ADİL DÜZEN 254
““ADİL DÜZEN” BİR PARTİNİN DEĞİL, İNSANLIĞIN DÜZENİDİR.”Süleyman KARAGÜLLE
Haftalık Seminer Dergisi 28 - 30 Mayıs 2004 Fiyatı: Seminere katılmak veya (akevleronline) www.akevler.org
*KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ; 254 SEMİNER (CUMA-CUMARTESİ-PAZAR) İst. - Ank., 28-30 Mayıs 2004
Adres: AKEVLER İSTANBUL KOOPERATİFLERİ MERKEZİ, Zafer Mah. Coşarsu Sk. No: 29 YENİBOSNA/ İSTANBUL Tel: (0212) 452 76 51
ÜSKÜDAR Adresi: Selami Ali Efendi Cd. No: 31 ÜSKÜDAR/İSTANBUL (Ana Çocuk Sağlığı yanı – Anadolu Gençlik bitişiği) Tel: (0532) 246 68 92
*HAFTALIK TEFSİR SEMİNERİ (CUMARTESİ GÜNLERİ “YENİBOSNA”; Saat:18.00-21.00)
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ TEFSİRİ – 34
Bu dersin tamamı Yenibosna’da 18.00 – 21.00 saatleri arası okunacak ve tartışılacaktır.
(Hasan Özket, Yasin Kılar, Hasan Çetinkaya, Reşat Nuri Erol ve Lütfi Hocaoğlu okumuş olarak geleceklerdir.)
Üsküdar’da “Mudaafa”ya kadar olan kısmı ilk yarım saatte Reşat Nuri Erol tarafından özetlenecektir.
Anakara’da “Etiullaha” âyeti veya başka bir yer yarım saatte Sabri Tekir tarafından açıklanacaktır.
SÜLEYMAN KARAGÜLLE
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ(130)
وَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ(131) وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ(132)
وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ(133)
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yav EayYuHav elLaÜIyNa AmaNUv) “Ey iman etmiş olanlar!”
“Ey dayanışma ortaklığı kuranlar!”
Bu hitap Medine Anlaşması yapıldıktan sonra nâzil olan sûrelerde kullanılmıştır.
Tevrat ehli “Yahudi” veya “Ellezîne Hadu”, İncil ehli “Nasara” ve Kur’an ehli de “iman etmiş olanlar” ifadesi ile adlandırılırlar. Bununla beraber Kur’an ehli olanlar içinde müslim kalanlar olabilir. “Biz Hıristiyanız” diyenler de mü’minler içine girmiş olabilirler, yani, askerlik yapıp siyasi haklara sahip olabilirler. Müşrikler ise asker olup mü’minler içine giremezler. Diğer dinlere mensup olanlara kıyas edilirler. Hıristiyanlara daha yakın iseler mü’min olabilirler, müşriklere daha yakın iseler mü’minler arasına giremezler. “Müslim” olmak tamamen serbest olduğu halde, “mü’min” olmak için bir dayanışma ortaklığını kabul etmesi gerekir.
Burada Yahudilerle olan ihtilaf şuradan gelmektedir. Yahudiler İsrail oğulları dışında kimseyi dinlerine almıyorlar. Diğer insanları aşağı görüyorlar. Bu durumda biz onları nasıl kendi ordumuza asker olarak alacağız?
Kur’an’da “Hepsi bir değildir.” deniyor. O halde onlar için de kıyas yoluyla mü’minler ordusuna alınıp alınamayacakları içtihatla karar verilecektir. Demek ki, bir dine mensup olmaktan ziyade, kişinin durumu sözkonusudur. Dayanışma ortaklığını kurmuş olan kimse ordusuna alırsa alır, almazsa almaz; zorlanmaz.
لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا (Lav TaEKuLUv elRıBAv) “Riba ekletmeyiniz.”
“Riba” kelimesi “rabvet”ten gelir. “Rabvet” tümsek demektir. Sonra tümsek gibi oluşan ağaçlığın veya çalılığın adı olmuştur. Sonra kendi kendine gelişip büyüyen canlı anlamındadır. ‘Su indiririz arz rebvet eder’ deniyor, yani yeşerir demektir. İnsanlar arasında alacağın durup dururken büyümesidir, artmasıdır.
Para bir alacak belgesi olduğu için onun artmasına da “riba” denmektedir. Benim sizde alacağım var. Bu alacak ister mal olsun, ister altın olsun, artıyorsa, bu “faiz”dir. Para olan altın ve gümüş de kendi kendine evimde de olsa artıyorsa, o zaman o da “riba”dır. Altın karşılığı çıkarılan bir kâğıt para altın alacağını ifade eder. Eğer zamanla artıyorsa, 10 gram iken 11 gram oluyorsa, bu “riba”dır. Azalıyorsa, karşı tarafın yani başkalarının artıyor demektir, dolayısıyla o da “riba”dır. Bu husus gümüş için de söz konusudur. Bu sebepledir ki gümüş ve altın değiştirildiği zaman peşin alınıp verilmesi gerekir. Yani şimdi gümüşü teslim edip de bir ay sonra karşılığı olan altını alamazsınız. Çünkü ne eski bedelle almanız, ne de aynı bedelle almanız meşru olur. Ama altını verirsiniz ve üç ay sonra altını aynen alırsınız. Gümüşü verirsiniz ve üç ay sonra gümüşü alırsınız.
