İSRÂ SÛRESİ TEFSİRİ
Süleyman Karagülle
746 Okunma
İSRA SÛRESİ 97-100.AYETLER

İSRA SÛRESİ - 21. Hafta

97-100 ayetler

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

***

 

وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا (97) ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا وَقَالُوا أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا (98) أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ   الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلًا لَا رَيْبَ فِيهِ فَأَبَى الظَّالِمُونَ إِلَّا كُفُورًا (99) قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَائِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْإِنْفَاقِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ قَتُورًا (100)

 

***

 

وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا (97)

Va MaN YaHDi elLAvHu FaHuVa elMuHTaDi Va MaN YuWLiLu FaLaN TaCiDa LaHuM EaVLiYAvEa MiN DUvNiHIy Va NAXŞuRuHuM YaVMa eLQıYAvMaTi GaLAy VuCUvHiHiM GuMYan Ve BuKMan Va ÖumMan MaEVAvHuM CaHanNaMu KulLaMAv PaBaT ZiDNAvHuM SaGIyRan

“Ve Allah kime hidayet ederse o mühtedidir ve kimi idlal ederse onlar için O’nun dununda evliya bulamazsın ve kıyamet yevminde onları vecihleri üzerinde umyen ve bükmen ve summen haşrederiz. Me’vaları cehennemdir. Her hubut ettiğinde onlara sairi ziyade ederiz.”

Size inanmaları için sizden servet istiyorlar, iktidar istiyorlar yahut kerametler istiyorlar. Senin onlara deliller getirmen yeterli değildir. Allah kime hidayet ederse o mühtedi olur. Allah’ın idlal ettiğine ise sen O’ndan başka veli bulamazsın.

Kur’an’ın pek çok ayetlerinde bu mealde beyanlar vardır. İnsanların hidayeti kabul edip etmemeleri, onların yeter inanç sahibi olup olmamaları değildir. Eğer onlar kötü insanlar ise Allah onlara hidayeti nasip etmez, onlara delillerin hepsi karanlık görünür. İyi insanlar iseler Allah onlara hidayet eder, deliller onlara ikna edici gelir.

16 Nisan Anayasa halk oylamasında Allah vaat ediyor ve diyor ki; Ben doğru nedir onu göstereceğim ama kör, dilsiz ve sağır olanlar göremeyeceklerdir. Bizim ‘evet’ veya ‘hayır’ vermemiz önemli değildir. Allah ‘evet’ hayırlı ise evet’i, değilse ‘hayır’ı attıracaktır ve sonuç daima hayırlı olacaktır. Çünkü O’nun iradesi öyledir. Ne var ki asıl kaybedilen imtihan benim içtihadım ‘hayır’ iken ‘evet’ vermem veya ‘evet’ iken ‘hayır’ vermem. İşte o zaman Allah bana olan hidayeti keser ve bir daha ben doğru yolu bulamam. Ama içtihadım ne ise ben oyumu ona göre kullanırsam Allah önümü açar ve hidayete ererim.

Sen oyunu içtihadına göre kullan, kalanına karışma. Biz ne istersek o olacaktır. Sen içtihadınla amel etmekle mükellefsin, olaylar ise senin istediğin gibi değil, bizim istediğimiz gibi devam eder, diyor Allah.

Hele birilerini koruma veya kurtarma endişesine de kapılma. Yaptıklarından dolayı biz onu dalalette bırakırız. Sen onu kurtaramazsın. Açıkça ifade etmek istiyorum ki ben Saadetçilerin yola gelmesini istiyorum… Gülencilerin yola gelmesini istiyorum... Ak Partililerin yola gelmesini istiyorum... Diğer partililerin gelip gelmemesi nerede ise eşit yahut bunların gelmesi kadar onları düşünmüyorum.

İşte, Allah diyor ki; sen bunlara bir yardımda bulunamazsın, onun dışında onlara veli bulamazsın. Demek ki Allah’ın onlarla velayeti devam etmektedir. Yine de dalaletten O çıkaracaktır. Bu sebepledir ki biz bize düşeni yapacağız. ‘Hayır’ çıkarsa, Ak Parti’nin içinde faaliyete devam edeceğiz. ‘Evet’ çıkarsa, Ak Parti’nin dışında yine Ak Parti’nin hidayette olması için çalışacağız. Şimdi, hidayet nedir, onun üzerinde düşünelim.

İlk kabilelerde kabileler birbirlerini ziyaret etmeden önce hediye gönderir, bununla ‘barış amacıyla geliyoruz’ der, sonra ziyaret ederlerdi. Hediyesiz giderlerse ‘size saldıracağız’ anlamı taşırdı. Sonraları önden gidip yol gösteren ve kılavuzluk eden kimselere “hadi” dendi. Daha sonra da gerekli bilgileri veren ve uyarıları yapana “hadi” dendi.

Allah Peygamberleri hadi olarak gönderdi. Kur’an’a kadar bu böyle devam etti. Kur’an son kitaptır. Bundan sonra yeni kitap gelmeyecek, peygamber de gelmeyecek, kitabın yerini Kur’an’ın her çağdaki ilimlerle tafsil edilmesi alacak, peygamberlerin yerini ilim adamları alacaktır. (“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” Hadis)

Tarikat ehliyle ihtilafımız burada başlar. Onlara göre peygamberden sonra keramet sahibi veliler gelecek, insanlığı onlar hidayete götürecek. Oysa gerek Kur’an gerekse Son Nebi âlimlerin bu işi yapacaklarını, ilimde rusuh sahibi olanların yapacağını söyler.

Allah’ın dalalette bırakmak istedikleri kimseler ilmin değil oyun peşinde koşarlar, doların peşinde koşarlar, kerametlerin peşinde koşarlar. Oysa onlar hidayeti bulamazlar. Bulsalar bile yine ilim ile bulurlar.

Bir konuyu iyi bellememiz gerekir. Bilmeyen cahil değildir, bilmek istemeyen cahildir. Akevler’de başladığımız “Adil Düzen” çalışmalarını Erbakan benimsedi, öğrenmek için çalıştı, sonuna kadar savundu ve dünyaya anlattı. En son ESAM Genel Sekreteri olduğu dönemde Prof. Dr. Arif Ersoy’la çalışarak “Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen” kitabını yayımladılar. Onun dışındaki Millî Görüşçüler, Süleyman Arif Emre gibi birkaç zevatın dışında olanlar karşı çıktılar, öğrenmemeye veya sabote etmeye çalıştılar. ‘Anayasa Mahkemesi yasakladı’ dediler, böyle bir şey olmamasına rağmen uydurdular, bile bile yalan söylediler. Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesinde “Adil Düzen” adı altında İslâmiyet’i istismar ettiler diyor. “Adil Düzen”i yasaklamıyor, istismardan dolayı ceza veriyor. İddiaları tümüyle yanlıştır.

1- Anayasa Mahkemesi yasama mercii değildir, yasaları hükme bağlama merciidir. Kararı yalnız o davayı kapsar ve sadece taraf olanları bağlar. Ondan sonra yapacaklarına değil, daha önce yapılanlara aittir.

