Bahaeddin Sağlam
Hz. Muhammed Son Derece Samimiydi: Müminûn Suresi
9.05.2026
11 Okunma, 0 Yorum

 

 

Hz. Muhammed Son Derece Samimiydi

Müminûn (Değerler) Suresi

Meal-Tefsiri, 23. Sure, 118 Ayettir

 

Tevrat’ın dirilişi anlatan anlayışını dillendiren bir makale yazıyordum. Fakat baktım, konusu vahiy (peygamberlik) ve diriliş olan bu surenin tefsiri olmazsa, Tevrat ile ilgili o makale yarım kalacaktır. Onun için ona ara verdim. Bu 23. Sure tefsirine başladım. O makaleyi de Mustafa Öztürk’e cevap olsun diye, ilmî, uzun bir yazı olarak planlamıştım. Bu yazıya ise, bu başlığı attım. Çünkü asıl sıkıntı, Mustafa Öztürk’ün de Talha Hakan Alp’ın da Dücane Cündioğlu’nun da Mehmet Azimli'nin de Kur’an’a tam inanmamalarından kaynaklanıyor.

Evet, Mustafa Öztürk, Kur’an tarihsel malzemedir, Hz. Muhammed, Miladi 7. Asrın zihni seviyesinde onları derlemiş, diyor. Bütün videolarının özeti ve amacı, bu iddiadır. Talha Alp, ben kadir-i mutlak bir tanrıya inanmıyorum, diyor, Kur’an’ın vahiy oluşu konusunda Muhammed’in samimiyetini sorguluyor. Onun da bütün aktivitesi ve inanmaması, bu sıkıntıdandır. Ontolojik ve epistemolojik bilgi eksikleri var. Yoksa, samimi; alim bir insan. Dücane Cündioğlu, Hz. Muhammed Kur’an’ı bir şiirsel malzeme olarak muhayyilesinden yazdırmıştır, diyor. Allah konusunda da agnostik olduğunu gösteriyor. Fakat onun sıkıntısı, kibrindendir. Mehmet Azimli ise, Kur’an cahiliyet malzemesinin yeniden derlenmesidir, diyor, dine inanmadığını söylüyor. Başkaları da İslam yerine Türkçülüğe inandıkları için, bize Şamanizm lazım, Arap kültürünü bırakalım, din denilen şey zaten beşerî bir aktivitedir, çoğu Yahudi hikayeleridir, diyorlar.

Bununla beraber bu değerli Hocalarım, mevcut Müslümanlara ve Tarihe olan eleştirilerinin bir kısmında haklıdırlar. Bir kısmı diyorum, çünkü genellikle metinleri yanlış biliyorlar. Evet, özgür düşünüyorlar. Ama dil bilgileri ve fen bilgileri; özellikle, irfan denilen Ontoloji bilgileri çok yetersizdir. Halbuki bu üçü bir arada olmadan, ilimde iyi ve sağlıklı bir sonuç çıkmaz.

Evet, bunlar bugün itibarıyla toplumu tam etkiliyorlar. Bilimde ve Sosyolojide insanlarımızı karanlığa sürüklüyorlar. Bindikleri dalı kestiklerinin farkında değiller. Evet, eğer yüzde yüz Kur’an’a ve modern bilimlere tam uygun olan, İbn Arabi, Mevlâna, René Guenon ve M.  İkbal'in anlattığı Panenteizmi (soyutuyla-somutuyla varlığın sonsuzluğu ve birliği, başka bir deyimle bütün kâinatın canlı, taklit kabul etmez somut bir vahiy olduğunu) kabul edip, yaygın bir eğitim olarak insanlığa anlatmaz isek; insanlığın geleceği, özellikle İslam dünyasının geleceği yıkıcı karanlık bir anarşizm olacaktır. Çünkü insanlık, yanlıştan, eksik bilgilerden ve hurafelerden kaçar.  Dolayısıyla, dinin yanlış şeklinden kaçarken doğrusunu da bırakır.

Evet, bu durumda Ateizm (başka bir deyimle kaba materyalizm) sel gibi istila eder. İki-üç nesil sonra toplum, değersizlik ve anomi hastalığına; dolayısıyla vahşi ve yıkıcı bir anarşizme duçar olur. Daha hiçbir kanunu ve kuralı kabul etmez. Kur'an'ın tabiriyle insanlık (toplum) Yecuc-Mecuc (Gog-Magog) olur.

İşte onun için, ben bu değerli ve gerçekten ehl-i ilim (çok bilgili) olan Hocalarıma yardım olsun, diye yüzden fazla makale yazdım, İnternette yayınladım. Kur’an’da Şüphesi Olanlar İçin ismiyle bir kitap da (317 sayfa) bastırdım. Yakında Kur’an’ın Mucizeliği Hakkında ismiyle, ilaveli yani beş yüz seksen sayfa olarak basılacaktır. Bütün bunları onlara gönderdim. Fakat hepsinin zihni, ya bilgi eksikliği ile veya negatif bir duygu ile kilitli. Mesela zalim, ahlaksız mevcut Müslümanlardan intikam alalım derken, bizzat İslam’dan ve hatta Kur’an’dan intikam alıyorlar. Ama farkında değiller.  Nitekim müşrikler, Hz. Muhammed’e kızınca ‘Muhammed’in Rabbi olarak Allah’a hakaret ediyorlardı.

Evet bu tarafsız, ilmî çalışmalarımda, Hz. Muhammed’in samimiyeti ve vahyin yani dinin hatta bütün semavi kitapların mucizeliği, berrak su gibi avuçlanır ve içilir. Şimdi Hz. Muhammed’in 23 yıllık vahiy sürecini anlatan ve yüzden fazla mucizevi bilgi sunan bu 23. Sureyi (İnananların Suresini) bütün bunlara son damla olarak ve değerler dizgesi şeklinde yazıyor ve yayınlıyorum. Ayrıca bu sure, o hocalarımın her birisine gönderilecektir.  İşte başlıyorum:

1. Ayet: “Kesin-sürekli olarak iman edenler, kesin bir kazanç elde ediyorlar: Meşru isteklerine kavuşuyorlar.”

İman, varlık ve hayat hakikattir, güzel ve nimettir; absürt ve anlamsız değildir, diyebilmektir.  Sonsuz bir yaratıcıya ve ebedi bir hayata inanmak demektir. Birinci kesinlik, El-Müminun kelimesindeki El takısından anlaşılır. İkinci kesinlik, Kad edatının manasıdır. Felah ise kavram olarak, insanın meşru isteklerine kavuşması demektir. Ayette geçmiş zaman kipi, geniş zaman manasındadır. Hakikati göstermek için geçmiş zaman kipi tercih edilmiştir.

2. Ayet: “Onlar ki namazlarında huşu’ ile tanınırlar.”

Huşu, insanın rahat edip mutlu olması demektir. Tanınma manası, ellezine edatının manasıdır. Salat (Farsça namaz), dua ve bağlantı kurma demektir. Namaz kelimesi ise eksiğini, kusurunu bilip tamamlanmasına çalışmak demektir.

3. Ayet: “Onlar insana ait olan boş, yanlış ve anlamsız şeylerden (lağıvdan) yüz çevirirler, kaçarlar.”

Yani her işleri iyilik ve anlamlı hakikatler olur. Evet, kâinatta boş ve anlamsız bir şey yoktur. Sadece imtihan için insana, özellikle konuşmalarında, boş ve anlamsızlık özgürlüğü verilmiştir. İnsan bu ayete dikkat ederse bütün ömrü anlamlı bir ibadet olur.

4. Ayet: “Onlar ki zekâta çalışma ile tanınırlar.”

Zekât kelime olarak, temizlenmek ve arınmak; özellikle malın temizlenmesi demektir. Kavram olarak, hayatta temizliğe ve arınmaya özellikle sosyal dengeler şeklinde gerçekleşen temizliğe: yardımlaşmaya çalışmak manasındadır. Bunun başka bir adı infaktır. İnfak, toplumdaki ve kalplerdeki alt veya üst tabakalardaki münafıklığı ve ikiyüzlülüğü gidermek demektir.

5. Ayet: “Onlar ki, tenasül uzuvlarını: namuslarını korurlar.”

6. Ayet: “Yalnız eşlerine ve elleri altındaki kölelerine karşı olursa o müstesna. Bu durumda onlar kınanmazlar.”

Eşler kelimesi, kadın ve erkeği içine alır. Kölelik ise tarihsel bir realitedir. Kur’an, onu birden kaldırmadı. Zaman içinde terapiye tabi tuttu. Fakat Müslümanlar, bu kapalı teşviki su-i istimal ettiler. Evet, İslam’da en büyük sevap bir köleyi azat etmektir. En büyük günah da bir insanın hürriyetini gasp etmektir.

Tarihsel diyorum: Çünkü bugün insanlar işçi olmak için nasıl can atıyorlarsa, o gün birçok insan köle olup karnını doyurmak için can atıyordu. Bu meselenin tarihselliği ve sosyolojik izahı şöyledir:

“İnsanlığın sosyolojik hayatının beş devresi var. Vahşet ve bedevilik; kölelik, esaret (feodal düzen) devri; işçi ve ücret (kapitalizm) devri ve genel mülkiyet. Yani çalışanların çalıştıkları yere ortak olması dönemidir ki, önümüzdeki yüz yılda böyle bir hayat sistemi bekleniyor.

Vahşet devri, dinlerle ve devletlerle dönüştürülmüş; yarı-medeniyet devri başlamıştır. Fakat bu devlet düzenlerinde, zeki ve organize olmuş insanlar, gabi ve bireysel kalanları köle olarak çalıştırmışlardır. Sonra bu köleler de uyanıp, isyan etmişler. Fakat Kim güçlü ise söz (yönetim) onundur, kaidesi gereği, güçlüler ve toprak ağaları insanları toprağa bağlı (esirler) olarak çalıştırmışlardır. Sonra Büyük Fransız İhtilali ile bu feodalizm de yıkılmış; bu sefer yine fakirler zenginlerin yanında ecir (işçi) olarak çalışmışlardır. Ki bugünkü düzen budur. Ve bugüne kıyasla 100 yıl önceki işçiler, aşırı derecede eziliyorlardı. Bir işçi, sabahtan akşama kadar 18 saat çalışıp ancak evine bir ekmek, bir kilo şeker götürebilirken; zenginler, bankalar ve değişik spekülasyonlarla bir saatte bir milyon dolar kazanıyorlardı.