Şimdi elimizdeki Türk Lirasının karşılığı yoktur. Ama halk ona karşılık olarak altını belirlemektedir. Çünkü bugünkü değeri bellidir. Kuyumcuya gitsen kaç lira ettiği bellidir. O halde altının satış değeri esas alınarak Türk Lirası ile öyle borçlanmalıyız. Türk Lirasını ileride altın değeri ile alırsınız. Kişi Türk Lirası yerine altın isteyemez. Ama değeri o günkü altın satış değeridir. Verdiğin Türk Lirasını altın değil de bir başka mal olarak değerlendirmeyi baştan kabul etmişseniz, günü gelince alacaklı isterse o günün değerini pazarlıkla tesbit ederek nakit alır, isterse malı aynen isteyebilir. Altını isteyemez. Onun resmî satış değeri esastır. Çünkü onunla alacaksın. Hz. Peygamber “Altını altınla veya gümüşü gümüşle değiştirirseniz eşit olsun ama hemen alın.” diyor. “Altını gümüşle, gümüşü altınla değiştirirseniz fiyat serbesttir, ama hemen yine ahzedin.” diyor.
Bu husus diğer paralar için de geçerli olabilir. Demek ki, “riba” alacak üzerinden geçerlidir ve alacak şeklinde olmazsa da altın ve gümüşte yine geçerlidir demektir.
Bu âyette geçen konuda Kur’an’ın başka yerinde ribanın ahzinden bahsetmektedir. “Ahzetmeyiniz” demiyor da “Ekletmeyiniz” diyor. Faizin nerelerde geçerli olduğu hususunda müçtehitler arasında tartışma olmuştur. Kimi paranın dışında yalnız yiyeceklerde geçerlidir demiş. Kimi ise yalnız saklanabilir yiyeceklerde geçerlidir demiş. Kimi tüketim mallarında geçerli olup yatırım mallarında geçerli değildir demiş. Kimi de ölçülüp tartılan veya birbirine eşit olarak sayılabilen her menkul eşyada geçerlidir demiştir. Bu buradaki “ekl” kelimesinin manâsından ileri gelmektedir. Kimi diyor ki, “ekl”den maksat “taam”dır, yiyeceklerdir. Kimi diyor ki, faiz zamanla ilgilidir. “Ekl”den maksat, depo edilip saklanan yiyecekleri ekletmeyin olur. Yoksa çürümekte olan meyveyi veya sebzeyi ekletmeyin nehyi, israf âyetine aykırıdır. Dolayısıyla burada faiz geçerlidir.
Mesela, ağaç üzerinde kiraz vardır. Dışarıda bıraksan çürüyecek. Götürüyorsun, soğuk hava deposuna veriyorsun ve diyorsun ki; “Bu sende kalsın, sonra bana yüzde seksenini iade et, kalanı senin kira payın olsun.” Acaba bu caiz midir? İmam Malik’e göre caizdir. İmam Şafii’ye göre caiz değildir. Biz de bunu caiz görüyoruz.
Ebu Hanife ise; “ekl”den maksat, kullanıldığı zaman artık yok olan şeyi ekletmiş oluyorsun. Çimentoyu kullandığın zaman artık o bir daha geri gelmediği için “ekl”dir. Dolayısıyla şimdi 50 torba verip gelecek sene 40 veya 60 torba almak caiz midir? Diğerlerine göre caizdir, Ebu Hanife’ye göre caiz değildir. Çünkü ekl olunmuştur. Bize göre ise sadece kamu ambarları için caizdir. 10 torba verirsiniz, bir yıl sonra 9 torba alırsınız. Bir torba zekâtınız olmuş olur. Çünkü kamu ambarı sizin malınızı muhafaza etmiştir.
O halde nasıl faizli bir bankayı işletmek haramsa, bir malı da ambara verip sonra mislini fazlasıyla ve eksiğiyle almak da haramdır. Sadece kamu ambarına verip ambar payını kamunun alması helaldir. Altında aslında kırkta bir faiz vardır. Çünkü kamunun olan altını kullanıyorsun, bir sene sonra bir altın eksik veriyorsun. Bu sebepledir ki “kasa hizmetleri” kamunun olduğu gibi “ambar hizmetleri” de kamunundur.
أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً (EaWGAFan MuWAvGaFat) “Mudaafaten ed’af olarak ekletmeyiniz.”
