SECDE SÛRESİ - 10. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا إِنَّا نَسِينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (14)
Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızdan dolayı tadın -kesinlikle biz sizi unuttuk- ve amel ediyor olmanız sebebiyle kalıcılığın azabını tadın. (14)
فَذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا
Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızdan dolayı tadın.
Emir fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Mefûlun lieclih | Fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr |
Sıla cümlesi Fiil cümlesi | Harf-i mevsûl |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
Mefûlun bih Muzâfun ileyh | Şibh-i fiil Muzâf |
Sıfat | Mevsûf |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
هَذَا | كُمْ | يَوْمِ | لِقَاءَ | ت | نَسِيتُمْ | مَا | بِ | و | ذُوقُوا | فَ |
فَ: Fâ-u isti’nâfiyyedir.
ذُوقُوا: “Tadın” demektir. ذوق kökünden birinci bâbdan ikinci çoğul şahıs emir fiildir. ذَوْق tatmaktır. Bir şeyi veya bir işi anlamak, o işin veya durumun gerçeğini bilmek için o şeyin veya o işin izlerini duyuları kullanarak tecrübe etmek demektir. Yemeği tatmak, acıyı tatmak, sıcaklığı tatmak şeklinde kullanılır. Bu tatma dille, deriyle (dokunmak, basınç), burunla (koklamak) olabilir. Sözcüklerle, rakamlarla tarif edilemeyen bir duygudur. Bu nedenle görme duyusu tatma fiiline dahil değildir. Görme tarif edilebilir, görülen şeyin fotoğrafı çekilebilir, renkler bile rakamlarla ifade edilebilir. Günümüzde RGB sistemi ile tüm renkler kodlanmıştır ve bilgisayarlarda renkler bu rakamlarla kaydedilir ve gösterilir. Rakamlarla ifade edilebildiğinden, fotoğrafı gösterilebildiğinden görme duyusu tatma değildir.
بِ: “Sebebiyle” demektir. Harf-i cerdir. Kendisinden sonra مَا harf-i mevsulü (mastar harfi) gelirse geçmiş zamanda gerçekleşen bir olayın sebep olduğu durumu ifade eder, mef’ûlün lieclih olur.
مَا: “-me, -ma” demektir. Harf-i mevsul olarak mastar harfidir.
نَسِيتُمْ: “Unuttunuz” demektir. نسي kökünden dördüncü bâbdan ikinci şahıs eril çoğul mazi malum fiildir. Sıradan bir unutma değildir. Bir kişiyi veya bir şeyi veya bir bilgiyi hafızadan bilinç düzeyine getirme yeteneğini kaybedip o bilgiyi hafızadan geri çağıramamaktır. Bunun sebebi basit bir dalgınlık, gaflet olabileceği gibi ihmal, küçümsemek veya daha önemli bir şeyle ilgilenmek olabilir.
والنِّسيْان، بكسر النون: ضدّ الذِّكر والحِفظ
Nisyan, nun’un kesresi ile: zikr ve hıfzın zıttıdır. (Lisanu-l Arab)
نسِيتُ الشَّيءَ، إذا لم تذكُره، نِسياناً
Şeyi nisyan ettim, onu zikretmediğin zaman, nisyanen. (Makayisu-l Luga)
Unutmanın ana sebebi zikretmemektrir. Zikr (ذِكْر) “anmak, anlamak, anlatmak, anımsamak” anlamlarındadır. Birisini anlamak, anlatmak veya bir şeyi akletmek, aklettirmek amacıyla kaydedildiği yerden onun hakkındaki bilgileri alıp kullanmak manasındadır. Bu kaydedildiği yer kitap olabileceği gibi insanın hafızası da olabilir, başka şeyler de olabilir. Kullanma da sözle olabileceği gibi yazıyla da olabilir, başka şekilde de olabilir.
وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ
Rabbini zikret, unuttuğun zaman. (Kehf 24)
Unutmamanın yolu bu ayette zikr olarak ifade edilmiştir. Bir şeyi, bir kimseyi unutmamanın yolu onu anmak, anlamak, anlatmak ve anımsamaktır. Bu nedenle yapman gereken bir şeyi unutmak bir mazeret değildir. Unutmamak için zikretmen gerekir. İnsan rabbini unutabilir ki bu ayette Kuran’ı okuyana gelmiş bir emir vardır: “Unuttuğun zaman rabbini zikret”. O kadar çok şeyle meşgul oluyor ki insanlar, bir hayat mücadelesi için çırpınıyorlar ve artık o ilgilendikleri şeyler rablerini unutturuyor. Kuran’ı okuyana söylüyor, rabbini zikret diyor. Rabbini an, anla, anlat, anımsa deniyor. Unuttuğunda bunları yap diyor. Bunu da yapmanın en kolay yolu Kuran’dır. Kuran’ın bir adı da zikr’dir. Bize rabbimizi unutturmayan kitaptır.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا
Rabbimiz, unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma. (Bakara 286)
Bu ayette unutma durumunda sorumlu tutulmama duası vardır. Çünkü unutmak kötü bir sonuç doğurabilir. Unutma zikretmemekten kaynaklıdır.
Günümüzde unutmayı engellemek için kullanılan zikr yöntemlerinden biri telefonlardaki hatırlatıcılardır. Günümüzde çok sayıda şeyle etkileşim halindeyiz. Bu etkileşimler nedeniyle yapmamız gereken bir şeyi kolaylıkla unutmaktayız. Bunun için zikr gereklidir. Rabbimizi unutmamamız için de rabbimizi zikretmeliyiz. Bunun da yolu bizim için Kuran’dır. Kuran’la rabbimizi zikretmedir.
لِقَاءَ: “Karşılaşmak” demektir. لقي kökünden dördüncü bâbdan mastardır. فِعَال vezninden gelmiştir ve birisiyle, bir kimseyle, bir şeyle karşılaşmak, buluşmak manasındadır.
يَوْمِ: “Dönem” demektir. “Dönem, gündüz” anlamlarındadır. Çoğulu أَيَّام dır.
اليَوْمُ: معروفٌ مِقدارُه من طلوع الشمس إِلى غروبها
Yevm: Miktarı güneşin doğmasından batmasına kadar olan süre olarak bilinir. (Lisanu-l A’râb)
يَوْم kelimesinin birincil anlamı “gündüz”dür. Aynı zamanda dönem anlamındadır. Güneşin doğmasından batmasına kadar olan süredir. 24 saat olan günü ifade etmez.
Eğer يَوْم izafetle (isim tamlamasıyla) gelmişse o zaman “gündüz” anlamında değil “dönem” anlamındadır. İzafetle gelmediği zamanlarda da asıl anlamı “dönem”dir. Eğer “gündüz” anlamına gelmediğine dair karine varsa “dönem” anlamındadır. Eğer başında harf-i tarifle tekil olarak geliyorsa (الْيَوْم) bu durumda “bu dönem” anlamındadır ama Türkçede de bu dönemi ifade eden kelime olan “bugün” şeklinde tercüme edilebilir.
كُمْ: “Siz” demektir. Eril çoğul ikinci şahıs mecrur muttasıl zamirdir.
يَوْمِكُمْ: “Sizin gününüz, sizin döneminiz” demektir.
هَذَا: “Bu” demektir. Eril tekil yakın ism-i işarettir. يَوْمِكُمْ ün sıfatıdır.
يَوْمِكُمْ هَذَا: “Sizin bu gününüz, sizin bu döneminiz” demektir.
لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا: “Sizin bu gününüzle karşılaşmak” demektir.
نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا: “Bu gününüzle karşılaşmayı unuttunuz” demektir.
مَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا: “Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanız” demektir.
بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا: “Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızdan dolayı” demektir.
ذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا: “Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanızdan dolayı tadın” demektir.
Burada azabı tadın diye hitap edilenler kimlerdir? 12. ayette geri döndürülmeyi isteyen mücrimlerdir (الْمُجْرِمُونَ). Bu günleri ile karşılaşmayı unutmuşlardır. Buradaki unutma gaflet değildir. Bugünle ilgilenmemektedirler. Dünya hayatıyla meşguldürler. Mücrimdirler ki hakkı batıl, batılı hak kılmışlardır. Allah’ın geçerli kıldığını geçersiz kılmışlar, geçersiz kıldığını geçerli kılmışlardır. Hesap verecekleri bu günlerini unutmuşlardır. Ayette ifade ذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ الْيَوْمِ (bugünü unutmanızdan dolayı tadın) şeklinde gelebilirdi. Oysa ifade sizin bu gününüz şeklinde gelmiştir. Çünkü hesap verecekleri gün ifade edilmiştir. هَذَا (bu) sıfatı da konuşmanın o günde yapıldığını ifade etmektedir. Hesap günü gelmiştir ve bu günleriyle karşılaşmayı unutmuşlardır. Hakkı batıl, batılı hak kılmakla o kadar meşguldürler ki bu hesap gününü unutmuşlardır. Kimse bu mücrimlerin namaz kılmayan, oruç tutmayan insanlar olduklarını sanmasın. Kanunlar çıkarmışlar, Allah’ın helal ettiklerini haram etmişler, haram ettiklerini helal etmişler, geçersiz olanı geçerli kılmışlar, geçerli olanı geçersiz kılmışlardır. Bunların alınları secdeye günde beş kere giden insanlar olabileceğini de unutmamak lazımdır.