İşte insan fıtratı, zulmü kaldıramadığından, bu sömürü sisteminin sonucu olarak insanlarda özellikle az gelirlilerde, yüksek sınıflara karşı şiddetli bir kin ve intikam duygusu ortaya çıkmıştır. Bu sosyolojik ve güçlü akımlar, bütün imparatorları, kralları, Kilise babalarını ve büyük zenginleri tahttan indirdi. Dolayısıyla gerçek maneviyat, eşitlik ve fakirlik sembolü olan peygamberler ve evliyalar da üst sınıf (burjuvazi) sanılarak, onlara da saldırılmıştır.

Evet, evrensel materyalizmi ve maneviyata karşı saygısızlığı netice veren güçlü ekonomik akımlar, dine ve maneviyata karşı çokça kullanılmıştır. Fakat insanların çoğu, “Bu ekonomik ve sosyolojik yapının asıl sebebi, ekonomidir. Din ve kutsal değerler değildir. Özellikle İslam dini asla değildir. Tarihi şekillendiren ekonomidir, din değildir; din ancak hayatın kalitesini arttırır, diye yeni yeni öğreniyorlar.”  (28: Mektup, Vahhabiler Risalesinden mealen.)

7. Ayet: “İşte kim bunun ötesini azgınca isterse, onlar sınırları aşmış olurlar: Bütün varlığa düşmanlık etmiş olurlar.”

Önce birey dengesizce yaşadığı için mahvolur. Ardından aile mahvolur. Ardından toplum silinir. Neticede bütün varlık ve hayat anlamsızlaşır. Demek burada dört temel sınır çiğnenmiş olur.

8. Ayet: “Onlar ki emanetlerine ve sözlerine riayetle biliniyorlar.”

9. Ayet: “Onlar ki dinlerini, namazlarını ve sosyal görevlerini, özellikle ailelerini korumakla biliniyorlar.”

Ayette geçen ve çoğul olan Salavat kelimesi Kur’an’da farklı yerlerde bu dört manaya (din, namaz, sosyal ve ailevi görevler manalarına) geldiğinden, bu tarz meali seçtik. Bana kalsa sadece üçüncü ve dördüncü manayı seçerdim. Çünkü ilk ikisi diğer ayetlerde genişçe anlatıldı.

10. Ayet: “İşte varlığa ve hayata varis olanlar bunlardır.”

11. Ayet: “Onlar Firdevs Cennetine (cennetin en üst katmanına) varis oluyorlar. Onlar orada ebedidirler.”

Firdevs Farsça bir kelimedir. Çok güzel, korunaklı bahçe demektir. Batı dillerinde bu kelimenin söylenişi paradistir.

Demek Kur’an, diğer bütün insanların güzelliklerine ve kültürlerine yol veriyor. Onları burada anlatılan bu on değere sahip çıkmaya çağırıyor. Evet, İsra Suresinde meşhur On Emir geçiyor. Bu suredekiler ise On Yüce Ahlaktır. Ama Müslümanlar 8. Ayeti çok ihmal ediyor. Malı görünce onu ganimet sanıyor. Emanetlerine, bir emanet olan devletlerine ve sözlerine riayet etmiyorlar.

Buraya kadar Kelam isminin tecellisi olan 11 vahiy ayetleri anlatıldı. Bunun ardında, canlı biyolojik vahiyden bahseden 11 ayet geliyor. Şura Suresinin sonlarında beş ayette anlatıldığı gibi, vahiy bir ruh ve hayat veren bir düzenleyici olduğu gibi, biyolojik ve insani yapılar da canlı ve ruhlu birer vahiydirler. Evet, Allah’ın ağzı olmaz. O Arapça ve İbranice konuşmaz. O, başta Peygamberlerin bilinçaltları olmak üzere biyolojik alem üzerinden insanlarla konuşur. Nitekim, eskiden koyu bir ateist olan sonra aşırı bir Hıristiyanlığa dönen Francis S. Collins, hayatı ve hayatın evrim sürecini anlatan kitabına Tanrının Dili ismini koydu.

12. Ayet: “And olsun (kat’i olarak) biz (sebepler dünyası ile) insanlığı (biyolojisiyle, kültürüyle, düşünce ve duygularıyla) çamurdan başlayan ve insan ile son bulan biyolojik çok dallı bir zincirden yarattık.”

Kur’an’da bir şeyle ile and içmek, o şeyin evrensel bir hakikat ve yasa olduğunu bildirir. Biz denmesi, Allah’ın, hayatı (Biyolojiyi) özellikle hayatın sosyolojik ve biyolojik evrim sürecini sebepler ile yaptığına bakar. Çamur, su ve toprak elementleri demektir. Ki biyolojik hayat bu ikisiyle oluyor. Yaklaşık yetmiş küsur element olarak. Ayette geçen sülale kelimesi, süzülmüş bir öz manasına geldiği gibi, zincir manasına da gelir. Konumuz insanlığın tümü olduğundan ve bu altı ayet, evrim sürecini anlattığından, biz ikinci manayı yani sözlük olarak kelimenin ilk manasını seçtik.

Bu ayet 28 harftir. Arapçada ondalık sistemin yani bir tam kalıpsal oluşun sembolüdür. El-İnsan kelimesinden, insanlığın tamamı değil de fert insanı anlarsak; sülale kelimesinden, babalarımızın yediği ve çamurdan oluşan bitki ve gıdaların özeti olan sperm (nutfe) diye anlarız. Fakat bu bireysel mana, ayetlerin bağlamına ve kelime seçimlerine tam uygun değildir.

Birinci mana şöyledir: 3,5 milyar yılda çamurdan bir hayat zinciri ve ağacı ortaya çıktı. Yani evrim süreci bu kadar devam etti. Sonra insan çevreye uyum sağladı. Onda biyolojik evrim durdu. Yani:

13. Ayet: “Sonra bu insan yapısını, sağlam bir rahme atılan nutfe (sperm, tohum) yapıyoruz.”

14. Ayet: “Sonra o spermi alaka (rahme asılan zigot) yapıyoruz. Sonra o zigotu bir çiğnemlik et (mudga) yapıyoruz. Sonra mudgayı kemikler yapıyoruz. Yani kemiklere o eti giydiriyoruz. Sonra o insanı yepyeni yaratılışa sokuyoruz. Yaratanların (form ve biçim verenlerin) en güzeli olan Allah’ın sistemi ne kadar da bereketlidir.”

Bu Ayetle İlgili Üç Önemli Bilgi:

A- Bu biyolojik bilgi, o günün Araplarının bildiği bir şey de olabilir. Mucizevi bir vahiy bilgisi de olabilir. Çünkü tam olarak bilimsel sürece uygun anlatılmıştır. Sadece meallerde bir yanlış çeviri var: Çünkü mudgayı kemikler yaptık, sonra onlara et giydirdik, diye mealler yazılmış.  Fakat bu cümle, sonra kelimesiyle değildir, açıklayıcı Fe edatı ile gelmiş. Çünkü et ve kemik süreci beraber oluyor. Yani kemiklere et giydirdik cümlesi, mudgayı kemikler yaptık cümlesinin açıklamasıdır. İkisi beraber oluyor, diyor. Arada öncelik sonralık yoktur. Ayetin fiilleri geçmiş zaman kipi de olsa, geniş zaman manasındadır. Kur’an, kesinlik bildirsin diye bu yöntemi çok seçiyor.

B- Biyolojiyi ve onun evrim sürecini anlatan bu pasaj, altı ayet olduğu gibi, 14. Ayette anlatılan süreç de altı devre olarak verilmiştir.  Nutfe, alaka, mudga, et, kemikler ve yeni bir yaratılış.

C- Ayette görüldüğü gibi, yaratmak yoktan yaratmak demek değildir. Form ve biçim vermek demektir. Evet, Allah bir şeyi yaratmak istediğinde onun içine bir yazılım koyar. Sonuçta o şey, o yazılım ile biçim ve mahiyet kazanır.

15. Ayet: “Sonra bu iç yazılımınız (ruhunuz) sizden çıkıyor. Yani kati ölüm oluyor.”

İnsan ölümü kendinden uzak bildiği için yani öyle tevehhüm ettiğinden ayet, dört kelimesi ve bir kelime kipi ile beş sefer pekiştirme edatı kullanıyor. İnsanın o ebedîlik kuruntusunu kırıyor.

16. Ayet: “Sonra kıyamet günü dirileceksiniz: O yazılımınız size daha güzel bir şekilde iade edilir.”

Bilgi olarak bu Kıyamet meselesi, normal bir insan için çok zor bir konu olduğundan, ayette tek bir pekiştirme edatı gelmiştir. Evet, Kur’an insanı yormaz. Bu 16. Ayet, şeddeleriyle beraber 23 harftir. Kur’an’ın özellikle bu 23. Surenin nasıl sosyolojik bir kıyamet ve dirilişi getirdiğini hatırlatıyor. İslam’ın Hicri 16. Asırda biteceğini de sezdiriyor. Nitekim bu konu, Kur’an’ın onlarca işaretinden anlaşılıyor. Çünkü Müslümanlar, bilimlere ayak uydurmuyor, her şeyin çözümünü şiddet ve savaşta görüyor.

17. Ayet: “Evet, and olsun! (Kesin olarak) Biz sizin üstünüzde yedi yol yaratmışız. Biz varlık sisteminden asla habersiz değiliz.”

Bu ‘Biz sizin üstünüzde yedi yol yaratmışız’ cümlesi beş manaya gelir.

1- Biz üstünüzde başta akıl ve düşünce olmak üzere yedi duygu yaratmışız.

2- İnsanlığın kurtuluşu için hümanizmden daha yüksek yedi semavi din yaratmışız. Nitekim bu son beş ayet (12-16) insanı anlatıyor. Bu ayet ise, kalbi ve manevi yolları anlatıyor.

3- Varlıkta ve hayatta, özellikle uzayda yedi (sonsuz) yollar var. Siz bu yollar üzerinde ahirete varacaksınız. Yedi sayısı, burada çokluk sembolüdür.

4- Ey Müslümanlar, din milliyetçiliği yapmayın. Sizden daha iyi yollar da var, diyor ayet.

5- Biz, insanlığı ve hayatı korumak için, çok şeyleri size dam ve çatı yapmışız. Özellikle bu gelen beş canlı çatı çok önemlidir.

Birincisi: 18. Ayet: “Biz gökten ölçülü bir su indiriyoruz. Onu yerde stok ediyoruz. İstesek onu gidermeye gücümüz yeter.”

Evet, maddi manevi hayatın kendisi ve nedeni su olduğu gibi, hayatı koruyan eko-sistemin en önemli malzemesi yine sudur. Ayrıca bu ayet, 57 (19*3) harfiyle manevi bir su olan ve semadan (metafizik alemden) gelen vahye de işaret ediyor. Evet, vahiy ve evrensel bilinç, özellikle Kur’an’da 57 sefer geçen El-Kur’an, varlık ve hayat için çok lazım kozmolojik bir koruyucudur.