“Ed’âf” “Dı’f”ın çoğuludur. “Dı’f” demek, bir deriyi veya kâğıdı bükerek ikiye katlamak demektir. Kalınlık bakımından iki katına çıkartmak, satıh bakımından yarıya indirmek anlamında olduğu için iki zıt manâ taşır. Burada katlamak demektir. Çoğul gelmiştir. Ancak insanların çoğulu olarak anlarsak, herkesin servetini iki katına çıkarma anlamına gelir ki, bu ribada mümkün değildir. Sonra “Daıfın” şekilde çoğul olurdu. Burada “Ed’âf” ribanın hâlidir. Kat kat ekletmeyin demek olur. Mefhumu muhalefetle iki katlı faiz haram olur. Diğeri ise helal olur. Mefhumu muhalefeti kabul etsek bile, başka âyetlerde “Riba haramdır” denmiştir.
O halde faizin azı ve çoğu haramdır. Burada “kat kat yemeyin” denilmiş olan “riba”, diğer ribanın içinde özel bir ribadır demektir. Bunun için çeşitli manâlar verilebilir. Bu manâlar şunlardır:
a) Faiz ikidir: Biri “fazlalık faizi”, değeri de “zaman faizi”dir. Fazlalık faizi nedir? Ambara bir mal verirsiniz, ona muhafaza bedelini de verirsiniz. Zamanla bu artmaz. Bir defaya mahsus olarak verirsiniz. Bu faiz de haramdır. Ancak iki kata kadar olan helaldir. Zamanla çoğalan faiz sonunda uzun zaman sonra ikiye çıkacağından onun kısa zamanı da haramdır. Mesela, fazlalık faizi alır da sonra gönünde ödeme olmadığı için artırılırsa işte faiz zaman faizi olur ve haramdır. Fazlalık faizi de iki mislinden fazla olamaz.
b) Ekl edilen mallarda fazlalık faizi haramdır. Ama ekl edilmeyen mallarda fazlalık faizi helaldir diyebiliriz. Dolayısıyla, para ve yiyecek dışındaki mallarda fazlalık faizi helal, diğer zaman faizi ise her zaman haram olmuş olur.
c) Bir malı stok edip fiyatların artmasını bekletmek, sonra pahalı satmak ihtikârdır. Ama ticaret de zaten bu demektir. Dolayısıyla ihtikârın helâl olup olmadığında ihtilâf vardır. Bir malın maliyetinden iki misli fazla satılması da ihtikâr olacağı için haramdır diyebiliriz.
d) Burada nehy cemaate ait olduğu için, eğer ihtikâr sebebiyle mallar yoksa ve satıcılar depo mallarını satmıyorlarsa, devlet maliyetin iki misli fiyatla satın alıp halka satabilir demektir. Yani, devletin bir malı iki misli fiyat vererek satın alma hakkı vardır demektir. Biz bu kararlara dayanarak devlet bir taşınmazın iki misli bedelini vererek istimlâk edebilir diyoruz. Yani, ekonomide rıza şarttır. Ancak kamu yararı varsa, cari değerin iki mislini verip elinden alabilir. Mesela, bir tarlanın değeri yıllık hasılanın on katıdır. Bunun onda birini devlet almaktadır. Ödediği öşrün yirmi mislini vererek tarlayı alıp aldığı fiyatla satın alana devredebilir.
“Mudaafa” kelimesi “Ed’af”ın sıfatıdır, yahut zarfıdır. Yani, haram kılınan başkalarından iki misli değerle kâr etmek demek olup, kendi malın on misli de artıp değer kazansa o helâldir. Onun için başkasını zayıflatarak kendini güçlendirme anlamındadır. Burada “zayıf” kelimesi her iki manâsı ile birlikte kullanılmaktadır. Bu âyetin bu ifadesini değerlendirerek faizi şöyle tarif edebiliriz: “Faiz” birinin bir değeri artarken, başkasının ise azalmasıdır. Bu kelimenin tam anlamıyla “mudaafa”dır. Birisinde artarak dı’f vardır, diğerinde eksilerek dı’f vardır.
Bu ilkeden hareketle faizi dört çeşit olarak adlandırıyoruz:
a) Kazanç veya hizmet işletmelerinde alınan “sabit kira” faizdir. Çünkü işleten zarar ettiği halde, kiralayan kazanmaktadır. Burada “Mudaafa” vardır.
b) Kazanç veya hizmet işletmelerinde “sabit ücret” almak haramdır. Çünkü işleten zarar ettiği halde, işçi kâr etmektedir. “İşçi ne yesin?” sorusunun cevabı; “Sosyal güvenlikle ihtiyaçları karşılansın.” diyor, şeriat. Fakirlere ve yoksullara bunun için pay veriliyor.
c) Sermayeye “sabit kâr” da faizdir. Çünkü sermayeyi işleten zarar ettiği zaman, sermaye sahibi kâr etmektedir. Bu “mudaafa”dır. Kıraz şirketinde ise zarar sadece sermayeye aittir. İşleten ise ücret almaz. O da zamanını harcamış olur. Kâr olunca da bölüşürler.