Burada ilginç olan tadılacak olanın ne olduğunun söylenmemesidir. “Tadın” denmektedir, tatmanın sebebi de söylenmektedir ama neyin tadılacağı ifade edilmemektedir.
إِنَّا نَسِينَاكُمْ
Kesinlikle biz sizi unuttuk.
Parantez cümlesi Mensuh isim cümlesi |
Haberi Fiil cümlesi | İsmi | İnne |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
كُمْ | نَا | نَسِينَا | نَا | إِنَّ |
إِنَّا: “Kesinlikle biz” demektir. Aslı إِنَّنَا dır. Yazıda ve sözde kısaltılmıştır. نَا (biz) zamiri innenin ismidir. İnnenin haberi burada kendisinden sonra gelen نَسِينَاكُمْ cümlesidir.
نَسِينَا: “Unuttuk” demektir. نسي kökünden dördüncü bâbdan birinci şahıs çoğul mazi malum fiildir.
كُمْ: “Siz” demektir. Eril çoğul ikinci şahıs mensub muttasıl zamirdir.
نَسِينَاكُمْ: “Sizi unuttuk” demektir.
إِنَّا نَسِينَاكُمْ: “Kesinlikle biz sizi unuttuk” demektir.
Bu cümle parantez cümlesi olarak gelmiştir. ذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا cümlesi ile ona atfedilmiş ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ cümlesi arasına parantez cümlesi olarak gelmiştir.
Allah’ın unutması gafletten değil, küçümsemek ve önemsememektendir. Mücrimleri Allah unutmuştur. Onları önemsememekte, onların iyiliği için Allah bir şey yapmamaktadır. Kendi hallerine bırakmıştır. Onları korumamaktadır.
الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Münafık erkekler ve münafık kadınlar, onların bazısı bazısındandır. Münkeri emrederler, marufu nehyederler ve ellerini sıkarlar. Allah’ı unuttular da O’da onları unuttu. Kesinlikle münafıklar, onlar fasıklardır. (Tevbe 67)
Bu ayette de münafıkları Allah unutmuştur. Allah’ın onları unutmasının sebebi onların Allah’ı unutmalarıdır. Onlar Allah’ı anmamakta, anımsamamakta, anlamamakta, anlatmamaktadırlar. Allah da onlarla ilgilenmemekte, onları ihmal etmektedir. Onları korumamaktadır.
وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Ve amel ediyor olmanız sebebiyle kalıcılığın azabını tadın.
Emir fiil cümlesi | Atıf harfi |
Mefûlun lieclih | Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr | Muzâfun ileyh | Muzâf |
Sıla cümlesi Mensuh isim cümlesi | Harf-i mevsûl |
Haberi Fiil cümlesi | İsmi | Kâne |
Fâil | Fiil |
و | تَعْمَلُونَ | ت | كُنْتُمْ | مَا | بِ | الْخُلْدِ | عَذَابَ | و | ذُوقُوا | وَ |
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. ذُوقُوا بِمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَذَا cümlesine ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ cümlesini atfetmiştir.
ذُوقُوا: “Tadın” demektir.
عَذَابَ: “Azap” demektir. Bu kök iki ayrı bâbdan gelmektedir. Beşinci bâbdan geldiğinde عَذْب tatlı demektir. Sıfat-ı müşebbehedir. Su için kullanılır. Suyun tadının hoş olması manasından gelmiştir. İkinci bâbdan geldiğinde عَذَاب bir fiili yapmasını önlemek, o fiilden caydırmak, uzak tutmak, fiili işlemesini sonlandırmak için darbetmek, engellemek, kahretmek anlamlarındadır.
Azap birisinin temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamasını engelleyen her türlü fiildir. Yemesini veya içmesini veya barınmasını engellemek demek ona azab etmek demektir.
