Lütfi Hocaoğlu
Kuran Seminerleri II 1168
Ankebut Suresi Tefsiri 40. Ayet
28.05.2022
1629 Okunma, 0 Yorum

ANKEBÛT SÛRESİ - 38. Hafta

 

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (40)

Aldık hepsini suçları sebebiyle. Onlardan üzerine küçük taşlar atan gönderdiğimiz kimse vardır ve onlardan çığlığın aldığı kimse vardır ve onlardan yere batırdığımız kimse vardır ve onlardan suda boğduğumuz kimse vardır ve kesinlikle Allah onlara zulmediyor değildi ancak onlar kendilerine zulmediyorlardı. (40)

 

فَكُلًّا أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ

Aldık hepsini suçları sebebiyle.

فَ: “Sonuç olarak” demektir. Netice fâsıdır. Bundan önceki 39 ayette anlatılanları kendisinden sonraki cümlelerle neticelendirmektedir.

كُلًّا: “Hepsi” demektir. Mutlaka izafetle gelir ve her zaman muzaf olur. Muzafun ileyhi nekre gelirse muzafun ileyhinden olan her şeyi kapsar, marife gelirse muzafun ileyhinin tamamı anlamına gelir. كُلُّ كِتَابٍ derseniz “her kitap” anlamına gelir. كُلُّ الْكِتَابِ derseniz “kitabın tamamı” anlamına gelir. كُلُّ nün muzafun ileyhi hazf edilirse yani cümlede söylenmezse كُلٌّ, كُلًّا, كُلٍّ şeklinde tenvinle gelir. Böyle tenvinlere ivaz tenvini denir. Burada da bu şekilde gelmiştir. Bu tenvinin yerine hazf edilen kelimenin takdir edilmesi gerekir.

كُلًّا

=

كُلَّهُمْ

Bu ayetten önce geçen topluluklara raci bir هُمْ (onlar) zamiri takdir ediyoruz. Bunlar şunlardır:

  • Nuh’un kavmi
  • İbrahim’in kavmi
  • Lût’un kavmi
  • Şuayb’ın kavmi (Medyen’de)
  • Hûd’un kavmi (Âd)
  • Salih’in kavmi (Semûd)
  • Karun, Firavun ve Haman

أَخَذْنَا: “Aldık” demektir. ءخذ kökünden gelmektedir. Bu kök sülasi olarak bir şeyi, birisini tutup almak manasındadır. Bu ayette “ortadan kaldırdık” anlamındadır.

بِ: “Sebebiyle” demektir. Harf-i cerdir. Burada ta’lîl için gelmiştir. Fiilin işlenme sebebi bu harfi cerden sonra gelirse buna ta’lîl etkisiyle geliş denir.

ذَنْبِ: “Suç” demektir. ذنب kökünden gelmiştir. İkinci bâbdan mastar olarak birisinin arkasına takılıp hiç ayrılmadan kuyruk gibi izlemek manasındadır. Bu mastar manasından bir kimseden bütünlüğü bozulmadan ayrılmayacak parçası olan manasından istılahi olarak onun bir parçası olan, ondan tamamıyla arınamadığı “suç” anlamında camid isimdir. Çoğulu ذُنُوب dur. Arapçada ذَنَب kuyruk demektir.

هِ: “O” demektir. كُلًّا e racidir.

ذَنْبِهِ: “Suçları” demektir.

بِذَنْبِهِ: “Suçları sebebiyle” demektir.

كُلًّا أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ: “Aldık hepsini suçları sebebiyle” demektir. Burada cümle devrik cümledir. Mef’ûl fiilin önüne geçmiştir (takdim edilmiştir). Cümle devrik olmasaydı أَخَذْنَا كُلًّا بِذَنْبِهِ şeklinde gelecekti. Mef’ûlün bu şekilde takdiminin iki ana sebebi vardır. Birisi tahsis, diğer te’kîddir. Tahsis olursa “yalnızca onların hepsini aldık” anlamına gelir ki uygun değildir. Te’kîd için geldiği söylenebilir. Öne geçen öğe önemli olandır. Burada önemli olan almak değil, alınanlardır. Bu takdimle dikkat alınanlara yani ortadan kaldırılanlara çekilmiştir.