2- Anayasa Mahkemesi “Adil Düzen”in kötü olduğunu söylemiyor. Onun söylemi içinde yapılan yanlışları sayıyor. Bir şey yanlış kullanılıyor diye o şey terk edilmez.

3- Hâkimler kararlarını yazarken gerekçe göstermek zorundadır. Görüşlerini o bilgilere dayandırırlar. Karar aleyhine bir itiraz olursa karara dayanak olsun diye yazılır. Gerekçe karar değildir. Anayasa Mahkemesi karar bölümünde yukarıda bahsettiğimiz konuya yer vermemiştir. Dolayısıyla karar Anayasa Mahkemesi kararı değildir.

4- İslâmiyet’te yönetime fiilen karşı gelme yoktur. Mahkemenin kararı olsa da mahkeme yetkisini aşmış olarak bir karar vermiştir. Ona kimse uymak zorunda değildir. Örnek olarak Anayasa Mahkemesi karar alsa ki; ‘evlenme dini hükümlerdendir, bundan sonra evlenmek meşru değildir’, biz evlenmeyi mi terk edeceğiz?

Millî Görüş Partileri Akevler’in “Adil Düzeni”nden partiyi uzak tutmak için mal bulmuş mağribiye döndüler. Şimdi de “Adil Düzen” patenti onlara aitmiş, biz kullanamazmışız yanıltmasını ya da aldatmasını yapmaktadırlar.

Demek ki bugün hidayetin manası sorunları çözen içtihatlardır. 

Kur’an Sermaye’ye diyor ki; siz gelin faizli sömürü sisteminden vazgeçin. Serbest rekabet içinde ticaret yapın, siz de yararlanın insanlık da yararlansın. Gelin ilmi sömürü aracı olarak kullanmaktan vazgeçin. Din düşmanlığı yapmayın. Otel odalarında iktidarları indirip çıkarmayın. Ama böyle yapmayacaksınız, “ibaden lena” gelmektedir ve siz teslim olacaksınız. Hiç kulak veren var mı? Sermaye mağlup olacaktır. Merkezi yönetimler mağlup olacaktır. Anayasayı 50 defa değiştirseniz, %99 evet alsanız da merkezi yönetimler son bulacaktır.

Bundan sonra “Ve” harfi ile atfedip ve ahirette haşrederiz diyor. Haşrederiz… Ba’sederiz… Cemederiz… demektedir. “Ba’sederiz”in anlamı oraya bir görev yapmak için göndereceğiz demektir. Cennette olsun, cehennemde olsun görevimizin olması gerekir.

Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiçbir şey yaratmasaydı o zaman Allah’ın varlığı ile yokluğu bir olurdu. Demek yaratıcı var demek yaratılan da vardır demektir. Tanrı size dese ki; madem benim yaptıklarımı beğenmiyorsunuz, yetki veriyorum, getirin projeyi uygulayayım. Yeryüzündeki insanlardan biri var mıdır ki, tamam, ben projeyi getireceğim desin ve bu kâinatın projesinden daha iyi proje getirsin. Allah’ın mevcut projesini eleştireceğinize kendiniz proje getirin. Yeni proje bir yana, daha bildiklerimiz bile binde bir değildir. 

O halde biz Allah’ın nasıl yapmakta olduğunu inceleriz. O’nun yaptıklarını düzeltmeye ne gücümüz ne de yetkimiz var. Kadın erkekten farklıdır. İsterseniz binlerce anayasa çıkarın, Sermaye evrensel hukuk dese, kadını erkek yapamazsınız.

“Vecihleri üzerine haşrederiz” tabiri geçmektedir.

“Vech” yüz demektir. İnsandaki dışarıyı algılama organları yüzdedir. Gözler, kulaklar, tat ve koku. Hayvanlarda da bu algılar vardır, ancak onların işitme ve görme algıları insandaki koku ve tat gibidir, hafızada saklayamazsınız, onlarla mantık oluşturmazsınız. Göz ve kulak ise tam aksidir. Siz onlarla geçmişe bağlısınız. Gelecekteki uzayda da sinir hücreniz uzanmaktadır. İnsanın konuşma mekanizması da yüzdedir. Türkçede “yüz üstü sürünme” tabiri vardır. Şairin (Necip Fazıl) "Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya" mısraı dillerde hep dolaşır. Savaşta düşmanın seni görmemesi için yere yatarsın ve sürünerek ilerlersin. Kur’an bu tabiri kullanmaktadır. Bununla beraber tüm yönleriyle bir şeyi ele almak da teveccühtür.

Summ (sağırlar), umy (körler) bukm (dilsizler) birkaç defa geçmektedir. Bunlar insanı hayvanlardan ayırır. Hayvanlar da ses duyarlar ama o sese bir mana katmazlar. Koku gibi tat gibi algılayıştır. İnsan sesi algılar ve ilim dünyasına yükler. Basarda kavramları oluşturur. İlim ancak ölçebildiğimiz yerlerde vardır. Ölçüyü de bugün ancak gözle yapabiliyoruz. Dil ise görüşlerini karşı tarafa aktarma aracıdır. Bunların hiçbirisi hayvanlarda yoktur.

Başka yerlerde “summun bukmun umyun” haber olarak gelir ve aralarında “Ve” bulunmaz. Burada ise hal olarak geçer ve aralarında “Ve” harfi vardır. Bir de sıra olarak “summ” ile “umy” kelimeleri yer değiştirmiştir. Her ikisinde “bukm” ortadadır. Oysa “summ” ve “umy” algı aracıdır, “bukm” ise konuşma ile ilgilidir. Uygun olan ikisinin yan yana gelmesidir.

Bu özellikleri tesbit eder, buna bir hikmet ararsanız, Kur’an’ı yorumlamış olursunuz.

İster tabii ilimler olsun, ister içtimai ilimler olsun, kullanılan metot hep budur.

Demek ki tefsir aynı zamanda bize müsbet düşünmeyi de öğretmektedir, bize düşünme alışkanlığını sağlamaktadır.

Demek ki sebep ve sonuçları başkalarından öğrenme yerine kendiniz araştırırsanız sizdeki tevil ilmi gelişir.

Bu üç melekenin birden çalıştığını ifade eder. Körler de aslında görürler. Onların beyinlerinde de cisimlerin şekli ve yeri bellidir. Elleriyle yoklayıp öğrendikleri şekilleri bizim algıladığımız gibi algılarlar. Geometriyi tam olarak kavramaktadırlar. Üniversiteyi bitirebilirler. Bükmün’ün ortaya alınışı asılda insanda dördüncü meleke vardır, o da yapma melekesidir; işitir, görür, anlatır ve yapar.

Söylemeden önce işitme vardır. Yapmadan önce görme vardır. “Bukm” kelimesi sümm’ünde yokluğunu içerdiği için ortaya alınmıştır.

Ben böyle düşünüyorum, siz de başka türlü düşününüz. Ahiret hal yapılmış, dünyadaki ise haber yapılmıştır. Ahiretteki körlük, dilsizlik ve sağırlık dünyadakinden farklıdır.

“Me’vaları cehennemdir.”

“Evye” sığınma demektir. Ev manasınadır. İnsan fırtınalardan ve kötülüklerden korunmak için evine girer, ev kendisini korur. Hazreti Nuh’un oğlu dağı kendisine ev yapıyor ve ‘o beni korur’ diyor.