İkincisi: 19. Ayet: “O su ile size hurma ve üzüm bağlarını inşa ediyoruz. O bağlarda dinlendirici nice meyve ve sebze olduğu gibi, onlardan karnınızı doyuracak yemekler de yapıyorsunuz.”

Evet, beslenme yani binler çeşit rızık, hayatın özü olduğu gibi, onun tabanı ve tavanıdır.  Ayette geçen geçmiş zaman kipi, geniş zaman manasındadır. Kesinlik için Kur’an, bu tarz ifadeleri çok seçer.

Bu ayet, hayatın nasıl mucizevi besinlerle korunduğunu insana gösterir. Sonsuz lezzetlerle bu hakikati, insana hissettirir. Ayette, hurma iman sembolü, üzüm ilim sembolü olduğu gibi, Arap ve Türk kültürlerine de işaret ediyor.

Bu 19. Ayet de 57 harftir. (19*3).  Kur’an’da 57 sefer geçen Rahman isminin tefsiri oluyor.

Üçüncüsü: 20. Ayet: “Ve o su ile Tur-i Sina’dan (Filistin’den) çıkan bir ağaç yaratıyoruz. O ağaç, kaliteli bir yağ verir. Ve yemekler için katık olan bir meyve verir: Zeytin.”

Bu 20. Ayet, zeytinin Akdeniz ikliminde yetiştiğini bildirir. Besleyici olarak ve lezzet yönüyle önemini hatırlatıyor.  Sıbğın (katık ve renk) kelimesiyle de zeytin ve zeytin yağının insana can ve renk verdiğini söylüyor.

Dördüncüsü: 21. Ayet: “Sizin için evcil hayvanlarda önemli bir ders vardır. Karınlarından dışkı ve kan içinden size safi, besleyici bir süt içiriyoruz. Ayrıca onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Evet, yemeğinizin ve iyi beslenmenizin önemli bir kısmı onların etlerindendir.”

Evet, bu beslenme tarzı, Allah’ın doğal sistemidir. Buna karşı gelen, vejetaryen olmaya çalışan, başını örse vurur.

Beşincisi: 22. Ayet: “Siz o hayvanlara ve gemilere biniyorsunuz.”

Ayet, insanın karada ve denizde seyahat ve ticaret yapması, önemli sosyolojik bir koruyucu faktör olduğunu söylüyor. Ayrıca gemi kelimesiyle de denizlerin hayata özellikle insanların hayatına ve ekosisteme nasıl analık ettiğini bildirir.  Dünya ekonomisinde özellikle sahillerde, balıkçılık, sağlık ve turizm sektörlerinin hayati önemini hatırlatır.

Sure bu 22 ayetiyle, dinî, insanî ve biyolojik vahyi anlattıktan sonra, vahyin ilk başlangıcını ve o dönem vahyinin nasıl olduğunu ve mahiyetini bildiren sekiz ayet ile devam ediyor. Fakat Tarihin karanlıklarında kalan o dönemi tanımak için şu beş bilgiyi önceden bilmemiz lazımdır. Şöyle ki:

Birincisi: Dünyamız dört buçuk milyar yaşındadır. Onda hayatın oluşum süreci, 3,5 milyar senedir. Hayatta önemli bir fasıl olan memelilerin yaratılışı, yaklaşık 60 milyon yıl öncedir. Son dokuz milyon yılda insan Homonoidlerden ayrıldı, yedi farklı insan tipi yaratıldı. Onlardan soyut düşünce ve kültürü edinmeyi bilen Homosapiens denilen bu günkü insanlık, yaklaşık üç yüz bin sene önce ortaya çıktı. Son kırk bin senede diller ve medeniyet (sosyal hayat) öğrendi. Kur’an ve Tevrat, Âdem kıssasını anlatırken bazen bu dönemi kastediyor.

Yaklaşık yedi bin sene önce de Nuh ile ifade edilen vahiy alma süreci başladı. Bu süreç 950 (19*50) sene ile ifade edilir. Bu sayı, vahyin tam sembolüdür. Sırat-ı Müstakim deyiminin sayısal değeridir. Sırat-ı Müstakim; bilinçli, korunaklı, dengeli orta yol demektir.

İkincisi: İnsanlık, Nuh öncesi dönemlerde tek bir sınıftı. Dindarı dinsizi, fakiri zengini yoktu. Bakara Suresi 213. Ayetin anlattığı gibi, insanlar bir tek ümmet idi. Sınıf farkı daha sonra ortaya çıktı. Sınıf farklarıyla çok zulümler olunca, Allah insanlığa bir düzen vermek için peygamberler gönderdi.  Evet, çağın durumu böyle olduğundan, onun kavmi Nuh’a, bu düz bir beşerdir (sadece bir tendir.), size karşı üstünlük kazanmak için dini anlatıyor, dediler. Evet, bu ifadenin kıssada olması, Nuh’un toplumunda henüz statü ve sınıf farkı olmadığını vurguluyor.

Üçüncüsü: İlk peygamber Nuh’tur. Bu dönem 950 sene sürmüştür. Evet, İlahi vahiy süreci Nuh’la başlıyor. Âdem'in Peygamberliği ise insan türünün kollektif peygamberliği demektir. Nitekim Âdem için, ilk insan, ilk peygamber ifadesi hiçbir dinî metinde geçmiyor. Bu Tarihi hakikat yani Nuh’un ilk Peygamber oluşu, Kur’an’la (4/163; 42/13) ve sahih hadisle (Buhari) sabittir. Arkeolojik verilere de uygundur.

Dördüncüsü: Bu dönemde insanlar henüz Mitolojik yani bir nevi rüya gibi düşündüğü için, bunlar meleklerle ve ruhlarla da görüşüyorlardı. Onun için Nuh kıssasında diriliş anlatılmıyor. İnsanlığın totemlerden kurtulup düzene ve dine girmesi için, sadece Allah’ın birliği (tevhid) ve sorumluluk bilinci (takva) dersi veriliyor. Nitekim Tevrat’ın mucizevi metinleri de böyle Mitolojik olduğundan, onlarda da diriliş anlatılmamıştır.

Üstad Said Nursi, mitolojinin vahiy ile ilişkisini bilmediği için, ilk dönem vahiylerde dirilişin anlatılmamasını o dönem insanlarının ilkelliğine: iptidailiğine bağlıyor. Fakat bizim buradaki bu yorumumuz, yani işi vahyin mitoloji ile ilişkisi şeklinde izah etmemiz, Tarihe ve Ontolojiye daha uygundur. Bu konunun ilmi analizi ise, şudur:

“Bu Tarihi gerçekliğin bilimsel izahı şudur: İnsanoğlu evrim sürecini geçirirken çocukluk dönemini yaşamıştır. Yani soyutlama yapma becerisini sağlayan üst korteks o çağlarda fazla çalışmadığı için Freud’un deyimiyle bilinçaltı, Carl Jung’un deyimiyle bilinçdışı yönleri üst korteksin aksine fazla çalışmış, dolayısıyla algı mekanizmaları daha çok somutlaştırma ve keşif (duru görü) tarzında çalışmıştır. Rüyadaki gibi. Nitekim dinî ve mistik bilgilerin çoğu, bu boyut üzere insanlığa gelir. Dolayısıyla dinler, kanunlar, prensipler ve diğer manalar gibi soyut olan her şeyi somut olarak anlatırlar. Ve soyut teorilerden daha çok somut uygulaması yönüne bakarlar. Evet, akıl yerine daha çok kalp çalışır, dinlerde.”

Beşincisi: Nuh’un gemisi öyle keresteden olan ve beş milyon canlı türü içine alan normal bir gemi değildir. O gemi Gofer’den (cifir, matematik ve manalardan, dinî ve insanî değerlerden) yapılmış, içine bütün diyalektik değerleri alan soyut, sosyolojik bir gemidir. Nitekim bir hadiste “İslam Nuh’un gemisidir, ona binen kurtulur” denilmiş. Deniz de zaman denizidir. Allah’a ve ebediyete inanmayanlar onda boğulur. Evet, El-Fülk (Gemi) kelimesi, 161 ediyor. İnsan kelimesi de 161 ediyor. 

Yüzeysel dindarların anladığı manasıyla Tufan, dünya ölçeklerine asla uymadığından ve başta fizik olmak üzere müspet ilimlere ters düştüğünden, biz fiziki bir tufana inanmıyoruz. Sadece Buzul Çağının felaketleri manasında olabilir, diyoruz.

Şimdi Nuh gemisine ve kıssasının izahına giriyoruz. Şöyle ki:

23. Ayet: “And olsun, biz Nuh’u onun kavmine (milletine) elçi olarak gönderdik. Onlara dedi ki: ‘Ey kavmim, sadece sonsuz Allah’a tapının. Onun dışında sınırlı somut ilahlar size mabut olamaz. Artık sorumlu davranıp, bölünmüşlüğe, putlara tapmaya son vermeyecek misiniz?

24. Ayet: “Manevi değerleri ve sonsuzluğu inkâr eden, onun kavminden olan yüce meclis, bu Nuh, sıradan bir beşerdir. Üzerinize üstünlük kazanmak için peygamberlik taslıyor. Allah eğer elçi göndermek isteseydi, melekler indirirdi. Böyle bir şeyi biz ilk atalarımız içinde işitmiş, görmüş değiliz.”

25. Ayet: “Bu, onda delilik olan bir adamdan başka biri değildir. Ölüp kurtuluncaya kadar belli bir süre onu gözetip bekleyin.”

Ankebut Suresi 14. Ayetin tefsirinde gördüğümüz gibi, bu üç ayette kıssadan hisse, Nuh, Hz. Muhammed’dir. Nitekim o günün Arapları da daha önce kendilerine vahiy gelmeyen, tam ilkel ve totemlere tapan bir toplum idi. Onlardan İbrahim ve İsmail gelmesi kıssası ise, Mitolojik Tevrat’tan alınma bir bilgidir. Tarihi bir gerçeklik değildir.

26. Ayet: “Nuh dedi ki: Ey beni diyalektik zıtlarla terbiye eden Rabbim, bu yalanlamalarına karşı bana yardım, et.”

27. Ayet: “Bunun üzerine biz ona vahiy gönderdik: Gözetimimiz ile ve vahyimiz ile bir gemi yap, dedik. Tufan emrimiz gelince ve tandır su ile kaynayınca (kıtlık olunca), her çift kavramdan ikişer hakikati o gemiye yükle: Diyalektik süreci başlat. Hakkında azap sözü gerçekleşenler hariç aileni de o gemiye sok. Sakın zalimler (dengesizler) için benden bir şey isteme. Onlar muhakkak zaman denizinde boğulacaklardır.”