 

فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا

Onlardan üzerine küçük taşlar atan gönderdiğimiz kimse vardır.

فَ: Atıf harfidir. Kendisinden önceki sonuç cümlesine kendisinden sonraki cümleleri bağlamaktadır.

مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.

هُمْ: “Onlar” demektir. كُلًّا e racidir.

مِنْهُمْ: “Onlardan” demektir.

مَنْ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür. Sonrasında sıla cümlesi bulunur ve sıla cümlesinde bu ism-i mevsule dönen bir aid zamiri bulunur. Bu zamir ya eril tekil (هُ, هُوَ) ya da eril çoğul (هُمْ) zamirleridir.

أَرْسَلْنَا: “Gönderdik” demektir. Birinci şahıs, çoğul, mazi fiildir.

عَلَى: “Üzerine” demektir. Harf-i cerdir.

هِ: “O” demektir. Mecrur muttasıl zamirdir. مَنْ ism-i mevsûlünün sıla cümlesindeki aid zamiridir. عَلَى harf-i cerinin mecruru olduğu için هُ dan هِ ye dönüşmüştür.

عَلَيْهِ: “Onun üzerine” demektir.

حَاصِبًا: “Küçük taşlar atan” demektir. حصب kökünden gelmiştir. İsm-i fâildir. İkinci bâbdan حَصْبٌ mastarı birisine, birilerine küçük taşlar atmak manasındadır.

أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا: “Üzerine küçük taşlar atan gönderdik” demektir. مَنْ ism-i mevsûlünün sıla cümlesidir.

مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا: “Üzerine küçük taşlar atan gönderdiğimiz kimse” demektir.

مِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا: “Onlardan üzerine küçük taşlar atan gönderdiğimiz kimse vardır” demektir.

إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّا آلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ

Kesinlikle biz onların üzerine Lût ailesi hariç küçük taşlar atan gönderdik. Onları seherde kurtardık. (Kamer 34)

Lût kavminin üzerine küçük sülfür taşları atılmıştır. Bu taşları atanın adı حَاصِب dir.

 

وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ

Ve onlardan çığlığın aldığı kimse vardır.

وَ: “Ve” demektir. مِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا cümlesine مِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ cümlesini atfetmektedir.

مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.

هُمْ: “Onlar” demektir. كُلًّا e racidir.

مِنْهُمْ: “Onlardan” demektir.

مَنْ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür.

أَخَذَتْ: “Aldı” demektir. Üçüncü şahıs dişil tekil mazi fiildir. ءخذ kökünden gelmektedir. Bu kök sülasi olarak bir şeyi, birisini tutup almak manasındadır. Bu ayette “ortadan kaldırdı” anlamındadır.

هُ: “O” demektir. Mecrur muttasıl zamirdir. مَنْ ism-i mevsûlünün sıla cümlesindeki aid zamiridir.

الصَّيْحَةُ: “Çığlık” demektir. صيح kökünden birisinin, bir şeyin hareketine tesir etmek, onu uzaklaştırmak için onun üzerinde yüksek bir ses çıkarmak manasından gelmektedir.

أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ: “Onu çığlık aldı” demektir. Buradaki o (هُ) مَنْ e racidir.

مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ: “Onu çığlığın aldığı kimse” demektir.

مِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ: “Onlardan çığlığın aldığı kimse vardır” demektir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Çığlık bir sestir. İnsanları nasıl ortadan kaldırmaktadır?

وانْصاحَ الثوبُ:  تشقق من قِبَلِ نفسه.

