RAHMAN SÛRESİ - 12. Hafta
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ (15) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (16)
Ve cinleri bir nârdan bir mâricden yarattı. Öyleyse ikinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz? (15-16)
Fiil cümlesi | Atıf harfi |
Mefûlün bih GS | Mefûlun bih | Fâil | Fiil |
Mecrur | Cârr |
Sıfat | Mevsûf |
Mecrur | Cârr |
نَارٍ | مِنْ | مَارِجٍ | مِنْ | الْجَانَّ | هُوَ | خَلَقَ | وَ |
Soru cümlesi Fiil cümlesi | Fâ-u isti’nâfiye |
Fâil | Fiil | Mefûlün bih GS |
Mecrur | Cârr |
Muzâfun ileyh | Muzâf İstifhâm edatı |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
Muzâfun ileyh | Muzâf |
ا | تُكَذِّبَانِ | كُمَا | رَبِّ | آلَاءِ | أَيِّ | بِ | فَ |
وَ: “Ve” demektir. Atıf harfidir. خَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ cümlesini 14. ayetteki خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ cümlesine atfetmektedir.
خَلَقَ: “Yarattı” demektir. خلق kökünden birinci bâbdan üçüncü şahıs eril tekil mazi malum fiildir. Var olan başka bir şeyden yeni bir şey üretmek manasındadır. Fâili müstetir هُوَ dir ve الرَّحْمَنُ a racidir.
الْجَانَّ: “Cin türü” demektir. جنن kökünden gelmiştir. Birinci bâbdan جَنّ mastarı birisini veya bir şeyi görünemeyecek bir yerde saklayıp gizlemek manasındadır. Bu mastar manasından saklanılıp gizlenilen manasında جِنّ ıstılahi olarak “cin” anlamında ism-i cem-i cinstir. Bu yönüyle إِنْس kelimesi gibidir. جِنّ ism-i cem-i cins kelimesinin sonuna يّ gelerek müfredleşir. Bu şekliyle جِنِّيّ cin cinsinden bir varlığın adı olur جِنَّة ıstılahi olarak “cin topluluğu” anlamında ism-i cemdir. جَانّ “cin türü, bir yılan türü” demektir. Kendini saklayıp gizleyen manasında جَانّ ıstılahi olarak görünmediği için “cin türü”, iyi saklanıp gizlendiği için bir “yılan türü” anlamında isimdir. Cinlerde de yaratılışlarıyla ilgili olan ifadelerde جَانّ kullanılır. Sosyal yönleriyle ilgili olarak جِنّ kullanılır. جِنَّة ise “cinler, cin topluluğu” demektir.
مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.
مَارِجٍ: “Mâric, heterojen karışım” demektir. Birinci bâbdan مَرْج mastarı birbirinden ayrılabilecek şekilde iki şeyi birbirine karıştırmak manasındadır. Bu kökten gelen مَرْجَان da ıstılahi olarak değişik renkte ve şekillerde olup birbirine karışmış ama kolaylıkla birbirinden ayrılabilecek bir deniz bitkisi olarak “mercan” anlamında isimdir.
Bu kökün ana etimolojik ikili kökü مج dir. م harfi toplanma anlamındadır. ج harfi tek yönlü hareket anlamındadır. مج toplanmış şeylerin topluluktan çıkmadan hareket halinde olmasını yani karışmayı ifade eder.

Bu ikili kökten dört adet üçlü kök gelmiştir.
مـرج
ر başlangıcı ifade eder. مج toplanmış şeylerin topluluktan çıkmadan hareket halinde olmasını yani karışmayı ifade eder. مرج karışımın başlangıçta olduğunu bu nedenle yapılarının değişmediğini bunun da heterojen bir karışım (fiziksel karışım) olduğunu gösterir.

مزج
ز kazmayı ifade eder. مج toplanmış şeylerin topluluktan çıkmadan hareket halinde olmasını yani karışmayı ifade eder. مزج karışımın, kazmanın etkisiyle birbirinin içine gömüldüğünü ve normal yollarla geri dönüşümü olmayacak bir şekilde karıştığını ifade eder. Bu da homojen karışımı ifade eder. İki sıvının birbirine karıştırılarak elde edilen yeni sıvı da buna örnektir. Kimyasal bileşikler de buna örnektir.

