İSRÂ SÛRESİ TEFSİRİ
Süleyman Karagülle
1017 Okunma
İSRA SÛRESİ 39-44.AYETLER

İSRA SÛRESİ - 9. Hafta

39-44 ayetler

 أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

***

 

ذَلِكَ مِمَّا أَوْحَى إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتُلْقَى فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا (39) أَفَأَصْفَاكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ إِنَاثًا إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظِيمًا (40) وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِيَذَّكَّرُوا وَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا نُفُورًا (41) قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لَابْتَغَوْا إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلًا (42) سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا (43) تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (44)

 

***

 

ذَلِكَ مِمَّا أَوْحَى إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتُلْقَى فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا (39)

ÜAvLiKa MimMAv EaVXAy EiLaYKa RabBuKa MiNa eLXiKMaTi Va LAv TaCGaL MaGa elLAvHi EiLAvHan EAvPaRa Fa TuLQAv CaHanNaMa MaLUvMan MaDXUvRan

“Bu Rabbinin sana hikmetten vahyettikleridir. Allah’la beraber başka ilâh ca’letme. Melum ve medhur olarak cehenneme ilka olunursun.”

Kur’an’daki “sen” ifadesi her insana hitap eder, her okuyana hitap eder. Sonra müminlere hitap eder, sonra Kur’an’ın inanmış âlimlerine hitap eder. Çok az yerde de Kur’an’ı ilk defa Cebrail’den alarak bize ulaştıran Son Nebi Hazreti Muhammed’e hitap eder.

Burada muhatap olarak Kur’an’ı okuyan mümine hitap etmektedir. İlmin olmadığı yerde öncülük yapma nehyinden sonra, bunlar sana hikmetlerden vahyettiklerimizdir diyor.

“Rabbin sana vahyetti” diyerek terbiye etmek için vahyedilmiştir. Yani insanın yücelmesi, cennete gidebilmesi için vahyedilmiştir.

Vahyedilmiştir, inzal olunmamıştır.

Buradaki “Zâlike” Kur’an olmadığı gibi inzal olunan da değildir, insanın beyninde doğan düşüncelerdir. “Sana vahyettiklerimizden” denmektedir. “Sana vahyettiğimiz” demiyor, “sana vahyettiklerimiz” diyor. Yani bütün vahyi değil, vahiylerden bazılarını içermektedir.

Burada işaret edilen “Zâlike” nedir?

Müfret kullanılmıştır. “Tilke” denmemiş, “Zâlike” denmiştir. Bundan önce geçen emirlerin tümüne işaret etmiş olur. O takdirde bu emirler bir “sistem”dir, hepsi bir arada olduğu zaman işe yarar. Bir makina bütün ana parçaları yerli yerine takılmışsa çalışır. Fıkıhçılar bunlara “rükün” diyor. Yukardaki emirler İslâmî rükünlerdir. Onlardan birisi olmazsa “sistem” çalışmaz. Anayasanın bir maddesini değiştirmek sadece bozar, hiçbir şeye yaramaz; “sistem” içinde değiştirilmesi gerekir. Bütün ana parçalar birbirine uymalı ve yerine getirilmelidir. Sistemin uyması yeterli değildir. Onu uygulayacak kimselerin de ona göre eğitilmesi gerekir. Kanun, yasa, anayasa değişmekle düzen değişmez, onu uygulayacakların da eğitilmesi gerekir. Eğitim de uygulamadaki tedricilikle olur, zamanla elde edilir.

Sonra yapılacak yasalar hikmete uygun olmalıdır, yararlı olmalıdır. Yarar da eğitimle izah edilmelidir. Bu niçin böyledir? Bunun tesbit edilmesi gerekir.

Kur’an’ı yorumlamak demek, getirdiği hükümleri Kur’an Arapçası kurallarına uygun olarak manalandırmak ve hükümleri illetleri ile ortaya koymaktır.

İkinci binyıl İslâm uygarlığını kuranlar bunu yaptılar.

Akevler İstanbul Yenibosna’daki “Ruhu’l-Kur’an Çalışmaları ile, Kur’an ve İlim Seminerleri Çalışmaları” bu hizmeti ikinci Kur’an uygarlığı için yapmaktadır.

Ruhu’l-Kur’an “illetler” ilmini ortaya koyma çalışmalarıdır.

Kur’an ve İlim Seminerleri ise “hikmetleri” anlatmaktadır.

Fıkıhçılar illetleri koymuşlar, hikmetlerle meşgul olmamışlardı. Çünkü o dönemin ilimleri hikmetleri açıklayacak seviyede değildi. Hikmetler ancak asrımızda ortaya konabilir. Çünkü bugün müspet ilimler ana hatları ile ortaya çıkmışlardır. O halde her mümin hayatında karşılaştığı sorunları içtihatla çözecektir. İçtihadın iki dayanağı olacak; kitap ve hikmet. Kitap illetleri tesbit edecek, hikmet de onun yararlarını anlatacaktır. Yarar denince kimin yararı? Çıkar paralelliği içindeki yarara göre bir işlem yapıldığı zaman iki tarafın da yararına olmalıdır. Halkın yararına olmalıdır. İnsanlığın yararına olmalıdır.