d) Devletin “harç” alması, kişilerden herhangi “vergi” alması haramdır. KDV ve tapu harçları da haramdır. Faizdir. Çünkü daha kazanç olmadığı halde kazanç varmış gibi devlet vergisini almaktadır. Sermaye vergisi vasat sermayenin üstünden alınmaktadır. Eski kazançların vergisi alınmaktadır. Kâr sermayeye değil rizikoya tanınmıştır. Rizikolar eşit şekilde bölüşülmektedir. Nisabın altına düşünce vergi durur. Çünkü eski kazançların hepsi vergilenmiş olur.
Görülüyor ki, bizim faiz tanımımız “mudaafan” kelimesine tamamen uymaktadır.
“Riba” ile “Ribh” kelimeleri de birbirine yakın kelimelerdir. “Ribh” kârdır. “Riba” ise faizdir. Ribh, malın artmasıdır, yani bir tüccar malı pahalı satar, onun yerine başka yerden malı daha ucuz alır ve kâr eder. Burada kâr edilen maldır, para değildir. Aynı para kullanılmıştır. Yani parada bir artma olmamış, malda artma olmuştur. Buna “ribh” denir ve helâldir. Buna karşılık parayı faize verdiniz, sonra artarak aldınız. Bu parada artmadır. Mal aynı kalmış ve sizin paranız artmıştır. Sizin bu paranızın artabilmesi için başkasının bir yerde parasının eksilmesi gerekir.İşte bu mudaafadır ve haramdır.
Parada cari hesap geçerli değildir. Peşin almak gerekmektedir. Diğer malların alınıp satılmasında cari hesap geçerli değildir. Cari hesap veresiyeden farklıdır. Veresiye satışta belli gün dolmadan alacağınızı isteyemezsiniz. Oysa cari hesapta ise istediğiniz zaman alacağınızı isteyebilirsiniz.
Kur’an’da vadeli alacağa “deyn”, vadesiz cari hesaba “karz” denir. Faizsiz karz caizdir. Faizsiz de olsa malı verip karşılığında para alacaklısı olursanız (veresiye satış), bu haramdır. Çünkü karşılığı olmayan kimselere satın alma gücünü sağlıyorsunuz. Mal tüketilip bitiriliyor. Ama önce para verip sonra mal almak ise “selem”dir. Fark da helâldir.
Taşınmazların kiraya verilmesi veya veresiye satılması helâldir. Çünkü sattığın şey yok olmamakta, yerinde durmaktadır. Beyaz eşya için de aynı şey söylenebilir. Tuğla ve çimento şekil değiştirmekle beraber, değerini artırarak durmakta olduğu için veresiye satışı helâl olmuş olur.
Sosyal hayatta “evlilik”, ekonomik hayatta ise “ticaret” temel sorundur. Her şey bunlara dayanmaktadır. “Zina” haram, “evlilik” helâldir. “Faiz” haram, “bey’/ticaret” ise helâldir.
İşte “İslâm düzeni” budur.
وَاتَّقُوا اللَّهَ (Va EıtTaQUv elLAHe) “Ve Allah’a ittika ediniz.”
“Allah’ın şeriat hükümlerine giriniz. Topluluğun korunmasına giriniz.
Çıkar paralelliği üzerinde oluşan şeriata mütemessik olunuz.”
Çıkar paralelliği demek; tarafların kazanması, topluluğun kazanması, kamu hizmeti görenlerin kazanması demektir. O halde bir şeyin helâl veya haram olduğunu tesbit etmek için elimizde çok sağlam bir kriter vardır. Eğer o muamelede herkesin yararı varsa o muamele helâldir. Bazısının zararı olursa, o zaman o haramdır. Yani, birinin zararı var, diğerinin kârı varsa o haramdır.
Demek ki, izale-i şuyu davalarında ortağı satışa icbar edebilmemiz için malın cari değerinin iki katı ile satılması veya iki katı bedelin verilmesi gerekir. Bu husustaki takdir yetkisi de topluluğa aittir. Yani, iki misli kazanıp kazanmamasının hükmü kamuya ait olmuş olur.
Nerede “Allah’a ittika ediniz” deniyorsa, yetki ittika edenlere verilmiş olmaktadır. Bu yoruma yakın takdir heyeti oluşturulur. Herkes takdir eder. Orta değer alınır ya da hakemlere gidilir.
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (LaGalLaKuM TuFLıXUvNa) “Böylece iflah edersiniz, refaha erersiniz.”
Kur’an’da “refah” kelimesi yoktur; o anlamda “felah” kelimesi vardır.
“Falaha” demek, hasadı toplayanlar demektir. Ekin ekmiş ve bir yıllık geçimini ambarına koymuş demektir. En güvenilir geçim yolu tarımcılıktır. İşsiz ve aşsız kalma sözkonusu değildir.