Kur’an’da burada “onların me’vaları cehennemdir” diyor. “Me’va” Türkçedeki ev kelimesinin ismi mekânıdır. Konakları cehennemdir diyor. Fırtınadan, soğuktan, sıcaktan, düşmandan, canavardan korunmak için eve girersiniz. Cehennemi burada me’va olarak vasıflandırmaktadır. Cehennem kelimesi de fırın demektir. İnsanların eğitilmeleri için hazırlanmış yerdir, varlıklarının korunması için oluşturulmuş yerdir.

“Habeta” (tı) ağaçlardan dökülmüş yapraklardır. “Tı” “Te” ye dönüşerek “Habete” (te) insanın gönlünün bir tarafa akması, meyletmesi manasını kazanmıştır.

“Te” harfi ile “Habet” Kur’an’da üç defa geçer, “Ta” ile bir defa geçer, böylece dörtlenirler. Kur’an’da “Rablarını ihbat ederler” diyor. “Tı” harfi ile “şeytan onu mess ile tahabbut eder” diyor. Buradaki “hebt” serinlemek anlamındadır. “Rablerine ihbat ederler” demek, sıkıntıdan kurtulmak demektir. Çocuk annesine ihbat eder. Kendisini onun yanında emin olarak görür. Rablarına ihbat etmek O’nun yanında kendini güvende hissetme demektir. Cehennemde sıkıntılı olma durumundan çıkıp serin bir alana dönüştüğü zaman sıcaklık yeniden artmış olur.

فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ (67/11)

“Zenblerini itiraf ettiler, sair ashabına suhk olarak” denmektedir. “Sair” kelimesi ile “Suhk” kelimesi Kur’an’da 19’ar defa geçmektedir. 17’si ishak olarak geçmekte, 2’si ise mekân olarak geçmektedir. Daracık yer demektir. Rüzgâr eşyaları alır sürükler. Takıldığı yerde kalır. Odunu yaktığınız zaman önce alevlenir. Bu alevlenen odundaki gazdır. Sonra alevi söner ve yalnız alevsiz kömür yanmaya devam eder. Asıl sıcaklık o zaman ortaya çıkar. Cehennemin de alevi sönünce sıcaklığı artar denmektedir.

“Külle Mâ” her seferinde demektir. Demek ki cehennemde bir alevlenme olacak, sonra sıcaklar artıp devam edecektir demektir. Periyodik ısınmalar ve soğumalar olacaktır. Nasıl dünyada gece ile gündüz varsa, yaz ile kış varsa; ahirette de böyle periyodik oluşlar olacak, oluş kanunları devam edecektir.

Ahiret hayatı dünya hayatına benzemektedir. Tüm fizik ve kimya kanunları, biyoloji kanunları orada da geçerli olacaktır. Kâinatı yöneten kanunlar vardır.

1-      Madde Sakımı Kanunu. Yeni parçacıklar var olmazlar, parçacıklar yer değiştirirler, birleşirler, ayrılırlar.

2-      Enerji Sakımı Kanunu. Parçacıkların hız karelerinin toplamı sabittir, artıp eksilmez, sadece birinde azalır diğerinde çoğalır.

3-      Entropinin Büyümesi Kanunu. Başlangıçta hızlar ışık hızıyla hareket ederken, sonra birbirleriyle etkileşerek sonunda ısıya dönüşürler.

4-      Evrim Kanunu. Entropinin küçülmesi demektir. Dağınıklığın düzgünlüğe geçme kanunudur.

Bu dünyada entropinin büyümesi evrimden daha büyüktür. Yani kâinat çökmeye gidiyor. Ahirette ise bu kanun değişecektir. Entropinin büyümesi kanunu yerine entropinin küçülmesi veya dengede kalması demektir. Başka bir şey değişmeyecektir.

وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ

Va MaN YaHDi elLAvHu

“Ve Allah kime hidayet ederse”

Allah insanları yaratmış, onlara kötü veya iyi insan olma özgürlüğünü vermiştir. Bu özgürlüğü inkâr edenler vardır. İnsan özgür olarak iyi olmayı seçerse Allah ona hidayet eder. Ya başka hadi kimseleri ona gönderir ve ona yol gösterir. Yahut müsbet ilmin metotlarını kullanarak kendisi hidayeti bulur.

فَهُوَ الْمُهْتَدِ

FaHuVa elMuHTaDi

“O mühtedidir”

Yani insan iyi veya kötü insan olmayı kendisi tercih eder. Ama ondan sonra kendi başına iyi insan olmaz. Ancak Allah’ın gösterdiği yola giderse hidayet etmiştir.

Hidayet etmenin iki manası vardır, yolu göstermek veya yola götürmek.

İnsan Allah’tan hidayet isteyecektir, Allah da ona hidayet edecektir, ona kurtuluş yolunu gösterecektir. Ama kurtulmak için Allah’ın gösterdiği yoldan kendisinin gitmesi gerekir.

 Ak Parti ve Gülen iyi insanlardır, iyilik istiyorlar, Allah da onlara iyi olmanın yollarını Akevler ile göstermektedir ama sonra da onlar ona uymuyorlar.

وَمَنْ يُضْلِلْ

Va MaN YuWLiLu

“Ve kimi idlal ederse”

Kötü olan kimseleri de idlal eder. İyi veya kötü olma insanın elindedir. Kötü olanlara artık şeytan arkadaş olur ve onu hidayete değil dalalete götürür.

Demek ki cennete veya cehenneme gitme insanın elindedir.

Arabanın biri cennete gider, diğeri cehenneme gider. Kişi bu arabalardan birine binme konusunda serbesttir. Kişi tercih eder. Ama cehenneme giden arabaya bir defa bindi mi artık o araba cennete gitmez, o araba cehenneme gider.

İşte, Gülencilerin ve Millî Görüşçülerin hatası burada. Batı dünyasının zinacı faizci arabalarına biniyorlar, onu Kur’an nuruna götürmek istiyorlar! Oysa bu arabanın yolunu değiştirmek senin veya onun gücünde değildir, bu araba ancak cehenneme götürür.

فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاءَ

FaLaN TaCiDa LaHuM EaVLiYAvEa

“Sen onlara evliya bulamazsın”

Araplarda bir gelenek vardı. Bir adam suç işledi mi onun diyetini yakınları öder ve kavgayı sona erdirirlerdi. Bu birlikteliğe “akıle” diyorlardı. Akıle demek ayak bağı demektir, suçu işlemeye mani olma demektir.

Kur’an bu müesseseyi geliştirdi ve “akıle” yerine “evliya” kelimesini kullandı. Sorumlu olana “veli” denir. Biz buna “dayanışma ortaklığı” diyoruz. Hazreti Resul siyasi dayanışma ortaklığını Medine’ye gittiği zaman kurdu. Araplarda bu durum kabileciliğe dayanıyordu. Önder bunu kabilecilikten çıkardı, sözleşmeye dayandırdı. Siyasi dayanışmadan sonra ilmî dayanışma ortaya çıktı. Fıkıh mezhepleri doğdu. Sonra ahlakî dayanışma ortaya çıktı, tekkeler ortaya çıktı, tarikatlar ortaya çıktı. Sonra da meslekî dayanışma ortaya çıktı, loncalar ve esnaf teşekkülleri, çarşılar ortaya çıktı.