Evet, fıkhın hükümlerini illetleri içinde oluşturmazsanız bir işe yaramaz ve uygulanmaz hal alır. Kendi içtihadınızı kendiniz uygulayamazsanız ahirete eğitimsiz gidersiniz, dünya okulundan mezun olmadan gidersiniz. Orada yeniden eğitilme durumunda kalırsınız ve cehenneme atılırsınız. Bu dünyaya “Adil Düzen” geldiği zaman bu tür eğitim almamış ve üçüncü binyıl uygarlığına uyum sağlayamayanlar, buna uygun hazırlanmış yüz lojmanlı apartmanlara konacak ve orada eğitileceklerdir.

Cehennemin ve zorunlu çalışma yüz lojmanlı apartmanlarının hükümleri de melum ve medhur olarak vasıflandırılmıştır.

“DHL” hayvanı avlamak için kazıyarak yapılmış tuzak demektir. Sonra “Lam” “Ra”ya dönüşerek “DHR” engel anlamına gelmeye başlamıştır.

“TaHuR” (Tı,Ha) oku uzağa atan sert yaydır, “Tı” “Dal”a dönüşmüş, kovmak anlamı kazanmıştır.

“Levm” dilin arka tarafı, dil kemiği demektir. Başkasını yermek anlamında yutkunarak konuşmadır. Kınamak anlamındadır.

“Semm” (Sin) ısırgan otuna benzeyen zehirli bitki demektir. Sonra zehir anlamına gelmiş, iğne deliğinin adı olmuştur. “Sin” “Zel”e dönüşmüş, manevi zehir anlamında ayıplamak, yermek manasına gelmiştir. “Zimmet” kişinin sorumluluğu demektir, yapmadığı takdirde ayıplanılan işler demektir.

“Medhur” kelimesi “Mezmum” ve “Melum” kelimesi ile beraber geçmiştir.

Bugün hapishaneler vardır. İslâm’da hapishaneler yoktur. Onun yerine zorunlu çalıştırma yerleri vardır. Bunlar yüz lojmanlı apartmanlardır. Bunun çevresi tarlalar veya ormanlardır. Bugünkü açık hava cezaevlerine benzemektedir. Mahkûmlar burada yaşarlar, bu apartmanlardan veya bu tarım semtlerinden dışarı çıkamazlar. Bunların birinci vasfı budur. “Duhren” demek bu demektir. Tutuklanmış ve dışarıda dolaşması yasaklanmış anlamındadır.

“Levmedilmiş” demek, kancalanmış bağlanmış anlamındadır.

İnsanlar özgür yaratılmışlardır. Hukuk düzeninde kişi suç işlemeden suç işlemesine mani olunmaz. Suç işlemekte özgürdür. Suç işledikten sonra her suçun yasalarda belirtilmiş cezaları vardır. O ceza ona uygulanır. Hâlbuki zorunlu çalışma yerlerinde durum böyle değildir. Kişinin suç işlemesine izin verilmez. Hareketleri gözaltında bulundurulur. Suç işleme özgürlüğü yoktur. Zorunlu çalışma vardır. Kamçı altında çalıştırabilirsiniz. Buradaki “Medhur” kelimesi bunu ifade etmektedir.

Cennet özgürlük diyarıdır.

Cehennem ise esaret diyarıdır.

Düzen eğer hikmete muvafık olmazsa, kanunlar hikmete uygun çıkarılmazsa, sonunda ülke ancak askeri düzenle yönetilir hâle gelir. Bugün ülkemiz olağanüstü hâl ile yönetilmektedir. Ya da bu yetmez, ülke devamlı sıkıyönetimlerle yönetilir hal alır.

Burada “Melumen Medhur” olarak zikredilmektedir. Başka yerde “Mezmumen Medhur” olarak cehenneme konacaklarını anlatmaktadır. Demek ki zorunlu çalışma yerlerinin açık cezaevlerinin hükümleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz.

a) Medhur olacaklardır. Yani o semtten dışarı çıkamayacaklardır. Çıkarlarsa öldürülebilirler. Öldürenler aleyhinde dava açılmaz.

b) Melum olarak orada bulunacaklar. Yani askeri düzen içinde olacaklar, sitenin yöneticilerini onlar seçemeyecekleri gibi onların emrinde yaşayacak ve onların emrinde çalışacaklardır.

c) Mezmum olarak. Borçlu olarak orada bulunacaklar. Çalışarak diyet veya ağır tazminat borçlarını kapatacaklardır. Bir kimse borcunu ödeyemezse ertelenir, borçlanma yetkisi ondan alınır. Bu borç diyet ise, bu borç gasb gibi gayrimeşru yoldan elde edilen iktisaptan doğuyorsa, o zaman zorunlu çalışma yerinde çalışarak borcunu öder.

d) Bu yerlerin bugünkü hapishanelerden farkı şudur. Hapishanedekiler kendileri hapishaneden çıkamadıkları gibi yakınları da giremezler. Oysa zorunlu çalışma yerlerinde, İslâmî açık cezaevlerinde mahkûmların çıkmaları yasaktır ama dışarıdan isteyenler oraya her zaman girebilir, hatta orada çalışabilirler. Böylece suçsuz yakınları cezalandırılmış olmaz (yani onlar da mahkûmun mahkûmiyeti sebebiyle cezalandırılmaz. RNE).