مشج
ش kesmeyi ifade eder. Hem içeriden dışarıya keserek, delerek çıkmak hem de dışarıdan içeriye keserek, delerek girmek anlamındadır. مج toplanmış şeylerin topluluktan çıkmadan hareket halinde olmasını yani karışmayı ifade eder. مشج karışımın, birbirinin içine delerek ya da keserek girmesi ile oluştuğunu gösterir. Bu haliyle biyolojik karışım olarak hücre buna örnektir.

موج
و bağlantıyı ifade eder. مج toplanmış şeylerin topluluktan çıkmadan hareket halinde olmasını yani karışmayı ifade eder. موج karışımın, birbirinin içine girip çıkması ile beraber birden fazla bağlantılı şekilde hareketin gerçekleştiğini gösterir. Bu şekliyle dalga demektir. مَوْج yalnızca denizdeki tek bir yükseltinin adı değildir. Bir veya çok yükselti topluluğunun da adıdır. Burada م aynı zamanda kelimenin asıl manası olan su topluluğunu yani denizi de ifade eder.

مِنْ: “-den” demektir. Harf-i cerdir.
نَارٍ: “Nâr, ateş,” demektir. نور kökünden isimdir. Birinci bâbdan نَوْر mastarı parlamak, ışımak, ışık yaymak, ışık saçmak manasındadır. Bu mastar manasından ışık saçan manasında نَار ıstılahi olarak “ateş” anlamında isimdir. نُور da نور kökünden aynı mastardan gelmiştir. Bu mastar manasından yayılan ışık ve elde edilen görünürlük manasında نُور “aydınlık, ışık” anlamında isimdir. نَار dişil, نُور ise erildir.
مِنْ نَارٍ: “Bir nârdan” demektir.
مَارِجٍ مِنْ نَارٍ: “Bir nârdan bir mâric” demektir.
مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ: “Bir nârdan bir mâricden” demektir.
خَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ: “Cinleri bir nârdan bir mâricden yarattı” demektir.
قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ
(İblis) “Ben ondan (Âdem’den) hayırlıyım, beni nârdan yarattın ve onu tînden yarattın” dedi. (Araf 12, Sad 76)
Rahman sûresinin bu ayetinde ve Araf ve Sad suresindeki ayetlerde نَار kelimesi harf-i tarif (ال) almadan nekre gelmiştir. Oysa Arapçada cins isimler o cinsi bildirdiği zaman harf-i tarifle marife gelir. Bir cins isim harf-i tarif almadan nekre gelirse bu durumda ona cins anlamı verilmez. Bu nedenle buradaki نَار kelimesi günlük hayatta şahit olduğumuz odun veya karbonun yanmasıyla ortaya çıkan klasik kimyasal ateş değildir. Buradaki nekre نَار bir tür “enerji” demektir. Buradaki مَارجِ kelimesi ism-i fâil gibi görünmektedir. Ancak cinlerin yaratıldığı bir yapıyı ifade ettiği için buna da terim anlamı verilmelidir. Sözlük anlamı itibariyle heterojen karışım anlamına gelir. Maddenin dördüncü hali (birinci hali) olan plazma, serbest elektronlar ile pozitif iyonların bir arada bulunduğu, sürekli dalgalanan elektrik alanlarına sahip, elektrik iletkenliği maksimum düzeyde olan heterojen ve akışkan bir gaz topluluğudur. Dolayısıyla مَارِجٍ مِنْ نَارٍ “heterojen dalgalanan, enerji karışımı”, modern fiziğin ifadesiyle “iyonize olmuş gaz/soğuk plazma” yapısını ifade etmektedir.

Plazmada serbest elektronlar, iyonlar, nötr parçacıklar aynı ortamda bulunur. Birbirlerini sürekli etkilerler ama tamamen birleşmezler.

