CİN SÛRESİ - 23. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا (26) إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا (27) لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا (28)
Gaybı bilen… Gaybının üzerinde elçiden razı olarak seçtiği dışında birisini görünür kılmaz. Kesinlikle O onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilmesi için önünden ve arkasından gözcü takar ve onların yanında olanı kuşatır ve sayı olarak her şeyi listeler. (26-28)
عَالِمُ الْغَيْبِ
Gaybı bilen.
İsim cümlesi |
Haber | Mübteda |
Mefûlun bih Muzâfun ileyh | Şibh-i fiil Muzâf |
الْغَيْبِ | عَالِمُ | هُوَ |
عَالِمُ: “Bilen, âlim” demektir. علم kökünden dördüncü bâbdan eril tekil merfu ism-i fâildir. Bunun dışında Kuran’da geçen mübalağalı ism-i fâil olan عَلِيم ve عَلَّام vardır. عَلَّام yalnızca Allah için kullanılır. Diğerleri hem Allah için hem de kullar için kullanılır.
Türü | Tekili | Çoğulu | Anlamı |
İsm-i fâil | عَالِم | عَالِمُونَ | Bilen |
Mübalağalı ism-i fâil | عَلِيم | عُلَمَاءُ | Bilici |
Mübalağalı ism-i fâil | عَلَّام | - | Bilici |
الْغَيْبِ: “Gayb” demektir. غيب kökünden ikinci bâbdan mastar olarak birisinin veya bir şeyin başka birisinin görme, işitme veya başka türlü bütün hislerle ve ilmi yöntemlerle onu idrak etmesinin dışında olması manasındadır. Bu mastar manasından hislerle ve ilmi yöntemlerle idrak edilmenin dışında olan manasında “gayb” anlamında isimdir. الشَّهَادَةِ nin zıttıdır. Çoğulu غُيُوب dur.
عَالِمُ الْغَيْبِ: “Gaybı bilen” demektir. Burada bir hazf vardır. Çünkü عَالِمُ الْغَيْبِ tek başına cümle değildir. Hazfedilmiş bir هُوَ ile هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ (O gaybı bilendir) şeklinde bir mübteda takdir ederek cümleyi tamamlıyoruz. Önceki ayette قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا (“Size vadedilen yakın mı yoksa onun için rabbim bir süre mi kıldı, dirayet etmem” de) denmişti. Bizim dirayet etmeyeceğimizi yani onlara vadedilenin zamanı hakkında hiçbir bilgimizin olmadığını ve bilir hale gelemeyeceğimizi ifade etmektedir. Sonrasında bu ayete gaybı bilenin Allah olduğu ifade edilerek başlanıyor. Buradaki الْغَيْبِ deki harf-i tarif (ال) istiğrak içindir. Bütün gayblar demektir.
Kuran’da 10 defa عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ geçmektedir. عَالِمُ الْغَيْبِ ise 2 defa geçmektedir. Geçmişte gerçekleşmiş ama artık kimse tarafından bilinmeyen haberlere Kuran’da أَنْبَاءِ الْغَيْبِ (gaybın haberleri) denmektedir. Hislerle veya bilimsel yöntemlerle bilme imkânı olmayıp da bu konuda tahminlerde bulunup tutturmaya çalışmaya رَجْمًا بِالْغَيْبِ (gaybı taşlamak) denmektedir. Kuran’da 6 defa غَيْبَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (semavat ve arzın gaybı) ifadesi geçer. Bu da hislerle ve bilimsel yöntemlerle bilemeyeceğimiz üç boyutlu uzayın gayblarıdır.
فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ
Gaybının üzerinde elçiden razı olarak seçtiği dışında birisini görünür kılmaz.
Fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Mefûlun bih | Mefûlün bih GS | Fâil | Fiil | Olum-suzluk edatı |
Müstesna | İstisna edatı | Müstesna minh | Mecrur | Cârr |
Sıla cümlesi Fiil cümlesi | İsm-i mevsûl | Muzâfun ileyh | Muzâf |
Mefûlun bih Hâl | Fâil | Mefûlun bih Sahibul hâl | Fiil |
Mecrur | Cârr |
رَسُولٍ | مِنْ | هُوَ | هُ | ارْتَضَى | مَنْ | إِلَّا | أَحَدًا | هُ | غَيْبِ | عَلَى | هُوَ | يُظْهِرُ | لَا | فَ |
فَ: Fâ-u isti’nâfiyedir. Öncesindeki Allah’ın gaybı bilen olmasıyla arkasındaki cümle arasında anlamsal bir bağlantı olduğundan araya fâ-u isti’nâfiye getirilmiştir.
لَا: “Değil” demektir. Olumsuzluk edatıdır.
يُظْهِرُ: “Görünür kılar, açığa çıkarır” demektir. İf’âl bâbından ظهر kökünden üçüncü şahıs eril tekil merfu muzari malum fiildir. Üçüncü babdan ظَهَرَ - يَظْهَرُ şeklinde açık ve net görülebilmeye imkân sağlayan bir mevkide olmak, görünür olmak manasındadır. Lazım fiildir. Üçüncü bâb if’âl bâbına (أَظْهَرَ – يُظْهِرُ) tadiye etkisi ile gelerek görünür kıldı anlamına gelir. Bunun dışında ظَهِيرَةٌ ise her şeyin en rahat görülebildiği, güneşin en tepede olduğu öğle zamanının adıdır. Bu nedenle aynı kök if’âl bâbında (أَظْهَرَ – يُظْهِرُ) öğle zamanına girmek anlamına gelmektedir. Bu kök بطن kökünün zıttıdır. ظَاهِر “Görünen” demektir. بَاطِن ın zıttıdır.
لَا يُظْهِرُ: “Görünür kılmaz, açığa çıkarmaz” demektir.
عَلَى: “Üzerinde” demektir. Harf-i cerdir.
غَيْبِ: “Gayb” demektir.
هِ: “O” demektir. Eril tekil mecrur muttasıl zamirdir. 25. ayetteki rab sıfatıyla Allah’a racidir.
غَيْبِهِ: “O’nun gaybı” demektir.
عَلَى غَيْبِهِ: “O’nun gaybının üzerinde” demektir.