Ayette geçen gözetimimiz, maneviyat ve tasavvuf hakikatidir. Vahiy ise, ilim ve din gerçeğidir. Bu ayet kelimeleri, bir sayıma göre 33 adettir. Bu sayı ise geminin karakterine bir ince işarettir.

28. Ayet: “İşte ey Nuh ve beraberindeki geliştirici diyalektik değerler, gemiye tam egemen olduğunuzda; ‘Bizi zalim, dengesiz bir milletten kurtaran Allah’a hamd olsun, de.”

Ayet numarası 28 rakamı, tam ve mükemmel bir yapı sembolüdür. Hamd de başarı ifadesidir. Evet, sonsuz bir hakikat olan Allah ile ve geliştirici diyalektik süreç (rububiyet) ile her şey tam mükemmel olur.

Bu bilgi ancak vahiy ile tam bilindiğinden, ayette, vahyin ifadesi olan Qul (söyle) kelimesi kullanılmıştır.

29. Ayet: “Yine vahiy diliyle de ki: Qul: ‘Ey beni diyalektik zıtlarla terbiye eden Rabbim, bana bereketli bir ortama inmeyi nasip et. Sen ikram edenlerin en iyisisin.”

Ayette geçen inzal kelimesi, indirme; dolayısıyla gemiden indirme manasını çağrıştırsa da burada bir inme ve indirme söz konusu değildir. Nitekim inzal-nüzul kelimesinin birinci manası, ikram etmek demektir. Evet, vahiylerde de bir indirme söz konusu değildir. Vahiyler sonsuz kâinat bilincinden Peygamberlere ve toplumlarına gelen bir ikramdır.

30. Ayet: “İşte bu zıtların çarpışmasında ve diyalektik süreç sonucu oluşan rububiyette nice ayetler (bilgi ve belgeler) vardır. Her ne kadar bu süreç ile tarafları imtihan edip yıpratıyorsak da.”

Bu evrensel ve ontolojik mana bilinmediğinden, tefsircilerin çoğu bu 30. ayete şöyle mana vermişlerdir: Bu gemi ve tufan konusunda nice ayetler vardır. Ve biz o gemiyi yıpratıyoruz.

31. Ayet: “Sonra yani bu Mitolojik çağdan sonra başka bir çağ ve başka bir nesil inşa ettik: Felsefe ve medeniyet çağı.”

Bu çağda sınıf ve statü farkları çok var. Her şey mal ve işgücüne göre değerlendiriliyor. Bu çağda İlahi sonsuz değerler özellikle diriliş düşüncesi yoktur. Şöyle ki:

32. Ayet: “Biz onların içinde onlardan bir elçi gönderdik. Ki sadece sonsuz Allah’a tapsınlar, ondan başka diğer sınırlı somut putları edinmesinler. Allah’a, varlık ve hayata karşı sorumlu davransınlar.”

33. Ayet: “O elçinin milletinden, manevi değerleri inkâr eden, ahiret ile buluşmayı yalanlayan, aşırı zengin yüce meclisleri dedi ki: Bu adam sizin gibi bir beşerden (düz insandan) başka biri değildir. Yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. Yani ekonomik bir üstünlüğü yoktur.”

34. Ayet: “İşte eğer sizinle aynı seviyede olan bir beşere (düz bir insana) uyarsanız, muhakkak çok zararlı çıkarsınız.”

35. Ayet: “Toprak ve kemikler olduğunuzdan sonra, sizin yerden çıkarılacağınızı mı size vaad ediyor.”

36. Ayet: “Size olan bu vaad, ne kadar da akıldan uzak!”

Müşrikler, dirilişi bir yazılım ve ruhun nakli tarzında değil de bitkilerin topraktan çıkışı gibi maddi bir diriliş olarak bildiklerinden, Kur’an, onların ahirete iman etmemelerini eleştirdiği gibi, onların bu yanlış, materyalize olmuş algılarını da eleştiriyor. Çünkü dünyada kabul edilen, yüz milyarlarca insanın maddeten dirilişi, dar dünyaya sığmaz. Onun için Bediüzzaman Said Nursi, diriliş ve mahşer sadece dünyada değil de güneş sisteminde olan dünya yörüngesinde olacaktır, diyor.

37. Ayet: “Onlar diyorlar ki, dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Bir nesil ölür, yeni bir nesil diriliriz sadece. Biz asla ahirette dirilecek değiliz.”

38. Ayet: “Bu adam, Allah’a iftira eden birinden başkası değildir. Biz ona asla inanacak gibi olamayız.”

39. Ayet: “Elçi, ‘Ey Rabbim, bunların yalanlamasına karşı bana yardım et, dedi.”

40. Ayet: “Allah, çok yakında onlar pişman olacaklardır, dedi.”

41. Ayet: Bunun üzerine sistemi dengelemek (hak) için büyük patlama onları yakalayıverdi. Hepsini tortuya çevirdik. Kahrolasın, o zalim: dengesiz millet.”

42. Ayet: “Bunların da ardından daha nice çağları ve nesilleri inşa ettik.”

43. Ayet: “Hiçbir ümmet (toplum) süresini ne geçebildi ne de ondan geri kalabildi.”

44. Ayet: “Bunlardan sonra elçilerimizi bir bir gönderdik. Her elçi kendi toplumuna geldiğinde onu yalanladılar: Biz de onları birbirine kattık; onları dillere destan hikayelere çevirdik. Demek hak ve hakikate inanmayan: varlığa ve hayata hakaret eden kavimler kahrolmalı.”

45. Ayet: “Daha sonra Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle (bilgi ve belgelerimizle) ve otorite açık bir mucizeyle gönderdik.”

Burada Musa, din, hukuk ve şeriat demektir. Harun da maneviyat ve tasavvuf demektir. Harun Musa’dan daha yaşlıdır. Evet, tasavvuf, normal dinlerden daha eskidir.

46. Ayet: “Onları, Firavun’a ve Meclisine gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler. Onlar çok kalkınmış bir kavim (millet) idiler.”

47. Ayet: “Kavimleri bize köle ve bizim gibi düz insan olan iki beşere mi inanacağız? Dediler.”

48. Ayet: “O kalkınmış kavim, o iki misyonu yalanladı. Sonuçta onlar zaman denizinde helak oldular.”

49. Ayet: And olsun (önemli bir hakikat olarak), biz Musa’ya kitabı (evrenin yasalarını içeren Tevrat’ı) verdik. Artık insanlığın bununla yol bulması umulur.”

Evet, Tevrat 39 bölüm olarak, varlığı ve hayatı ve insanlığı aydınlatan arketipler ve sosyal yasalar kitabıdır. Benim Tevrat da Mucizedir kitabım bu davanın belirgin bir belgesidir.

50. Ayet: “Meryem Oğlu İsa’yı ve anasını da bir ayet (belge ve bilgi) yaptık. Onları meskenler ve duru suya sahip bir tepeye (rabveye) yerleştirdik.”

Burada Meryem, zoru aşan insanlık demektir. İsa da, insan (Meryem) ürünü olan canlı vahiy ve din demektir. Nitekim Maide suresinde anlatıldığı üzere, cahil insanlar, sonsuz ve soyut Allah yerine bunlara yani insanlığa ve dinin şekillerine tapıyorlar.

Ayetin vurguladığı gibi, insanlık değerleri de dini değerler de ayettirler. Varlığın ve hayatın absürt ve anlamsız olmadığını; tam aksine nimet ve hakikat olduğunu belgeliyorlar.

Burada Rabve (tepe) kelimesi, Avrupa’yı çağrıştırıyor. Ki insanî değerler ve dinin ahlaki değerleri daha çok orada vardır. Avrupa, güzel meskenler ve berrak sular ülkesidir.

51. Ayet: “İşte ey peygamberlerin ümmetleri, güzel ve temiz şeyleri yiyin; yararlı işler yapın. Ben sizin ne yaptığınızı çok iyi biliyorum.”

Burada Ey elçiler kelimesi, ey elçilerin ümmetleri tarzındadır. Yoksa bu ayet ve gelen 52- 53.  ayetler anlamsız kalır. Maalesef mealler, bu gramer inceliğini görememişlerdir.

52. Ayet: “İşte ümmetiniz sadece burada anlatılan Peygamberler zinciridir. Ben sizi yetiştiren Rabbinizim. Bana karşı sorumlu olun; sakın bölünmeyin. Yoksa kafirlere varlık ve hayat hakikattir, nimettir, dedirtemezsiniz.”

53. Ayet: “Fakat bu farklı dindar gruplar, aralarında yönetimlerini kitaplara ve partilere göre böldüler. Her bir parti yanlarındaki birikim ile sevinip şımarıyor.”

Demek bu sosyal ve dini hastalık ilacı, 50. Ayette anlatılan İsa ve Meryem’dir. Yani hümanizm ve dinin ahlaki değerleridir; İncil’dir. Nitekim İsa dini, kıyamete yakın dönemde insanlığın dini olacaktır, diye rivayet var. Evet, bugün itibarı ile ne Yahudilik ne İslam ne de Kilise, dinin mucizeliğini gösteremiyor. Varlık ve hayat hakikattir dedirtemiyor. Demek tek çıkar yol, tek çare, buradaki son dört ayeti prensip yapmaktır. İşte İncil'in ahlaki prensiplerinin bu sosyal hastalığa nasıl çare olduğunu, bu aşağıdaki beş ayette görebiliyoruz; şöyle ki:

“Çoğu katı olmakla beraber, Tabiatta birçok yasalar var. Normal dinler, bu yasaların tadil edilmiş şeklidir. Biri devre dışı kalsa, hükmü kaldırılsa, Allah ya aynı yasayı veya daha iyisini devreye sokar. (Bakara, 106) Evet, İsa, daha iyi yasalar getirdi. Ben diğer dinleri kaldırmaya gelmedim, onları tamamlamaya geldim, dedi. (Matta, 5) Demek diğer dinlerin eksik tarafları var. Nitekim İsa, normal yasaları kullanmadı. Çok daha verimli ve mucizevi güzel yasaları kullandı. Mesela:

1- Biri sağ yanağınıza vursa (şiddet ve daha çok kayıp ortaya çıkmasın diye) siz sol yanağınızı da çevirin. Sana düşman olan o insan senin kardeşin olur.

