CİN SÛRESİ - 21. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا (24)
Sonunda onlara vadedileni gördükleri zaman kimin yardım eden olarak daha zayıf ve sayı olarak daha az olduğunu yakın bir zamanda bilecekler. (24)
Cevap cümlesi Fiil cümlesi | Şart cümlesi Fiil cümlesi |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil | İstikbal edatı | Fâ-u ceva-biyye | Mefûlun bih | Fâil | Fiil | Şart edatı | İbtida edatı |
Ma'tûf Soru cümlesi İsim cümlesi | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh Soru cümlesi İsim cümlesi |
Mübteda Temyiz | Haber | Mübteda İstifhâm edatı Mümeyyez | Mübteda Temyiz | Haber | Mübteda İstifhâm edatı Mümeyyez |
عَدَدًا | أَقَلُّ | مَنْ | وَ | نَاصِرًا | أَضْعَفُ | مَنْ | و | يَعْلَمُونَ | سَ | فَ | مَا يُوعَدُونَ | و | رَأَوْا | إِذَا | حَتَّى |
حَتَّى: “Sonunda” demektir. İbtida edatıdır (حَرْفُ الاِبْتِدَاءِ). Aynı zamanda harf-i cer olan حَتَّى ibtida (başlangıç) harfi de olur. Cümleleri başlattığı zaman ibtidâ edatı olur. Bu durumda harf-i cer değildir. “Nihayet”, “sonunda”, “hatta” şeklinde tercüme edilebilir. Önceki cümledeki olayı takiben yeni bir durumun başladığını gösterir. حَتَّى yeni durumu başlattığı için ibtida edatıdır. حَتَّى Kuran’da isim cümlesinden önce gelmez. Fiil cümlesinden veya إِذَا dan önce gelir. Muzari fiil cümlesinden önce gelirse onu mahzuf bir أَنْ ile nasb eden harf-i cer olur. Mazi fiil cümlesinden veya إِذَا dan önce gelirse harf-i cer değildir, ibtida edatıdır.
إِذَا: “İse, zaman” demektir. Şart edatıdır. Gelecek zamanı gösterir. Kendisinden sonra mazi fiil de gelse geçmiş zamanı göstermez. Gelecekte gerçekleşip tamamlanma zamanını gösterir. Bir kere gerçekleştiğine işaret eder. Muzari fiil gelirse gerçekleşmenin devam ettiğini, tekrarlamaların olduğunu gösterir.
رَأَوْا: “Gördüler” demektir. رءي kökünden üçüncü bâbdan üçüncü şahıs eril çoğul mazi malum fiildir. Fâili cem vâvıdır. Önceki ayetteki مَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Allah ve resulüne isyan edenler) e racidir. Suretin şekil, renk ve hareketini gözle veya beyinle idrak etmek ve bilmek demektir (يدرك ويعلم شكل ولون وحركة الصورة بعينه التي في رأسه أو بعين قلبه وفؤاده التي في نفسه). Reyde gözle görmek şart değildir. Bu nedenle görüş anlamına da gelmektedir. Bunun göstergesi olarak göz kapalıyken uykuda görülen رُؤْيَا (rüya) kelimesi de bu kökten gelmiştir. Görme duyusunu ifade eden kelime ise بَصَر dır. Bir varlığın kendisini değil o varlığın şeklini kâğıda çizsen, özelliklerini orada ifade etsen o varlığı rey etmiş olursun. Bizzat o varlığı görmen gerekmez. Biz bugün tarih öncesi canlıları basar etmiyoruz, rey ediyoruz.
مَا: Umumi ism-i mevsuldür. Gayr-i akil varlıklar için kullanılır.
يُوعَدُونَ: “Vaad edilirler” veya “îâd edilirler” demektir. وعد kökünden üçüncü şahıs eril çoğul muzari meçhul olan bu fiil iki bâba da uygundur. Hem ikinci bâbdan bu şekilde gelir hem de if’âl bâbından bu şekilde gelir. İki bâbda anlam farklılıkları vardır. وعد kökü birisi için gelecekte gerçekleşecek bir şeyi veya bir işi belirlemek, bunu kendine farz etmek demektir. Bu gerçekleşecek şeyin iyi veya kötü olmasına göre bâb farklılıkları vardır.