Azap belirli bir fiil değildir. Azap her tür fiille gerçekleşebilir. Hatta bir fiil olmadan bir durum da azap olur. Temel ihtiyaçlara engel olan her fiil, her durum, her olay azaptır. Ekonomik kriz bir azaptır. İnsanların temel ihtiyaçlarına karşı engel oluşturur. Kıtlık bir azaptır. Sel bir azaptır, yangın bir azaptır. Cehennem bir azaptır. Hastalık bir azaptır.
الْخُلْدِ: “Kalıcılık” demektir. Bir mekânda uzun bir süre diri olarak kalmak manasındadır. خلد kökünden birinci bâbdan mastardır.
عَذَابَ الْخُلْدِ: “Kalıcılığın azabı” demektir. İsim tamlamasıdır. Manevi izafettir. Manevi izafetin üç türü vardır. Muzaf ile muzafun ileyh arasında لِ , مِنْ , فِي harf-i cerlerinden biri var kabul edilir.
1. İzafet-i lâmiye (الإِضَافَةُ بِمَعْنَى اللاَّمِ): Muzaf ile muzafun ileyhin arasında sanki لِ harf-i ceri var da hazf edilmiş kabul edilir. İkiye ayrılır:
- Mülkiyet için izafet (الإِضَافَةُ لِلتَّمْلِيكِ): Muzaf, muzafun ileyhin mülkü, özelliği ya da fiilidir.
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ Onların kalplerinde hastalık vardır. | Buradaki قُلُوبِهِمْ manevi izafettir, izafeti lamiyyedir. Mülkiyet için izafettir. القُلُوبِ لَهُمْ (Onlara ait olan kalpler) anlamındadır. |
- Tahsis için izafet (الإِضَافَةُ لِلتَّخْصِيصِ): Muzaf, muzafun ileyhe bir yönüyle tahsis edilmiştir.
اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ Rabbinizden mağfiret isteyin. | Buradaki رَبَّكُمْ manevi izafettir, izafeti lamiyyedir. Tahsis için izafettir. الرَّبَّ لَكُمْ (Sizin için rab) anlamındadır. |
2. İzafeti beyâniyye (الإِضَافَةُ لِلْبَيَانِيَّةِ): Muzafun ileyh, muzafın cinsindense veya onun hangi maddeden yapıldığını belirtiyorsa veya bulunduğu topluluğu gösteriyorsa buna izafet-i beyâniyye denir. Muzaf ile muzafun ileyhin arasında sanki مِنْ harf-i ceri var da hazf edilmiş kabul edilir.
اسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ Adamlarınızdan iki şahit şahit getirin. | Buradaki رِجَالِكُمْ manevi izafettir, izafeti beyaniyyedir. الرِّجَالِ مِنْكُمْ (Sizden olan adamlar) anlamındadır. |
3. İzafeti zarfiyye (الإِضَافَةُ لِلظَّرْفِيَّةِ): Muzafun ileyh, muzafın zarfını, yani muzafın yerini veya zamanını bildiriyorsa, buna izafet-i zarfiyye denir. Muzaf ile muzafun ileyhin arasında sanki فِي harf-i ceri var da hazf edilmiş kabul edilir.
جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ Sizi yerin halifeleri kıldı. | Buradaki خَلَائِفَ الْأَرْضِ manevi izafettir, izafeti zarfiyyedir. الْخَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ (Yerdeki halifeler) anlamındadır. |
Buradaki izafet lâmiyyedir ve tahsis için izafettir. الْعَذَابَ لِالْخُلْدِ (kalıcılık için azab) demektir. Kalıcılık için azab ne demektir? Azabın kalıcılığı sağlamasıdır. Nerede kalıcılığı sağlamaktadır? Azap çekilen yerde. Bu azap çekilen yeri bir önceki ayetten anlıyoruz. Doldurulacağı söylenecek olan Cehennemdir.
بِ: “Sebebiyle” demektir. Harf-i cerdir. Kendisinden sonra مَا harf-i mevsulü (mastar harfi) gelmiştir.
مَا: “-me, -ma” demektir. Harf-i mevsul olarak mastar harfidir.
كُنْتُمْ: “İdiniz” demektir. Nakıs fiildir. Burada mazi fiil olarak gelmiştir. Bu fiilin mastarının asıl anlamı “olmak” iken nakıs fiil olduğunda kendisinden sonra bir isim ve haber gelir. Asıl anlamıyla kullanıldığında tam fiil, bir isim ve haberden önce kullanıldığında nakıs (eksik) fiil denir. Burada kânenin ismi “siz” anlamındaki تُمْ dür.