Elbise insıyah etti: kendi önünden yarıldı. (Lisanu-l Arab)

وتَصَيَّحَ البقلُ والخَشَبُ والشَّعَرُ ونحو ذلك: لغة في تَصَوَّحَ  تَشَقَّق ويَبِسَ.وتَصَيَّحَ الشيءُ: تكسر وتشقق

Bakla ve ağaç ve saç tasayyuh etti: tasavvaha’daki lügat yarıldı ve kurudu. Şey tasayyuh etti: kırıldı ve yarıldı. (Lisanu-l Arab)

وصاحَ العُنقُودُ يَصِيح إِذا اسْتَتَمَّ خروجُه من أَكِمَّته وطال

Salkım savh oldu, savh olur çeneklerinden çıkması ve uzaması tamamlandığı zaman. (Lisanu-l Arab)

Sözlüklere baktığımızda sayhanın sadece yüksek bir ses olmadığı aslında bu yüksek sesi çıkaran olayın bir sonucu olduğunu anlarız. Aslında onları alan ses değil, sesi oluşturandır. Bu yer sarsıntısı ile oluşan bir ses olabileceği gibi fırtına, yıldırım, rüzgâr gibi gökyüzü olayları sonucunda meydana gelen bir ses olabilir.

Salih’in kavmi (Semud), Şuayb’ın kavmi (Medyen halkı), Lût’un kavmi sayha ile alınmıştır.

 

وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ

Ve onlardan yere batırdığımız kimse vardır.

وَ: “Ve” demektir. مِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ cümlesine مِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ cümlesini atfetmektedir.

مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.

هُمْ: “Onlar” demektir. كُلًّا e racidir.

مِنْهُمْ: “Onlardan” demektir.

مَنْ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür.

خَسَفْنَا: “Batırdık” demektir. Bir şeyin içinde batıp kaybolmak demektir. Aslında “battık” anlamındadır. Sonrasında gelen بِ harf-i ceri nedeniyle anlamı “batırdık” şekline dönüşmüştür. Suya batmak, batırmak için غرق kökünden gelen fiiller kullanılırken su dışındakilere batmak, batırmak için خسف kökünden gelen fiiller kullanılır.

بِ: “-i, -ı, -u, -ü” demektir. Harf-i cerdir. Bu harf-i cerden sonra gelen batırılandır.

هِ: “O” demektir. Mecrur muttasıl zamirdir. مَنْ ism-i mevsûlünün sıla cümlesindeki aid zamiridir. Batırılandır.

بِهِ: “Onu” demektir.

الْأَرْضَ: “Yer” demektir. Batırılanın batırıldığı yeri ifade eder.

خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ: “Onu yere batırdık” demektir.

مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ: “Yere batırdığımız kimse” demektir.

مِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ: “Onlardan yere batırdığımız kimse vardır” demektir.

فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ (81) وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلَا أَنْ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ (82)

Onu (Karun’u) ve yurdunu yere batırdık da Allah’ın dununda ona yardım edecek hiçbir birlik olmadı ve kendine yardım edenlerden olmadı. Dün onun mekânını temenni edenler “Allah’ın rızkı kullarından dilediğine açması ve kısması gibi. Allah’ın bize minneti olmasaydı bizi de batırırdı, O’nun kâfirleri iflah etmemesi gibi” diyor oldular. (Kasas 81-82)

Tarihte kumun atına gömülen şehirler vardır. Mısır’da da böyle yerler vardır. Karun ve Karun’un yurdu da bu şekilde toprağın altına batmıştır.

 

وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا

Ve onlardan suda boğduğumuz kimse vardır.

وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. مِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْأَرْضَ cümlesine مِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا cümlesini atfetmektedir.

مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.

هُمْ: “Onlar” demektir. كُلًّا e racidir.

مِنْهُمْ: “Onlardan” demektir.

مَنْ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür.