ذَلِكَ

ÜAvLiKa

“Bu”

Burada işaret edilen yukarıda sayılan emirlerdir, Tevrat’taki on emre tekabül eden emirlerdir, düzenle ve yasalarla ilgili emirlerdir.

Tekil gelmiştir. Çünkü bir bütündür. Bütün olması gerekir. Nasıl makinaların her parçası ancak birbirine uyumlu ise monte edilebilirse, bunun gibi yasaların maddeleri böyle uyumlu olmalıdır. Bu da eğitimle sağlanır.

مِمَّا أَوْحَى إِلَيْكَ

MiMAv EVXAy EiLaYKa

“Sana vahyettiklerinden”

Sana yalnız Kur’an’ın lafızları inzal olunmuyor, onun manası da vahyedilmiştir. Kur’an’ı okuyup üzerinde düşündüğün takdirde sana manalar bildirilir, hükümlerin hikmetlerini de anlamaya başlarsın.

Bugün Adil Düzen çalışanlarının yapacakları işin başında fıkhı ele alıp hükümlerin hikmetlerini ortaya koymak gelir.

“Malları zarlarla (şans araçları) bölüşmeyin” yasağı vardır. Bunun illeti olarak kararları içtihatla değil zarlarla (şans araçlarıyla) almadır. Hikmeti ise insanı batıl karar alma şekillerinden uzaklaştırmaktır. Dört delile dayanarak karar alınmasını sağlamak yani içtihat yapılmasını temin etmektir.

1) Doğa kanunlarıdır. Her zaman doğruluğunu deneyebilirsiniz. Bu “Kitaba” tekabül eder.

2) Doğru haberdir. İstanbul’u fetheden birini görmedik ama biliyoruz. Buna “Sünnet” tekabül etmektedir.

3) İnsan aklının ittifakla doğru kabul ettiği şeylerdir. Buna ‘icma’ denmektedir. 

4) Bir de deneylerle doğrulanan varsayımlardır. Buna ‘kıyas’ tekabül etmektedir.

İşte ezlam ile istiksam etme bunun için haram kılınmıştır. Başka ayette ezlam istiksam kelimesini kullanmadan haram kılınmıştır. O halde tavla oynamak haram, satranç oynamak helaldir. Dr. Lütfi Hocaoğlu’na göre tavla da ihtimaliyat hesabı ile hareket etme eğitimidir. Eğer Kur’an’da mutlak olarak ezlamın haramlığı ifade edilmeseydi, o zaman istiksamın olmadığı yerde ezlam haram olmaz, tavla helal olurdu. Demek ki içtihatlarımızda illetlerle beraber hikmetlere de yer vermemiz gerektiğini ifade ediyor, ayet. (Bu delilden sonra Dr. Lütfi Hocaoğlu fikrini değiştirdi.)

رَبُّك

RabBuKa

“Rabbin”

Rabbin vahyediyor. Seni özgür kılmak için vahyediyor. Askeri düzen içinde yaşaman yerine hukuk düzeni içinde yaşamanı istiyor.

Kurallara uyan kimse olacaksın. Muttaki olacaksın. Bu kuralları da sen koyacaksın. Senin istediğin kuralları koymuş olan topluluklara katılacaksın veya sen kuracaksın. Ondan sonra da kendi koyduğun kurallara uyacaksın.

Unutma!

a)      Kendin içtihat edip kural koyacaksın, sonra uyacaksın.

b)     Kendi istediğin sözleşmeyi yapacaksın ama sonra ona uyacaksın.

c)      Kendin ortak vekil seçeceksin ve vekilin verdiği kararlar ile koyduğu kurallara uyacaksın.

d)     Sonunda senin seçtiğin hakemin ve senin hakeminin seçtiği başhakemin kararı idam da olsa ona uyacaksın.

مِنَ الْحِكْمَةِ

MiNa eLXiKMaTi

“Hikmetten”

Bunlar senin yararınadır. Neslinin (ailenin) yararınadır. Topluluğunun, bucak ve devletin yararınadır. Nihayet insanlığın yararınadır. Bunları ona göre anla ve ona göre yorumla.

Yasalar serbest sözleşmelerle oluşur. Sonra yasaları herkes kendisi yorumlayarak uygular. Yorumlamadaki hatalardan dolayı haksızlık olursa, hakemlerden oluşan yargı bunları düzeltir.

Yargı kararlarına uymayanları silahlı kuvvetler yola getirirler. İşte bütün bunlar “düzen”dir. Yorumlamayı hikmetlere uygun yapacaksın, çıkar paralelliği içinde yapacaksın.

وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ

Va LAv TaCGaL MaGa elLAvHi

“Ve Allah’la beraber ca’letme”

Allah kâinatı yaratmış ve o kâinatın sakinleri olarak melekleri, ruhları, cinleri ve insanları var etmiştir. Âdemoğullarına yeryüzünü, güneş sisteminin üçüncü gezegenini tahsis etmiştir. Burasının sakini olduğu gibi Allah’ın halifesi olarak malikidir. Hikmetteki çıkar insanlıktır ve onun fertleri olarak insanlardır. Başka hiçbir varlığı onunla beraber kılma. Karşılıksız dolarları ilah ittihaz etme. Kanunları çıkar çatışmasına değil, çıkar paralelliğine dayanarak yorumla.

