlük olsa da, demokratik olsa da yer alır. Eğer o ülkenin yasaları lâik ise orada dine ayrıcalık tanıyan hüküm konamaz. Ne lehte ne de aleyhte ayrıcalık konamaz. Bu özellik lâikliğin üçüncü özelliğidir.
IV. ÖZELLİK: EN AZ KISITLAMA
Bir toplulukta yasaklar konacak, emirler verilecek. Bunların bir kısmı bazı kimselerin hürriyetlerini kısıtlayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Önce, herkes istediği gibi yaşasın, kimse kimsenin işine karışmasın denir. Bu esastır. Bunu sağlamak için sosyal gruplar oluşturuyorsunuz, onlar kendi faaliyetlerinde istediklerini yapıyorlar. Kimi kuruluşların okulları başını açtırıyor, kimi örttürüyor, kimi serbest bırakıyor; halk istediğine gidiyor.
Bir başka çözüm de yerinden yönetim çözümleridir. Kimi belediyeler başı açarak dolaşmayı, kimi başı örterek dolaşmayı, kimi de serbestliği önerir. Halk istediği belediyelere göç eder. Böylece kısıtlama asgariye iner. Her zaman bu mümkün olmayabilir. Sağdan araba sürmeyi önersek solaklar rahatsız olur, soldan sürmeyi önersek sağ kollarını kullananlar rahatsız olur. Zorunlu olarak birilerini rahatsız edeceğiz. O takdirde ise en az kısıtlama ilkesinden hareket eder, o beldede veya ülkede kimler azsa onlar lehine hüküm koyarız.
İlle de kıyafet birliği şartsa ve uzlaşılmış kıyafet bulunamıyorsa, o zaman müntesibi en çok olan dinin kıyafeti esas alınır. Türkiye’de baş örtme zorunlu olur, ateist bir ülkede baş açma zorunlu olur.
Fransa’da demiyorum. Fransa demokratik bir ülkedir, Hıristiyan bir ülkedir. Halk oylamasında belki orada da başörtüsü takılması fazla çıkabilir.
Demek ki lâikliği tarif ederken dikkat edeceğimiz hususlar vardır. Lâiklik, kuvvetler arasında ve sosyal gruplar arasında denge sağlayarak dinlere ayrıcalık tanımamak ama dinlere sayılı olmak demektir.
LÂİKLİĞİN YANLIŞ TANIMLARI
Şimdi de Lâikliğin yanlış tanımlarına geçelim:
I- DÜNYADAN DIŞLAMA
Bunlara göre din vicdan işidir. âhiret işidir. Din dünyanın işlerine karışmaz. Dünyayı biz aklımızla yöneteceğiz. Sadece zevk için ibadet edersek, ederiz. İşlerimize dini karıştırmayacağız. Kararlarımız akla dayanmalıdır, dine dayanmamalıdır.
Bu anlayış hatalıdır. Dinler insanların dünyalarını düzenler, Âhirette ise mükâfatlandırılacaklarını bildirirler. Dünyada birlikte hareket edenler, insan haklarına riayet edenler Âhireti kazanırlar. Âhiret dünyada kazanılır. Almanya’da çalışan işçiye; “Sen ülkeni düşünme! Sen sadece burasını düşün!” denebilir mi? Almanya’ya giden Türk memleketine para göndermek için çalışır, ama orada çalışır. Para kazanmayacaksa orada ne işi var? Türkiye’ye gönderecek parayı kazanmayacaksa orada ne işi var?
Bu lâiklik komünistlerin lâikliğidir.
II- TOPLULUKTAN DIŞLAMA
Bunlar dünya işlerini âhiret işlerinden ayırmıyorlar ama topluluğun işlerini dinden ayırıyorlar. Sen kendin kendi odanda istediğin ibadeti yap. Ama çocuğuna dahi dini öğretmeye kalkışma. Çünkü o zaman sen dinî baskı yapıyorsun, vicdanını zedeliyorsun! O kendi kendine ne olursa olsun!
Çok açıktır ki, bu anlayış da dini ortadan kaldırıyor. Dini ancak bir nesil döneminde yaşatıyor. Bunlara göre, yaşayanlar ölünce din de biter.
Bu sosyalistlerin lâiklik anlayışıdır. Sosyalizmle birlikte bu anlayış da bitti.
III- KAMUDAN DIŞLAMA
Özel hayatta insanların dindar olmasına izin vermektedirler. Ancak, bunlara göre kamu alanından din dışlanacaktır. Kamudan yararlananlar din ile ilgili olarak yararlanamazlar.