أَغْرَقْنَا: “Suda boğduk” demektir. İf’âl bâbından birinci şahıs çoğul mazi fiildir. Dördüncü bâbdan غَرِقَ - يَغْرَقُ şeklinde suda boğulmak manasındadır. Lazım fiildir. Dördüncü bâb if’âl bâbına (أَغْرَقَيُغْرِقُ) tadiye etkisi ile gelir. Suda boğmak anlamındadır.

مَنْ أَغْرَقْنَا: “Suda boğduğumuz kimse” demektir.

مِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا: “Onlardan suda boğduğumuz kimse vardır” demektir.

 

فَكَذَّبُوهُ فَأَنْجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا

Onu (Nuh’u) yalanladılar da onu ve onunla beraber olanları gemide kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. (Araf 64)

وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً

Nuh kavmi, elçileri yalanlayınca onları suda boğduk ve onları insanlar için bir ayet kıldık. (Furkan 37)

فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (119) ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ (120)

Onu (Nuh’u) ve onunla beraber olanları dolu gemide kurtardık sonra bunun sonrasında kalanları suda boğduk. (Şuara 119-120)

Bu ayetlerde Nuh’un kavminden Nuh’la beraber gemide olmayanların tamamının suda boğulduğu anlaşılmaktadır.

أَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ

Firavun ailesini suda boğduk. (Bakara 50)

فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (23) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (24)

Kullarımı gece yola çıkar. Kesinlikle siz izlenilenlersiniz. Denizi rahvan bırak. Kesinlikle onlar boğulan bir ordudur. (Duhan 23-24)

Bu ayetlerde Firavun’un ordusunun boğulduğu anlaşılmaktadır. Firavun’un boğulduğu söylenmemektedir.

وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ (65) ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ (66)

Musa ve onunla beraber olanları topluca kurtardık sonra diğerlerini boğduk. (Şuara 65-66)

Bu ayetlerde diğerlerini boğduk denmekle İsrail Oğullarının peşindekilerin boğulduğu anlaşılmaktadır.

وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ (90) آلْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ (91) فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ (92)

İsrail Oğullarını denizi aştırdık da Firavun ve orduları azgınlık ve düşmanlıkla onları izledi. Nihayet ona boğulma yetişince “İsrail Oğullarının iman ettiğinden başka bir ilah olmadığına iman ettim ve ben müslimlerdenim” dedi. Şimdi mi? Önceden isyan etmiştin ve müfsidlerdendin. Bugün senden sonrakilere bir ayet olman için seni bedeninle kurtaracağız ve kesinlikle insanlardan çok kimse ayetlerimizden gafillerdir. (Yunus 90-92)

Bu ayetlerden açıkça Firavun’un boğulduğu anlaşılmamaktadır. Seni bedeninle kurtaracağız (نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ) denmekte, senin bedenini kurtaracağız (نُنَجِّي بَدَنَكَ) denmemektedir. Buradan Firavun’un bedensel özellikleri ile kurtarıldığı anlaşılmaktadır. Tevrat’ta da Firavun’un ordusunun boğulduğu, kendisinin boğulmadığı belirtilmektedir.

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَامُوسَى مَسْحُورًا (101) قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هَؤُلَاءِ إِلَّا رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ بَصَائِرَ وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَافِرْعَوْنُ مَثْبُورًا (102) فَأَرَادَ أَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْأَرْضِ فَأَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَمِيعًا (103)

Musa’ya dokuz kanıt ayeti vermiştik. Öyleyse onlara gelmiş olduğu zamanı İsrail Oğullarına sor. Ona Firavun “Kesinlikle seni ey Musa sihirlenmiş olarak zannediyorum” dedi. “Kesinlikle sen bunların basiretliler olarak yalnızca göklerin ve yerin rabbinden indirildiğini bildin ve kesinlikle ben seni ey Firavun harap olup yok olmuş olarak zannediyorum” dedi de onları yerden tedirgin edip uzaklaştırmayı irade etti de onu ve onunla beraber olanları suda boğduk. (İsra 101-103)