“İflah etmek” demek, geleceği güven altına almak demektir.
Daha çok ekonomik bakımdan güven “felah”tır, sosyal bakımdan güven “eman”dır.
Faizsiz düzende öyle ekonomi sistemi doğuyor ki; herkes ekonomik bakımdan hür, sosyal bakımdan güvendedir. Faizli ekonomide krizler gelmekte, işverenler iflas etmekte, böylece halk da işsiz kalmaktadır. Sosyal güvenlik de artık işe yaramamaktadır.
Biz, 1950’lerde faiz aleyhinde konuşmaya başladık. O zaman bazı mü’min kardeşlerimiz bize karşı çıkıyor ve “faizsiz bu işlerin yürümeyeceğini” söylüyorlardı. Gün geldi, artık faiz yükünün altından kalkamayacağımız sabit olunca, şimdi de; “Faiz gerçeği var. Türkiye artık bu borcu ödeyemez. Avrupa Birliği’ne girelim!” diye tutturdular. Sanki Avrupa Birliği’nin ekonomisi çok iyi…
Bugün Avrupa’da Euro devrede, onun sayesinde dünyayı sömürüyor. Çok yakında Çin kendi parasını konvertibl hâle getirecek, Rusya getirecek, Hindistan getirecek, Güney Amerika ülkeleri getirecek, Afrika ülkeleri getirecek ve ABD ile birlikte o zaman Avrupa Birliği de çökecek.
Kur’an çok açık olarak öyle diyor: “Allah ve resule harb ilân ederler.”
Bakalım AK Parti’yi “faiz gerçeği(!)” bu âyetin gerçeğinden kurtaracak mıdır? Belki günahtır ama gönlüm yine de kurtulmalarını istiyor. Dua edeceğim… Ama Allah Hz. Nuh’un duasını, Hz. İbrahim’in duasını, Hz. Muhammed’in duasını kabul etmemiş ki bir ümit olsun. Tek kurtuluş vardır, o da tevbedir.
“Adil Düzen”e geçildiği zaman; a) Üç ay içinde işsizlik kalkar. b) Altı ay içinde yargı bağımsız hâle gelir, c) Bir sene içinde basın millîleşir, d) İki sene içinde de dış borçlar ödenir. Böylece biz iflah etmiş oluruz.
وَاتَّقُوا النَّارَ (Va ıtTaQUv elNAvRa) “Nâra ittika ediniz.”
Allah’a ittika ediniz. Nâra ittika ediniz. Allah’a karşı gelmekten kendinizi koruyunuz. Şeriata karşı gelmekten kendinizi koruyunuz. Allah’a itaat edip onunla başkasından korunma vardır. Ateşe karşı korunma.
Demek “vıkaye” kelimesinden yapılan “ittika” kelimesinin iki manâsı vardır. Bir, onun kötülüğünden korununuz. Bir de başkasının kötülüğünden onda korununuz anlamı vardır. Allah’a ittika etmenin yanında, ateşe ittika ediniz. Bir de yemde ittika ediniz demek olur. Bir şeyden korkup sığınağa girmek o şeye ittika olduğu gibi; sığınağa girme de ittikadır. Kendini emniyete almak da ittikadır.
Burada “nâr/ateş” marife gelmiştir. O halda bu ateş cehennem ateşidir. Cinler nasıl şimdi ateşte yaşayabiliyorsa, insanlar da âhirette ateşte yaşayabilirler. Ne var ki, balıklar için deniz cennet, kara cehennemdir. Oysa kara hayvanları için de deniz cehennemdir. “Nâr/ateş” de insanlar için cehennemdir. Ama cinler için cennet olabilir. Bizim oralardan korkmamız ve kaçınmamız gerekmektedir.
Bununla beraber bazen ateş koruyucudur. Mikroplardan korur. Bu iki şekilde olur. Ya kurallara uyarak iyi işler yaparsınız; bu Allah’a ittikadır. Ya kurallara uyarak kötü işler yapmazsınız; bu da nâra ittikadır. Böylece marufu amel etmek Allah’a ittikadır, münkerden kaçınmak da nârdan ittikadır. İkisini birlikte zikretmiştir.
الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ (EuGıdDat LiL KavFıRIyNa) “Kâfirler için hazırlanmıştır.”
Cennet mü’minler için, cehennem de kâfirler için hazırlanmıştır. Bu dünya da insanlar için hazırlanmıştır. Yani insan, ruh, melek ve cin şuurlu varlıkları vardır. Kâinat bunlar için yaratılmıştır.
İçinde şuurlu varlık olmasa Kâinat ne işe yarar?