Dinî olanla olmayan ayrılabilse, kamu alanı ile olmayan ayrılabilse, bu ayırımı haklı görebiliriz. Oysa, yararlandıklarımızın çoğu dinî veya dünyevî aynıdır. Yol kamu alanıdır. O halde camiye giden adam o yoldan yürüyemeyecek! Dinî hürriyetin korunması kamu alanıdır. O halde dinî baskılara izin vereceğiz!
Bu anlayışın hedefi, tedrici bir şekilde dinsizliğe götürmedir. Önce burası, sonra burası deyip, sonra her alanı kamu alanı yapmadır. Nitekim sosyalistler aileyi de kamu kabul ediyorlar, çünkü kamuya ait olan çocuk orada yetişiyor. Bugün okul eğitimine karışan devlet yarın aile içi eğitime de karışacak. Gücü yetse sosyalizme gidecektir.
IV- YÖNETİMDEN DIŞLAMA
Bunlar kamudan yararlanmayı meşru sayıyorlar da, kamuda görev yapmakta din dışlanacaktır. Bunlara göre, bir kimsenin kamuda hizmet yapabilmesi için dinsiz olması gerekmektedir.
Bu sebepledir ki askerler camiye gidip namaz kılamıyor, hanımları başlarını örtemiyor.
Şimdi istenen, bütün kamuda çalışanlar dinsiz olsunlar. Şimdilik gizlesinler, kıyafetleriyle dindar oldukları anlaşılmasın, sonra da dinsiz olurlar. Öğrencileri dinsiz yetişir.
Bu anlayıştaki temel hata, dinsizlik de bir dindir. Madem ki bir inançtır, Allah’a inanmama inancıdır; o halde o da dindir. Madem ki onlara göre baş örtme kötü bir şeydir, kendi tanrılarına karşı günahtır; o halde o da dindir. Sonra, kamu görevi yapan kimse hüviyetini gizleyecek ama hizmet alan gizlemeyecek. Gizli gizli daha çok zulüm yapmaz mı, taraftarını kayırmaz mı? Bu daha kötüdür, çünkü karşı tarafı yanıltma vardır. Oysa, açık olunca kişiler kendilerini daha çok korurlar. Görevliler de dikkatli olurlar. Daha kolay denetlenirler. Görevli dindarsa, şefi dinsiz yapılır, o onu dengeler. Açıklık her zaman yararlıdır.
SONUÇ OLARAK “FRANSA’DA LÂİKLİK ÇILDIRDI!”
Görülüyor ki, dini dışlamak mümkün değildir. Çünkü “din” tabiî ve sosyal bir müessesedir. Nasıl bir taşı yer çekiminden kurtaramazsak, insanları da devletinde dinden kurtaramayız. Bu ilmen mümkün değildir.
Ben burada lâikliği insan hakları, adalet, hak ve hukuktan bahsederek tanımlamadım. O dinin işidir. İlmin işi değildir. Nitekim, “yanlış tanımlar” derken “zalim tanımlar” demiyoruz; “gerçekleşmesi mümkün olamayan tanımlar” demektir.
Fransa’daki durumu en güzel şekliyle, Madeleine Bunting, The Guardian’daki (18.12.2003) “Fransada lâiklik çıldırdı” isimli makalesinde özetledi. Makalenin başlığı bile çarpıcıydı. “Kanalın bu tarafından, herhangi biri kolayca tipik Fransız küstahlığını aşağılayabilir. İleride bunun arkasında yatan şey Fransızlar ve Müslümanlar arasında yıllarca sürecek bir çatışmadır ve Müslüman toplumda İslâm fobisi, dışlanma ve zulüm algılamasının tehlikeli biçimde güçlendirilmesi olacaktır. Biri mantıklı bir biçimde sorabilir, tıpkı Middlesex Üniversitesi’ndeki David Drake’nin bu konuda üzerinde çalıştıktan sonra yaptığı gibi; neden böylesi politik, entelektüel ve duygusal enerji Müslüman toplum içindeki işsizlik oranlarının yüksekliği ve ihtiyaçlar gibi daha fazla sıkıntı veren konulara odaklanmak yerine, böylesi bir konuya harcanıyor?”
Aynı yazar, meselenin püf noktasında diyor ki: “Farklılık şu ki, Fransa tüm politik sadakati bölen yoğun bir tartışma yaşadı, İngiltere çabuk bir hareketle böylesi bir kargaşadan kurtulmayı başardı.” (The Guardian, 18.12.2003)
Öyle anlaşılıyor ki, birileri Fransa’ya (dolayısıyla Avrupa ile AB’ye ve Türkiye’ye) kötü bir oyun oynuyor. Bakalım oyunun muhatapları bu sefer oynanan oyunu görüp uyanacak ve oyunu bozabilecekler mi? Hep beraber göreceğiz.
Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Yayına Hazırlık ve Yönetim: REŞAT NURİ EROL
www.akevler.org (0532) 246 68 92