أَحَدًا: “Bir, birisi” demektir. وحد kökünden gelmiştir. İkinci bâbdan حِدَةٌ mastarı “bir olmak” manasındadır. Bu mastar manasından أَحَدٌ “bir” anlamında isimdir. Ancak isim tamlamasında kullanıldığı zaman “bir” manasında iken tamlama olmadan kullanıldığında “birisi” anlamındadır. Yanında kimse olmayan, yalnız başına olan kimse anlamındadır. Erildir. Dişil karşılığı إِحْدَى dır.
İbdal olmuş, vâv harfi hemzeye dönüşmüştür.
إِلَّا: “Yalnızca” demektir. İstisna edatıdır. Olumsuzluk edatı ile başlayan fiilde kendisinden sonrasını olumsuzluktan istisna eder.
مَنِ: “Kimse” demektir. Umumi ism-i mevsuldür. Şuurlu varlıklar için kullanılır. Arkasından sıla cümlesi gelir. Sıla cümlesinde bu ism-i mevsule dönen bir aid zamiri vardır. Eril tekil zamir döner. هُوَ veya هُ zamiri döner. Eril zamir dönmesi sadece erkekleri ilgilendirdiği anlamında değildir. Hem erkek hem de kadınları kapsar. Tekil zamir dönmesi de tek bir kişiyi ilgilendirdiği anlamında değildir. Hem tek kişiyi hem iki kişiyi hem de çok kişiyi kapsar. Bu nedenle umumi ism-i mevsuldür. Eril tekil zamir dönmesi gramatik bir kuraldır. Bazen de eril çoğul zamir döner. مَا da مَنْ gibi umumi ism-i mevsuldür, şuursuz varlıklar için kullanılır. Hem şuursuz hem şuurlu varlıklar varsa مَا kullanılır.
ارْتَضَى: “Razı olarak seçti, seçerek razı oldu” demektir. Fâili müstetir هُوَ dir ve Allah’a racidir. رضي kökünden ifti’âl bâbından üçüncü şahıs eril tekil mazi malum fiildir. Dördüncü bâbdan (يَرْضَى - رَضِيَ) “birisini, bir şeyi veya bir işi onun istenen ve arzu edilen şey olduğu kanaatiyle, sevinç ve hoşnutlukla kabul etmek” manasındadır. İfti’âl bâbında (ارْتَضَى - يَرْتَضِي) ise “hoşnut olduklarından seçmek” veya “seçtiklerinden hoşnut olmak” manasındadır.
وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى
Razı olarak seçtiğinden başkasına şefaat edemezler. (Enbiya 28)
وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ
Onlar için onlara razı olarak seçtiği dinlerine kesinlikle imkân sağlayacaktır. (Nur 55)
Bu ayetlerde de şefaat edilecek kimseler de dini de Allah’ın razı olarak seçtiği olarak ifade edilmiştir.
مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.
رَسُولٍ: “Elçi” demektir. رسل kökünden dördüncü bâbdan tekil nekre mecrur sıfat-ı müşebbehedir. Bir mesajı ulaştıran, bir görevi yapan kimsedir.
مِنْ رَسُولٍ: “Elçiden” demektir.
ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ: “Elçiden razı olarak seçti” demektir.
مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ: “Elçiden razı olarak seçtiği” demektir.
أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ: “Elçiden razı olarak seçtiği dışında birisi” demektir.
لَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ: “Gaybının üzerinde elçiden razı olarak seçtiği dışında birisini görünür kılmaz” demektir.
ظهر kökü عَلَى harf-i ceri ile beraber kullanıldığında anlam değişikliğine uğrar.
ظهر kökü harf-i cersiz ve عَلَى harf-i ceri ile |
Üçüncü bâb | Harf-i cersiz | ظَهَرَ – يَظْهَرُ | Görünür olmak |
عَلَى harf-i ceri ile | ظَهَرَ عَلَى – يَظْهَرُ عَلَى | Birisinin başka birisi, başka bir şey üzerinde örtücü, baskın veya kapsayıcı bir konuma çıkması ve bu sayede tasarruf alanı oluşturması ve bunun açıkça görünür bir şekilde olması |
İf’âl bâbı | Harf-i cersiz | أَظْهَرَ – يُظْهِرُ | Görünür kılmak |
عَلَى harf-i ceri ile | أَظْهَرَ عَلَى – يُظْهِرُ عَلَى | Birisinin başka birisi, başka bir şey üzerinde örtücü, baskın veya kapsayıcı bir konuma çıkarılması ve bu sayede ona tasarruf alanı oluşturulması ve bunun açıkça görünür bir şekilde olması |
Birisi bir şeyin üzerinde olup görünür olmaktan/kılınmaktan dolayı onu kapsar, onu örter ve onun üzerinde bir tasarruf alanı oluşturur. Onu anlar, kavrar veya onu baskılar veya ona hakimiyet kurar. Bu manaya dayanarak bulunduğu cümlede anlam vermek uygundur.
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
O resulünü hüda ve hakkın dini ile dinin, hepsinin üzerinde onu görünür kılmak için elçi kılandır, müşrikler hoşlanmasa bile. (Tevbe 33, Saff 9)
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا
O resulünü hüda ve hakkın dini ile dinin, onun hepsinin üzerine onu görünür kılmak için elçi kılandır ve Allah şehîd olarak yeter. (Fetih 28)
Allah elçisini gönderir ve kendi dinini (düzenini), bütün dinlerin (düzenlerin) üzerinde baskın kılar, üstün kılar ve O’nun dini (düzeni) görünür bir şekilde baskın ve üstün bir halde görünür.