Ne tam katı ne sıvı ne de gazdır, çok hareketli ve karışık bir ortamdır. Bu nedenle “karıştırılmış fakat ayrılığı korunan enerjetik ortam” örneğidir ve مَارِجٍ مِنْ نَارٍ ifadesine uygundur.
Evren yaratıldığında her şey plazma halindeydi. Şu anda da görünür evrenin %99 u plazma halindedir. Soğuk atmosferik plazma 50 derecenin altındadır. Dokuya zarar vermez. O nedenle insan derisinde, tohumların yüzeyine soğuk plazma uygulaması yapılabilir.
Floresan ve neon lambalar soğuk plazma örnekleridir. Elektrik akımı uygulandığında içindeki gaz iyonlaşarak ışık saçar ancak lamba soğuk kalır. Atmosferin iyonosfer tabakası Güneş’ten gelen radyasyonla iyonize olmuş bir soğuk plazmadır. Tıbbi/kozmetik plazma cihazları cilt tedavilerinde (akne, leke ve ameliyatsız göz kapağı estetiği) cilde zarar vermeden uygulanan düşük enerjili plazma akımlarıdır. Kutup ışıkları (auroralar) gökyüzünde görünen bu görsel şölen, atmosferik gazların Güneş rüzgarlarıyla iyonize olmasıyla oluşan devasa soğuk plazmalardır.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ (26) وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (27)
Yemin olsun, insanı dizilmiş genden DNA’dan yarattık ve cin, onu önceden semûm nârdan yarattık. (Hicr 26-27)
Burada cinlerin insandan önce semûm nârdan yaratıldığı ifade edilmektedir.
سَمُوم burada nâr’ın sıfatıdır. Mevsuf sıfata izafe edilmiştir. سَمُوم bir kimsenin veya bir şeyin mevcut gözeneklerinden, ince açıklıklarından fark edilmeden sızan, içine giren, içine işleyen anlamındadır.
مَسامّ yani سم yerleri bedenin delikleridir. Derisinin ve cildinin gevşekliği, ondan damarının ve içinin buharının çıktığı (yer) içinde gizli yarıklar bulunduğu için مَسامّ diye adlandırıldı. (Lisanu-l Arab)
مَسامّ gözenek, küçük açıklık demektir. سَمُوم mevcut açıklıklardan nüfuz eden, penetratif demektir. Matkap gibi delik açan değil, radyasyonun dokudan geçmesi, sıcaklığın gözeneklerden işlemesi, deriden bir maddenin emilmesi, mevcut atomik boşluklardan, elektromanyetik alanlardan geçme bu kökle ifade edilir.