Bu son ayetten Firavun’un boğulduğu anlaşılmaktadır. Ancak daha önceki ayetlerden Firavun’un boğulduğu net olarak anlaşılmamaktadır. Buna ilaveten Firavun İsrail Oğullarını uzaklaştırmayı istememekte, onların Mısır’da kalmasını istemektedir. Oysa Firavun’un boğulduğu ayette uzaklaştırmak istemektedir. Bu durumda bu Firavun başka Firavun olabilir mi? Musa’yı sarayda yetiştiren Firavun’un hanedanlığı on sekizinci hanedanlıktır.

On sekizinci Hanedan (MÖ 1550-1295)

Yıllar (MÖ)

Ahmose

1550-1525

I. Amenhotep

1525-1504

I. Thutmose

1504-1492

II. Thutmose

1492-1479

Kraliçe Hatshepsut

1473-1458

III. Thutmose

1479-1425

II. Amenhotep

1427-1400

IV. Thutmose

1400-1390

III. Amenhotep

1390-1352

Akhenaton

1352-1336

Smenkhkare

1338-1336

Tutankhamun

1336-1327

Kheperkheprure Ay

1327-1323

Horemheb

1323-1295

Musa’yı saraya alıp yetiştiren Kraliçe Hatshepsut’tur. I.Thutmose’un kızı, II. Thutmose’un karısıdır. Bu nedenle Tevrat’ta Firavun’un kızı, Kuran’da Firavun’un karısı olarak geçer. Babası da Firavun, kocası da Firavun’dur. Musa II. Thutmose’un başka bir karısından olan oğlu III. Thutmose ile beraber sarayda büyümüştür. Ona evlat edinildiği için “oğul” anlamında Mose denmektedir. Resmi adı ise Senenmut’tur. Mose on sekizinci hanedanlıkta yaygın bir isimdir. Thutmose da tanrının oğlu demektir. Musa Medyen’den III. Thutmose zamanında Mısır’a dönmüştür. İsrail Oğullarının peşine düşen ve denizde ordusu boğulan III. Thutmose’dur. Bu ayette boğulan Firavun III. Thutmose mudur? Eğer değilse başka bir Firavundur ve İsrail Oğulları ile Firavunlar arasındaki ilişki devam etmiş olmalıdır.

1887 yılında Mısır’da ortaya çıkarılan kil tabletlere Tel el-Amarna mektupları denmektedir. Bu tabletlerde Filistin kralının Mısır kralı Üçüncü Amenhotep’e İsrail Oğullarından şikâyet ettiği yer almaktadır. İsrail Oğullarının topraklarına yerleştiklerini belirtmiştir. Bu mektubun tarihinin 1391 civarı olduğu tespit edilmiştir. IV. Thutmose’un ölüp yerine III. Amenhotep’in geçtiği yıldır. Muhtemelen bu ayetteki Firavun bu Firavun’dur. 40 yıl bu bölgelerde dolaşan İsrail Oğullarını Filistin bölgesinde tedirgin edip kovmaya çalışan Firavun olabilir. Boğulan Firavun da bu Firavun olabilir.

 

Hasib gönderilenler

Sayha ile alınanlar

Yere batırılanlar

Suda boğulanlar

Nuh’un kavmi

 

 

 

İbrahim’in kavmi

 

 

 

 

Lût’un kavmi

 

 

Şuayb’ın kavmi (Medyen’de)

 

 

 

Hûd’un kavmi (Âd)

 

 

 

 

Salih’in kavmi (Semûd)

 

 

 

Karun

 

 

 

Haman

 

 

 

 

Firavun

 

 

 

?