والوَعِيدُ والتَّوَعُّدُ: التَّهَدُّدُ، وقد أَوْعدَه وتَوَعَّدَه. قال الجوهري: الوَعْدُ يستعمل في الخير والشرّ، قال ابن سيده: وفي الخير الوَعْدُ والعِدةُ، وفي الشر الإِيعادُ والوَعِيدُ، فإِذا قالوا أَوْعَدْتُه بالشر أَثبتوا الأَلف مع الباء
الوَعِيدُ ve التَّوَعُّدُ: Tehdit etmek demektir. أَوْعَدَهُ ve تَوَعَّدَهُ: Onu tehdit etti. Cevherî dedi ki: الوَعْدُ, hayırda da şerde de kullanılır. İbn Sîde dedi ki: Hayırda الوَعْدُ ve العِدَةُ, şerde ise الإِيعَادُ ve الوَعِيدُ kullanılır. “أَوْعَدْتُهُ بالشر” dediklerinde, bâ harfiyle birlikte elif sabit olur. (Lisanu-l Arab)
الوَعْدُ يستعمل في الخير والشر. قال الفراء: يقال: وعدتُه خيراً ووعدتُه شرًّا.
الوَعْدُ hem hayırda hem şerde kullanılır. Ferrâ der ki: “Ona hayır vaat ettim” ve “ona şer vaat ettim” denir. (Sihah)
فإذا أسقطوا الخير والشر قالوا في الخير الوَعْدُ والعِدَةُ، وفي الشر الإيعادُ والوَعيدُ. قال الشاعر: وإنِّي وإنْ أوْعَدْتُهُ أو وَعَـدْتُـهُ لمُخْلِفُ إيعادي ومُنْجِزُ مَوْعِدي فإن أدخلوا الياء في الشر جاءوا بالألف.
Hayır ve şer düşürüldüğünde (açıkça zikredilmediğinde), hayır için الوَعْدُ ve العِدَةُ, şer için ise الإِيعَادُ ve الوَعِيدُ denir. Şair şöyle demiştir: “Ben ister onu tehdit edeyim ister vaat edeyim, tehdidimi bozar, vaadimi yerine getiririm.” (Sihah)
Görüldüğü gibi ikinci bâb hem iyi hem de kötü vaat için olurken if’âl bâbı kötü vaat için kullanılır.
مَا يُوعَدُونَ: “Onlara vadedilen” demektir.
إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ: “Onlara vadedileni gördükleri zaman” demektir.
حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ: “Sonunda onlara vadedileni gördükleri zaman” demektir.
فَ: Fâ-u cevabiyyedir. Şart cümlesinden sonra cevap cümlesinin başına gelmiştir.
سَ: “Yakında, kısa bir zaman sonra” demektir. İstikbâl (gelecek zaman) edatıdır (حَرْفُ الاِسْتِقْبَالِ). Yakın gelecek zaman için kullanılır. İstikbal edatları sadece muzari fiillerin başına gelirler. سَ istikbal edatı arkasından gelen fiilin yakın bir zamanda gerçekleşeceğini gösterir. سَوْفَ de istikbal edatıdır ve arkasından gelen fiilin uzak bir zamanda gerçekleşeceğini gösterir. “İleride, uzun bir zaman sonra” demektir.
يَعْلَمُونَ: “Bilirler” demektir. علم kökünden dördüncü bâbdan üçüncü şahıs eril çoğul merfu muzari malum fiildir.
سَيَعْلَمُونَ: “Yakında bilecekler” demektir.
مَنْ: “Kim” demektir. Âkil varlıklar için kullanılan soru ismidir.