|
Plazma burada 6 mm’lik camı delmeden altına nüfuz etmektedir. Mevcut atomik boşluklardan camın altına penetre olmuştur. |
نَارِ السَّمُومِ penetratif yüksek enerjiyi ifade etmektedir ki soğuk plazmaya uygundur.
قَالَ ادْخُلُوا فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ فِي النَّارِ
“Cinden ve insandan sizden öncesinde gelip geçmiş ümmetlerin içinde ateşin içine girin” dedi. (Araf 38)
Bu ayette hem insan hem de cinlerin ateşe gireceği ifade edilmektedir. Bu da cinlerin yaratıldığı ifade edilen nekre nâr kelimesinin bildiğimiz bir ateş olmadığını göstermektedir. Yaratıldıkları unsur azap gördükleri unsurla aynı olmamalıdır ya da en azından aynı düzeyde olmamalıdır.
Enerjik yapı olmak “her türlü enerjiye dayanıklı olmak” demek değildir. Cinlerin yaratıldıkları enerji yapısı organize, dengeli, yaşam taşıyan enerji iken azap ateşi bozucu, aşırı, yapıyı dağıtan enerjidir. Plazmalar da özellikle aşırı elektromanyetik alanlardan, radyasyondan, enerji dengesizliğinden etkilenebilir. Cehennem ateşi sıradan termal ateş değil, cinlerin yapısal organizasyonunu bozan daha üst düzey enerji alanıdır. Cin organize enerjetik/plazmatik bilinç yapısı iken Cehennem ateşi bu organizasyonu bozan üstün enerjetik ortamdır.
Soğuk plazmada elektronlar çok sıcaktır (binlerce derece), ancak atom çekirdekleri ve iyonlar oda sıcaklığındadır. Bu durum, cinleri hem yüksek enerjili kılar hem de çevreye zarar vermeden hayatta kalma şansı tanır. Bu durumda görünürlerse sürekli dalgalanan, yarı saydam, neon ışığı gibi parıldayan gazsı/sıvımsı bir yapıda görünürler. Rengi de o an içinden geçtiği atmosfere göre değişir. Azotu uyardığında mavi-mor, saf oksijenle etkileşime girdiğinde ise yeşil-beyaz tonlarında parlar. Soğuk plazma sıcak plazma gibi temas ettiği her şeyi yakmaz. Onlara dokunulursa floresan lamba camına veya hafif ılık bir esintiye dokunulmuş gibi hissedilir.
يَابَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ
Ey Âdem Oğulları, şeytan anne-babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi fitnelemesin. İkisinden ikisinin elbisesini ikisine sevetlerini göstermek için söktü. Kesinlikle o ve kabilesi sizin onları görmediğiniz yerden sizi görür. Kesinlikle biz şeytanları iman etmeyenlerin velileri kıldık. (Araf 27)
İblis’i ve kabilesinin (cinlerin) bulunduğu yeri bizim göremememiz bu ayette ifade edilmektedir. Onlar göremediğimiz yerden bizi görmektedirler. Onları da göremiyoruz bizi gördükleri yeri de göremiyoruz. Bunun sebebi onların dört boyutlu varlıklar olmasıdır. Biz üç boyutlu varlıklarız. Dördüncü boyut bizim göremediğimiz yerdir.
İnsanlar, evrenin yalnızca üç mekânsal boyutunu (en, boy, yükseklik yani x, y, z eksenleri) algılayabilen biyolojik sınırlara sahiptir. Cinler ise bu üç boyuta ek olarak dördüncü bir mekânsal eksene (w ekseni, ana/kata yönleri) doğru uzanan bir geometriye sahiptir (ana: dördüncü boyutta “yukarı” veya “ileri” doğru hareketi temsil ederken kata: dördüncü boyutta “aşağı” veya “geri” doğru hareketi temsil eder). Dört boyutlu geometriden bakan bir gözlemci, üç boyutlu bir odanın içini, duvarların arkasını ve hatta bir insanın iç organlarını, bizim iki boyutlu bir kâğıt üzerindeki çizilmiş adamı görüşümüz gibi, aynı anda ve tek bir açıdan görebilir. Bize baktığında bizim derimizi, kemiklerimizi, iç organlarımızı ve arkamızdaki duvarı aynı anda ve tek bir açıdan görür. Bir cin bir insandaki iç organdaki bir tümörü direk olarak gözüyle görebilir. Midesindeki yemeği bile görebilir. Bizim için hiçbir gizli saklı kalmaz. Biz kendimizi dünyanın en güvenli ve çelik kapılı banka kasasına kilitlesek bile, o bizi 4. boyuttan (yukarıdan/içeriden) rahatlıkla görür. Çünkü o kasa bizim için kapalıdır, 4. boyuttan bakıldığında ise üstü açık bir kutu gibidir.
Onlar yüksek bir boyuttan (perde arkasından) bizi tamamen gözlemleyebilirken, biz 3 boyutlu algımızla onları ancak bizim dünyamıza sızan anlık kesitleriyle (belirme, ışık parlaması veya şekil değiştirme) fark edebiliriz ya da hiç göremeyiz. Biz cinlerin 4 boyutlu plazma bedeninin tamamını asla göremeyiz. Sadece bizim evrenimizden (3 boyutlu düzlemimizden) geçtiği anlardaki “kesitlerine” şahit oluruz.