إِلَهًا آخَرَ

EiLAvHan EAvPaRa

“Başka ilah”

Menfiden sonra gelen nekre istiğrakı ifade eder. Yani hiçbir ilahı ca’letme.

İçtihat yaparken, sözleşmeler yaparken, seçime giderken, hakemini seçerken temel düşüncen âlemlerin rabbi olan halik Allah ile O’nun yeryüzündeki halifesi olan insanlığın dışında kimseyi onlara eşleştirme.

فَتُلْقَى فِي جَهَنَّمَ

Fa TuLQAv CaHanNaMa

“Yoksa cehenneme ilka olunursun”

Cehenneme bırakılırsınız. Ahirette cennet yerine cehenneme ilka olunacak, dünyada özgürlük stresi içinde olacak.

“Cim” toplanma yeridir. “H” uçurum demektir. “Nun” çukurun etrafı çevrili yerini ifade eder. “Mim” ise enginliği, suyu, denizi, dalgayı ifade eder.

مَلُومًا

MaLUvMan

“Levm edilmiş olarak”

Levmetmek, zemmetmek.

“Levmedilmiş” demek özgürlüğü elinden alınmış demektir. Artık o kendi içtihatları ile ve kendi aldığı kararlarla hareket edemediği gibi tabi olduğu kimseleri de seçememektedir. Onun başına atanmış kimseler gelmektedir.

مَدْحُورًا (39)

MaDXUvRan

“Medhur”

Yaşayacağı ve çalışacağı mekân sınırlandırılmış demektir.

Kur’an’daki kelimeler konuşma diliyle inmiştir. Onların sınırlandırılmasını ve mantık diline çevrilmesini Allah insanlara bırakmış, buna “beyan” denmiştir.

“Sonra beyanı da bize aittir” demek suretiyle yere ve zamana göre kelimeler içtihat ve icmalarla yorumlanacaktır. Bu yorum da Allah’ın ilhamı ile olacaktır.

أَفَأَصْفَاكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ إِنَاثًا إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظِيمًا (40)

Ea Fa EaÖFAvKuM RabBuKuM Bi eLBANIyNa Va itTAPaÜa MiNa eLMaLAEiKaTi EiNAÇan EinNaKuM La TaQUvLUvNa QaVLan GaJIyMan

“Rabbiniz benini size isfa etti de meleklerden inas mı ittihaz etti? Siz azim bir kavli kavl etmektesiniz.”

“Fe” harfi getirerek farklı konuya geçti. Farklılığı teyit için de bundan önce “Rabbinin sana vahyettiği” diyerek müfret muhatap zamiri kullandığı halde, burada “Rabbiniz” dedi, “sen”den “siz”e geçti, muhatapları da değiştirdi.

Bundan sonra “Qul” diyerek muhaliflere hitap edilecektir.

Ayeti okuduğunuzda bugün bizimle ilgili bir şeyin olmadığını, Arapların o günkü batıl inançlarına cevap verdiği şeklinde görürüz. Ayette anlatılan cins ayırımcılığıdır. Bu her zaman vardır. Bugün de vardır. Bugün nasıl bir cins ayrımcılığı olduğu üzerinde durursak, ayetin manasını daha iyi kavrarız. Önce halk arasında cins ayrılığı devam etmektedir.

Benim doğup büyüdüğüm bucağımdan size misal getirmeye çalışayım. Birisine ‘kaç kardeşsiniz’ derseniz, sadece erkek kardeşlerin sayısını söyler. ‘Kaç çocuğun var’ denirse, ‘beş çocuğum var’ der, kızları söylemez. Bucağımda tek evlilik vardır. İkinci evliliğe töre izin vermez. Ama bunun istisnası vardır. Birinci eşinden çocuğu yoksa, o zaman eski eşi de dâhil herkes onun evlenmesini ister ve evlenir. Böylece iki evlilerin birisinin çocukları yoktur demektir. Böyle değildir. Kız çocukları olsa da, erkek çocuğu yoksa, yine evlenir! Kocası öldüğü zaman da eski karısı kızlarının yanına gitmez, erkek üvey çocuklarının yanında kalır!

Bugün Anayasalarda ‘kadın hakları’ diye bir kavram vardır. Kur’an’da yalnız insan hakları var, başka haklar yoktur. Topluluğun hakları Allah’ın hakkı kabul edilir. Batılılar insandan başkalarına da hak tanıdıkları için ‘insan hakları’ diyorlar. Ama onlara göre erkek olgunlar insandır, çocuklar ve sakatlar tam insan sayılmazlar. Hatta işçiler de öyledir. Eskiden köleler öyleydi. Dolayısıyla ‘çocuk hakları, sakat hakları, işçi hakları’ gibi haklar; onlar da zımnen tam insan sayılmadığı için bir de ‘kadın hakları’ vardır. Bunlar yani bu sözde haklar günümüzde büyük bir şekilde modadır. Hâlbuki Kur’an’a göre bunların hepsi insandır, bunların hepsinin hakları insan haklarıdır.