أَضْعَفُ: “Daha zayıf” demektir. ضعف kökünden beşinci bâbdan üçüncü şahıs eril tekil ism-i tafdildir. Bu kökün bir özelliği vardır. İki ayrı bâbdan iki zıt anlamı barındırır. Beşinci bâbdan zayıf olmak, güçsüz olmak manasındadır. ضَعِيف kelimesi beşinci bâbdan gelen sıfat-ı müşebbehedir, zayıf demektir. Aynı bâbdan ضَعْف da “zayıflık” demektir. Üçüncü bâb ise tam tersine katlanma anlamındadır. ضِعْف (kat) kelimesi üçüncü bâbdan gelmekte ve “bir şeyin miktarının aslı kadar artması” manasına gelmektedir. İkili ضِعْفَانِ ve ضِعْفَيْنِ dir. Çoğulu أَضْعَاف dır. Her ضِعْف aslına eklenen mislidir. Tekili, aslında aslının bir misli kadar artıştır. İkili, aslında iki misli olan artıştır. Çoğulu, aslında üç ve daha fazla misli olan artıştır. Üçüncü bâb (ضَعَفَ - يَضْعَفُ) if’âl bâbına (أَضْعَفَ – يُضْعِفُ) geldiğinde tadiye etkisi ile gelir. “Katlamak” anlamına gelir.
نَاصِرًا: “Yardım eden” demektir. نصر kökünden birinci bâbdan eril tekil nekre mensub ism-i fâildir. Hasmına karşı galip gelmesi için birine kuvvetle yardım etmek, sıkıntı durumunda sıkıntıdan kurtarmak için yardım etmek manasındadır. “Tehlike, savaş, kavga gibi durumlarda yardım eden” demektir. Günlük rutin işlerde yardım etmek anlamında değildir. عون ise genel yardımdır. Bütün yardımları kapsar.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. أَضْعَفُ نَاصِرًا e أَقَلُّ عَدَدًا i atfetmektedir.
أَقَلُّ: “Daha az” demektir. قلل kökünden ikinci bâbdan ism-i tafdildir. أَكْثَرُ (daha çok) nun zıttıdır.
عَدَدًا: “Adet, sayı” demektir. عدد kökünden isimdir. Birinci bâbdan عَدٌّ mastarı saymak manasındadır. Bu mastar manasından sayma sonucunda elde edilen sayı manasında عَدَد “adet, sayı” anlamında isimdir.
مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا: “Kim yardım eden olarak daha zayıftır ve sayı olarak daha azdır?” demektir.
سَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا: “Kimin yardım eden olarak daha zayıf ve sayı olarak daha az olduğunu yakında bilecekler” demektir.
حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا: “Sonunda onlara vadedileni gördükleri zaman kimin yardım eden olarak daha zayıf ve sayı olarak daha az olduğunu yakın bir zamanda bilecekler” demektir.
وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى
Hepsine Allah iyiliği vadetti. (Nisa 95)
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ
Allah iman edip salih ameller edenlere onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir olduğunu vadetti. (Maide 9)
وَعَدَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ
Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde kalıcılar oldukları, altından nehirler akan cennetleri ve Adn cennetleri içinde hoş meskenleri vadetti. (Tevbe 72)
Bu ayetlerde iyi vaatler görülmektedir.
وَعَدَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا
Allah münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere içinde kalıcılar olacakları Cehennem ateşini vadetti. (Tevbe 68)
Bu ayette kötü vaat görülmektedir.
وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِهِ وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا
Her sırata îâd ederek ve O’na iman edeni Allah’ın yolundan alıkoyarak ve onda eğrilik arayarak oturmayın. (Araf 86)
Burada وعد if’âl bâbından ikinci şahıs eril çoğul merfu muzari malumdur ve kötü vaad anlamındadır. İf’âl bâbı olduğu için kötü vaattir.
هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
Bu, size vadedilen/îâd edilen Cehennem’dir. (Yasin 63)
Burada fiil meçhul muzaridir. İf’âl bâbı ile sülasi fiillerin muzari meçhul çekimleri aynıdır. Bu nedenle bu fiilin if’âl mi sülasi mi olduğunu vaadin ne olduğundan anlarız. Burada vadedilen Cehennem olduğu için kötü vaatir.
