Kimin Cumhurbaşkanı olacağının önemli olduğu kadar, kimin neyi, ne kadar değiştirebileceği de önemlidir.
Vatandaş olarak kimden ne beklediğimizi biliyor muyuz?
Bence çoğumuz bilmiyoruz.
Emekli, memur, işçi; “İyi bir zam olsun, rahat yaşayayım, yeter.” diyor. Ülkenin geleceği ne olacak diye sorsan, “Ben canımın derdindeyim.” diyor.
Gelecekle ilgilenmiyor.
Herkes rahatın peşinde, herkes lüks bir hayat istiyor. Herkes mutlu olmak istiyor.
Ama kimse kimsenin derdine çare olmuyor.
Herkes zengin olsa kim çalışacak?
Herkes mutlu olsa mutluluğun ne olduğu unutulacak, şükür kalmayacak.
Aslında insanlık; mutluluğun, huzurun ve hakiki zenginliğin tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Mutluluk ve huzur, niyetlere ve zihniyetlere göre farklılık arz ediyor.
Örneğin ben, doğru bildiklerimi ve inandıklarımı yazınca; bedeli ne olursa olsun, hesapsızca hayatıma tatbik edince mutlu oluyorum.
Mükâfatı Rabbimden bekliyorum.
Dert arttıkça dostu ve düşmanı hissediyor, tekrar tekrar düşünüyor, hayatıma ona göre yön veriyorum. Rabbimin rızasını hissederek mutlu oluyorum.
Bir derdi, bir davası olmalı insan olan insanın.
İnsanlığının gereği değil mi?
“Nereye kadar böyle gider bu devlet? Bu millet nasıl toparlanır? Nasıl tam bağımsız oluruz?” diye düşünerek, fikriyatlarımızın sınırlarından kurtulup her birimiz ayrı ayrı çözümler üretmeli, bir olmak için dertlenmeliyiz, diyorum.
Cumhurbaşkanı değişince 25 yılda değişmeyenlerin de değişeceğini söyleyenlere katılmıyor değilim.
Çok şey değişecek, inanın.
Peki, ne değişecek?
Benim kanaatime göre Erdoğan’ın 25 yılda dokunamadığı, milletin kaderi hâline getirilmiş olan faizli kapitalist sömürü düzeninden millet olarak kurtulmak yerine, yarım kölelikten terfi ederek Siyonizmin tam kölesi hâline gelme tehlikesi vardır.
Bu konuda bana itirazı olan, eğitimi ne olursa olsun, hiç kimse benimle tartışamaz.
Neden tartışamaz?
Geçim kaynağını sorarım, oradan başlarım.
Diğer taraftan Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin, benim açımdan, “ölümden ziyade sıtmaya razı olmak” anlamına geldiğini de biliyorum.
Sıtmadan kurtulmak mümkün.
Ancak biz, ölüme çare olabilecek bir Cumhurbaşkanı arıyoruz.
Ölüm nedir?
Her anlamda tam köleliktir. Esarettir.
Ölüme çare nedir?
Adil Ortaklık, Kur’an’a dayalı barış düzenidir.
Bugün bunu savunacak ve programına anlaşılır cümlelerle koyabilecek bir parti yoktur.
Koyamazlar.
Savunamazlar.
Çünkü mevcut sistem içerisinde bunun bedelleri olabileceğini düşünüyorum. Anayasaya aykırılık iddiasıyla partileri kapatılabilir, vatan haini ilan edilebilir, Silivri’ye gönderilebilirler.
Teröristbaşı Öcalan’a “Umut hakkını kullansın, Meclise gelsin, konuşsun.” diyerek çağrıda bulunanların da, barış adı altında, benim kanaatime göre anayasal sınırları zorlayan çalışmalar içerisinde oldukları görülmektedir.
Bugün yapılanların, yarın aynı aklı verenler eliyle yargılanabileceğini de düşünüyorum.
Devlet refleksi her şeye kadirdir.
Anlaşılan o ki!
Siyasi yapılanmalar, sistemden kaynaklanan sebeplerle köklü çözüm üretmeye muktedir değildir.