Şimdi ayetteki kelimeleri tahlil edelim. “İsfa” ile “İttihaz”ı, “Benin” ile “İnas”ı karşılaştırmıştır. Her ikisinde “Rabbiniz”i faili yapmaktadır. “Ünsa”nın karşıtı “Zeker”dir, “Benin”in karşıtı “Benat”tır. Böylece Kur’an erkek örgütü “Benin”le ifade ediyor, kadınları ise örgütsüz “İnas” cemiyle getiriyor. Böylece çağımızın kadın-erkek ayırımcılığına işaret etmektedir. Diğer taraftan “Esfaküm” sizin için ayırdı demektir. Yine gerek sosyalistlerin gerek kapitalistlerin bir mantığı vardır, işlerine yarayanları korumakta işlerine yaramayanları itmektedirler. Onlar için asıl insan çalışan ve üretendir. Diğerleri ise yönetimin koruması gereken yüktür.

“Meleklerden inas ittihaz etti” denmektedir. Başka ayette “erkekler sizin de kızlar O’nun mu” şeklinde geçmektedir. Orada erkekler “Benin” olarak, kızlar “Benat” olarak getirilmiştir. Bu uygun olmayan bir taksimdir. Çünkü erkeksiz kadın, kadınsız erkek olmaz denmektedir.

Burada “kavlen azimen” denmektedir. Kur’an’da bir “bühtan kavli” bir de “azim kavli” getirilmekte, buna karşı “kavli leyyin” ve “kavli meysur” vardır.

Kaviller sekiz defa vasıflandırılmaktadır. Bunlardan ikisi “maruf” ve “meysur” şeklinde “mef’ûl” kalıbıyla gelmektedir, diğer altısı “fa’îl” kalıbıyla gelmektedir. “Beliğ ve sedid, kerim ve leyyin, azim ve sakil”. Buradaki “sakil”dan maksat yoğunluğu fazla, kıymetli demektir. “Azim” ise onun karşılığı yoğunluğu az, hacmi büyük, boş söz demektir. Eğer “sakîl” kavli ile karşılaştırmasak burada bu manayı veremeyiz. Ama “kavil” kelimesini aldık, ikişerli eşleştirdik. Azim kavla karşılık sakîl kavli bulduk. Sakil kavl Kur’an’ın sıfatıdır. Kapalı anlaşılmaz söz manasına gelebilir. Bu manaya geldiği “Kur’an’ı kolaylaştırdık” ayetleri ile sabittir. Sakîl kavl, kıymetli altın gibi anlamındadır. O zaman da azim ona karşı değersiz boş manasında, manasız söz anlamındadır.

Bu ayette çözülmesi gereken başka bir kelime “Melaike” kelimesidir.

“Milk” kil, toprak işçisinin adıdır. Taşınan mallar “mal” olarak, taşınmazlar “mülk” ile ifade edilir. Eskiden “kabile mülkiyeti” vardı, bundan dolayı “mülk” aynı zamanda devlet demektir. “Melik” hükümdar, “Melek” de görevli memur yani bürokrat demektir. Kur’an Kâinatın yaratılışını ve onun yönetimini anlatırken Kâinatı devlet olarak ele alır. Meliki-l muktedir kendisidir. Yani sultan O’dur, kral O’dur. Nasıl melikin kulları yani bürokratları varsa, Allah’ın da melekleri vardır, Kâinatı onlarla yönetmektedir.

Bugün ilgili mühendisler bilgisayarı keşfetmişlerdir. Bilgisayar 01’lerin dizilmesidir. “0” anahtar açık, devre kapalı demektir. “1” anahtar kapalı, devre açık demektir, elektrik akıyor lamba yanıyor demektir. Canlılarda ise “01” yerine anahtarların dört durumu var. İki anahtar kullanılmaktadır. Birinci anahtarın durumu A veya G’dir. İkinci anahtarda T veya C’dir. Şimdi bilgisayarını insanlar yaptılar. Toprak kendi kendine dizilip bilgisayara dönüşmez. Bundan 3 ila 4 milyar yıl önce de insan olmayan mühendisler canlıların DNA’larını oluşturdular. Bugünkü insan dâhil tüm canlılar onların dizdikleri devrelerle var oldular.

İşte, kim olduklarını bilmediğimiz bu kimselere “melek” diyoruz. Bunlar canlı olamaz, çünkü ondan önce canlı yoktu.

Bugün ise melekler bürokratlar ise bunların da bir kısmını inas yaptılar denmiş oluyor. Yani benin sınıfına bütün bürokratları aldılar. Bir kısım bürokrat sadece işçi, diğeri de benin sınıfındadır demektir.

O halde bugünkü yönetim şekli şudur. Biri yönetici kadrodur. Bunlar yüksek bürokratlar ve tekel Sermaye’dir. Dünyayı bunlar yönetmektedir. Bize göre sömürmektedirler. Bir de bürokratların taşeronları vardır, taşeron tüccarlar ve sıradan bürokratlar. Bu sebepledir ki “inas” nekre getirilmiş, “benin” ise marife getirilmiştir.

Onların düzeninde bir üst yönetici sınıf vardır, bir de yönetenlerin halk sınıfı vardır. Yönetici üst sınıfla halk arasında taşeron sınıfı vardır. Bunlar yönetici sınıfın temsilcileridir, halktandırlar, halkın erginlerindendirler. Onlar için orta sınıf da yönetilen sınıftır.