وَإِذْ أَسَرَّ النَّبِيُّ إِلَى بَعْضِ أَزْوَاجِهِ حَدِيثًا فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ فَلَمَّا نَبَّأَهَا بِهِ قَالَتْ مَنْ أَنْبَأَكَ هَذَا قَالَ نَبَّأَنِيَ الْعَلِيمُ الْخَبِيرُ
Nebi eşlerinden bazısına bir sözü sır vermişti de o (eşi) onu (sözü) haber verdi. Allah onun üzerine onu izhar etti. Bazısını tarif etti ve bazısını es geçti de onu ona (eşine) haber verince o (eşi) “sana bunu kim haber verdi” dedi. O (nebi) “bana alîm, habîr haber verdi” dedi. (Tahrim 3)
Peygamberin hanımı kendisine verdiği sırrı açıklayınca Allah onun sırrı açıklamasının üzerine peygamberi izhar ediyor. Onun sırrı söylediği bilgisine hâkim oluyor, o bilgiyi kapsıyor ve o bilginin üzerinde olup onu kuşatıyor. Bu bilgi üzerinde tasarruf yetkisi doğuyor ve açıklama veya gizleme tercihi mümkün oluyor. Bu nedenle bu bilginin bir kısmını tarif ediyor ve bir kısmını es geçiyor. İzhar edildiği için bu yetki kendisine verilmiş oluyor ve o da yetkisini kullanarak hepsini tarif etmiyor. Burada söyleme değil de tarif etme kullanılmıştır. Sırrı nasıl verdiğini tarif de ederek bu bilginin Allah’tan geldiği konusunda tereddüt de bırakmamıştır. Allah bilgiyi vermiş ama peygamberi bilginin altında değil, üstünde konumlandırmıştır. Bu nedenle “Allah ona haber verdi” (نَبَّأَ) veya “Allah ona bildirdi” (أَعْلَمَ) veya Allah ona vahyetti (أَوْحَى) şeklinde değil “Allah onun üzerinde onu izhar etti” (أَظْهَرَهُ اللَّهُ عَلَيْهِ) şeklinde kullanılmıştır ve sonrasında haber verme (نَبَّأَ) kullanılarak izhar etmenin haber verilen olayla ilgili olduğu da ifade edilmiştir.
إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا
Kesinlikle onlar eğer sizin üzerinizde görünür olurlarsa sizi taşlarlar veya sizi onların milletinin içine iade ederler ve o zaman ebeden asla iflah olamayacaksınız. (Kehf 20)
Mağarada uyanan Ashab-ı Kehf’den bir grup şehre gidecektir. Kalanlardan biri onları uyarıyor. Bir grup bu gruptan şehre gidenlerin üzerinde olur, onlara hâkim olur, onları kuşatır ve baskılar, hareket alanlarını kaplar ve onlara istediğini yapar.
الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ
Kadınların avretleri üzerinde hiç zahir olmamış çocuklar… (Nur 31)
Avret, çocukların zihninde örtülüdür. Çocuk, onun üzerine çıkıp onu kapsayacak idrake ulaşamaz. O konuda tasarrufu yoktur.
مَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
Üzerinde zahir oldukları miraçlar (yükselme araçları)… (Zuhruf 33)
O miraçlar üzerinde tasarruf sahibi oldukları ifade edilmiştir.
Bu cümlede غَيْبِهِ (O’nun gaybı) denmiştir. Önceki cümlede عَالِمُ الْغَيْبِ (Gaybı bilen) denmiştir. Allah’ın bildiği gayb ile buradaki غَيْبِهِ (O’nun gaybı) birebir aynı değildir. Aynı olsaydı zamir dönerdi. Cümle لَا يُظْهِرُ عَلَيْهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ (Onun üzerinde elçiden razı olarak seçtiği dışında birisini görünür kılmaz) şeklinde olurdu. Bunun sebebi Allah’ın bütün gaybları bilmesi, üzerinde izhar ettiği gaybın ise belirli bir gayb veya gayblar olmasıdır. Burada izafet aidiyet için değil ibtidau-l gaye içindir, izafet-i miniyyedir. غَيْبِهِ (O’nun gaybı) = الْغَيْبِ مِنْهِ (O’ndan gelen gayb) demektir. Allah’ın bilmesini istediği ve elçiyi onun üzerine izhar ettiği gaybdır. Sadece bildirme, haber verme veya vahyetme yoktur, izhar vardır. Eğer sadece bildirme olsaydı لَا يُعْلِمُ غَيْبَهُ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ (Gaybını elçiden razı olarak seçtiği dışında birisine bildirmez) şeklinde gelirdi. Eğer sadece haber verme olsaydı لَا يُنَبِّئُ غَيْبَهُ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ (Gaybını elçiden razı olarak seçtiği dışında birisine haber vermez) şeklinde gelirdi. Eğer sadece vahiy olsaydı لَا يُوحِي غَيْبَهُ إِلَى أَحَدٍ إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ (Gaybını elçiden razı olarak seçtiği dışında birisine vahyetmez) şeklinde gelirdi. Oysa burada izhar vardır. Gaybı elçiye bildirmiş veya haber vermiştir ve o gayb hakkında tasarruf yetkisini de vermiştir. Elçiyi gaybın üstünde görünür kılmıştır. Elçi gayb üzerinde yetki sahibidir. Peki, buradaki gayb nedir?
ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ (2) الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (3) وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (4) أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (5)
O kitap, onda hiçbir rayb yoktur, gayba iman eden ve salatı ikame eden ve onları rızıklandırdıklarımızdan harcayan ve sana ve senden öncesinde indirilene iman eden ve ahirete inanan muttakiler için rehberdir. Onlar rablerinden bir rehberlik üzerinedir ve onlar, onlar iflah olanlardır. (Bakara 2-5)
Kuran’ın hemen başında Bakara suresi bu ayetlerle başlar. Kuran’ın muttakiler için bir rehber olduğunu söyler ve muttakilerin sıfatlarını sayar. İlk sıfatları gayba iman etmeleridir. Muttakinin en önemli özelliği budur. Gayba imandır. Kuran’da başka bir yerde de gayba iman ifadesi geçmez. Genel görüş buradaki gaybın Allah’ın zatı ve sıfatları, ahiret, cennet ve cehennem gibi insanların duyuları veya başka yöntemlerle bilemediği şeyler olduğudur. Gaybın zıttı şehadettir. Oysa “Allah’tan başka bir ilah olmadığına şehadet ederim” (أَشْهَدُ أَلَّا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ) deriz. Şehadette görmek gerekmez. Mantıkla veya ilmi metotlarla bir şeyin varlığını biliyorsak o şehadettir. Allah’ın varlığını yarattıklarından biliriz, vasıflarını da biliriz, tek olması gerektiğini de biliriz. Bu nedenle “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim” deriz. Bir şahidin veya şehidin olayı görmesi gerekmez. شَهَادَة “kesin bilgiyle karara varmak” demektir. غَيْب ın zıttıdır. Görgü tanıklığı değildir. Türkçede şahit kelimesi de şehit kelimesi de yanlış anlamda kullanılmaktadır. Şahit “kesin bilgiyle karar veren” demektir. Görgü tanığı demek değildir. Şehit “kesin bilgiyle karar verici” demektir. Allah yolunda öldürülen demek değildir.
قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (26) وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ (27) فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ (28)
(Yusuf) “O benim nefsimden murad etti” dedi ve onun (kadının) ehlinden bir şahit şahitlik etti. Eğer onun (Yusuf’un) gömleği önden yırtılmışsa o (kadın) doğru söyledi ve o (Yusuf) yalancılardandır. Eğer onun (Yusuf’un) gömleği arkadan yırtılmışsa o (kadın) yalan söyledi ve o (Yusuf) doğrulardandır. Gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce “Kesinlikle o siz kadınların kurgusudur. Kesinlikle siz kadınların kurgusu büyüktür.” dedi. (Yusuf 26-28)
Bu ayetlerde Yusuf ile kadının arasında meydana gelen olayda şahitlik eden olayı görmemiştir. Gömleğin önden veya arkadan yırtılmasına göre karar verecektir. Bunu açıkladıktan sonra gömleğe bakmış ve Yusuf’un doğru, kadının yalan söylediği ortaya çıkmıştır. Şahidin görgü tanığı olmadığı, bilirkişi olduğu bu ayetlerde açıkça görülmektedir.
وَمَا شَهِدْنَا إِلَّا بِمَا عَلِمْنَا
Biz yalnızca bildiğimizle şehadet ederiz. (Yusuf 81)
Bu ayette şahitliğin yalnızca ilimle yani kesin bilgiyle olacağı söylenmektedir.
Şehîd ise şahidin mübalağalısıdır. Şahitlik yapmanın artık o kimsenin vasfı haline geldiğini gösterir. Bir konuda bilimsel görüşe dayanarak verdiği karar doğru kabul edilen kimse şehiddir. Allah yolunda öldürülenlere şehîd denmesi Kuran’a uygun olmayan bir adlandırmadır.
Kuran’da şehadete iman ifadesi yokken gayba iman ifadesi vardır. Gayb projedir. Uygulanmamış ve sonuca ulaşmamış projedir. Allah’ın kurallarının nasıl uygulanacağının projesidir. Uygulanmamış ve sonuca ulaşmamıştır. Uygulanmayı beklemektedir. Muttakiler gayba iman ederler. Gayba güvenirler. Allah’ın kitabına dayanan projenin insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracağından emindirler. Adil Düzen gaybdır. Uygulanmamış bir projedir. Kuran’a dayanır. Gayba iman etmeyenler ise uygulanmış ve sonucunu gördüklerine iman ederler. O nedenle onlara projeyi anlattığınızda hemen sorarlar, bir yerde uygulandı mı diye. Uygulanmadı dediğinizde burun kıvırırlar.
Ayette bu gaybı Allah’ın razı olarak seçtiği resulden başkasına izhar etmediği ifade edilmiştir. İlginç olan ifadenin Allah’ın resullerine izhar etmesi şeklinde değil, resulden razı olarak seçtiğine izhar etmesi şeklinde gelmesidir.
Buradaki resul peygamberler, melekler veya ruhlardan elçi olanları ifade ediyor olsaydı beklediğimiz لَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا الَّذِي مِنْ رُسُلِهِ (Gaybının üzerinde elçilerinden olanın dışında birisini görünür kılmaz) şeklinde gelmesiydi.
لَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ (Gaybının üzerinde elçiden razı olarak seçtiği dışında birisini görünür kılmaz) cümlesinde gaybın izhar edilmesinin iki şartı vardır:
- Resulden olmak
- Allah’ın razı olarak seçmesi
Buradaki elçi (resul) nekredir. Resul denince herkesin aklına kitap verilen veya Kuran’da geçen peygamberler gelmektedir. Allah’ın kitabını okuyan, anlayan ve kitabından günün sorunlarına çözümler üreten projeler yapan veya bu projeleri sahiplenip insanlara ileten ve Allah’ın dininin (düzenini) gelmesi için tebliğ yapanlar resuldür. Allah’ın dini gelmişse Allah’ın kuralları ile yönetimi uygulayanlar da resullerdir. Resul her hareketinde, her hükmünde Allah’ın kurallarına bağlı kalıp bu kuralların insanlar tarafından uygulanması için elçilik eden kimsedir. Resul nekre geldiğinde zaten bilinen bir peygamber değildir. Zaten bilinen olsaydı umumi ism-i mevsulle (مَنْ) değil hususi ism-i mevsulle (الَّذِي) gelirdi. Burada da nekre gelmiştir. Buradaki resul Allah’ın razı olarak seçtiği kimsedir. O kimse çalışmış, çabalamış, haksızlıkları görmüş ve bunların düzeltilmesi için sürekli bir çaba içinde olan kimsedir. Allah da onu gaybının üzerinde izhar etmiştir. Allah’ın kitabından proje üretmiş veya üretilmiş projeyi sahiplenmiştir. İzhar edildiği için tasarruf hakkına sahiptir. Gaybın üzerinde çalışır, çabalar, düzenlemeler ve değişiklikler yapar. Uygulanmasının nasıl olacağı, günün şartlarına göre nasıl uygulanacağı yetkisine de sahiptir.
فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا
Kesinlikle O onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilmesi için önünden ve arkasından gözcü takar ve onların yanında olanı kuşatır ve sayı olarak her şeyi listeler.
Mensuh isim cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Haberi | İsmi | İnne |
Ma'tûf Fiil cümlesi | Atıf harfi | Ma'tûf Fiil cümlesi | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh Fiil cümlesi |
أَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا | وَ | أَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ | وَ | يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ | هُ | إِنَّ | فَ |
فَ: Fâ-u isti’nâfiyedir.
إِنَّ: “Kesinlikle” demektir. Huruf-u müşebbehe bi-l fiildendir.
هُ: “O” demektir. Eril tekil mensub muttasıl zamirdir. İnne’nin ismidir. Allah’a racidir.