Hâsılı, “dayanışma ortaklıkları” demek, önce kişiyi dalaletten kurtaran ortaklık demektir. Sonra da verdikleri zararları paylaşarak ödeme demektir. Böylece kısastan kurtarma demektir. Allah bize çok açık olarak diyor ki; ister Millî Görüşçüler olsun, ister Gülen cemaati olsun, Allah onlara hidayet etmişse etmiştir, sen hidayet etmeye kalkışma, sen onlara dayanışma ortağı bulamazsın.

مِنْ دُونِهِ

MiN DUvMiHIy

“Ondan başka”

Burada yine açık kapı bırakıyor. Yani Allah Ak Parti’yi de Gülen cemaatini de hidayete erdirebilir. Baştan idlal etse bile tövbe etmeleri halinde onları hidayete erdirebilir.

Bu sebepledir ki biz ne Gülencilere ne de Ak Partililere cephe alıyoruz. Allah’ın onlara hidayet etmesini ümit ediyoruz ve dua ediyoruz. Biz ikisinin iyiliği için çalışıyoruz.

İkisi de bize karşı cephe alıyorlar ama biz duamıza devam edeceğiz.

وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Va NaXŞuRuHuM YaVMa eLQıYAvMaTi

“Ve onları kıyamet gününde haşr ederiz”

“Nab’asuhum” demiyor, “Nahşuruhum” diyor.

“Ba’setme” görevli kılma demektir. “Haşretme” demek çıkış arama demektir.

İnsanlar beklenmedik bir olayla karşılaştıkları zaman bir araya gelirler ve orada sorunlarına çözüm ararlar. 15 Temmuz’da durum böyle oldu, halk sokağa döküldü, sorunlarına çare aradı. Bir yerin isyan etmesiyle sokağa dökülme çok tehlikelidir. Düşman bunu fırsat bulur ve tüm kitleyi imha eder.

Bugünkü haşr ise örgütlüdür. Sivil savunmada herkesin bir onbaşısı vardır. Her onbaşının kendi seçtiği bir yüzbaşısı vardır. Her binbaşının on bin başısı vardır. Her on bin başının bir yüz bin başı vardır. Herkesin cep telefonu vardır ve herkes kendi üstünün sesini tanımaktadır. Telefon çalışmazsa o zaman doğrudan gelişmeler olur. Herkes me’vasına gider ve orada olacakları bekler.

Ahirette haşr vardır. Entropinin büyüdüğü dünya hayatı yok olmuştur. Yeni bir düzen gelecektir. Bunun ne olduğunu öğrenmek için insanlar sokaklara dökülmüştür.

عَلَى وُجُوهِهِمْ

GaLAy VuCUvHiHiM

“Vecihleri üzerine”

Buradaki vecih yüz yerine tavırları yani dünyadaki amelleri üzerine demektir.

İnsan dünyada yaşamış ve kendisini oluşturmuştur.

عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا

GuMYanVe BuKMan Va ÖumMan

“Körler, dilsizler ve sağırlar olarak”

Dünyada kör, dilsiz ve sağır idiler. Hidayete ermemişlerdi.

Dünyanın cennetine değil de cehennemine doğru yol almışlardı. Ortaklık cennetinden kaçmış, işçilik cehennemine yuvarlanmışlardı. Yerinden yönetim sisteminden kaçmış, merkezi sömürü sistemine yuvarlanmışlardı.

Ahirette de cennet yolunu bulamayacaklar, kendi dalaletleri içinde yolları cehenneme çıkacaktır. Orada da cennete giden uçaklar kalkacak, orada da cehenneme giden uçaklara kendi seçimleri ve kendi körlükleri içinde bineceklerdir.

مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ

MaEVAvHuM CaHanNaMu

“Me’vaları cehennemdir”

Kalkan arabaları sonunda cehenneme varacak ve orada yerleşeceklerdir. Bugün soruşturma safhası vardır. Eziyet edilmektedir. Soruşturma bitince hapishaneye sevk edilir ve kişi rahat eder. Cehennem de kıyametin zulmünden kurtulma yeridir. Artık yeni hayat bellidir. Herkes ne yapacağını bilmektedir. Bu sebeple me’vaları cehennemdir diyor. Yakıtı insan ve taş olan cehennemin alevi bittiğinde yani kor haline geldiğinde ısısı artar ve cehennem ehli insanlar artık bu sıcak âlemde yaşarlar. Onların da uykuları vardır.

كُلَّمَا خَبَتْ

KulLaMAv PaBaT

“Her hubut ettiğinde”

Her soğuduklarında, soğuma esnasında alevli hale geçerler. Alevli hali onlar için buzhane donduruculuğudur. Alev olma ve kor ateş olma insanın kendi bedeni yapısında oluşmadır. Sıcaktan yanma veya soğuktan donma değil de kendi yapısının değişmesi sonucu alev olma veya kor ateş olma durumudur.

زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا (97)

ZiDNAvHuM SaGIyRan

“Onların sıcaklığını artırırız.”

“Sa’ir” burada nekre gelmiştir. O halde değişik durumlarda değişik sa’ir olacaktır.  Her seferinde sıcaklık biraz artacaktır. Entropinin büyümesi yerine sıcaklığın artması yer alacaktır. Entropi bugün sıcaklık değişiminin sıcaklığa bölümü ile tanımlanmaktadır.

dT/dt olarak tanımlanmaktadır.

T sabittir, dT/dt değişmektedir. dT/dt sabit olup T değişebilir, o zaman da aynı etkiyi yapar.

ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا وَقَالُوا أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا (98)

ÜAvLiKa CaZAyEuHuM BiEanNaHuM KaFaRUv Bi EAvYATıuNAv Va QAvLUv Ea EiÜAv KUnNAv GıIAvMan Va RuFAvTan EaEinNAv LaMaBGUvÇUvNa PaLQan CaDIyDan

“Bu onların cezasıdır. Çünkü onlar küfrettiler ve izam ve rufat olduktan sonra gerçekten mi cedid halk ile ba’s olunacağız dediler.”

Bugün yeryüzünde iki grup insan vardır.

Biri; Sermaye’nin savunduğu ahirete inanmayan ateist insanlar.

Diğerleri ise; Allah ve ahirete inanan ama ona göre amel etmeyen kimselerdir. Namaz kılıyor, oruç tutuyor ama namazın ve orucun icaplarını yerine getirmiyor.

Bu ayetler ne tarafa bırakıyor? Burada açıkça onları bu tarafa bırakıyor. Tüm insanlığı, Allah ve ahirete inanan herkesi, Allah’a ve cennet-cehenneme inanmayan bu zümreye karşı birlikte savaşmayı öneriyor.

Bizim Kur’an’dan ve tarihten anladığımıza göre bu savaşta tüm insanlar bir olup Sermaye’nin sömürüsüne son vereceklerdir. Bu arada bunlar yerinden yönetimli hicret demokrasisini getirecek, bürokratik sömürüye de son vereceklerdir. Hukuk düzeninde kimse kimseden ruhsat veya izin almaz. Herkes kendi içtihadına göre şeriatın hükümlerini uygular. Bir haksızlık yaparsa, hakemlerden oluşan yargıya hesap verir. Kur’an düzeni budur.