تَعْمَلُونَ: “Amel ediyorsunuz” demektir. Amel hukuki sonuç doğuran fiildir. Her amel bir fiildir ama her fiil amel değildir. Hukuki sonuç doğurmayan fiiller amel değildir.
كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ: “Amel ediyordunuz” demektir. مَا harf-i mevsulünün sıla cümlesidir. Mazi kâneden sonra muzari fiil geliyorsa şimdiki zamanın hikâyesi olur. Geçmişte bir süre devam edip tamamlanmış ya da halen devam eden durumlar için kullanılır. -yordu ekiyle ifade edilir.
مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ: “Amel ediyor olmanız” demektir.
بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ: “Amel ediyor olmanız sebebiyle” demektir.
ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ: “Amel ediyor olmanız sebebiyle kalıcılığın azabını tadın” demektir. Cehennemdedirler. Onlar için bir azap türü orada kalıcı olmalarını sağlayan azaptır. Oradan çıkmak istemektedirler ama öyle bir azap vardır ki orada kalıcı olmalarını sağlamaktadır. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bu surenin 20. ayetinde çıkmak isteyecekleri ama oraya iade edilecekleri belirtilmektedir. İşte bu azaptır. Kalıcılığın azabıdır.
Burada kalıcılığa sebep olan şey مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (amel ediyor olmanız) ile ifade edilmiştir. Bunun yerine مَا عَمِلْتُمْ (amel ettiğiniz) şeklinde gelebilirdi. Mazi kane ile muzari cümle gelmiştir. Bunun sebebi bir anlık ameller değil, geçmişte bir süre devam eden ameller nedeniyle bu azabı tadacak olmalarıdır.
Kalıcılık denilince akla sonsuzluk gelmektedir. Oysa الْخُلْدِ sonsuzluk değil kalıcılıktır. Bir mekânda uzun bir süre diri olarak kalmaktır.
Burada ilk cümlenin tersine tadılan söylenmiştir, kalıcılığın azabıdır. Bu durumda ilk tadılan nedir?
Kalıcılığın azabını tatmanın sebebi amellerdir. İlk tatmanın sebebi ise bu günlerini unutmalarıdır. Tadılacak olanın hazf edilmesinin sebebi onların bu günlerinden sonra tadacakları her türden azaptır. Tatma ifadesi ile Kuran’da geçen azaplar şunlardır:
عَذَابَ الْحَرِيقِ | الْعَذَابِ الْأَدْنَى |
عَذَابَ النَّارِ | الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ |
عَذَابٍ أَلِيمٍ | عَذَابِ السَّعِيرِ |
الْعَذَابِ الْأَلِيمِ | عَذَابًا شَدِيدًا |
عَذَابًا كَبِيرًا | عَذَابٍ غَلِيظٍ |
Bu azap türlerinden kurtulmanın yolu hesap vereceğimiz günü unutmamamızdır. Bunun için yapmamız gereken zikirdir. Zikrin kaynağı da Kuran’dır. Kuran ile bağı kesen unutmaya başlar. Hayat gailesine kapılır. Artık hesap vereceği günü değil dünya hayatında elde edeceklerini nasıl elde edeceğini düşünmeye başlar. Sürekli bir koşuşturma içindedir. Hele ki bunu vesenler gibi Allah’ın istemediği teşkilatlar içinde yapıyorsa hayatı rakiplerine karşı algı oluşturma ile geçmektedir. Nasıl karşı tarafı alt ederim, nasıl onun hakkında kötü algı oluştururum derdindedir. Bunun için Allah’ın izin vermediği her şeyi rahatlıkla yapar haldedir. Eğer kendine müslüman diyorsa aldatıcı onu Allah’la aldatmıştır. Yaptıklarını Allah yolunda yaptığını iddia ederek hakkı batıl, batılı hak kılmakta, Allah’ın istemediği kuralları koyarak şirk içinde batmaktadırlar. Allah’ı unutmuşlardır. Çünkü O’nu zikretmemektedirler. Amellerini Kuran’a sormamakta, kendilerine istedikleri fetvaları veren zaruret fetvacılarına onaylatıp unutmalarını daha da derinleştirmektedirler. Bu duruma düşmemenin yolu zikr olan Kuran’ı hayatımızın merkezine koymamızdır.
Teşvikiye, Yalova
22 Mart 2025
M. Lütfi Hocaoğlu