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
Kesinlikle rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar, melekler onların üzerine “Korkmayın, hüzünlenmeyin ve size vadediliyor olan Cennet’le sevinin” diye inerler. (Fussilet 30)
Burada fiil meçhul muzaridir. Burada vadedilen Cennet olduğu için iyi vaattir ve buradan fiilin if’âl bâbından değil sülasi bâbdan olduğunu anlarız.
قَالُوا يَاوَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
“Vay bize, kim bizi merkadımızdan baas etti. Bu Rahman’ın vadettiğidir ve mürseller doğru söyledi.” dediler. (Yasin 52)
قَالُوا أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (82) لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (83)
“Öldüğümüz ve toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı baas edilenleriz? Yemin olsun bize ve atalarımıza bu önceden vadedilmişti. Bu sadece öncekilerin efsaneleridir.” dediler. (Müminun 82-83)
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ (67) لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (68)
Küfredenler “Toprak olduğumuz zaman mı biz ve atalarımız çıkarılanlarız? Yemin olsun bu bize ve atalarımıza önceden vadedilmişti. Bu sadece öncekilerin efsaneleridir.” dediler. (Neml 67-68)
Bu ayetlerde vadedilen nötr vaattir. Cennet veya Cehennem değil, öldükten sonra dirilmedir.
Kuran’da isim olarak her türlü vaad için وَعْد kelimesi kullanılırken kötü işler yapanların başına getirilecek olan kötü şeyler için وَعِيد kelimesi kullanılır.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Bu vaad ne zaman eğer doğrular iseniz” diyorlar. (Yunus 48, Enbiya 38, Neml 71, Sebe 29, Yasin 48, Mülk 25)
Burada her türlü vaadi ifade eden وَعْد kelimesi kullanılmıştır.
نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَنْ يَخَافُ وَعِيدِ
Biz onların söylediklerini daha iyi bileniz ve sen onları zorlayıcı değilsin. Öyleyse vaîdimden korkana Kuran’ı çokça zikret. (Kaf 45)
Burada kötü vaadi ifade eden وَعِيد kelimesi kullanılmıştır.
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا
Allah sizden iman edip salihatı amel edenlere kesinlikle onları arzda onlardan öncesindekileri halef kıldığı gibi halef kılacağını ve kesinlikle onlar için razı olunan dinlerine imkân sağlayacağını ve kesinlikle onların korkusunu emniyete değiştireceğini vadetti. Bana ibadet ederler. Bana hiçbir şeyi ortak etmezler. (Nur 55)
Bu ayette iman edip salihatı amel edenlere Allah’ın dünya hayatındaki vaadi görülmektedir. Bu ayet Allah’ın dini (düzeni) gelmez diyenlere, gelmeyeceğinden ümidini kesenlere bir cevaptır. Allah’ın düzeni gelmez diyerek mevcut düzenin içinde geçici çözümlerle dinini yaşayacağını sananlara cevaptır. Bu ayet iman edip salihatı amel edenlerin kamu düzeninde de Allah’ın razı olduğu dini (hukuk düzenini) uygulayacaklarına dair Allah’ın vaatte bulunduğunu göstermektedir. Allah’ın bu kulları Allah’a ibadet ederler, yani O’nun kurallarının geçerli kurallar olması için çalışırlar ve Allah’a şirk koşmazlar. Allah’ın kurallarına aykırı kurallar koyan şerikleri seçmezler.
وَإِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ
Kesinlikle onlara vadettiklerimizden bazısını göstersek veya seni vefat ettirsek senin üzerine olan yalnızca belağdır ve bizim üzerimizedir hesap. (Rad 40)
Bu ayet başarıyı hedeflemek değil, başarı için iktidarı ele geçirmeyi değil, sadece tebliği geçerli kılmaktadır. İster kısmen başarıyı gör istersen öl diyor, fark etmez. Ölmeden önce başarıyı yakalayayım diye vesenleri destekleyeyim diyenlere, Allah’ın dinini tam uygulayamayacağız bari kısmen uygulayalım diye vesenler içinde çalışanlara veya vesenleri destekleyenlere cevaptır. Bunlarla uğraşma diyor açıkça. Sana düşen yalnızca tebliğdir diyor. Daha ne desin. Sen tebliğe devam et, uygun olan senin vefat etmense seni vefat da ettirebiliriz diyor.