Fiil cümlesi |
Mefûlun lieclih | Mefûlun bih | Mefûlun fih | Fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr | Ma'tûf | Atıf harfi | Ma'tûfun aleyh |
Sıla cümlesi Mensuh fiil cümlesi | Harf-i mevsûl |
İki mef'ûlun bih | Fâil | Nâsih Fiil |
Haberi Fiil cümlesi | İsmi | Enne |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil | Tahkîk edatı |
رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ | و | أَبْلَغُوا | قَدْ | هُ | أَنْ | هُوَ | يَعْلَمَ | أَنْ | لِ | رَصَدًا | مِنْ خَلْفِهِ | وَ | مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ | هُوَ | يَسْلُكُ |
يَسْلُكُ: “Sokar” demektir. سلك kökünden birinci bâbdan üçüncü şahıs eril tekil merfu muzari malum fiildir. Bir şeyi, birisini tam olarak belirlenmiş, sapılması mümkün olmayan bir güzergaha iletmek demektir. Fâili müstetir هُوَ dir. Allah’a racidir.
مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.
بَيْنِ: “Arası” demektir. İki anlamı birden barındırır. Hem ayrılma hem de birleşme manalarına sahiptir. Bu nedenle ara manasındadır. Aranın açılması veya birleşmesi bu nedenle bu kelime ile ifade edilir.
البَيْنُ في كلام العرب جاء على وجْهَين: يكون البَينُ الفُرْقةَ، ويكون الوَصْلَ، بانَ يَبِينُ بَيْناً وبَيْنُونةً، وهو من الأَضداد
Beyn Arap kelamında iki yön üzerine gelir: Beyn ayrılma olur ve birleşme olur. بانَ يَبِينُ بَيْناً وبَيْنُونةً. Ve o zıtlardandır. (Lisanu-l Arab)
İkinci bâbdan بَانَ - يَبِينُ şeklinde başkasının ayırması, fark etmesi için bir şeyin çevresinden ayrılacak ve çevresindekilerden farklılaşacak şekilde sınırlarının belli olması, anlaşılır ve açık olması manasındadır.
يَدَيْ: “İki el” demektir. يدي kökünden mecrur ikil isimdir. Aslı يَدَيْنِ dir. İzafette muzaf olduğu için sonundaki ن düşmüştür. Merfu hali يَدَانِ dir. Tekili يَد dir. Mensub hali de يَدَيْنِ dir. Çoğulu أَيْدِي dir.
Arapçada يَد (el) Türkçedeki gibi bilekten aşağısı demek değildir. Omuzdan parmak uçlarına kadar olan kısımdır.

هِ: “O” demektir. Eril tekil mecrur muttasıl zamirdir. رَسُولٍ e racidir.
يَدَيْهِ: “Onun iki eli” demektir.
بَيْنِ يَدَيْهِ: “Onun iki elinin arası” demektir. Gerçekten iki elin arası demek değildir. Asıl manası “önü” demektir.
مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ: “Onun önünden” demektir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ ye مِنْ خَلْفِهِ yi atfetmektedir.
مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.
خَلْفِ: “Arka” demektir. خلف kökünden gelmiştir. Birinci bâbdan mastar olarak birisinin/bir şeyin önceden işgal edip terk ettiği mekâna, arkasından gelerek yerleşmek manasındadır. Birisini arkasından izleyip onun geçtiği yerden geçmekten arka manasında zarftır.
هِ: “O” demektir. Eril tekil mecrur muttasıl zamirdir. رَسُولٍ e racidir.
خَلْفِهِ: “Onun arkası” demektir.
مِنْ خَلْفِهِ: “Onun arkasından” demektir.
مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ: “Onun önünden ve onun arkasından” demektir.
رَصَدًا: “Gözcü, pusuda bekleyici” demektir. رصد kökünden birinci bâbdan mübalağalı ism-i fâildir. رَصَدَ - يَرْصُدُ fiili birine veya bir şeye pusu kurmak, gözetlemek, hazır beklemek anlamındadır. Bir kimse ya da varlık, belli bir hedefi dikkatle izler, onunla ilgili doğru zamanı kollayarak harekete geçmeye hazırlanır. Gözetleyici sabit, korunaklı ve güvenli bir yerde gizlenir, oradan düşmanını, rakibini veya bir olayı izler ve uygun zamanda saldırmak veya harekete geçmek için fırsat kollar. رَصَد ise “harekete geçmek için hazır bekleyen, pusu kurmuş olan gözcü” anlamına gelir. مَرْصَد ise “gözcülük yeri, siper” anlamındadır. Düşmanı veya hedefi gözetlemek için hazırlanmış korunaklı, güvenli özel bir yerdir. مِرْصَاد ise رَصَدَ - يَرْصُدُ fiilinden türemiş مِفْعَال kalıbından ism-i alettir. Düşmanı güvenli bir yerden gözetlemek ve saldırmak için kullanılan araç veya vasıtadır. Türkçedeki rasathane kelimesi de bu kökten gelir.
رصد ile رقب arasındaki farkı ayırmak gerekir.
رَقَبَ - يَرْقُبُ fiilinin anlamı birisinin birisini, bir topluluğu, bir şeyi veya bir olayı gözlemlemesi, onu dikkatle ve derinlemesine incelemesi, ondaki temel unsurları kavraması ve fark etmesidir. عَلَى ile gelirse onun işlerini, fiillerini dikkatle izlemesi, gerekirse müdahale etmek üzere onun üzerinde nezaret etmesi, “supervisor” olarak davranmasıdır. رَقَبَة boyun demektir. Boyun kaslarının gerilmesi, yani dikkat ve öne eğilme anlamıyla bu, ilgiyle bakmayı ifade eder.