Cehennem de kâfirler için hazırlanmıştır. Atom kimyası ile oluşmuş hayat vardır orada. Oysa dünyada molekül dünyasına ait hayat vardır. Güneşte ateş dünyasına göre hazırlamış hayat vardır. Âhirete gittiğimiz zaman, cinler olsun insanlar olsun, mü’min olanlar cennete gideceklerdir. Bunlar mü’minlerdir. Cinlerin hayatı atomdan moleküle geçecektir.
Kâfirler ise cehenneme gidecekledir. Onların da molekülden ateş hayatına geçeceklerdir. Cennete gidemeyenlerin ebedi hayatta kalabilmeleri için atom hayatına geçmeleri gerekir. Bu arada günahlarının cezasını çekerler. Ceza bedene değil ruha yapılmadıkça ceza olmaz.
وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ (Va EaOIyGUv elLAHa VaerRaSUvLe) “Allah ve resule itaat ediniz.”
“Adil Düzen”de dört çeşit itaat vardır.
1) Birinci itaat şekli, kurallara uymaktır. Topluluk o kuralları değişik şekilde ortaya çıkarmıştır. O kurallara uyan Allah’a itaat etmiş olur. Allah’ın halifesi olan topluluğun koyduğu kurallara itaat etme Allah’a itaat etmedir.
2) İkinci itaat şekli Resule itaat etmedir, başkana itaat etmedir. Başkanın kurallar içinde yaptığı hareketlere tâbi olma, askerlikte vereceği emirlere itaat etmedir.
3) Üçüncü itaat şekli ise, Allah ve resule itaat, başkana hakem olarak itaat etmedir. Başkan, uygulamada bir niza yani anlaşmazlık çıkarsa, işlerin aksamaması ve gecikmemesi için orada geçici hakemlik yapar, geçici karar verir. Mü’minler b kaarındaona itaat ederler. Bu itaatten bahsederken; ‘buna itaat etmedikçe iman sahibi olunmaz’ deniyor. Başkansız topluluk olunmaz.
4) Dördüncü itaat şeklinde ise Allah’a ve resulüne itaat vardır. Bu da hakemlerin kararlarına itaat etmektir. Hakemler geçmişte olmuş olan haksızlıkları gidermekte hakemdirler. Başkan ise gelecekte işlerin aksamamasında hakemdir. Hakemler insanların haklarını düşünürler, başkanlar ise işlerin yapılmasını düzenlerler. Başkanın kararına uyulur. Uygulamada başkanın kararı hakemlerin kararından öncedir. Ama sonra hakemlerin kararı başkanın kararından öncedir. Hakemler, haksızlık varsa, başkanın kararlarındaki haksızlığı giderirler.
لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (LaGalLaKuM TuRXaMUvNa) “Merhamet olunursunuz.”
“Allah’a ittika edin, faiz almayın, iflah olursunuz.” deniyor.
“Ateşten ittika ediniz; Allah’a ve resulüne itaat ediniz, merhamet olunursunuz.” deniyor.
Faizsiz sistem maddî refahı getirir, başkana itaat ise manevî refahı getirir ki o da merhamettir, rahmettir.
“Felah” ve “rahmet” karşı karşıya getirilmiştir.
“Felah”ta dudak harfi baştadır. “Rahm”da dudak harfi sondadır. Yani, her ikisinde hem maddî hem manevî ilk vardır. Rahmet ve felah vardır. Birinde önce sosyal, diğerinde önce ekonomik genişlik vardır.
İşletmelerin işletmesinde askeri düzen yoksa da, işletme esnasında askeri düzen gibi başkanın kararlarına kesin olarak uyulur. Mesela, birisini toplantıdan çıkarmak, işten uzaklaştırmak başkanın yetkisindedir. Mağdur olan sonra hakemlerin nezdinde hakkını arayabilir. Askerlikte ise arayamaz.
İşte burada başkanın hakemliğine onun için işaret etmiştir. Başkan işletmede yönetmez, herkes kendi işini kendisi yapar. Eğer bir anlaşmazlık olursa başkan hemen çözer. Onun için burada ikisini beraber zikretti. Bir de kredilerin dağıtılmasında başkanın kararları önemlidir. Mağdur olan hakemlere gidebilir.
وَسَارِعُوا (Va SavRıGUv) “Müsaraat ediniz.”
“Müfaale” bâbı karşılıklı iş yapma için gelir. Türkçede görmek, gör(üş)mekteki “üş” ekine karşılıktır. “Müsaraat ediniz” yani yarışınız demek olur. Herkes diğerini geçmek için koşmaktadır. Herkes yarışı kazanmaktadır. Sadece kimi ilerdedir, kimi geridedir. Ama kimse kaybetmemektedir.
Kur’an’da; Rabbinizden mağfirette müsaraat ediniz, Rabbinizden mağfirettte sebkat ediniz ifadesi kullanılmıştır. Müsaraatta yarışa eşit şartlarla başlanır ve daha fazla koşanlar daha çok başarıya ulaşırlar. Müsabakada ise önce davranırlar, başkalarından önce işleri yaparlar, yani onlar evvellerdir.