2- Diğer dinler size dostlarınızı sevin demişler. Ben derim ki düşmanlarınızı dahi sevmezseniz iman etmiş olmazsınız.

3) Biri sendeki fazla gömleği istese sen üzerindeki gömleği de çıkarıp vermezsen iman etmiş olmazsın.

4- Sezar’ın hakkı Sezar’a, Allah’ın hakkı Allah’a, diye inanacaksınız. Dini, devlete ve siyasete alet etmeyeceksiniz.

5) İnsan sadece ekmekle yaşamaz. Vahiy (ruh ve yazılım) ile de yaşar.

Bundan sonra gelen altmış beş ayet, Hz. Muhammed’in müşriklerle, dindar ehl-i kitapla, bilim ehliyle ve samimi Müslümanlarla beraber Allah ile olan ilişkilerini anlatıyor. Şöyle ki:

54. Ayet: “İşte ey Muhammed, sen bu bölünmüş ve şekillerde boğulmuş, hakikati kaybetmiş dindarları belli bir süre bataklıkları içinde bırak.”

55., 56. Ayetler: “Onlar sanıyorlar ki, onlara destek çıktığımız mal ve oğlanlar (işgücü) ile, onlar için zenginlikte yarışıyoruz. Hayır onlar tamamen bilinçsizdirler.”

Evet, dinin manevi soyut değerlerini kaybeden toplumlarda geçerli değerler, sadece zenginlik, mal ve işgücüdür. Bunlara mukabil şöyle tam dindarlar da var:

57. Ayet: “O müminler ki, kendilerini zıtlarla terbiye eden Rablerinin haşyetinden dikkat kesiliyorlar.”

Haşyet, huzur ve yumuşama ile sıkıntı ve gerginlikten kurtulmak demektir.

58. Ayet: “Onlar ki, Rablerinden gelen ayetlere (bilgi ve belgelere) tam iman ediyorlar.”

59. Ayet: “Onlar ki, kendilerini zıtlarla terbiye eden Rablerine hiçbir şeyi ve hiçbir zıddı ortak koşmazlar: Tam güven içinde oluyorlar.”

60. Ayet: “Onlar ki, zekât ve mal verirken, Rablerine dönecekler diye kalpleri titrer.”

61. Ayet: “İşte bunlar iyiliklerde yarışıyor. Ve erkenden onu elde ediyorlar.”

62. Ayet: “Bunlara mukabil bazıları, yarışı ve imtihanı kaybediyor. Halbuki biz hiçbir cana, kapasitesinden fazla bir şey yüklemeyiz. Yanımızda (metafizik alemde) hak ve doğruyu söyleyen bir kitap vardır (hiçbir şeyleri kaybolmuyor.) Dolayısıyla onlara asla zulmedilmez.”

63. Ayet: “Fakat bunların kalp ve bilinçleri bunalım içindedir. Onların kendilerini tamamen ona verdikleri, sırf ona çalıştıkları başka işleri var.”

Çokluk ve dünya işleri içinde kayboluyorlar. Onun için iman ve ilme vakitleri kalmıyor.

64. Ayet: “Nihayet onların şımarık zenginlerini azap ile yakaladığımızda onlar çığlık atmaya başlarlar.”

65. Ayet: “Onlara: Bugün sakın çığlık atmayın, siz bizden asla yardım görmezsiniz, denilir.”

66. Ayet: “Ayetlerimiz (bilgi ve belgelerimiz) size okunuyordu. Siz ise topuklarınız üzerinde gerisin geriye kaçıyordunuz.”

67. Ayet: “Siz dine karşı kibirlendiniz, geceler boyunca konuşup ondan kaçtınız.”

68. Ayet: “Bunlar önemli bir söz olan Kur’an’ı düşünmediler mi, yoksa babalarına, benzeri gelmeyen bir şey mi bu Kur’an.”

69. Ayet: “Onlar, kendilerine gelen elçiyi (Muhammed’i) tanımadılar mı ki, ona karşı bilmemezlikten, tanımamazlıktan geliyorlar.”

Evet, Hz. Muhammed’in hayatı bellidir. Dünya bilim adamları da buna delildir. Fakat bazıları Psikolojik olarak hasta olduğu için, onun samimiyetinden şüphe edebiliyor.  Muhammed doğru söylemiyor, diyemiyorlar. Dolayısıyla, dinden kurtulmak için, o söz yerine, delidir, diyorlar.

70. Ayet: “Yoksa onda delilik mi var, diyorlar. Halbuki onun her işi dengelidir. (Hiçbir zaman uçlara girmedi.) O, dengelemek demek olan hak ile onlara gelmiştir. Fakat, onlar, dengeden ve dengelemek demek olan haktan nefret ettikleri (sürekli ifrat ve tefrit: aşırılık ve gerilik) içinde oldukları için ona inanmıyorlar.”

71. Ayet: “Onlar o kadar çok dengesizdirler ki, eğer hak, onların heva ve heveslerine uysa, fizik-metafizik (gökler ve yer) ve içlerindeki kişiliklerin dengesi bozulur.  Halbuki onların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak, onları kalkındıracak şerefli bir mesaj ile onlara gelmişiz. Onlar ise o mesajdan yüz çeviriyorlar.”

72. Ayet: “Yoksa sen onlardan vergi mi istiyorsun. İşte bilin ki Rabbinin vereceği vergi, çok daha yararlıdır. Seni yetiştiren Rabbin, rızık verenlerin en iyisidir.”

73. Ayet: “Evet, sen onlardan bir şey istemediğin gibi, onları doğru dengeli bir yola (sırat-ı müstakime) çağırıyorsun.”

74. Ayet: “Fakat ahiret ve dirilişe inanmayanlar, bu doğru dengeli yoldan sapır sapır aşağıya dökülüyorlar.”

Bu ayetlerde geçen, Hak, Denge, İslam ve Sırat-ı Müstakim kavramları için, Rum Suresi Tefsirinden bir ara izahı buraya almamız lazım. Şöyle ki:

“1- İşte, hak, varlık ve denge demektir. Var olan demektir. Kur’an’da bu Hak kavramı, tam 227 sefer geçmiştir. Kur’an, Allah, Rab ve Hak isimlerini en fazla zikrettiği isimlerdir. Oranları da bu sıradaki gibidir.

Bu tekrar durumu ve Yunus Suresi ayet 32 ile İsra Suresi ayet 105, bize bu kavramın maddi, somut hakikatini bildiriyor. Şöyle ki: Varlık, özünde soyut ve birdir, ayrıca sonsuzdur. Bu katmana Allah ismi bakıyor. Allah, sonsuz ve soyut olduğu için tapılmaya sadece kendisi layık olan demektir. Bu soyut sonsuz katman, diyalektik zıtlar ve onların çatışması olarak tecelli ediyor, varlık ve hayat bu diyalektik çatışma ile sonsuza dek evrimleşiyor. Buna da Rab ismi bakıyor. Rab, geliştiren ve terbiye eden demektir. Bu çatışmalı zıtlar alemi, eğer dengelenirse, varlık tam tahakkuk eder. Yani Hak olur. Yoksa kayıp ve batıl sayılır.

2- “Vahiy dili ile de ki: Gökten ve yerden size rızık temin eden kimdir, Kim, sizin işitme ve görme merkezlerinizi yönetiyor. Kim, cansızdan canlıyı, canlıdan da cansızı çıkarıyor. Kim, sonsuz olan kâinatı yönetiyor. Onlar ileride mecburen, Allah (sonsuz bir güç) bunları yapıyor, diyecekler. De ki: Madem durum budur, neden ona karşı sorumluluk halini (takvayı) yaşamıyorsunuz.!” (10/31)

“İşte o güç, Allah’tır, Rabbinizdir: Sizi diyalektik ortamda geliştiriyor, sonuçta işi dengeliyor. Varlık ve hayat, hak olarak ortaya çıkıyor. Demek hak ve dengeli seviyeden sonra kayıp (dalal) ve yokluktan başka ne olabilir.! Görmüyor musunuz: Nasıl saptırılıyorsunuz.!” (10/32)

“Evet, bu rububiyet (terbiye) gereği, insanın önünde iki yol var. Yasal yaşamak ve kanun dışı yaşamak. Kanun dışı yaşayanların üzerine rububiyetin azap sözü gerçekleşir. Çünkü onlar iman etmeyeceklerdir (varlık ve hayat anlamlıdır, demeyecekler) diye…” (10/33)

“Biz bu Kur’an’ı hak (denge) ile indirdik. O da hak (denge) ile indi, (yani yayıldı.) Çünkü senin görevin, uyarı ve müjdeleme arasındaki dengeyi muhafaza etmekten ibarettir. Nitekim sen bu Kur’an’ı peyder pey insanlara okuyorsun. Ve nitekim biz onu peyder pey indiriyoruz.

İnsanlar ona iman edip etmemede eşit seviyededirler. Fakat ilim ehli hemen ona inanır. Onun önünde secdeye gider. Varlık ve hayatın absürt olmayacağını biliyorlar ve dile getiriyorlar.

Evet, bu Kur’an, başta soyut ve somut hakikatler olmak üzere (mesela soyutu anlatan Allah ismi ile somutu anlatan Rahman ismi gibi) binlerce zıt kavramı dengeliyor. Ne çok sesliliği ne de çok sessizliği öneriyor. Orta yolu yaşatıyor.” (17/105-110)

3- Safsata ve Hakikat Kelimelerinin Etimolojisi

Medeniyetin başlangıcı kabul edilen 12 bin sene öncesinden ta M.Ö. 700’lü yıllara kadar, insanlar mitolojik düşünürdü. Yani uyanıkken bile rüya görür gibi, kavramları somut olarak anlar ve anlatırdı. Her şeyi, canlı ve ruhlu birer tanrı (melek) olarak görüyorlardı. Onlar, meleklere de tanrı diyordu. Çünkü Tanrının da meleklerin de öz varlığı, yazılım ve bilgidir. Demek her ikisi de ölümsüz olduklarından dolayı ortak isim almışlardır. Arapça ve İbranicede de Tanrıya Melik, meleklere de melek ve melaike denir. Yani değişen bir şey yoktur.  Fakat arkeologlar bu farka dikkat etmemişlerdir.

Evet, o kadim dönemlerde, soyutu kavrayan üst korteks (akıl) fazla çalışmıyordu. Onun yerine bilinçaltı (kalp) çok çalışırdı. Sonra Yunanlıların yaşadığı site devletlerde gerçekleşen özgürlük ve refahtan dolayı, soyut düşünce filizlenmeye başladı. Bilim ve felsefe ekolleri ortaya çıktı. Yüzlerce farklı fikir ve ekoller o kadar ileri gitti ki, varlık ve hayatta hakikat yoktur; varsa da biz asla bilemeyiz, diyen Sofistler (sofizm) meydanı aldı. Bu kelime, Yunanca bilgelik ve bilim demek olan Sofya kelimesinden türemedir. Ayasofya (kutsal bilgelik) kelimesi de buradan geliyor.