Âd, Semûd ve Şuayb kavmi için recfenin (الرَّجْفَةُ) onları aldığı, Âd’a dondurucu bir rüzgâr (رِيحًا صَرْصَرًا) gönderildiği, Âd ve Semûd için yıldırım (صَاعِقَة) ifadesi geçmektedir.

 

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ

Ve kesinlikle Allah onlara zulmediyor değildi.

وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. مِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا cümlesine مَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ cümlesini atfetmektedir.

مَا: “Değil” demektir. Olumsuzluk edatıdır.

كَانَ: “Oldu” demektir. Nakıs fiildir.

اللَّهُ: “Allah” demektir. Alemlerin rabbinin özel ismidir.

لِ: lâmu’l cuhûddur. Olumsuz kânenin haberi muzari fiil ise te’kîd etmek için başına لِ gelebilir. Bu durumda muzari fiil لِ harf-i cerinden sonra gelen bir mahzuf أَنْ mastar-ı müevveli ile mensub olur. Bu harf-i cere lâmu’l cuhûd (لام الجحود) (inkâr lâmı) denir. Bu harf-i cer ve sonrasındaki mastar-ı müevvelin müteallakı kânenin ismine göre çekilmiş mahzûf مُرِيدًا dir (مُرِيدًا, مُرِيدَيْنِ, مُرِيدِينَ, مُرِيدَةً, مُرِيدَتَانِ, مُرِيدَاتٍ). Bu mahzuf مُرِيدًا şibh-i fiilidir. Hepsi birlikte kânenin haberi olurlar.

يَظْلِمَ: “Zulmediyor” demektir. Üçüncü şahıs, tekil, mensub muzari fiildir. Öncesindeki mahzuf أَنْ nedeniyle mensub olmuştur, bu nedenle son harfi fethalıdır (يَظْلِمَ). Eziyet ediyor anlamında değildir, Türkçede eziyet anlamında yanlış olarak kullanılmaktadır.

الظُّلْمُ: وَضْع الشيء في غير موضِعه

Zulüm: Bir şeyi kendi yerinin dışında bir yere koymak. (Lisanu-l A’râb)

ظلم kökünden iki bâbda fiiller gelir. İkinci bâbdan (ظَلَمَ - يَظْلِمُ) zulüm anlamında gelirken dördüncü bâbdan (ظَلِمَ - يَظْلَمُ) ظُلْمَة “karanlık” demektir.

Zulüm birisini, bir şeyi veya kendisini olması gereken gerçek konumda değil başka konumda bulundurmaktır. Bu nedenle birisine haksızlık etmek, birisine hakkını vermemek, suçsuz birisini suçlu konumuna sokmak, Allah’ın yerine Allah’ın kurallarına aykırı kurallar koyan şerikler edinmek zulümdür.

هُمْ: “Onlar” demektir. Mensub muttasıl zamirdir. كُلًّا e racidir.

يَظْلِمَهُمْ: “Onlara zulmediyor” demektir.

لِيَظْلِمَهُمْ: “Kesinlikle onlara zulmediyor” demektir.

مَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ: “Kesinlikle Allah onlara zulmediyor değildi” demektir. Allah onları olmaları gerektiği konum yerine başka bir konumda konumlandırmıyordu.

 

وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Ve ancak onlar kendilerine zulmediyorlardı.

وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. مَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ cümlesine لَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesini atfetmektedir.

لَكِنْ: “Ancak” demektir. Muhaffef Lakinnedir. لَكِنَّ nin sonundaki نَ harfinin düşmesi ile muhaffef (hafifletilmiş) Lakinne elde edilir. İstidrâk yani düzeltme harfidir. İstidrâkı te’kidle beraber yapar. İstidrâk (اِسْتِدْرَاكٌ) düzeltme, yanlış anlamayı önleme, hatayı düzeltme anlamlarındadır. “Ama”, “fakat”, “lakin”, “ancak”, “ne var ki” şeklinde tercüme edilebilir. Muhaffef Lakinne amel etmez, yani ismi ve haberi olmaz. Tahfif edilince fiil cümlesinin de önüne gelebilir. لَكِنْ in öncesinde vâv varsa veya sonrasında cümle varsa veya kendisinden önce olumlu cümle varsa atıf harfi değil, muhaffef Lakinnedir. Burada öncesine وَ vardır, sonrasında cümle vardır. Muhaffef Lakinnedir.