Hepsi de topal ördektir.
Hal böyle olunca;
Biz vatandaş olarak, millet olarak, bu ve benzeri devlet reflekslerine kafa yormak, anlam vermeye çalışmak ve enerjimizi tüketmek yerine, kendi kendimizi selamete, refaha ve huzura kavuşturacak çözümler geliştirmeliyiz.
Hiç kimse hayal kurmasın!
Mevcut kapitalist ekonomi sistemi içerisinde milletin derdine, milletin kendisinden başka hiçbir siyasi yapılanmanın çare üretemeyeceğini düşünüyorum.
Çeşitli algı mühendislikleriyle milletin gözünde parlatılan ve manipülasyonlarla millete seçtirilen siyasetçilerin; uluslararası kapitalist sermayeye çeşitli imtiyazlar vererek seçilmiş olanların, birinci vazifesinin kapitalist sistemin devamını sağlamak olduğunu düşünüyorum.
Bunun dışına çıkamazlar.
Kim gelirse gelsin, Erdoğan’dan fazlasını yapamaz.
Erdoğan çok mu yetenekli?
Hayır.
Kazan-kazan modeliyle sermaye ile iyi geçinerek milletin kazanımlarının faizli kapitalist sistem tarafından emilmesine mâni olamıyor.
Olamaz da.
İsimler değişir.
Sömürü düzeni, siyasetçi eliyle değişmez.
Bu durumu idrak edersek, gömleğin birinci düğmesini doğru iliklemiş oluruz.
BİREYSEL VE TOPLUMSAL ÇÖZÜM NE?
Çözüm; millet olarak her şeyi seçilmişlerden beklemek yerine, seçilmişleri de değişime mecbur edecek bir yaşam tarzı geliştirmektir.
Mesela ilk adım olarak bankalardan ve siyasetten mümkün olduğunca uzak durmak; faize bulaşmadan dayanışma içerisinde yaşayabilecek kooperatifler ve adil sistemler kurmak, organik yaşam semtleri oluşturmaktır.
Benim teklifim daha da ileri gitmektedir:
Her fikriyata, kendi medeniyet tasavvurunu ispatlayabilmesi için 100’er haneli AR-GE yaşam semtleri imkânı verilmelidir.
Farklı fikriyatlar, kendi sistemlerini bu semtlerde uygulamalı ve sonuçlarını ortaya koymalıdır.
Böylece fikirler sadece kürsülerde, mitinglerde ve kitaplarda tartışılmamalı; hayatın içerisinde test edilmelidir.
Fikriyatlar arasında, insanı insan gibi yaşatabilen uluslararası huzurlu semtler yarışması düzenlenmelidir.
Yarışmanın değerlendirmesi; uluslararası profesörlerden, ilim insanlarından, akademisyenlerden ve kanaat önderlerinden oluşan, tarafsızlığı esas alan hakemler tarafından yapılmalıdır.
Sonuçta başarılı olan semtler tespit edilmelidir.
Kim daha güzel konuşuyor?
Kim daha çok oy alıyor?
Kim daha güçlü propaganda yapıyor?
Bunlar değil...
Kim insanı daha huzurlu, daha özgür, daha adil ve daha üretken yaşatıyor?
Asıl soru budur.
Fikrin mucidi olarak, bu fakirin; “Ahşabın Piri” Hüseyin Bağdatlı’nın da yarışmaya katılacak bir AR-GE semti olmalıdır.
Adil Ortaklık Barış Semti'nin başarılı olması için gerekli olduğunu düşündüğüm çözümler, projeler, fikirler ve öneriler Akevler sitesinde mevcuttur.
Artık fikirlerimizi tartışmak yerine, uygulayalım.
Her fikriyat kendi semtini kursun.
Kendi sistemini uygulasın.
Sonuçlarını ortaya koysun.
Millet de görsün.
Dünya da görsün.
Kim insanı gerçekten insan gibi yaşatıyor, hep birlikte görelim.
HODRİ MEYDAN!
VAR MISINIZ?
Hüseyin Bağdatlı
Adil Ortaklık Barış Düzeni AR-GE çalışanı