Mülkiyette olsun hizmette olsun, hem sebkatin yani önce başlamanın, hem de sür’atin yani daha fazla iş yapanın etkisi vardır. Burada sebkatten değil de sür’atten bahsetmektedir.
“İttika” ve “itaat”ten sonra burada “müsaraat” emredilmiştir.
İttika, kurallara uyarak iyi işler yapmadır. Yine kurallara uyarak kötü işler yapmama demektir.
Sonra da itaatten bahsetti. Yani kuralların uygulamada anlaşılması için niza hâlinde başkana uyulması gerektiğini emretmiştir.
Şimdi de üçüncü emri vermektedir. Aslında ikinci emri vermektedir. Bu da insanın sadece kurallara uyması, niza hâlinde başkanın kararlarının dinlenmesi yetmez. İnsan kendisi içtihat ve cihat içinde olmalıdır. Kendi içtihadı ve iradesiyle yola koyulmalıdır. Kimseden emir almadan işler yapmalıdır. Burada da yarış içinde olunuz. Yani birlikte bu yolu açınız.
Burada “Adil Düzen Anayasası”nın temel bir kuralı daha ortaya çıkmıştır. Çoklu sistem olacak, herkes yarışacak, başarı nisbetinde karşılığını alacaktır. Tekli veya ikili sistemde bu geçerli değildir. İkili sistem olsaydı tesniye kullanırdı, yani ikili sistem getirirdi. Bu sebepledir ki tek mühendisler odası, tevhidi tedrisat, merkezÎ yönetim İslâmiyet’te meşru yönetim değildir. Çoklu ve dengeli sistem olmalıdır. “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nın her maddesinde çoklu sistem ve yarış düşünülmüştür.
إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ (EıLAv MaĞFıRatın MıN RabBıKuM)
“Rabbinizden mağfirete doğru yarışın.”
Neden “Rabbinizden mağfiret” kelimelerini getirmiş de, Rabbinizden rahmete koşuşun denmemiştir.
Çünkü insanlar devamlı günah içindedirler. Her şeyden önce kendini kurtarmaya gayret etmelidir. Ondan sonra hayır işlerine girişmelidir.
Bugün “faizli düzen” içinde yaşıyoruz. Kendimiz faizli düzende hayatımızı sürdürüyoruz. Çocuklarımız için de faizli sistem içinde iş ayarlıyoruz. Faizli sistemi adeta benimsiyoruz. İşte Allah bu günahı mağfiret edecek istikamette bizi koşturmak istiyor. Yaşamamız için çalışmamız gerekmektedir. Faizsiz sistem olmadığına göre bu düzende çalışacağız. Ama faizsiz düzeni kurmak için de yarışacağız. Adil Düzene göre işleyecek bir “market” çabamız bundan ileri gelmektedir. “Ahşap evler tesis etme” gayretimiz de buradan kaynaklanmaktadır.
İşte, Allah; kendinizi ve ailenizi ateşten kurtarmak için faizsiz işletmeyi kurmaya doğru koşunuz diyor.
“Faizsiz sisteme koşunuz.” dememizin nedeni şudur. Bu âyetlerin başında, “Ey iman edenler, faizi yemeyin.” emriyle başlamıştı. Yani, günahımız nedir? Faizli sistemdir.
Sabit kira alıyor muyuz? Sabit ücret alıyor muyuz? Türk lirasının enflasyonist hareketlerinde hakları yiyor muyuz? Faizle oluşturulmuş vergilerin maaşı ve emekliliği ile geçiniyor muyuz?
Öyleyse biz yukarıda nehy edileni yapıyoruz.
İşte oradan kurtulmamız ve felaha ermemiz için “marketi faaliyete geçirmek” ve “ahşap evleri tesis etmek” için yarışmamız gerekmektedir.
وَجَنَّةٍ (Va CanNaTın) “Ve Cennette”
“Ve cennete koşuşun” denmektedir. Rab’den mağfiret bu dünya için yeterlidir. Çünkü Rabbin mağfiret etmesi için faizli sisteme karşı karz-ı haseni tesis etmeniz gerekir. Bu da sizi dünyanızda hem felaha hem de rahmete götürür. Bunun yanında sizi cennete de götürür. Dünya ve âhiretiniz mamur olur.
Aynı amel hem dünyada yarar, hem âhirette yarar.
Zina ise sizi cehenneme götürür. Ve dünyanızı da zindan eder. Evlilik ise sizi dünyada saadete götürür, âhirette de cennete götürür. Hz. Peygamber’in “Cennet anaların ayakları altındadır.” hadisi bize bunu ifade eder. Çocuk büyüten analara her çocuk için cennette bir saltanat hazırlanmıştır. Çünkü o ana zina yapmadı, iffetini korudu ve Allah’a kul yetiştirdi.