كَانُوا: “Oldular” demektir. Nakıs fiildir. İsmi içindeki cem vâvıdır (كَانُوا).

أَنْفُسَ: “Canlar” demektir. نفس kökünden gelmiştir. Tekili نَفْس dir. İkinci bâbdan mastar olarak birisinin bir başkasından ayrılarak ayrıldığı varlıktaki özellikleri ve sıfatları taşıyarak yeni bir varlık olması manasındadır. Bu mastar manasından ayrılan yeni varlık olarak “can” anlamında camid isimdir. Diğer çoğulu نُفُوس dur.

هُمْ: “Onlar” demektir. Mecrur muttasıl zamirdir. كُلًّا e racidir.

أَنْفُسَهُمْ: “Kendileri” demektir. نَفْس kelimesi tekillik-ikillik-çoğullukta kendisine uyan bir zamire muzaf olursa “kendisi-kendileri” anlamına gelir (onun canı=kendisi).

Kuran’da geçişi

Anlamı

أَنْفُسَكُمْ

Kendiniz

أَنْفُسَهُمْ

Kendileri

أَنْفُسَنَا

Kendimiz

نَفْسَكَ

Kendin

نَفْسَهُ

Kendisi (eril)

نَفْسَهَا

Kendisi (dişil)

نَفْسِي

Kendim

يَظْلِمُونَ: “Zulmediyorlar” demektir. Üçüncü şahıs, çoğul, merfu muzari fiildir.

لَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ: “Ancak onlar kendilerine zulmediyorlardı” demektir. Onlar kendilerini olmaları gereken konum yerine başka bir konumda konumlandırıyorlardı. Allah’tan başkasına ibadet ediyorlardı. Allah’ın kurallarını tanımıyor, başka kurallar getiriyorlardı. Azmışlardı. Kendilerine zulmettikleri gibi başkalarına da zulmediyorlardı.

Bu kavimlerin örnekleri Kuran’da tekrar tekrar anlatılır. Bunlar eskilerin masalları değildir. Bize örnek olarak anlatılmaktadırlar. Kimse onların başına gelen bizim başımıza gelmez zannetmesin. Son iki yıl içinde bir virüs ile dünyanın ne hale geldiğini gördük. Öyle olaylar meydana gelir ki imkânsız artık, böyle olaylar olmaz dediğiniz olaylardır onlar. Mısır’a gelen riczi Allah kaldırmakta, onlar yeniden azınca ricz devam etmektedir. Bugün de ricz gelmiştir. Dalga dalga azaplar gelmektedir. İnsanlar uyumaktadır. Çözümleri Allah’ın kurallarına aykırı kuralların konulduğu sistemler içinde aramaktadırlar. Pek çok insan beş vakit namaz kılmakta, kendisini inançlı olarak konumlandırmakta fakat aslında kendisine zulmetmektedir. Alnı secdeden kalkmayan bu kardeşlerimiz Allah’ın kurallarını yok saymakta, kulaklarını tıkamakta, onların gündeme getirilmesinden bile hoşlanmamaktadırlar. İşte onlar kendilerine zulmetmektedirler. Kendilerini olmaları gereken konum dışında konumlandırmakta, farkına varmadan Allah’tan başkasına ibadet etmektedirler. Allah’ı kurallarına aykırı kurallar, kanunlar koymak ise şirktir ve şirk ise en büyük zulümdür.

 

 

Yalova, Teşvikiye

28 Mayıs 2022

M. Lütfi Hocaoğlu