Cin suresinin bu ayetindeki vaat vaid’dir. Çünkü vadedilen Cehennem ateşidir. Hangi şartla vadedilmiştir? Allah ve resulüne isyan edenlere îâd edilmiştir. Allah’ın dini gelmiş ve Allah’ın kuralları geçerliyken kendilerine emredileni yapmayanlara yapılan vaattir. Onlar bunu beklememişlerdir.
Önemli olan bu ayette yardım edenlerin zayıflığının ve sayılarının azlığının konu edinilmesidir. Cehennem ateşini görmüşler ve o zaman aslında kendi yardımcılarının zayıf olduğunu ve aslında kendi sayılarının az olduğunu görmüşlerdir. Bunun sebebi bu kimselerin dünya hayatında çoğunluk ve güç peşinde koşmalarıdır. Allah’ın dini gelmiş, elçi başkan emirler veriyor ama elçi başkanı küçümsüyorlar. Biz neden ondan emir alacağız diyorlar. Bizim sayımız daha fazla, biz daha zenginiz. Zengin olmayan, yardımcıları da çok fazla olmayan birinin neden emirlerini dinleyeceğiz diyorlar. İşte bu ayet bile bize elçi başkanın nasıl mütevazi olduğunu, gücü ele geçirme çabasında olmayan bir başkan olduğunu gösteriyor. Ona düşen de sadece tebliğdir. Daha önceki ayette bu durum açıkça ifade edilmişti. Allah’ın mesajlarından yaptığı tebliğlerle emretmektedir. Ancak gücünü Allah’ın mesajlarından değil adamlarının çokluğundan ve gücünden alanlar bu emirlere isyan etmektedirler. Günümüzde de insanlar sanmaktadırlar ki paramız çok olursa, adamımız, yandaşımız, yardımcımız çok olursa biz ancak o şekilde yönetimi yani mülkü elimizde tutarız. Bunun için vesenlerin peşinde koşarlar, paralarını çoğaltmak isterler, taraftar, mürit toplama peşindedirler. Tarikatlar bile Evliya A.Ş. haline gelir. Sonunda öyle bir güce kavuşurlar ki bu vesenler asıl amaçlarını unuturlar ve sadece mevcut güçlerini koruma çabasına dalarlar. Rakip vesenleri ezmek, onlardan transfer yapıp kendi vesenine katılınca önceden nefret ettikleri kimseleri sevmek veya kendi vesenlerinden başka vesene geçince önceden sevdiklerinden nefret etmek ile meşguldürler. Sonunda öyle komik hallere düşerler ki onların söylediklerini, yaptıklarını çocuklar bile yapmaz olur. Trajikomik olan ise bazılarının bu boş çabalarını cihat sanmasıdır.