Özellik | رصد | رقب |
Kök anlamı | Pusuda beklemek, kollamak, önceden hazırlanmak | Boyun kaslarını gererek dikkatle bakmak, denetlemek |
Fiil | Sabit bir noktada bekleyip dışarıdan gözlemek | Dikkatini bir şeye yöneltip incelemek |
Ana hedef | Dışsal tehdit, düşman veya olay | Kendi gözetimi altındaki varlık veya süreç |
Fiilin tarzı | Hazırlık, bekleme, pusu kurma | İnceleme, denetim, sürekli gözlem |
Fâilin tarzı | Tehditkâr, hazırlıklı, stratejik, gizli, sabırlı | Dikkatli, ihtiyatlı, denetleyici, uyanık, farkında |
Fâilin konumu | Uzaktan, sabit mevziden | Yakından, doğrudan temas hâlinde |
Zaman yönü | Geleceğe dönük (henüz olmamış şeyi bekleme) | Şimdiye dönük (olanı gözleme ve kontrol etme) |
Amaç | Fırsat kollamak, harekete geçmek için beklemek | Durumu anlamak, yönetmek, korumak, denetlemek |
Fâilin bakış açısı | Dış gözlemci (bekleyen) | İç gözlemci (gözeten, denetleyen) |
Sonuç | Müdahale etmek (saldırı, eylem) | Hükme varmak veya karar almak |
Örnek | Casusluk, istihbarat, radar, gözlemevi (rasathane) | Denetçilik, kontrol, teftiş, süpervizörlük |
لِ: “İçin” demektir. Harf-i cerdir.
يَعْلَمَ: “Bilir” demektir. علم kökünden üçüncü şahıs eril tekil mensub muzari malum fiildir. Öncesindeki mahzuf أَنْ ile nasb olmuştur.
أَنْ: “Kesinlikle -mek, -mak” demektir. Huruf-u müşebbehe bi-l fiildendir. Muhaffef Enne’dir. Harf-i mevsul olan أَنْ değildir. أَنَّ nin daha az te’kîdli halidir.
Muhaffef Enne ile أَنْ ayırımı:
Enne tahfif edilince ismi mahzuf iş zamiri (şan zamiri olan هُ) olur. Haberi de isim veya fiil cümlesi olur. Muhaffef ennenin haberi içinde lâmul fârika olmayabilir.
Aşağıdaki durumlarda da muhaffef enne harf-i mevsul olan أَنْ den ayrılabilir.
Bir cümlede أَنْ den sonra şu durumlar varsa bu harf-i mevsûl olan أَنْ değil, muhaffef Enne’dir:
- İsim cümlesi ise
- Camid fiille (لَيْسَ, عَسَى gibi) başlayan cümle ise
- Harfle (cinsini nefyeden Lâ gibi) başlayan mensuh isim cümlesi ise
- سَ , سَوْفَ , قَدْ , لَنْ , لَمْ gibi harflerle başlayan fiil cümlesi ise
- لَا olumsuzluk edatı ile başlayan merfu muzari fiil cümlesi ise
Muhaffef Enne’nin ismi mahzuf şan zamiri, muhaffef Enne’den sonra gelen cümlede muhaffef Enne’nin haberi olur.
Burada da أَنْ den sonra قَدْ harfliyle başlayan fiil cümlesi geldiği için muhaffef Ennedir.
قَدْ: Harftir. İsim cümlesinden önce gelmez. Her zaman olumlu fiillerden önce gelir, olumsuz fiillerden önce gelmez. Fiil ile arasında başka bir şey bulunmaz.
- Mazi fiilden önce gelince:
- Tahkîk (gerçekleştirme) edatı (حَرْفُ التَّحْقِيقِ) olur. “Muhakkak”, “gerçekten” anlamlarına gelir. Normalde “-di” li geçmiş zaman olan mazi fiil “-miş” li geçmiş zamanın kesinlik ifade eden şekline dönüşür. Bu durumda fiilin sonuna da “-mıştır”, “-miştir”, “-muştur”, “-müştür” eklerinin eklenmesi gerekir. Yeminin cevap lâmından sonra gelirse tahkîk edatı olur.
- Tevakku (beklenti) edatı (حَرْفُ التَّوَقُّعِ) olur. Beklenilen bir haberin cevabında mazi fiilin başına eklenir. Ölümü beklenmeyen bir kimsenin ölüm haberini verirken مَاتَ (öldü) şeklinde haber verilirken, ölmesi beklenen bir hastanın ölüm haberi verilirken قَدْ مَاتَ (ölmüş) şeklinde haber verilir. Bu durumda fiilin sonunda “-mıştır”, “-miştir”, “-muştur”, “-müştür” eklenmesi yeterlidir.
- Takrîb (yaklaştırma) edatı (حَرْفُ التَّقْرِيبِ) olur. Normalde mazi fiil hem uzak hem de yakın geçmiş zamanı ifade eder. Bu edatın başına gelmesi ile yakın geçmiş zamanı ifade ederse takrîb edatı olmuş olur. Bu durumda fiilin sonunda “-dı”, “-di”, “-du”, “-dü” eki kalır. Mişli geçmiş zaman şeklinde söylenmez.
- Muzari fiilden önce gelince: Tahkîk edatı olur. Gerçekleştirme olayını şimdiki zamana alır. “Muhakkak … -yor” anlamına gelir. لَقَدْ şeklinde geldiği durumlarda her zaman tahkîk edatıdır.
Bu ayette قَدْ tahkik edatıdır. Kesinlik ifade etmek için gelmiştir.
أَبْلَغُوا: “Ulaştırdılar” demektir. بلغ kökünden if’âl bâbından üçüncü şahıs eril çoğul mazi malum fiildir. Birinci bâbdan bir şeye, bir yere, bir kimseye, bir sona ulaşmak manasındadır. Birinci bâbdan (بَلَغَ - يَبْلُغُ) bu anlama gelirken if’âl bâbına (أَبْلَغَ - يُبْلِغُ - إِبْلَاغ) tadiye etkisi ile gelir. Ulaştırmak anlamına gelir. Tef’îl bâbında (بَلَّغَ - يُبَلِّغُ - تَبْلِيغ) ise tadiye etkisine ilaveten teksir ve mübalağa etkisi vardır. Çok sayıda ulaştırmak anlamına gelir.
رِسَالَاتِ: “Mesajlar” demektir. Tekili رِسَالَة dir. رسل kökünden gelmiştir. Dördüncü bâbdan رَسَل mastarı bir mesajı ulaştırmak, bir görevi yapmak için elçi olmak manasındadır. Bu mastar manasından ulaştırılması amaçlanan manasında رِسَالَة “mesaj” anlamında isimdir.
رَبِّ: “Rab, terbiyeci” demektir. ربب kökünden isimdir. Alemlerin rabbi olan Allah’tır.