Demek ki insanlık iki şeye son verecektir.

Biri, sömürü sermayesine son verecektir.

Diğeri de, hükmedici bürokrasiye son verecektir.

Küfür etmeleri ile kavl etmeleri birbirinden ayrılmıştır. Küfür kavilden sayılmamıştır. Ahireti inkâr da küfürden sayılmamıştır. Demek ki küfür kavli değil fiilidir. Uygulamalar küfürdür. Paylaşmanın şeriata göre yapılmaması, adalete göre yapılmaması, kıst ile yapılmaması, hak ile yapılmaması küfürdür. Hakemlerin kararları ile değil de hâkimlerin kararı ile yapılması küfürdür.

Yukarıda nahşuruhum dediği halde burada ba’setmekten bahsetmektedir. Bunların karşılaştırılması için birbirine yakın ayetlerde zikretmektedir. Her birimiz insanlığa hizmet ederek sonunda dev bir varlık inşa ediyoruz. Büyük bir canlı oluşmaktadır. Yeter olgunluğa dört boyutlu uzayda erdikten sonra kendi yapısında değişiklik olacak ve iki koldan devam edecektir. Yani ikiye bölünecek. İyiler cennet koluna, kötüler cehennem koluna katılacaklardır. Önce haşr olacak, ondan sonra ne yapacağımıza karar vereceğiz. İki proje ortaya çıkacak, dünyadaki fitneyi devam ettirmek isteyenler cehenneme, dünyadaki İslam’ı devam ettirmek isteyenler cennete gideceklerdir. Orası daru’s-selamdır.

Burada “Izamen ve Rufaten” denmektedir.

“Rufat”tan kasıt nedir?

“Rufat” kelimesi Kur’an’da iki defa geçmektedir. İkisi de bu surede ve aynı cümlenin tekrarında geçmektedir. Çünkü tarihte dirilmeyi inkâr eden tek “karn”dır asrımız; geçmişte olmamıştır, gelecekte de olmayacaktır.

Cansız cisimler ikiye ayrılmaktadır. Kimyasal moleküllerden oluşur veya canlının moleküllerinden oluşur. Canlıdan oluşan moleküller çok atomlu zincirleme moleküllerdir. Canlı çürüdüğü zaman parçalanır ama eski hale dönmez. Büyük moleküller olarak kalır. Kimyasal topraklar kırmızı olduğu halde biyolojik topraklar siyah topraklardır. Bugünkü insanlık bu yapıları çok iyi bildiğinden dolayı eski canlının tekrar yerine gelmesini imkânsız olarak görmektedirler.

İnsanın kromozomları vardır, DNA’ları vardır. Kişinin yapısını bu oluşturur. O dağıldıktan sonra bir daha onların bir araya gelip dirilmesi imkânsızdır. Allah “toprağı dirilteceğiz” demiyor, “insanı dirilteceğiz” demektedir.

Bugünkü ilim karşısında bu çok basittir. Ölen kimsenin vücudu dört boyutlu uzayda öldüğü yerde ve zamanda kalmaktadır. Dirilme dört boyutluda olmayacaktır, dört boyutluda kaldığı yerde olacaktır. Duran ruhumuz öldüğü zaman kaldığı yerde beş boyutlu uzay içinde yol almaya başlayacaktır. Yani ondan sonra beş boyutlu uzayda yol almaya başlayacağız. Şimdi ancak üç boyut içinde hareket ediyoruz, o zaman dört boyut içinde hareket edeceğiz.

ذَلِكَ

ÜAvLiKa

“Bu”

“Cehennem” dişi bir kelimedir. O halde buradaki “Zalike” cehenneme işaret etmez, “Me’va”ya gider. Bu yer onlara verilen karşılıktır. Onlar ancak burasını istihkak etmişlerdir.

جَزَاؤُهُمْ

CaZAyEuHuM

“Cezaları”

“Ceza” karşılık demektir. Kötülüğün karşılığı kötülüktür, iyiliğin karşılığı iyiliktir. Kendilerinin talebi olarak hidayeti reddetmeleri üzerine biz de onları idlal ettik. Onların me’vaları, kötülerin me’vaları budur, onlara verilen karşılıktır. Biz onlara zulmetmiş değiliz.

Ceza Türkçede suçun karşılığı olarak kullanılır, oysa Kur’an Arapçasında karşılık demektir. Yaptıklarına karşılık ancak bu yerde yaşayabilirler.

Allah’ın hidayet ettiği ve idlal ettiği dedikten sonra biz onları haşrederiz diyor. Allah’ın haşri olarak değil, düzenin haşri anlamındadır. Yani insanın iyiliği ve kötülüğü seçmesi sadece kendisine aittir. İhtida ve idlal ona aittir. Ama ondan sonra düzenin kanunları çalışır. İlahi kanunları görevliler uygular.

بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا

BiEanNaHuM KaFaEUv

“Ayetlerimize küfretmelerinden dolayı”

Karşılıkları cehennemdir.

Ayetlere küfretmek demek, bile bile onları görmemek ve kötüye kullanmaktır.

Yahudiler Tevrat’ı çok iyi bildikleri gibi Kur’an’ı ve İncil’i de çok iyi bilmektedirler. Ama kendilerini seçilmiş kavim kabul ettiklerinden diğer insanlara zulmetmeyi kendilerine hak tanırlar. Sosyalizmi de kapitalizmi de onlar geliştirmişlerdir. Bürokrasiyi onlar icat etmişlerdir.

Onların cezaları cehennemdir.

وَقَالُوا

Va QAvLUv

“Ve kavl ettiler”

Küfrün düzeni içinde faizli, zinacı, ahlaksız ve isyancı düzeni onlar oluşturdular. Bu onların küfürleridir. Bunun yanında doğrudan doğruya ahireti inkâr ettiler, ellerinde hiçbir delilleri olmadığı halde inkâr ettiler. Oysa delilin olmadığı yerde susmak gerekir. 

Onlar mevcut delilleri kabul etmediler.

Bu günahlarının yanında bir delilleri olmadığı halde ahireti de inkâr ettiler.

أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا

EaEiÜa KunNAv GıIAvMan Va RuFAvTan

“Izam ve rufat olduğumuzda mı?”

Kemik ve organik moleküllere dönüştüğümüzde.

İnsanlar bir taraftan yaşamak isterler. Bitkisel hayata girdikten sonra bile ölüme izin vermezken, öldükten sonra dirileceksiniz sözünü kabullenmek istemezler. İnsanları böylece kandırarak yaptırımlarını sağlamayı istemektedir. Sermayeleri ve güçlü orduları nedeniyle bürokrasi ve karşılıksız para insanları dinsizliğe ve ahlaksızlığa götürmektedir.

Gerek Erbakan’ın gerekse Gülen’in hataları burada doğmaktadır.

Biri, ekseriyet sistemi içinde sorunların çözüleceğini sanmışlardır.

Diğeri de, işçilik sistemi içinde sorunları çözeceklerini sanmışlardır.

Oysa ekseriyet sistemi sorunu uzlaşma sistemi, hakeme gitme sistemi; bürokrasi sorunu ise ortaklık sistemi, dayanışmalı genel hizmet sistemi ile çözülecektir.

أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

EaEinNAv LaMaBGUvÇUvNa

“Biz ba’s mı olunacağız?”

‘Yeniden hayata dönecek ve cennette veya cehennemde görevler mi yapacağız’ demektedirler.  Bugün canlıların DNA zinciri ve 01 haberleşmesi çözülmüştür.

Daha pek çok bilmediklerimiz vardır.

Örnek olarak ömrümüz genetik olarak kodlanmıştır. Ömür genini henüz keşfetmiş değiliz. Bulduğunuzu farz edin, üzerinde oynadığımızda ölümle biter. Çünkü gen ömrü sona erdiren gen değil, ömrü uzatan gendir.  O genin ömrü sınırlıdır. Bizim o genin dışında başka gen bulmamız gerekir. Bizden uzun ömürlü canlılar olsa belki onlarda devşirebiliriz. Ama şimdilik en uzun ömürlü canlı insandır.

100 yaşındaki Rockefeller ümitlenmiş ve 100 sene daha yaşayacağını sanmıştı ama bir sene sonra öldü.

İnsanlar neye dayanarak dirilmeyeceklerini savunuyorlar?

Delilsiz iddia ediyorlar. Bizim dört ve beş boyutlu uzaya kıyas yoluyla ruhların sakımı kanunu, ölümün daha iyi hayat olması ve insandaki yeniden dirilme inancı ve arzusu bizim delillerimizdendir, akli delillerimizdendir. Nakli delilimiz de bu ayetlerdir.

خَلْقًا جَدِيدًا (98)

PaLQan CaDIyDan

“Cedid bir halk olarak.”

Masdardır. Onun için müfrettir. Yani yeni yaratılış değil de yeni diriliş. Eski diriliş doğum yoluyla olmuştur. Yeni diriliş ruhun tekrar bedene dönüşü ile olacaktır. Uykudan uyanmaya benzer şekilde olacaktır. Uyanma dört boyutlu uzay içinde olmaktadır.

Dirilme beş boyutlu uzay içinde olacaktır. Eğer dört boyutlu uzaya geçebilsek, ölüler öldükleri zaman geri gider ve uyanmış gibi hayatlarına başlayabilirlerdi.

Kur’an bunu böyle tasvir etmektedir.

Bugünkü bilgilerimiz de bunları onaylamaktadır.

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلًا لَا رَيْبَ فِيهِ فَأَبَى الظَّالِمُونَ إِلَّا كُفُورًا (99)

EaVa LaM YaRaV EanNa elLAHa elLaÜIy PaLaQa elSaMAvVAvTı Va eLEaRWa QAvDiRun GaLAy EaN YaPLuQa MiÇLaHuM Va CaGaLa LaHuM EaCaLan Lav RaYBa FIyHı FaEaBay elJAvLiMUvNa EilLAv KuFUvRan

“Onlar re’y etmediler mi, semavat ve arzı halk eden Allah misillerini halk etmeye kadirdir ve onlara içinde rayb olmayan ecel koydu. Zalimler küfür dışında olanlardan iba ettiler.”

Ayet bundan bir asır önceki insanlara bile hitap etmemektedir, çünkü Kâinatın yaratıldığını insanlık ancak yirminci yüzyılda öğrendi. Bu Kâinatımızın beş boyutlu uzayda dört boyutlu bir varlık olduğunu şimdi biliyoruz. Demek ki bu ayet bugünkü insanlara hitap etmektedir, Sermaye’nin hâkim olduğu çağımıza hitap etmektedir. Bu ne geçmişte oldu ne de gelecekte olacak. Ömür sadece bizim bin yılın başlangıcında olmaktadır.

Yeryüzünü başlangıçta dinler yönetti. Sonra siyaset yönetti. Şimdi Sermaye yönetiyor. Bundan sonra ise ilim yönetecek, merkezi yönetim yerine yerinden yönetimli halk yönetimi gelecektir. Müsbet ilmin artık öğrenilmeye başlandığı dönemdir. İlim daha da gelişmeye devam edecektir. Ama ilmin usulü değişmeyecek, varsayımlar değişmeyecek.

İşte, bu sure o değişmenin olduğu dönemi anlatmaktadır.

Ayette “onlara ecel ca’letti” diyor. İnsanların genetik ömürleri olduğu gibi, İbni Haldun, Kant, Marks toplulukların da ömürleri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yaşlanan topluluklar artık dağılırlar. Öyle ise madem ömür geni vardır, onu tazelemekle ömür uzatılabilir demektir. İnsanın öleceğine dair bilgimizde şüpheniz var mı? Oysa bu hususta elinizde bir deliliniz yoktur. Ama görüyorsunuz. Size ecel biçen yeni ecel koyamaz mı? İnsanın hücreleri ve maddeleri sürekli yenilenmektedir ve entropinin büyümesi sonucu her şeyin sonu vardır. Başlangıçta hidrojeni var eden Allah bir daha var etmez mi?

Kâinatımızın ömrünü 20 milyar olarak alırsak, ahirette yeniden hayata başladığımız zaman yirmi milyar yıl varlığımızı sürdürebilir, her yirmi milyar yıl sonunda Allah yakıtımızı yeniler. O zaman entropinin büyümesi kanunu ahirette de devam eder. Biz ise varlığımızı her kıyamette koruruz.

Sonunda ahirete inanmayanlar, yeterli delilleri olmadığı için değil, zulmetmek için zalim olduklarından dolayı küfrediyorlar ve deliller ortaya çıktığı halde onların küfürleri artmaktadır.

İnsanın doğup büyümesini düşündüğümüz zaman hep evrim içindedir. İnsanlık da böyledir. Ne var ki insandaki evrim rastlantılarla değil irsi gen sıralamalarıyla ile olmaktadır.

O halde Kâinatın da evrimi vardır, o da ahirettir.

أَوَلَمْ يَرَوْا

EaVaLaM YaRaV

“Rey etmediler mi?”

Nazar var, basar var. Rey var, şehadet var.

Bunların hepsi gözle görmeyi içermekle beraber beynin görmesi manasını da taşırlar.

Bunlar arasındaki farkı uzun bir çalışma sonunda ortaya koymamız gerekir. Buradaki rey ilmi tesbittir. ‘Yeryüzünü dolaşın, geçmiş kavimlere neler olduğunu rey edin’ dendiği zaman onu gözle görmek mümkün değildir ama müşahede ettikten sonra sonuca varmak reydir.

Yirminci yüzyılın ilmi, dört boyutlu uzayı bile görmüştür.  Madem hareket var, o halde dört boyutlu uzay vardır. Elektronlar bir yarıktan geçtiğinde bir elektron çok elektron olarak görünmektedir. Uzayımıza döndüğünde tekrar tek elektron olmaktadır. Bunu dört boyutlu uzaydaki varlığı ile açıklayabiliriz. İnsan beyninin hücreleri uzantıları geçmişe ve geleceğe uzanmaktadır. Onunla hatırlayabiliyoruz ve onunla gelecekte olacakları bilebiliyoruz. İlmi bu derece ilerlemiş olan bugünkü insana hitap eden Kur’an diyor ki; siz görmediniz mi?

أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ

EanNa elLAHa elLaÜIy PaLaQa elSaMAvVAvTı Va eLEaRWa

“Semavatı ve arzı halk eden Allah”

Evet, bugün kesin olarak biliyoruz ki semavat ve arz sonradan halk olmuştur, noksansız eksiksiz halk olmuştur. Bir canlı gibi doğmuştur, gelişmektedir, yaşlanacaktır ve sonunda yıldızlardaki hidrojen bitince ölecektir.

Şimdi birinci kâinatı var eden Allah ikinci kâinatı var edemez mi?

Var edeceğinden elbette şüphe edilemez. Kur’an okuyan kimselerin semavat ve arzın hilkatini anlatan astronomi ilmini öğrenmeleri farzdır. Biz liseyi okurken Astronomi derslerini okurduk. Astronomideki hakikatleri gençler öğrenip dindar olmasınlar diye Sermaye bu dersi kaldırdı; AK Parti de hala Sermaye’nin o buyruklarını harfiyen yerine getirmektedir.

قَادِرٌ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ

QADiRun GaLAy EaN YaPLuQa MiÇLaHuM

“Misillerini halk etmeye kadir değil midir?”

Kâinat canlı değildir, ruhu yoktur. O halde buradaki “Hum” zamiri semavat ve arza gitmemektedir. “Yarav”deki faile (cem vavına) gitmektedir. Fiilin muttasıl zamirlerine zamirin gitmesi de beliğ sayılmaz. “Kulû Entüm” demeyi fasih görmeyenler vardır.

O halde bu zamir kimlere işaret etmektedir?

Bir yer eğer canlılarla meskûn ise o yer canlıdır anlamına gelir. Arzı ihya ettik demek, üzerindeki canlıları ihya ettik demektir. Eğer bir yerde insanlar varsa, o yere “Hum” zamiri gidebilir. Karyeye sual et derken, karyenin halkına sual et demektir. Kâinat da şuurlu varlıklarla dolu olduğu, kâinatı onlar için yarattığından “Hum” zamiri kâinata gidebilir. Burada bu manayı veriyoruz. “Kâinatın benzerini yaratmaya kadir değil midir” denmektedir. Yoksa ahiretteki insanlar bu dünyadaki insanların aynısı değil mislisi olurdu. Oysa insanın kişiliği ahirette değişmemektedir.

وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلًا

Va CaGaLa LaHuM EaCaLan

“Ve onlara ecel ca’letti”

Buradaki “Hum” zamirini yine semavat ve arza gönderecek olursak, kâinatın da ömrü olduğunu bildirmiş olmaktadır.

Bugün astronomi ilmi Kâinatın eceli olduğu hususunda kesin delile sahiptir. Yıldızlardaki hidrojen bittiği zaman Kâinatta ne insanlar ne cinler ne de melekler varlıklarını sürdürebilirler. Bunların hepsi hidrojen enerjisini harcayarak yaşamaktadır. Bu sebepledir ki Kâinat ölmeden önce kıyamet olacak, insanlar yeni Kâinata eskisi yok olmadan yani daha hidrojen enerjisini tüketmeden geçeceklerdir. İnsanlar kıyameti göreceklerdir. Buradaki “Ecelen” kelimesinin müfret olması bunu ifade eder, yoksa “Âcelen” olması gerekirdi.

لَا رَيْبَ فِيهِ

Lav RaYBa FIyHı

“Onda rayb yoktur”

Bugünkü bütün sanayi entropi büyümesine dayanarak çalışmaktadır. Genel olarak ışık ısıya çevrilmekte, biz ondan yararlanarak entropiyi küçültmekteyiz. Mikroda entropi küçülmekte, makroda büyümekte ve sonunda tükenmektedir. Bunda ilmin şüphesi yoktur. Newton, kanunu tasvir etmiştir ama bu kanun gelişmiştir. Yirminci yüzyılda entropinin birinci kanunu kesin olarak ispatlanmıştır. Kur’an buna işaret etmektedir.

Yüz adet kayık alalım ve denizin ortasında sıraya dizip bırakalım. Bir ay sonra vardığımızda kayıkları sıralarını bozmuş gelişigüzel dağılmış olarak görürüz. Diğer taraftan dağınık kayıkları bırakıp on yıl sonra gelelim, hiçbir zaman sıralanmış bulamazsınız.

Her şey dağılmaya ve bozulmaya doğru gider.

Termodinamiğin ikinci kanununa entropinin büyümesi kanunu denmektedir.

فَأَبَى الظَّالِمُونَ إِلَّا كُفُورًا (99)

FaEaBay elJAvLiMUvNa EilLAv KuFUvRan

“Zalimler kufur olma dışında hep iba ettiler.”

Karşı tarafta olanlar, ahirete inanmadıklarını söyleyenler, zalim olduklarından dolayı ahireti inkâr ediyorlar. Bu deliller onların küfürlerini artırmıştır. Deliller geldikçe ona direnmeleri artıyor ve daha çok kâfir oluyorlar.

O halde bizim onların yola gelmelerini beklememiz boşunadır.

Oysa Sermaye “Adil Düzen”e teslim olsa, faizden vazgeçse, ilme dine siyasete baskıyı kaldırsa, hem üçüncü binyıl uygarlığına kolay geçeceğiz, hem de onların insanlığa hizmetleri devam edecektir. Ama zalim olduklarından ve kötülüğü baştan kabul ettiklerinden bunu yapmaları olağan değildir.

Yukarıda Allah hidayet eder, Allah dalalete götürür dendiği halde, burada zalim olanlar denmektedir. Kötü oldukları için dalalete götürür şeklindeki manalandırmamızı bu ifade teyit etmektedir. Onlar zalim olduklarından idlal edilmişlerdir.

قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَائِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْإِنْفَاقِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ قَتُورًا (100)

QuL LaV EanTuM TaMLiKUvNa PaZAvEiNa RaXMaTı RabBIy EiÜan LaEaMSaKTÜM PaŞYaTa eLEiNFAvQı Va KAvNa eLEiNSAvNu QaTUvRan

“Kavl et. Rabbimin rahmetinin hazinelerine malik olsaydınız infak haşyetiyle onu imsak ederdiniz. İnsan katur bulunmaktadır.”

Bu ayette “QTR” kökü bulunmaktadır. İnsanın katur olduğunu beyan etmektedir. Kur’an’da “QTR” kökü beş defa geçmektedir. Bunun ikileye denkleştiren “Kutn/pamuk” kelimesi vardır. Bir defa geçmektedir. Katur kelimesi musi yani varlıklı yoksul anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca müsrif olarak geçmektedir. İnsan yoksul bulunmakta anlamı da verilebilir. İmsak, tutmak anlamında da kullanılır. Diğer canlılar günlük yiyeceklerini temin ederler. İnsanlar ise geleceklerini düşünürler, imkânları kullanmazlar.

Bir fabrikanın 10 milyon sermayesi vardır. Zarar etmeye başlamıştır. Sahibi fabrikayı durduruyor. Bu kişi fabrikasını çalıştırmayınca, boş kaldığı için zarar edilmemiştir ama işçiler iş yapmadıkları için zarar edilmektedir. Müşteriler fabrikanın ürettiği ürünü bulamadıkları için zarar edilmektedir. Nihayet devletin geliri azaldığı için zarar edilmektedir. Oysa bu kimse fabrikasını çalıştırsa ve her yıl zarar etse, on yıl daha fabrika çalışır, makroda zarar doğmaz.