Çok acıdır ki, Sokrat, Platon ve Aristo gibi dev filozoflara rağmen ve iki bin yıl insanlığın kullandığı ahlak, ruhaniyat ve bilimlerine rağmen; gerçek felsefeci biziz, diyen bu sofist akım, Yunan bilim, medeniyet ve felsefesini bitirmek üzere iken Hristiyanlık, Bizans’ı elde edince artık bütün felsefeleri yasak etti. İslam dünyasında da Gazali, böyle bir yasağı Selçuklu devleti eliyle uygulattı. Bu da çok daha sonra dünyada özellikle Avrupa’da, materyalizm safsatasını doğuracaktı.

İşte Arap dili kelime türetmekte çok doğurgan olduğundan, bu sofistlerin dediklerine: Yani varlıkta ve hayatta hiçbir hakikat (gerçeklik) yoktur, varsa da bizim bilme şansımız hiç olmaz, şeklinde özetlenen iddialarına, Arapça olarak Safsata dendi. Bugünün ifadesiyle, anlamsız ve absürt konuşma ve boş bir  iddia. Hulasa, sofist veya sofestai kelimesinden safsata (sofistleşme) kelimesi türetilmiştir.

Bunun tam zıddı ise Hakikat kelimesidir. Bu kelime mübalağa kipidir. Yani fazlasıyla gerçeklik olan manasında kullanılır. Hakikat, hak kelimesinden türemedir. Bu da, çoğul olan hukuk kelimesinin tekilidir. Etimolojisi ise şöyledir: Her şeyi ortaya getiren ve dengeleyen mahkemede alacaklı ve verecekli dengelenince, hak yerini bulur, denge (hukuk) görünür hale gelir. Adalet (dengeleme) gerçekleşir; insan bir nefes alır, sonunda bu güzellik, insana varlık ve hayat gerçek imiş dedirtir.

4- Evet, fizik âlem, artı ve eksinin dengesinden ibarettir; sağlık, vücudumuzdaki trilyonlarca hücre ve organların dengesinden ibarettir. Aile, kadın ve erkeğin dengesinden, sevgi ve saygının birleşiminden ibarettir. Devlet, fakir ve zenginin, gelir ve giderin dengesi demektir. Bunların misallerini çoğaltabiliriz. Maalesef Albert Camus gibi bazıları tabiatı tam dengeli gördüğü halde, sosyal hayattaki kaosun asıl sebebinin imtihan ve sınav olduğunu bilmediğinden, Avrupa’da absürtlüğü ve anlamsızlığı yaymaya başladı. Gördüğü kaosun sebebi olarak da Kiliseyi gösterdi.

Hâlbuki bütün dinlerde asıl olan, denge ve adalettir. Fakat ihtiyaca binaen bazen uç olabiliyorlar; özlerindeki asıl hakikat ve adaleti kaybetmeden. Şöyle ki:

5) Varlık haktır. Asla anlamsız, boş bir hayal değildir. Hak, bugünkü Türkçede gerçek demektir. Kelimenin etimolojisi şudur: artı- eksi dengelenince varlık somut olarak tahakkuk eder. Hakkın çoğulu hukuktur. Hukuk daima, alacaklı ile borçluyu, suçlu ile mazlumu dengeler, onun için adalet işlerine hukuk denilir. Ve adalet kelimesi bugünkü Türkçede, tam dengeleme demektir. Kanunlar her zaman dengeli olamadıkları için, bu iş kanuni olsun denmez. Hukuki olsun denir. Fakat Araplar, hayattaki bütün zıtlıkları dengeleme ve barıştırma demek olan İslam dininin özünü kaybettiklerinden onlar hala, bu iş kanuni olsun, derler.

Ahlak da Aristo’dan beri denge demek olduğu Etik 1-2 kitabında yazılır. Aristo Felsefesi 2000 yıl boyunca insanları kendi emri altına aldığı için; denge ve bütün zıtları özellikle iman ile bilimi dengede yaşamak demek olan İslam, Hicri 50’li yıllardan beri Emevilerin eliyle kaybolduğundan, Müslüman ahlakçılar, denge demek olan o etik bilimleri Kur’an’dan alacaklarına Aristo’nun Etik kitabından almışlardır. Nihayet 1916’ta Bediüzzaman Said Nursi, ifrat-tefriti (aşırılık ve gerilik) ve orta yolu tefsirinde yazdı. Sırat-ı Müstakimi gösterdi.

Evet, artı ve eksi dengelenir, atom diye madde ortaya çıkar. Yaz ve kış dengelenir, bahar olarak tahakkuk eder. Kadın ve erkek dengelenir, aile diye küçük bir cennet tebellür eder. Ve yazılım biliminde veriler dengelenir; bilgi ve ilim diye gerçek varlık kendini gösterir. Nitekim İbn Arabi, Allah’ın en büyük ismi (görünür somut boyutu) ilimdir, diye tekrarla söylüyor. Modern bilimler bu İlahi ilme evrensel yazılım diyorlar. Ki Allah’ın ilmi daha çok, yazılım yani somut veriler olarak çalışır. Uzaktan projektör gibi değildir, onun ilmi ve bilgisi.

Bu sonsuz bilgi-işlem, kaos matematiği ile düzene girdiğinden, onda her şey sonsuz ihtimallerden bir ihtimal de olsa hep o ihtimal oluyor. Kur’an, bu kaos matematiğine emir yani yönetim diyor. Ruh, kıyamet (diriliş) ve atmosfer bu emirle yönetilir, diyor.

Allah’ın böyle sonsuz bilgisi ve gücü var olduğu için O, hiçbir şeye muhtaç değildir, bütün insanlarla tek tek ilgilenir. Bu ilginin eski ismi inayettir.

İnsanın bilinç ve bilinçdışı bilgi-işlem hacmini şöyle tasavvur edebilirsiniz: Bir tek hücrenin çekirdeği olan DNA, harf bazında milyon sayfalık bilgiyi taşıyor. Bunu yüz trilyon hücre ile çarpın, onun da kainattaki sayısız varlıklarla iletişimini düşünün. Yani insanın bilgi-işlem hacmi sonsuzdur.

6) Varlığın ikinci bir özelliği de üçlü sisteme sahip olmasıdır. Artı, eksi ve nötr. Yaz, kış ve bahar.  Fizik, metafizik ve ikisinin ortası olan biyoloji gibi. Enerji, yazılım ve evrim gibi.

Soyut, somut ve ikisi arası gibi. Din; enerji, yazılım ve evrim gerçeği için, kudret, ilim ve irade demiş. Yani baharı isteyen, yaz ve kış faturasını ödemeli; sonra bahara sahip olur. İrade, gelişme isteği demektir. Evet, gelişmek isteyen ve ölümü yenme arzusunda olan, önce enerji kazanmalı, sonra yazılım ile gerçek varlık olan bilgi olmalı; sonra sonsuzluğa kadar evrimleşir.

Evet, İslam dünyasını kötürüm eden, bu üçlü sistemin onda olmamasıdır. İslam dünyası bugün tek ayaklıdır; ya para var, bilgi yok veya inanç var para yok. Veya inanç da var, para da var. Ama bilgi olmayınca, gizli anarşizm demek olan istibdat ve iç savaş oluyor.

Hristiyan dinindeki üçleme, aslında bu gerçeği anlatır. Baba (metafizik) Oğul (fizik) alem ve ikisinin ortası olan Ruh. Müslümanlar için, besmele her şey demektir. Besmele, bu üçlü sistemi anlatır. Ve bu sistemi garantilemek için iki aracı daha ayrıca bildirir. Allah: Sonsuz soyut varlık. Rahman: O'nun somut versiyonu olan kâinat… Rahim: İkisinin ortası…

Baştaki Be de nedenselliği ve isim kelimesi ise bilimselliği bildirir. İmam Eş’ari ve İmam Gazali’den sonra nedensellik öldü, Bilimsellik ise, hiç İslam dünyasına uğramadı. Halbuki Allah’ın isimleri öyle sözcükler değildir, her isim, bir varlık hakikati ve dolayısıyla bilim alanı demektir. Nitekim hep derim; İslam dünyası on coğrafyada Rönesans’ı bir derece yakaladı. Ama hiç aydınlanamadı. Aydınlanmaktan kastım Fizik, Kimya ve Biyoloji olarak ve şimdi de Yazılım olarak varlığı ve hayatı izah edebilmektir.

7) Demek fizik, metafizik ve aradaki boyut; başka bir tabir ile Baba, Oğul ve Ruh birdir. Din buna, Allah ve Yahwe diyor. Her iki kelime de sonsuz varlık ve tapılmaya yalnız kendisi layık olan demektir. Evet, Varlık, soyutuyla somutuyla birdir ve sonsuzdur. Sadece ona tazim edilir. Yoksa sınırlı somut benliklere ve dosyalara kulluk yapmak putperestliktir. Putperestin ahlakı ve dengesi hiç olmaz. (Kur’an, 9/8-10) Çoktan beri Ortadoğu’nun üç semavi dini de sonsuzluğu kaybettikleri için tabilerinde inanç ahlaka dönüşmüyor. Bir nevi Putperest gibi kalıyorlar.

Devlet, fakir ile zengini, kadın ile erkeği, işçi ile patronu dengeleyen güç demektir. Evet, somut varlığın aslı olan atom, artı-eksi dengesidir. Sosyal hayat, zengin-fakir ve orta sınıftan oluşur. Aile erkek-kadın ve çocuğun adilane yaşaması demektir.

Demek burada büyüklük, ifrat ve tefrit, yani aşırı gitmekle geri kalmak arasında oluşan gerçek ahlak demektir. Büyüklük özellikle azim kelimesi, somut ve gerçekten yaratılmış şey demektir.

Hz. Muhammed, bütün hayatında hiç uçlara uğramadı, hep denge ve orta yolu seçti. Zaten getirdiği dinin ismi de İslam’dır. İslam, başta ruhanilik ve devlet ile bilim ve imanı barıştırmak olmak üzere bütün zıtları barıştırıp, dengeleyip hayatı bir bahar yapmaktır. Bu ahlak o kadar önemlidir ki, Kur’an'da, Allah dahi sırat-ı müstakim (orta yol) üzeredir, diye ifade ediliyor. (Hud, 56) Evet, Allah için yaratmak çok kolaydır.