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ إِنَّ اللَّهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًا قَالُوا أَنَّى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ أَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِ قَالَ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ وَاللَّهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَاءُ
Ve nebileri onlara “Kesinlikle Allah size Talut’u melik olarak görevlendirdi” dedi. “Biz mülke ondan daha fazla hak sahibiyken ve ona maldan bir genişlik verilmemişken ona bizim üzerimizde nasıl mülk olabilir?” dediler. “Kesinlikle Allah onu sizin üzerinizde seçti ve onu ilimde ve cisimde bolluk olarak artırdı ve Allah mülkünü dilediğine verir.” dedi. (Bakara 247)
Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenleri Allah yolunda savaşmak için nebilerinden kendileri için bir melik görevlendirmesini istemektedirler. Talut melik olarak atanınca beğenmemişlerdir. Bu ayette Tâlut’un melik (yönetici) seçilmesine karşı çıkıldığı anlatılmaktadır. Karşı çıkanların gerekçesi Tâlut’un mal sahibi olmamasıdır. Bu nedenle kendilerinin mülke (yönetime) daha fazla hak sahibi olduklarını iddia etmektedirler. Ayette ilim ve cisimde (büyümede) yayma özelliğine (büyük organizasyon yapma) sahip olmanın melik (yönetici) olmada asıl olduğu anlatılmaktadır.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
“Bu Kuran iki karyeden büyük bir adamın üzerine indirilmeli değil miydi” dediler. (Zuhruf 31)
Kuran Peygambere inmiş ama adamlar onu büyük bir adam olarak görmüyorlar. Malı ve adamı çok, adamları güçlü olanları büyük adam kabul ediyorlar.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (25) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (26) فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (27)
Nuh’u kavmine göndermiştik. Kesinlikle ben sizin için “Yalnızca Allah’a ibadet edin” diye açık bir uyarıcıyım. Kesinlikle ben sizin üzerinize olan elim günün azabından korkuyorum. Bunun üzerine kavminden küfredenlerin ileri gelenleri “seni yalnızca bizim mislimiz bir beşer olarak görüyoruz ve sana yalnızca bizim en rezillerimizin uyduğunu açık bir görmeyle görüyoruz ve sizin bizim üzerimize bir fazlınızı görmüyoruz, aksine sizi yanlış yapanlar olarak zannediyoruz” dediler. (Hud 25-27)
قَالُوا يَاشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا
“Ey Şuayb, söylediklerinden birçoğunu anlamlandıramıyoruz ve kesinlikle seni içimizde zayıf olarak görüyoruz” dediler. (Hud 91)
أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
(Firavun) Yoksa ben bu bayağı, sıradan olan ve neredeyse sözünü açıklayamayandan daha hayırlı değil miyim? (dedi). Zuhruf 52
Peygamberler işte bu şekilde görülür. Onlar yalnızca Allah’a ibadet edin derler. Yani Allah’ın kurallarının geçerli kurallar olması için çalışın derler. Küfredenler ise onları ve onların yanında olanları rezil, zayıf, bayağı ve sıradan, küçük adamlar olarak görürler. Günümüzde de kim Allah’ın kitabından konuşursa ne konuştuğuna bakmazlar. Çok parası mı var, çok adamı mı var, çok oyu mu var diye bakarlar. Malı, oyu, müridi çok olanlar büyük adam olarak görülür. Mülkün yani yönetimin bu büyük adamların (!) hakkı olduğunu düşünür insanlar. O yüzden genel beklenti, taraftarı çok olan bir vesenin kurtuluşa götüreceğidir. Ancak Allah öyle görmüyor. Allah kendi yolunda olandan başkasını kulu olarak görmez. Allah kendi yolunu yani kendi uygulama yöntemlerinden oluşan yol haritalarını kabul eder. Gücü ve çoğunluğu Allah’ın istemediği şekillerde Allah’ın yolu dışında ele geçirerek başarılı olacağını sananlar gücü ellerine geçirseler bile Allah onlara izin vermez. Allah yalnızca kendi yolunda olanın yanındadır.
Cehennem ateşini görmüşlerdir. Kendilerini saran çok sayıda güçlü meleği görünce o zaman aslında dünya hayatında kendilerinin ne kadar zayıf yardımcılarının olduğunu ve aslında sayılarının ne kadar az olduğunu bilmiş olacaklardır. Karşı konulmaz güçleri olan çok sayıda meleğin onlara yaptığı muamelelerle Cehennem ateşi içinde ne kadar da güçsüz olduklarının farkında olmuşlardır.
Kimse kendisini güçlü, Allah’ın mesajlarını tebliğ edenleri zayıf görmesin. Asıl zayıf olanlar para, mal ve adam çokluğunun güç olduğu sananlardır; parası, malı ve adamı çok olup kendini güçlü sananlardır.
Teşvikiye, Yalova
17 Ocak 2026
M. Lütfi Hocaoğlu