|
Üç boyutlu uzayda üç boyutlu küpün görünümü |

| 
| 
|

| 
| 
|
Üç boyutlu uzayda dört boyutlu küpün (tesseract) üç boyutlu kesitlerinin görünümü |
Cinler bizim odamızda yürürken, 3 boyutlu uzayda aniden beliren, büyüyen, küçülen, garip geometrik şekillere giren ve sonra aniden yok olan plazma bulutları şeklinde görünür. Bir insanın tomografi cihazında dilim dilim taranması gibi, o cin bizim üç boyutlu odamızdan ileri-geri geçtikçe biz onun sadece o anki “3 boyutlu dilimini” parıldayan bir soğuk plazma olarak görürüz. Bizim düzlemimizle tam olarak kesiştiği anlarda, onun plazma derisinin içindeki o saklı enerji düğümlerini (yüksek boyutlu kalbinin, beyninin, iç organlarının 3 boyutlu kesitlerini) havada asılı duran küreler gibi çıplak gözle görebiliriz. Cin bir duvarın içinden geçmek istediğinde atomlarımızın arasından sızmaz. Sadece 4. boyuta doğru bir adım atar, bizim 3 boyutlu odamızda aniden yok olur, duvarın arkasındaki odada tekrar belirir.
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
Şeytan iş bitirilince “Kesinlikle Allah size hakkın vaadini vadetti ve ben size vadettim de sizden caydım ve benim sizin üzerinize sizi davet etmekten başka hiçbir gücüm yoktu. Siz bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın ve kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaran değilim ve siz de beni kurtaran değilsiniz. Kesinlikle ben önceden beni ortak etmenizi (şirkinizi) görmezden geldim. Kesinlikle zalimler, onlar için elim azap vardır.” dedi. (İbrahim 22)
Bu ayette cinlerin en güçlüsü İblis’in bile davet etmekten başka bir gücü olmadığı görülmektedir. Cinler insanlar üzerinde fiziksel bir etki oluşturamazlar. Cinlerin insanı tutup fırlatacak, vuracak katı bir kütlesi veya doğrudan fiziksel gücü yoktur. İnsan atomlarının içinden kayıp geçerler.
Cinlerin insanlara doğrudan fiziksel darbe vuramaması, dokunamaması veya maddeleri fiziksel olarak itememesi ise kuantum faz farkından kaynaklanır. Cinler 3 boyutlu uzayımızın katı maddeleriyle aynı “kuantum fazında” değildir. Tıpkı aynı odada olmalarına rağmen birbirine çarpmayan farklı radyo frekansları gibi çalışır. Elini bir insana doğru uzatsa bile, elini oluşturan 4 boyutlu plazma parçacıkları insanın 3 boyutlu atomlarının boşluklarından hiçbir sürtünme yaratmadan kayıp geçer. İnsan hiçbir şey hissetmeyebilir veya sadece içinden hafif, serin bir esinti geçmiş gibi hissedebilir ama fiziksel bir darbe almaz.
أَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا
İnsanlardan adamların cinlerden adamlara sığınıp da onları bulaşıklık olarak artırıyor olmaları …
Cinlerin insanlar üzerinde fiziksel bir etkisi olmadığı halde neden insanlardan cinlere sığınanlar vardır? Bunlar başka cinlere karşı sığınıyorlar demektir. Cinler onlara fiziksel etki yapmadığı halde niçin sığınmaktadırlar? Cinler vesvese verebilirler. İnsanları psikolojik olarak etkileyebilirler. Ancak bütün insanları etkileyemezler. Etkileri tamamen “vesvese” yani zihinsel/nöronal rezonans (telepati) ve manipülasyon yoluyladır.