Çünkü sadece dengelemekle kainatlar yaratılıyor. Onların küçük modelleri olan beyinlerimiz çalıştırılıyor. Hz. Muhammed’in ibadet şekli olan namaz da bu dengeyi pratize ediyor. Kur’an, Namaz, fahşa ve münkerden (ifrat ve tefritten) alıkoyar, diyor. (Ankebut, 45) Kur’an’da, bu evrensel yaratılış formu olan denge ve barışı anlatan yüz küsur ayet var. 

Maalesef, bu denge ve barış ahlakı İslam’ın temel ve birinci konusu iken, Müslüman ahlakçılar bunu Kur’an’dan değil de fazilet ve ihlas yerine iyiliği ahlak motivasyon aracı olarak gösteren Aristo’nun İfrat ve Tefrit (aşırılık ve gerilik) ortasını anlatan Etik kitabını esas almışlar. Nihayet 1916'da Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman, bunu Kur’an’a dayandırdı: Aşırı zekâ ile ahmaklığın ortası olan hikmet ve anlayışı, saldırganlık ve korkaklık ortası olan cesareti, şehvet düşkünlüğü ile sönüklüğün ortası olan iffeti buldu. İslam Ümmetinin bir ayıbını kapatmış oldu.

Evet, hakikat, dengededir. Güzellik, dengededir. Dolayısıyla dengeli dünyaya ve Biyosfere âşık olunuyor. Onun için Hz. Muhammed’e özellikle Allah’ın sevgilisi denmiştir. Kur’an bunu şöyle açıklıyor:

8) Al-i İmran Suresi, 3/31-32 şöyle diyor: “Qul (vahiy diliyle de ki:) Eğer Allah’ı seviyorsanız, ben Muhammed’e uyun, Allah da sizi sever. Yani eksiklerinizi siler (mağfiret), size rahmet (başarı) verir. (31)

Bana tabi olmak demek, başta sonsuzluk ve sınırlılık, evrensel ve lokal değerlere uymanız demektir: Yani Allah’a ve elçisine itaat edin. Eğer dönüp kaçarlarsa hiç şüphesiz Allah, gerçekleri örten kafirleri sevmez: Yani onları başarılı kılmaz. (32)

Hulasa, sırat-ı müstakim, namaz, rububiyet, imtihan, adalet ve güzellik kelimeleri, Hak kelimesi ile eş anlamlıdırlar. Batıl, dalalet, ifrat, tefrit ve zulüm onun zıt kavramlarıdır.”

75. Ayet: “Eğer onlara acısak ve onlardaki o zararı gidersek, onlar azgınlıklarında devam edip ayak direteceklerdir; körler gibi şaşkın davranacaklardır.”

76. Ayet: “Nitekim biz onları azap ile yakaladık. Fakat kendilerini yetiştiren Rablerine uygun davranmadıkları gibi, kusurlarının giderilmesi için de yalvarmadılar.”

77. Ayet: “Nihayet şiddetli bir azaba sahip bir kapı üstlerinden açarız. (Onları aç bırakırız.) Bunun üzerine umutsuz ve mahrumiyet içinde kalırlar.”

78. Ayet: “Halbuki açlığın onlarca çaresi var. Kainattaki yazılım ve bir yazılım olan ziraat sistemlerini çalıştırmak. Nitekim Allah size, kulak, gözler ve beyinler vermiştir. Ama siz çok az şükrediyorsunuz.”

79. Ayet: “Evet, Allah’tır sizi toprak içine eken. Sonra O’na doğru toplanırsınız.”

80. Ayet: “Sadece Allah’tır, ölüm ve hayat diyalektiğini, gece ve gündüz değişikliği gibi zıtları dengeli bir şekilde çalıştıran. Acaba bu diyalektik süreç ile aklınızı çalıştırmayacak mısınız.”

81. Ayet: “Hayır, onlar, ziraattan, yazılımdan, soyut değerlerden anlamıyorlar. Ahiretteki diriliş vaadini de somut bir çıkış olarak anlıyorlar. İlkellerin dediği gibi diyorlar.”

82. Ayet: “Diyorlar ki: Öldüğümüzden, toprak ve kemiklere dönüştüğümüzden sonra mı kesin dirilecekmişiz.?”

83. Ayet: “Bize ve atalarımıza bu mesele çok vaad edildi. Bu söz, eskilerin efsanelerinden (mitolojilerinden) başka bir şey değildir.”

“Kur’an, Esatirül-Evvelin denilen eskilerin efsaneleri kavramını dışlamıyor. Rüya, Mitoloji ve Vahyin aynı yerden: Peygamberlerin bilinç altından geldiğini kabul ediyor.  Nitekim, Esatirül-Evvelin kelimesi, Kur’an’da dokuz sefer geçmiştir. Üçü vahiy manasında, üçü diriliş manasında, üçü de Allah mefkuresi manasında. Demek Kur’an’ın eleştirdiği, onların bu üç hakikati gerçek olarak bilmeyip, hayali mitolojik hikâyeler sanmasıdır.”

84. Ayet: “Sen ey Muhammed, bunlara sor: Sonsuz bir bilinç içeren dünyanın ekosistemi ve içinde yerleştirilen bilinçli canlılar kimindir, kim onları yönetiyor. Eğer gerçekten bilim ehli iseniz söyleyin.”

85. Ayet: “Onlar ister istemez, Allah’a aittirler, diyecek. Artık neden meseleyi anlayıp mesaj almıyorsunuz.?”

86. Ayet: “Vahiy dili ile sor: Evrende yedi (yani çok ve sonsuz) galaksi ve güneşleri yaratan, Evreni somut (azim) bir devlet (taht: arş) olarak yöneten kimdir?” 

87. Ayet: “Onlar ister istemez, Allah diyeceklerdir. Sen de ki: Artık neden sorumlu, takvalı ve bilinçli davranmıyorsunuz?”

88. Ayet: “Bunlar yazılım ve bilinç gibi soyut değerleri bilmiyorlar. Onun için vahiy dili ile onlara sor: Eşyayı eşya kılan, onların içyüzünü oluşturan yazılım hakikati kimin elindedir. Dolayısıyla varlıkları kurtaran ama kendisi kurtulmaya ihtiyacı olmayan kimdir. Eğer bilimleri esas alıyorsanız bunu bilirsiniz.”

89. Ayet: “Onlar istemese de Allah diyecekler. Sen vahiy dili ile de ki: Öyle ise neden büyülenip sağa sola yalpalanıyorsunuz.?”

90. Ayet: “Halbuki o Peygamber onlara hakk ve hakkı gerçekleştiren denge ile gelmiştir. Onlar ise, sürekli dengesizlik içinde; ifrat tefrite (aşırılık ve geriliğe) sapma içinde oldukları için sürekli yalan söylüyorlar.”

Önemli Bir Not: Ayette yalancılar kelimesi, söz olarak sürekli yalan konuşuyorlar manasında değildir.  Onların fikirleri ve davaları hakikate isabet etmiyor, düşüncelerinin ve imanlarının bir karşılığı yoktur, manasına geliyor. Evet, kizb kelimesi etimolojik olarak, bir şeyin karşılığının olmaması demektir.

91. Ayet: “Mesela Allah’ı maddi ve sınırlı bir varlık olarak bildiklerinden, O'na evlat isnat ediyorlar. O'nun yanında başka tanrıları ve güçleri kabul ediyorlar. Halbuki eğer başka tanrılar olsa birbirine üstünlük taslayacaklar. Sonsuz olan Allah bu kötü vasıflandırmalardan çok çok münezzehtir.”

92. Ayet: “Allah gayb ve şehadetin (metafizik ve fiziğin) bilgisi ve yazılımdır. O, sınırlılıktan ve somut bir nesne olmaktan çok yücedir.”

93. Ayet: “De ki: Ey Rabbim, eğer onların bu yanlışlarından dolayı onlara vaad ettiğin azabı bana göstersen…”  94. Ayet: “Rica ediyorum: Beni o zalim ve dengesiz millet içinde bırakma.”

95. Ayet: “Evet biz, onlara edeceğimiz azabı gerçekleştirmeden onu sana gösterebiliriz.”

96. Ayet: “Fakat sen yine de o azabın gerçekleşmesini isteme, İsa gibi kötülüğü en güzel yolla gidermeye bak. İşi bize bırak; biz onların o sınırlı sıfatlanmalarını çok iyi biliyoruz.”

97., 98. Ayetler: “Sadece kötülüğün geneline karşı gel.  Ey Rabbim şeytanların dürtülerinden ve benim yanımda hazır olmalarından sana sığınıyorum de.”

99. Ayet: “İşte hak ile batılın çatışmasından ibaret olan imtihan alemi, böyle devam eder. Nihayet ölüm birisine geldiğinde, ‘Ey Rabbim beni geri döndür, ey Rabbim beni geri döndür, ey Rabbim beni geri döndür’ diye yalvarır.”

Ayette beni geri döndür kipi çoğul olarak geldiğinden, en az üç sefer o kişinin bunu tekrar ettiğini bildirir.

100. Ayet: “O ölen kişi devamında şöyle der: ‘Ey Rabbim, dönersem belki iyilik yaparım, bıraktıklarımı telafi ederim.’ Fakat bu sadece ağzıyla söylediği kuru bir sözdür. Arkalarında, geri dönmemeleri için diriliş gününe kadar devam eden bir berzah (engel) vardır.”

101. Ayet: “İşte evrenin borazanına üflendiğinde: Yani diriliş emri verildiğinde, o gün artık aralarında ne akrabalık ve aristokratik ilişkiler olur ne de birbirinden yardım isteyebilirler.”

102. Ayet: “O gün tam adalet olacaktır: Kimin terazisi ağır olursa o kazançlı çıkacak.”

103. Ayet: “Kimin de terazisi hafif kalırsa, işte onlar, tam zararlı çıkacaklar; cehennemde ebedi kalacaklardır.”

104. Ayet: “Orada ateş onların yüzlerine savrulacak; onlar orada kavruk kalacaklardır.”

105. Ayet: “Allah onlara seslenecektir: ‘Ayetlerim (bilgi ve belgelerim) üzerinize okunmuyor muydu? Siz de onları şiddetle yalanlamıyor muydunuz?”

106. Ayet: “Onlar ise şöyle cevap verecekler: ‘Ey Bizi zıtlarla yetiştiren Rabbimiz, bizim kötü tarafımız, iyi tarafımıza üstün geldi. Dolayısıyla biz sapık bir millet olduk.”