Buradan “Fa” harfinin manası çok iyi anlaşılmaktadır. Yönetici sınıf olan zenginler ve siyasiler kendilerini tanrı yerine koymaktadırlar. Halk da onların tanrılığını kabul etmektedir.  Kur’an buna karşı büyük inkılabı yapacaktır. Kur’an düzeninde yönetici sınıf yoktur. Sadece bir halkın biat ettiği kimse o anda yönetmektedir. Namaz bunun en açık örneğidir. İmam namaz kılar, halk kendi isteği ile ona uyar, o halka komuta etmez.

(Bu konu diğer çalışmalarımızda ve değişik vesilelerle defalarca açıklanmıştır. RNE) 

أَفَأَصْفَاكُمْ

Ea Fa EaÖFAvKuM

“Yoksa size isfa mı etti”

“Zalike”den sonra “Fa” harfi getirdi. Yani yukarıda Tek Tanrı ve insanlığın bütünlüğünden bahsedilmişti. Buna karşı çıkanlara hitap ederek “Fa” diyor. Hazfedilmiş ifadeler vardır. Durum böyle iken, Tek Tanrı yeryüzünün rabbi iken, kendilerini tanrı yerine koyup insanları köleleştiriyorlar. Allah’ın yarattığı insanları kendilerine ibad yapıyorlar...

İşte, onlara hitaben Kur’an olarak soruyor; yani bizi aracı yapmıyor, direkt kendisi soruyor. Bugün münkirler de Kur’an üzerinde çalışmaktadırlar. Kur’an’a inananları nasıl yola getireceklerini bilebilmeleri için çalışıyorlar. Dolayısıyla onlara da hitap etmektedir.

Bugün bizim bu seminerlerimizi takip eden Batılılar yoktur; yok sayarak onun etkisinden kurtulacaklarını sanıyorlar. İlerde yok edemeyeceklerinde saldırma zamanına geçer, bu yazdıklarımıza saldırırlar. Bu onların ilk mağlubiyetleri olacaktır. Sonra yenemeyeceklerini anlayınca onlar da buraya katılacaklar ve o zaman da içten bozmaya çalışacaklar. Asıl tehlike buradadır. Millî Görüşçüler ile Gülencilerin durumu budur. Akevler Adil Düzen Çalışanlarını da bekleyen tehlike budur. Onun da sonu iyi olur.

“İsfa etmek” demek seçip ayırmak demektir. Tasfiye olarak kullanılır. Pirinçten taşları ayırırsınız yahut işe yarayanları yaramayanlardan ayırırsınız.

“Küm” harfini kullanarak müminleri kâfirlerden ayırmıştır. Müminlerin her biri kendi aklıyla hareket eder. Onun için ona “sen” diye hitap ediyor. “Ve liye Dînî” diyor, “benim dinim/düzenim” diyor.

Ama bütün müminler hak üzerinde hareket ettikleri için hakkı söyledikleri için sonunda birleşirler. Onlar ise çıkar üzerinde veya korku üzerinde sürü şeklinde hareket ederler. Dolayısıyla onlara “Leküm Dinüküm” dediği için burada “Esfaküm” demektedir.

رَبُّكُمْ

RabBuKuM

“Rabbiniz”

Onlar da artık bir yaratıcı ve rab olduğunu kabul ediyorlar. Kendilerinin tanrı olmadığını da biliyorlar. Ne var ki başlamış bir düzen vardır, bu düzenden çıkamıyorlar.

Bir caddede yola koyuldular, arkalarında büyük kalabalık var...

‘Kıta Dur!’ emri vererek bu kalabalığı durduramazsınız, çünkü bunlar yaşamak zorundadırlar, yaşamak için de yürümek zorundadırlar. Önde gidenler artık duramazlar. Baştan yola çıktıkları istikamette devam etmek zorundadırlar. 

“Rabbüküm”            deyince bunların yanlış yolda olduklarını da bildiklerini ima etmektedir.

Çözüm nasıl olacak?

Kalabalığın en arkasında olanların artık onlara tabi olmadan kendi yollarını çizmeleri ve yavaş yavaş onlardan ayrılmaları ile mümkündür. Bizim “Semt Kooperatifleri” işte bu arkada bulunan halkı yürüyüşten ayırma çabasıdır.

بِالْبَنِينَ

Bi eLBaNIyNa

“İbnleri ile”

“Isfa etmek” Kur’an’da müteaddi fiil halinde gelir, sizi ısfa etti, sizi saflaştırdı anlamındadır. Kendilerinden olmayan her şeyden arındırdı anlamındadır.

“Li” harfi ile gelirse sizin için seçti, sizi birçoklarından ayırdı, onu yalnız size verdi, dini/düzeni size ısfa etti, dininiz/düzeniniz bu olsun dedi.

“Bi” ile geldiğinde ikinci meful olmuş olur. Li ve ala ile lehinde aleyhinde iken bi ile ise leh ve aleyhte olmayan ısfadır. Bu durumlarda Min harfiyle gelir. “Min” cins için olur yahut onlardan seçti anlamında meful olabilir. Burada ise sizi beninler olarak seçti anlamındadır.

وَاتَّخَذَ

Va itTAPaÜa

“Ve ittihaz etti”

“İttihaz etmek” demek avuçlamak, tutmak demektir. Tutunmak için ipi ittihaz edersiniz veya iş yapmak için sapı ittihaz edersiniz.

“Meleklerden ittihaz etmek” demek, çalıştırdığı kimselerden görebildiklerinden ittihaz etmek, onlardan bir kısmını seçmek olur.