هِمْ: “Onlar” demektir. Eril çoğul mecrur muttasıl zamirdir. مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ ye racidir.
رَبِّهِمْ: “Onların rabbi” demektir.
رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ: “Onların rabbinin mesajları” demektir.
قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ: “Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmışlardır” demektir.
أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ: “Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olmaları” demektir.
يَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ: “Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilir” demektir.
لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ: “Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilmesi için” demektir.
يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ: “Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilmesi için önünden ve arkasından gözcü takar” demektir.
Bu cümlede “bilmesi” ifadesinin fâili kimdir? Gramatik olarak iki fâili olabilir. Birincisi عَالِمُ الْغَيْبِ (gaybı bilen) olan Allah’tır. İkincisi رَصَدًا (gözcü) dır. Fâilin Allah olması uygun değildir. Allah’ın bir şeyi bilmesi için bir aracıya ihtiyacı yoktur. O sübhandır ve olan her şeyi bilir. Bu nedenle fâil رَصَدًا (gözcü) dır. Bu durumda şu soru ortaya çıkar: gözcü zaten gözetlediği için bilecektir, neden “gözcünün bilmesi için” ifadesi gelmiştir? Normalde gözcüyü gönderenin bilmesi mantığa uygun olandır. Bu nedenle buradaki gözcünün bilmesi standart bir bilme demek değildir. Bilmesi gereken nedir? أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ (Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olmaları)dır. Burada onlar (أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّـهِمْ) ifadesi gelmiştir. Oysa hemen öncesinde o (مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ) şeklinde zamir dönmüştür. Başta elçi (resul) için tekil zamir gelirken sonrasında çoğul zamir gelmiştir. Buna göre resulün önünden ve arkasından takılan gözcü sadece o resul için değil başka resuller için de görevliymiş. Bu nedenle buradaki bilme bilmediği bir şeyi bilmekten öte bir şeydir. Bu mesajların ulaştırılmasını garanti altına almaktır. Sürecin tamamlanmasını sağlamak ve bunu tespit etmektir. Bu nedenle buradaki gözcü resulü gözlemek için değildir. Resulün görevini yaparken onun mesajları ulaştırmasını engelleyenlere karşı pusu kurmaktır. Resullerin çevresinde beklerler, onların mesajları ulaştırmalarını engelleyecek her türlü müdahaleye karşı pusuda beklemektedirler. Bu gözcüler onları engellemek isteyenleri engellemektedirler. Rasad pusuda bekleyen demektir. Elçi için pusu kurmayacağı açıktır. Elçiyi engelleyenlere pusu kurmakla görevlidir. Bu da Allah’ın razı olarak seçtiği resullerin asıl görevi olan iblağ ve tebliğin Allah tarafından koruma altına alındığını göstermektedir. Asıl görev budur. Çoğunluğu ele geçirip iktidarı devirip de ben yöneteceğim demek değildir.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ cümlesine أَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ cümlesini atfetmektedir.
Fiil cümlesi |
Mefûlün bih GS | Fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr |
Sıla cümlesi Fiil cümlesi | İsm-i mevsûl |
Mefûlun fih | Fâil | Fiil |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
هُمْ | لَدَا | هُوَ | اِسْتَقَرَّ | مَا | بِ | هُوَ | أَحَاطَ |
أَحَاطَ: “Kuşattı” demektir. حوط kökünden if’âl bâbından üçüncü şahıs eril tekil mazi malum fiildir. Birinci babdan حَوْط mastarı bir şeyin çevresini ona karşı yapılan ve ondan dışarıya yapılan hareketi izin verilenler dışında engelleyerek hakimiyeti altına almak ve korumak maksadıyla çevrelemek manasındadır. İf’âl bâbında (أَحَاطَ – يُحِيْطُ) sayruret etkisi ile gelir. Çevreler hale gelmek anlamındadır.
بِ: “-ı, -i” demektir. Harf-i cerdir. أَحَاطَ fiili ile kuşatılan bu harf-i cerden sonra gelir.
مَا: Umumi ism-i mevsuldür.
لَدَا: “Yanında” demektir. Mekân zarfıdır.
هِمْ: “Onlar” demektir. Eril çoğul mecrur muttasıl zamirdir. مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ ye racidir.
لَدَيْهِمْ: “Onların yanında” demektir.
مَا لَدَيْهِمْ: “Onların yanında olan” demektir.
بِمَا لَدَيْهِمْ: “Onların yanında olanı” demektir.
أَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ: “Onların yanında olanı kuşattı” demektir.
Bu cümle de gözcünün pususunun resul için değil, resulün mesajları ulaştırmasını engelleyenler için olduğunu göstermektedir. Allah’ın razı olarak seçtiği resullerin yanında olanı Allah kuşatmıştır. لَدَا (yanında) ifadesiyle gelmiştir. Bu nedenle burada fiziksel yanındalık vardır. Bu elçilerin yanında olanlar kuşatılmıştır, elçinin mesajları ulaştırmasını engelleyemezler.
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. أَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ cümlesine أَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا cümlesini atfetmektedir.
Fiil cümlesi |
Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
Temyiz | Mümeyyez |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
عَدَدًا | شَيْءٍ | كُلَّ | هُوَ | أَحْصَى |
أَحْصَى: “Saydı, listeledi” demektir. حصي kökünden if’âl bâbından üçüncü şahıs eril tekil mazi malum fiildir. Dördüncü bâbdan حَصًى mastarı bir yerin üzerinde çok çakıl taşının olması manasındadır. حَصًى ism-i cins olarak, müfredleşmiş hali de حَصَاة şeklinde çakıl taşı demektir. İf’âl bâbında (أَحْصَى – يُحْصِي) tasyir etkisi ile gelir. Bir yeri çakıl taşlı hale getirmek anlamındadır. Buradan kinaye olarak taşın sayılabilme özelliğine bağlı olarak bir şeyin özelliklerini saymak, onları listeli hale getirmek anlamına gelmiştir.
كُلَّ: “Her” demektir. Buradaki gibi kendisinden sonra nekre bir kelime gelirse o kelimenin işaret ettiği her varlığı ifade eder.