Batılılar bunu açıklamak için marjinal maliyetler ve marjinal kâr kavramlarını geliştirmişlerdir. Öyle bir düzen geliştirmeliyiz ki, fabrika zarar etse de, imkânı varsa çalışmalıdır. Neden zarar edildiği bulunmalıdır. On yıl içinde kâra geçilmelidir. Ama fabrika zarar ediyor diye durdurulmamalıdır.

Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı onu imsak ederdiniz.

Bugün orman işletmesi bunu yapmaktadır. Ormanları gasp etmiş, ilerde ağaçsız kalacağız diye imsak etmekte, ondan yararlanmayı yasaklamaktadır. Oysa ormanın ormanlık vasfı korunarak ondan çeşitli şekillerde yararlanılabilir. Tohumundan, meyvesinden, çöpünden, yaprağından, dalından, gövdesinden, toprağından yararlanılır. Özel mülkiyete intikal ettirirsin, nasıl insanlar ineklerini kesmiyor ama onun sütünden yararlanıyorlarsa, ormanları da tahrip etmeyeceklerdir.

Eğer gelecek sene belki kazanmaz diye bu sene kazandığını harcamazsan üreticiler mal satamazlar. Satamayınca üretemezler. Dolayısıyla bu sene alacağın şeyi almazsan gelecek sene için o şey üretilmemiş olur. Buradaki “katur” kelimesi bunu ifade eder.

Sermaye Malthus Kanununa dayanarak insanları açlıkla korkuttu. Oysa teknoloji gelişti, nüfus arttı, açlık yok, paylaşım dengesiz. Daha karalar bitmedi. Denizlere yeni yeni giriyoruz. Daha göklere çıkamadık, uzaya açılamadık. Sermaye’nin nüfus kontrolü bu imsaktir.

Ne var ki halk bunları aşıyor. Fakirler daha çok çocuk yapıyor. Herkes geleceğinden ümitli olarak çalışıyor.

قُلْ

QuL

“Kavl et”

Çağımızın ulaştığı ilimlere karşı Sermaye’nin kefur olduğunu, siyasetin kefur olduğunu beyan ettikten sonra “Kavl et” diyor.

Kim kavl edecek?

Kur’an’ı çağımızda uygulamak isteyen her araştırmacı söyleyecek.

Kime söyleyecek?

Kime gücü yeterse ona söyleyecek.

Bugün iktidarda olanlar söylüyorlar. Televizyonlarda ilim adamları değil de bakanlar konuşuyor. Bugün yayın organları söylüyor. Sermaye’nin borazanını öttürüyorlar.

Biz nasıl söyleyeceğiz?

Biz ne bakanız ne de patron. Allah böyle söylemeyi istememektedir.

Her “Adil Düzen” çalışanı dergimizdeki yazıları ile birbirine söyleyecek. Özgürce yapılan ifadelerle ortak görüşü oluşturacaklardır. Kendiliğinden böyle görüş ortaya çıkacaktır. Sonra da her “Adil Düzen” çalışanı kendisine görev bilecek, belli kişileri hedef seçip onlarla devamlı sohbetler yapacaktır. Yani bu “söyle” emrini yerine getirmiş olacaktır.

Her mümin, insanların Kur’an’la ilgilenmeleri için kişisel çaba gösterecektir.

لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَائِنَ رَحْمَةِ رَبِّي

LaV EaNTuM TaMLiKUvNa PaZAvEiNa RaXMaTı RabBIy

“Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız”

Burada “Rabbî” marifedir, dolayısıyla “rahmet” de marifedir, “hazineler” de marifedir.

O halde onların sahip olmadığı bu rahmet hazineleri nedir?

Yeryüzüdür. Doğanın imkânlarıdır. Allah’ın oluşturduğu yollardır. Altyapıdır. “Adil Düzen”dir. Kur’an’dır. Yani sermayenin ve bürokrasinin ulaşamadığı kısıtlayamadığı rahmettir.

Yüz lojmanlı apartmanları yapacağız. Onlar buna mani olamayacaklar. Allah’ın yükselmesine izin verdiği bu apartmanlarda müminler bulunacaktır. Bugünkü elektronik teknolojiyi kullanacaklar. Her biri bağımsız olarak çalışıp yaşayacaktır.

İşte burası Rabbin rahmetidir. Marife olarak yüz lojmanlı apartmanın imkânlarıdır. Bedeni ve ruhi imkânlardır. Şimdi karalarda bu apartmanları yapacağız. İlerde bir gemi yüz lojmanlı apartman olacak, denizde çalışacaklar ve yaşayacaklardır. Daha ileride bu yüz lojmanlı uzay gemisi fulk olacak, Güneş enerjisinden yararlanıp çalışacak ve insanlar yaşayacaklardır. Ürünlerini satacak ve ihtiyaçları olan ürünleri alacaklardır. Daha ilerisinde hidrojen enerjisini kullanarak uzaya açılacaklardır.

O halde yüz lojmanlı apartman Allah’ın rahmetini içermektedir.

إِذًا لَأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْإِنْفَاقِ

EiÜan LaEaMSaKTüM PaŞYaTa eLEiNFAvQı

“İnfak haşyeti ile imsak ederdiniz”

Nitekim doğum kontrolünü yapıyorsunuz. Bizim düzenimizde yüz lojmanlı apartmanların bir kısmı daima boş olacaktır. Yani insanlar çalışacakları işyeri ve meskenleri bulamama korkusu içinde olmayacak, aksine insan sayısının azlığı söz konusu olacaktır. O kadar çoğalabilirler ki, Güneş’ten çıkan ışık bunlara yeterlidir.

Yeryüzü 10 milyar insanı besliyor. Dünyanın Ay’a uzaklığının Güneş’e uzaklığına oranı 1/400’dür. 400’ün karesi yani 160000 Ay’lı Dünya Güneş’in çevresine sığabilecektir. Bu da 1.6 milyar milyar yıl edecektir. Kâinatın ömrü 20 milyar yıl kadar kalmıştır. O halde hesaplamaları size bırakayım...

İnsanlar kıyamete kadar Güneş’in çevresini doldurabilecekler midir?

Şeyma Hanım hesaplasın ve makalede yazsın.

وَكَانَ الْإِنْسَانُ قَتُورًا (100)

Va KAvNa eLEiNSAvNu QaTUvRan

“Ve insan katur bulunmaktadır.”

Evet, insan aç kalacağım korkusu içindedir.

Oysa Allah bu kâinatı insanlar için yaratmıştır ve rahmeti de her şeyi içine almıştır.

Semt Kooperatiflerini kurarak önce karaları dolduracağız. On dönümde bir yüz lojmanlı apartman bulunacak. Bu topraklar seralarla kaplanacak. Sibirya’da da verimli tarım yapılabilecek, çünkü yazın orada gündüzler çok uzundur. Sonra yüz lojmanlı gemiler yapacağız. Sonra yüz lojmanlı füzeler yapacağız.

Biz katur olmayacağız.