Eski tefsirler, şekavet yerine, ayette, şıkwe kelimesi seçilmiştir; bu da onların iyilik ile kötülük taraflarının eşit olduğuna işarettir, diyor. Evet, imtihan mantığında, adalet ve hakkaniyet esas iki unsurdurlar. Demek hiç kimseye zulmedilmiyor.

107. Ayet: “Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkart. Eğer o kötülüklere bir daha dönersek, demek biz bu azabı hakkeden zalimlermişiz.”

108. Ayet: “Allah onlara, o cehennemin içine kovulun. Ve sakın benimle asla konuşmayın, der.”

109. Ayet: “Çünkü benim öz kullarımdan bir fırka, sürekli: Ey Rabbimiz, bu imtihandaki eksiklerimizi gider, bize rahmet ve başarı nasip et, sen en iyi başarılı kılansın, diyorlardı.”

110. Ayet: “Siz ise, onları alaya alıp onlara gülüyordunuz. Onları eziyordunuz. Nihayet onlar bu kurtarıcı mesajlarımı size unutturdular.”

111. Ayet: “İşte ben, imtihan şiddetine sabrettikleri için onları mükafatlandırdım. Onlara var olmayı ve mutlu yaşamayı kazandırdım.”

112. Ayet: “Allah o cehennemdekilere sorar: Yıllar sayısıyla Yeryüzünde ne kadar kaldınız?”

113. Ayet: “Onlar, bir veya yarım gün, biz tam bilmiyoruz. Sen takvim yapanlara bunu sor, derler.”

114. Ayet: “Allah, gerçek manada çok az kaldınız: Eğer bilim ehli iseniz bunu iyi bilirsiniz., der.”

115. Ayet: “Allah, ‘Siz bilimleri bilmediniz, bizim sizi absürt ve anlamsız yarattığımızı sandınız. Bize (metafizik aleme) asla dönmeyeceğinize inandınız’ diye onları kınamaya devam eder.”

Ben bu manaları uydurmuyorum. Bunlar ayet ve cümlelerin bağlamından ve mucizevi kelime seçimlerinden çok net olarak anlaşılıyor.

116. Ayet: “Hak Kral olan (başta soyut ve somut veriler olmak üzere her şeyi denge yani yazılım ile yaratan, dolayısıyla evreni sonsuz bir birlik içinde yöneten) Allah birdir. Eşi benzeri ve ortağı yoktur. O, çok kerim (verimli) bir arş (yönetim) sahibidir.”

Daha önce somut kâinat manasında Arş’ül-Azim kavramı, 86. Ayette geçti. Burada ise evrenin yönetimi manasında Arş’ül-Kerim deyimi geçiyor. Ne yaratmada ne de yönetmede Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Yaratmak da yönetmek de O’na aittir. (7/54) Sonsuz birlik işareti, işlemi ve işletmesi olan sonsuz yazılım bunun tam bir delilidir.

117. Ayet: “Dolayısıyla hiçbir burhanı/güçlü delili olmadan, Allah ile beraber başka bir şeyi tanrı olarak görenin, o şeye dua edenin hesabı ancak metafizik alemde (ubudiyet, imtihan ve diyalektik süreçlerin sonuçlarının elde edildiği alemde) görülecektir. Hiç şüphesiz putperest kafirler, isteklerine kavuşmayacaklardır.”

118. Ayet:Sen de ey Muhammed, bu birlik inancını yerleştirdin, Kur’an’ı 15 asır boyunca yaşattırdın. Fakat senin de peygamber olarak görev eksiklerin var. Onun için, “Ey beni zıtlarla imtihan ve terbiye eden Rabbim, benim eksiklerimi gider, bana başarı nasip et. Sen başarı nasip edenlerin en iyisisin” diye yalvar.”

Evet, mesela henüz inanmayan Emevi Hanedanını serbest bırakması, onları Müslüman kabul etmesi, büyük stratejik bir yanlıştı. Çünkü İslam Ümmetinin 1450 senedeki binlerce eksik ve kusuru bu yanlıştan kaynaklandı. Ve hala devam ediyor.

Bu mucizevi sureyi, Abdussamet’ten 90 sefer dinledikten sonra bu harika bağlamlar ve kelime seçimlerinin incelikleri açıldı. Kusur etmişsem değerli, alim hocalarımın katkısını bekliyorum. Eleştiriye açığım.

 

29.04.2026

Bahaeddin Sağlam

 






Son Eklenen Makaleler
Bahaeddin Sağlam
Hz. Muhammed Son Derece Samimiydi: Müminûn Suresi
9.05.2026 11 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 186
9.05.2026 546 Okunma
1 Yorum 09.05.2026 11:13
Reşat Nuri Erol
‘Başka bir Türk ekonomisi tasavvur edelim…’-2
7.05.2026 778 Okunma
1 Yorum 07.05.2026 09:57
Reşat Nuri Erol
‘Başka bir Türk ekonomisi tasavvur edelim…’-1
6.05.2026 974 Okunma
1 Yorum 06.05.2026 08:31
Reşat Nuri Erol
“Febieyyi âlâi rabbikümâ tükezzibân?” - 2
5.05.2026 1187 Okunma
1 Yorum 05.05.2026 11:48
Reşat Nuri Erol
“Febieyyi âlâi rabbikümâ tükezzibân?” - 1
4.05.2026 994 Okunma
1 Yorum 04.05.2026 07:20
Hüseyin Bağdatlı
EN BÜYÜK HIRSIZ KİMDİR? İMAMOĞLU MU, ERDOĞAN MI?
3.05.2026 147 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 185
3.05.2026 939 Okunma
1 Yorum 03.05.2026 10:18
Özer Ataç
Yeni (den) Orta Çağ 8
2.05.2026 281 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 184
2.05.2026 992 Okunma
1 Yorum 02.05.2026 10:06
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 183
1.05.2026 1046 Okunma
1 Yorum 01.05.2026 09:36
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 182
30.04.2026 1105 Okunma
1 Yorum 30.04.2026 09:51
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 181
29.04.2026 962 Okunma
1 Yorum 29.04.2026 08:00
Hüseyin Bağdatlı
RÜYAMDA SAİDİ NURSİYİ GÖRDÜM
26.04.2026 199 Okunma
Hüseyin Bağdatlı
RÜYA DEYİP GEÇMEYİN. İSABET OLMUŞ.
26.04.2026 178 Okunma
Hüseyin Bağdatlı
OSMANLICA ZORUNLU DERS OLMALI
26.04.2026 219 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 180
26.04.2026 1082 Okunma
1 Yorum 26.04.2026 10:12
Reşat Nuri Erol
Kur’an kıssalarını işte böyle anlamaya başladım
25.04.2026 1292 Okunma
1 Yorum 25.04.2026 04:34
Reşat Nuri Erol
1323. hafta Kur’an ve İlim seminerimizden… - 4
24.04.2026 1011 Okunma
1 Yorum 24.04.2026 11:24
Reşat Nuri Erol
1323. hafta Kur’an ve İlim seminerimizden… - 3
23.04.2026 1054 Okunma
1 Yorum 23.04.2026 13:20
Reşat Nuri Erol
1323. hafta Kur’an ve İlim seminerimizden… - 2
21.04.2026 1121 Okunma
1 Yorum 21.04.2026 07:26
Hüseyin Bağdatlı
SANASASYONEL OLAYLAR
20.04.2026 217 Okunma
Reşat Nuri Erol
1323. hafta Kur’an ve İlim seminerimizden… - 1
20.04.2026 1205 Okunma
1 Yorum 20.04.2026 07:57
Özer Ataç
YENİ (DEN) ORTA ÇAĞ 7
19.04.2026 1292 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 179
19.04.2026 1203 Okunma
1 Yorum 19.04.2026 09:40
Hüseyin Bağdatlı
OKUL CİNAYETLERİNİN SEBEPLERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİM.
18.04.2026 301 Okunma
Bahaeddin Sağlam
Why Is the Islamic World in Ruins?
18.04.2026 268 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 178
18.04.2026 1234 Okunma
1 Yorum 18.04.2026 09:54
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 177
17.04.2026 1326 Okunma
1 Yorum 17.04.2026 09:57
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 176
16.04.2026 1314 Okunma
1 Yorum 16.04.2026 11:02
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 175
15.04.2026 1214 Okunma
1 Yorum 15.04.2026 09:28
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 174
13.04.2026 1233 Okunma
1 Yorum 13.04.2026 10:18
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 173
12.04.2026 1194 Okunma
1 Yorum 12.04.2026 07:23
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 172
11.04.2026 1157 Okunma
1 Yorum 11.04.2026 04:53
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 171
10.04.2026 1105 Okunma
1 Yorum 10.04.2026 07:15
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 170
9.04.2026 1396 Okunma
1 Yorum 09.04.2026 12:02
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 169
8.04.2026 1260 Okunma
1 Yorum 08.04.2026 09:44
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 168
7.04.2026 1241 Okunma
1 Yorum 07.04.2026 08:23
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 167
6.04.2026 1227 Okunma
1 Yorum 06.04.2026 11:03
Özer Ataç
Yeni(den) Orta Çağ 6
5.04.2026 2650 Okunma
Reşat Nuri Erol
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 166
5.04.2026 1265 Okunma
1 Yorum 05.04.2026 09:51
ZEKİ ALTUBOĞA
20.1 DESTPÊK: MODELA CIVAKA TEVAHÎ (NÊZÎKATIYA ORGANÎSÎ
4.04.2026 470 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
18.1 PÊŞEKEŞ: ANALOJIYA PERWERDEYÊ YA JI CIVAKÊ TÊ
4.04.2026 533 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
17.1 PÊŞEKÎ: ROLA BINGEHÎ YA RÊVEBERÎYÊ Ji bo pergal,
4.04.2026 343 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
BEŞA 15: MEKANÎZMAYA RÊVABERÎ, PARVEKIRINA CIVAKÎ Û
4.04.2026 375 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
BEŞA 14: ABORÎ, KREDÎ, HEVPARÎ Û MEKANÎZMAYA PARVEKIRIN
4.04.2026 379 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
BÊŞA 13: MEKANÎZMAYA HAKİMİYET, DÎN, DAXWAZ Û DERFETAN
4.04.2026 313 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
BEŞA 12: MEKANÎZMAYA GEL, ZIMAN, HUNER, TEKNÎK Û HIQUQÊ
4.04.2026 319 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
BEŞA 11: AX, BERHEMANÎN, PARVEKIRIN Û MEKANÎZMAYA
4.04.2026 313 Okunma
ZEKİ ALTUBOĞA
BEŞA 10: RÊVEBERÎ, PLANKIRIN Û MEKANÎZMAYA
4.04.2026 236 Okunma


© 2026 - Akevler