مِنَ الْمَلَائِكَةِ

MiNa eLMaLAEiKaTi

“Meleklerden”

Meleklerden hepsini değil de bir kısım melekleri seçti demektir.

“Melekler” de çoğuldur ve marifedir.

“Benin” de çoğul ve marifedir.

Bugünkü dünyamıza döndüğümüz zaman, belli masonlar ve benzeri kimselerdir, sömürenlerin kullandıkları kurumlardır. Bürokratlardır.

إِنَاثًا

EiNAÇan

“İnasen”

Nekredir, “ünsa”nın kuralsız çoğuludur. Burada ikinci sınıftır. Sıradan bürokratlardır. Nekre gelmiştir. Çünkü belli bir zümre değildir. Değişik kimselerden oluşmaktadır.

إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ

EinNaKuM La TaQUvLUvNa

“Siz kavl ediyorsunuz”

Bunun da doğal olduğunu söylüyorsunuz.

Yunan filozofları aristokrat sınıfı şöyle savunuyorlardı. Uygarlığın gelmesi ile vakitlerini felsefeye ayıracak kimselere ihtiyaç vardır. Bir de bunlara hizmet eden halk ve köleler vardır. Bunlar halk içinde nimettir. Filozoflar olmazsa uygarlık olmaz, onlar aç kalır veya birbirlerini alt ederlerdi. Aslında aristokratlar, Avrupalı istilacılar olan Dorlar’dır.

Bunu daha iyi anlatabilmek için bir misal verelim. Bugün gelir vergisi vardır. Sermaye bunu kazanır. Bundan devlete pay ayırır. Devlet bu payla insanları çalıştırır ve kamu görevi yapar. Sermaye de bundan yararlanır. Sermaye aldığı kararları bildirmektedir. Devlet ise aldığı vergileri vergi verenlere harcamaktadır. Sermaye karşılıksız kazanç temin etmekte, devlet ise hizmet karşılığı vergi almaktadır. Devlet ile Sermaye eşit tanrılar yapılmaktadır. Çalışanlar olan “benin” Sermaye’nin, çalışmayanlar olan “inas” ise devletin. Devlete kârdan verdikleri pay ile bu görevi yapmaktadırlar. Bu durumu böyle ifade etmektedir.

قَوْلًا عَظِيمًا (40)

QaVLan GaJIyMan

“Azim kavl.”

Bunlar boş sözlerdir, tutarsız sözlerdir. Devletten başka devlet yoktur. Hükmeden yalnız ve yalnız devlet vardır. Sermaye de devlet içinde yerini alır ve kârı istihkak eder. Sermayenin kırkta birini devlete vergi olarak verir. En çok sermaye sahibi olanlar tüm kazançlarını devlete verirler. Kendileri sadece en çok servete sahip olmaları için çalışırlar. Sermaye sadece birikimini korumak için çalışır. Kâr zararı kapatmak içindir. Azami düzeyde zarar etmiyorsa kâra da ihtiyacı yoktur.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِيَذَّكَّرُوا وَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا نُفُورًا (41)

Va LaQaD ÖarRaFNAv FIy HaÜav eLQuREAvNı LiYaüÜakKaRUv Va MAv YaÜIyDuHuM EilLAv NuFUvRAn

“Ve biz bu Kur’an’da tezekkür etsinler diye tasrif ettik ve onların sadece nefretlerini ziyade etti.

Şimdi bu Kur’an’da tasrif ediyoruz...

Bu onların nefretlerini ziyade ediyor...

“Ve” harfi ile atfetmektedir. Onlar dünyayı ikiye ayırdılar; yönetenler ve yönetilenler. Bir de yönetilenlerden seçtiklerini kendilerine vekil yaptılar ve böylece sömürü düzenini yürütmektedirler.

Kur’an onlara çok açık bir şekilde bildirmektedir: Faizden vazgeçin, sermaye tekelini oluşturmayın, karşılıksız dolarla ilme-dine-ekonomiye-siyasete hükmetmeyin…

Kur’an halka; siz de “Semt Kooperatifleri” kurun, böylece Sermaye’nin ve siyasetin baskılarından korunun dediği halde, insanların nefretlerini artırmaktadır...

“Leqad” kelimesi şimdi anlamındadır. Yani şimdi bize üçüncü binyılın başında demektedir. İsrail oğullarının en çok nefir oldukları zamana işaret etmektedir.

“Tasrif etmek” yönlendirmek demektir, “tasarruf etmek” serveti kullanmak demektir. Kur’an’da “rüzgârı tasarruf ettik” diyor, “ayetleri tasarruf ettik” diyor, “bu Kur’an’da tasarruf ettik” diyor.

İnsan topluluk içinde özgür yaşayacak şekilde yaratılmıştır. Topluluk içinde topluluğun ferdidir. Çünkü topluluğun kurallarına uyar, kurallara göre yaşar, başkaları ile kurallarla ilişki kurar, topluluklarda başkanların komutasına tabi olur, nizalarda hakemlerin kararlarını kabullenir. Böylece topluluğun ferdi olur ama kuralları kendisi koyar, sözleşmeleri kendisi yapar, yöneticileri kendisine vekil olarak kendisi seçer ve sonunda kendi seçtiği hakemlerin kararına uyar. Bu da özgürlüğüdür.