شَيْءٍ: “Şey” demektir. شيء kökünden gelmiştir. Üçüncü bâbdan mastar olarak bir durumu, bir varlığı, bir işi dilemek, istemek manasındadır. Bu mastar manasından istenilen, dilenen manasında شَيْء “şey” anlamında isimdir. Çoğulu أَشْيَاء dır.
كُلَّ شَيْءٍ: “Her şey” demektir. Allah bütün seçenekleri yaratmıştır. Bunlar geçmişten zamanın duracağı ana kadar olan bütün seçeneklerdir. Bu seçeneklerden her biri bir şeydir. Hepsini Allah yaratmıştır. Hepsi Allah’ın meşietidir. Bu nedenle Allah meşiet etmeden biz hiçbir şeyi meşiet edemeyiz. İşte bütün bu seçenekler şeylerdir.
عَدَدًا: “Adet, sayı” demektir. عدد kökünden isimdir. Birinci bâbdan عَدٌّ mastarı saymak manasındadır. Bu mastar manasından sayma sonucunda elde edilen sayı manasında عَدَد “adet, sayı” anlamında isimdir.
كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا: “Sayı olarak her şey” demektir.
أَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا: “Sayı olarak her şeyi listeledi” demektir.
Allah sadece gözcüsünü pusu kurmak üzere resulün önünden ve arkasından göndermez. Yanlarında olanı kuşattığı gibi ne yapıldıysa sayısını bilir ve bunu da listeler. Gözcünün sürecin tamamlanması için görevlendirilmesinden de öte her şey kayıt altındadır demektir. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir.
يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا: “Onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilmesi için önünden ve arkasından gözcü takar ve onların yanında olanı kuşatır ve sayı olarak her şeyi listeler” demektir. Bu birbirine atfedilmiş üç cümlede zamansal açıdan farklılıklar vardır.
أَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا | وَ | أَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ | وَ | يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ |
Mazi | Atıf harfi | Mazi | Atıf harfi | Muzari |
Kuran Arapçası bizim düşündüğümüzden farklıdır. Muzari fiil geniş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman ifade ederken mazi fiil geçmiş zaman ifade eder. Bu atfedilmiş cümleleri Türkçe mantığı ile düşünürsek farklı zamanlarda gerçekleşiyormuş gibi gelir. Türkçede geçmiş zamanda devam eden iki olay ifade edilirken ikisi de geçmiş zaman ile söylenilir. Gelecek zaman için de ikisi de gelecek zamanla söylenilir. Kuran Arapçasında ise bu değişik şekillerde olur ve her biri bir anlam ifade eder.
Kuran Arapçasında mazi fiile mazi fiil veya muzari fiile muzari fiil “وَ” ile atfedilince her iki fiil eş zamanlı gerçekleşmemiştir. Muzari fiile mazi fiil, mazi fiile muzari fiil “وَ” ile atfedilince her iki fiil eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.

Mazi fiilin mazi fiile “وَ” ile atfı şekilde görülmektedir. Her iki fiil de geçmiş zamanda gerçekleşmiş olup başlangıç ve bitişleri farkı şekillerde olabilir. Eş zamanlı değillerdir.

Muzari fiilin muzari fiile “وَ” ile atfı şekilde görülmektedir. Her iki fiil de gelecek zamanda gerçekleşmiş olup başlangıç ve bitişleri farkı şekillerde olabilir. Eş zamanlı değillerdir.

Muzari fiilin mazi fiile “وَ” ile atfı şekilde görülmektedir. Her iki fiil de geçmiş zamanda eş zamanlı bir şekilde gerçekleşmiştir.

Mazi fiilin muzari fiile “وَ” ile atfı şekilde görülmektedir. Her iki fiil de gelecek zamanda eş zamanlı bir şekilde gerçekleşmiştir.
Cin suresinin sonundaki bu ayetlerde ilk cümle muzari fiildir ve buna iki mazi cümle atfedilmiştir. Burada ilk cümle muzari fiil cümlesidir. Geniş zaman ifade eder. Sonrasında iki mazi fiil cümlesi gelmiştir. Bunlar muzari fiil cümlesine atfedildikleri için bu üç cümle geniş zaman içinde eş zamanlı gerçekleşmiştir. Resullerin peşinde onların mesajlarını iletmesini sağlamak için gözcüler varken Allah onların yanında olanları kuşatmıştır ve her şeyin de kaydını almaktadır.
إِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا: “Kesinlikle O onların rabbinin mesajlarını ulaştırmış olduğunu bilmesi için önünden ve arkasından gözcü takar ve onların yanında olanı kuşatır ve sayı olarak her şeyi listeler” demektir.
Burada atfedilmiş olan ve eş zamanlı gerçekleşen üç cümle İnne cümlesinin haberi olmuştur. Kesinlik bildirmektedir. Öncesindeki cümle ile bağ kurmamız gereklidir.
Birisi Allah’ın kitabını okuyor ve anlıyor. Yaşadığı dönemdeki Allah’ın dinine aykırı olan dini görüyor. Allah’ın dinine iman ediyor ve sürekli Allah için çalışıyor. Allah ondan razı oluyor ve onu resul yani elçi olarak seçiyor. Ondan sonra artık gaybının üzerine onu izhar ediyor. Artık o elçi bir projeye sahip. O proje üzerinde tasarrufa da sahip. O projeyi ulaştırmaya (tebliğe) çalışıyor. Bu ulaştırmanın garanti edilmesi için Allah onun önüne ve arkasına gözcü takıyor. Onu engellemeye çalışanların engellemesini engelliyor. Tebliğ sürecinin tamamlanmasını sağlıyor.
Günümüz zır-cahiliye dönemidir. Dünyada hiçbir yerde Allah’ın dini (düzeni) yoktur. Her yer cahiliyenin zirvesindedir. Tüm dünya bir saçmalık içinde yaşamaktadır. Allah’ın kuralları yokmuş gibidir. Üzerimize düşen Allah’ın razı olduğu bir kulu olarak O’nun dini (düzeni) için çalışmak ve bunu tebliğ etmektir. Seçim kazanıp iktidara gelip de cahiliye sisteminin kuralları içinde oyunlar oynamak değildir.
Teşvikiye, Yalova
07 Şubat 2026
M. Lütfi Hocaoğlu