“Cennet” kelimesi burada nekire ve müfret gelmiştir. Demek ki, başka cennetler de vardır. Bugünkü astronomi ve geometri ilimleri dört ve beş boyutlu uzayların varlığından bahsetmektedir. Bizim Kâinatımız onların içinde bir nokta gibidir. Demek ki, Allah’ın beş boyutlu uzaylarda gördüğümüz Kâinatı dışında da Kâinatı vardır. Biz âhirette dördüncü uzaya geçebildiğimiz için o uzaylarda da seyahat edebileceğiz.
عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ (GaRWuHAv GaRWu esSaMAVATI Vel EaRWı)
“Arzı semâvât ve arzın arzıdır.”
“Rabbinizin mağfiretine ve arzı semalar ve arzın arzı kadar olan bir cennete musaraat ediniz.” denmektedir. Başka âyette aynı âyet tekrar edilmektedir. Sadece şu değişiklikler yapılmaktadır.
a) Burada “Sârıû”, o âyette “Sâbıkû” diyor; birinde “koşuşun”, diğerinde “yarışın” diyor.
b) Burada “yer ve göklerin arzı”dır diyor; orada “yer ve göğün arzı gibidir” diyor. Yani, burada doğrudan odur diyor, orada arzı gibidir diyor.
c) Burada “semâvât” çoğul gelmiştir; orada ise “sema” tekil gelmiştir.
d) Burada “muttakilere hazırlanmıştır” diyor; orada “Allah ve resullerine iman edenlere hazırlanmıştır” diyor.
Bu âyet bize âhiret hakkında birtakım bilgiler vermektedir.
a) Âyetlerde cennetler nekire olduğu için bu cennetler birbirinden ayrıdır. Demek ki iki çeşit cennet vardır. Bu cennetlerden Rahmân Sûresi’nde de bahsedilmektedir. Cennetlerden biri bu on milyar ışık yılı büyüklüğündeki Kâinatın tamamı, yıldızlar, yıldız yığınlarının hepsini içine alan bir cennette olacağız. Cehennem burada olmayacaktır. Bu konuyu eski alimler tartışmışlar ve bu Kâinatın dışında da kâinatları Allah’ın var edeceğine kelamcılar ittifak etmişlerdir. Yirminci yüzyılda bu astronomi ve geometri ilimleriyle kesin olarak ispatlandı.
b) Bu uçsuz bucaksız uzayda artık böyle boşluklar, havasızlıklar, susuzluklar olmayacak, boş yerler olmayacak. Her tarafta altından ırmaklar akan yemyeşil yemişlikler olacaktır. Onun için âhiretteki yerimizin adı “cennet”tir. Sular, meyveler, bahçeler olacağına göre; güneş de olacak, enerji kaynağı da olacaktır. Acaba nasıl bir düzen olacak? Düşünebilirsiniz… Bunları öğreniyoruz.
c) Yine bu âyetlerden öğreniyoruz ki, müslimler bu Kâinatımızın cennetine gideceklerdir. Mü’minlerin cenneti ise burada olmayacak, bu Kâinatta olmayacak. Yine bu Kâinata benzeyecek ama başka yer olacaktır. Mü’minler “sâbık” olanlardır, “evvel” olanlardır. Müslimler ise geri olanlardır. Çünkü “sebkatta iman edenler” diyor. Burada ise “ittika edenler” diyor.
d) Demek ki muttaki dediğimizde müslimleri kastetmiş oluyoruz. İşte bu sebepledir ki topluluklar hukuklarında serbest bırakıldıkları halde, iki şeyde topluluklar serbest bırakılmayacaklardır. Biri, zina serbest olmayacaktır. Diğeri, faiz serbest olmayacaktır. Böylece şunu öğrenmiş oluyoruz ki, bucaklar kendi hukuklarını serbestçe düzenleyebilirler. Ama kesin icmalara aykırı hukuk düzenleyemezler. Bunları tesbit edecek olanlar hakemlerdir.
أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ (EuGıdDaT Lı eLMutTaQıYNa) “Muttakilere iadd edilmiştir.”
“Muttakiler için hazırlanmıştır.”
Burada “muttakiler için hazırlanmıştır” deniyor. Yukarıda “kâfirler için hazırlanmıştır” deniyor. Hadid Sûresi’ndeki “sâbikû” âyetinde ise “iman etmiş olan kimseler için hazırlanmıştır” deniyor.
Böylece cennet ve ikinci cennet, cehennem ve bu dünya hep insan için hazırlanmıştır.
Tabii melek, cin ve ruh da bunların yanında yer alacaktır.
Muttakileri kâfirler karşılığında getirdiğine göre, demek ki müslimler muttaki olanlardır. “Takva”yı bunun için “din” anlamında kullanıyoruz.
Yazan ve Anlatan: SÜLEYMAN KARAGÜLLE
Yayına Hazırlık ve Yönetim: REŞAT NURİ EROL
www.akevler.org (0532) 246 68 92