İnsan beyin dalgaları nöronların (sinir hücrelerinin) elektriksel aktiviteleri sonucu oluşur. İnsan beynindeki düşünceler, kararlar, korkular ve anılar, büyük ölçüde nöronlar arasındaki elektrik sinyalleriyle (aksiyon potansiyelleriyle) ilişkilidir. Alfa, beta ve teta dalgaları beynin farklı zihinsel durumlarla ilişkilendirilen temel frekans aralıklarıdır. Beta dalgaları (12–30 Hz) genellikle uyanıklık, dikkat ve zihinsel yoğunluk hâlinde baskınken; alfa dalgaları (8–12 Hz) daha sakin ve gevşemiş durumlarla, teta dalgaları (4–8 Hz) ise derin meditasyon, uykuya geçiş veya yoğun içsel odaklanma hâlleriyle ilişkilendirilmektedir. Soğuk plazma tabanlı olan cinler insan beyninin elektromanyetik faaliyetleriyle bir tür etkileşim kurabilirler. Fiziksel bir temas oluşturmazlar ama insanın elektromanyetik alanına yaklaşarak beyin dalgalarıyla rezonansa benzer bir uyum meydana getirebilirler. İnsanın beynindeki sinapslara akımlar fırlatırlar. Bu akımlar, kişinin beyninde yabancı bir frekans olarak değil, kişinin kendi öz düşüncesiymiş gibi algılanır ve sahte sinaps sinyalleri oluştururlar. Bu sahte elektrik sinyali, beyindeki amigdala bölgesini uyararak aniden korku, öfke, şehvet veya vesveseye yol açan hormonlarının salgılanmasına yol açabilir. İnsan fiziksel bir temas hissetmez, sadece aniden içine doğan karanlık bir düşünce ve kalp sıkışması hissedebilir. Özellikle stres, korku ve yoğun zihinsel karmaşa hâllerinde beynin düzensiz ve yüksek uyarılmışlık durumuna geçtiği bilinmektedir. Böyle anların, teorik olarak dış etkilere daha açık hissedildiği düşünülebilir. Buna karşılık dua, Allah’ı anma ve derin odaklanma hâlinin insanı sakinleştirdiği, stres seviyesini düşürdüğü ve zihinsel ritmi düzenlediği gözlemlenmektedir. Bu nedenle manevî huzur hâli, kişinin vesvese ve karanlık düşünceler karşısında daha dirençli hissetmesini sağlar. Kuran’ın son suresi olan Nas Suresinde cinler ve insanların vesveselerinden sığınma istemeleri ifade edilmektedir. İnsanların vesvesesi direk sözlerle olurken cinlerin vesvesesi insanın kendi düşüncesi sandığı sahte sinyaller şeklinde olur.
فَ: İsti’nafiyye edatıdır (الْفَاءُ الاِسْتِئْنَافِيَّةُ).
بِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ: “İkinizin rabbinin olgularının hangisini tekzib ediyorsunuz?” demektir.
Buradaki آلَاءِ “olgular” demektir. ءلي kökünden isimdir. Tekili إِلًى veya أَلًى dir. Kuran’da tekil geçişi yoktur. İkinci bâbdan (أَلا - يَأْلِي) birisinin bir işi veya bir şeyi titizlikle ve çaba sarf ederek derinlemesine araştırıp etraflıca incelemesi anlamındadır. Bu bâbdan إِلًى veya أَلًى ism-i mef’ûl anlamında camid isimdir. Hakkında araştırma yapılan ve incelenen şeydir. Araştırmayı, incelemeyi ve titiz sorgulamayı gerektiren kozmik olgu veya düşündürücü meseledir. Allah’ın kâinattaki âyetleri (kozmik olgular) إِلًى dir. Kitabında anlattığı tarihsel olgular إِلًى dir. Kuran’da okuyup da anında ne olduğunu anlayamadığımız, anlamak için derin bir araştırma, bir alt yapı ve bilgi gerektiren her türlü olgu إِلًى dir. Bir şey, bir iş, gerçekleşen bir durum آلَاءِ dan ise onun olduğunu görürsün ama nasıl olduğunu anlaman için çok derin araştırma yapman, o iş üzerinde kafa yorman, incelemen gerekir. Rahman suresinde 31 kere tekrarlanan bu ayetlerin arasında geçen tüm cümleler derin araştırma yapılması, kafa yorulması ve incelenmesi gereken durumlardır. Bu ayetten önce insanın yaratılışı (خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ) ve cinlerin yaratılışı (خَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ) ile ilgili ayetler gelmiştir. Bu iki durumda derin araştırma gereken durumlardır. İnsanın yaratılışı hakkında derin araştırma yapmak cinlere kıyasla çok kolaydır. Cinlerin yaratılışı Kuran’da bize anlatıldığına göre o konuda derin bir araştırma yapabiliriz demektir. Cinlerin yapısının nasıl olduğunu günümüzde bilimsel olarak ispat edemeyiz. Ben de bu ayetlerde bu konuda bir araştırma ile yorumlar yaptım ve bir teori ortaya koydum. Ne kadar doğru olduğunu Allah bilir.
Teşvikiye, Yalova
23 Mayıs 2026
M. Lütfi Hocaoğlu