İşte, Kur’an insanlara bunları öğretmektedir.

“Bu Kur’an” demektedir. Bütün ilahi kitaplar Kur’an’dır. Kıraatte icazları olmasa da kıraat edilmeleri emrolunmuştur. “Bu Kur’an” dendiği zaman da sadece kendisine Kur’an ismi verilen şimdi yorumladığımız kitabın kıraatidir.

Kur’an gelinceye kadar içtihat yoktu. Kitaplar gelir, peygamberler yorumlar ve uygularlardı. Kur’an geldi. Hazreti Muhammed aleyhisselam yalnız uygulamakla görevli kılındı, Kur’an’ı kavlen yorumlamak ise ona yasak edildi. Arkadaşlarına da ‘sormayın’ dendi, ‘onun beyanı sonra bize aittir’ şeklinde beyanda bulundu.

Vahyin yerini içtihat ve icmalar aldı. İçtihatlar keyfi olarak yapılmayacak, usule göre yapılacaktı. Kur’an o usulü de öğretmektedir. Bu tasriftir, içtihat ve icma hükümleri tasriftir.

Kur’an nazil olduktan sonra, daha ilk asırda Müslümanlar büyük uygarlıklarla karşı karşıya geldiler; İran/Pers uygarlığı, Roma uygarlığı, Hint uygarlığı, Çin uygarlığı. Sorunların çoğuna hadislerde çözüm bulamadılar. Üç mezhep doğdu.

Zahiriye mezhebi; Kur’an Kureyş diliyle nazil olmuştur, onlar ne anlamışlarsa biz de onu anlamalıyız, Kur’an’a yeni mana veremeyiz, Kur’an tahrif olur dediler.

Bâtıniye mezhebi ise; Kur’an Allah’ın sözüdür, Allah haydır, şartlara ve duruma göre, zaman ve mekâna göre yeni manalar verebiliriz, bunları da veliyullah verebilir dediler; tarikatlar böyle gelişti.

Bunların yanında beyan mezhebi ortaya çıktı, Sünniler ve Şiiler bu mezheptedirler.

Bugün hâkim olan mezhep batınilerdir. Tarikatlar oya hâkimdirler ama siyasette ve muamelatta bir rolleri yoktur.

Beyan mensuplarına göre ise Kur’an’a yeni manalar verilecek ama yine dilin ve ilmin kuralları içinde verilecektir. “Gök” dediğimiz zaman Arapların o gün anladığı gök değil, elbette Kur’an’da bahsedilen göktür. Yeni manalar Arapça dil kurallarına uygun olmalıdır, bir de müsbet ilmin verilerine uygun olmalıdır. Şiiler ve Sünniler bu metodu kabul etmişlerdir. Zamanla bu usul terk edildi. İçtihat yasaklandı. Kur’an’a dayanmadan laik hükümlerle hükmedildi. Sonunda bu metodu yani içtihat metodunu savunan Akevler’de “ADİL DÜZEN” ortaya çıktı. Kur’an’daki tasrif budur.

Anlasınlar diye. Yani Kur’an’ı anlasınlar diye. Kur’an’da beyan ilmi tedvin edilmiş, Kur’an mübin olmuştur.

Akevler ne yapmaktadır?

Birinci binyıl müçtehitleri dört çift delili kabul etmekte, onların icma ettiklerini kabul etmektedir. İhtilaf ettikleri hususlarda bugünkü müsbet ilimlerin desteği ile çözümler üretmekte, bunu Kur’an’a dayanarak yapmaktadırlar. ‘Biz onu ilimle tasrif ettik’ diyor. Usulde eksik olanı da geliştirerek tamamlamaktadır. Böylece Kur’an’ı anlamaya çalışmaktadır.

Onların ise nefretlerini artırmaktadır, Sermaye’nin nefretini artırmaktadır, çünkü Sermaye çağın gerisindeki dinleri/düzenleri unutturarak kendisi hâkim olmak istemektedir. Oysa bu yolla çağın ilerisine geçmelerini sağlamaktadır.

Ayrıca Müslümanların da nefretlerini artırmaktadır. Bin seneden beri savundukları bir düzeni yıkmaktayız. Kapattıkları içtihat müessesesinin yeniden filizlenmesine katkıda bulunuyoruz. Bir de kendileri müsbet ilmin dışında oldukları için söylediklerimizi anlayamıyorlar. Hıristiyanların Hazreti İsa’yı dışlamaları gibi bugünkü Müslümanlar da bizi dışlıyorlar. Ne var ki Hıristiyanlık nasıl dünyaya hâkim olmuşsa, “Adil Düzen” de üçüncü binyıl uygarlığına hâkim olacaktır.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا

Va LaQaD ÖarRaFNAv

“Ve şimdi tasrif ediyoruz”

“Tasrif” var, “tafsil” vardır; “sarm” var, bir de “tasvir” vardır.

“Tafsil etmek” koparmadan ayırmak; yerlerinde kalır ama birbirinden ayrılmış olur. Vaslın karşıtıdır, ayrı olduğunu gösterir.

“Tasrif etmek” ise “sarmın”, devşirmenin karşılığıdır. Ayrı dallarda bulunan meyveleri bir sepete toplamadır.

İlim tasnif ve tasriften ibarettir.

Bilgileri birbirinden koparmadan tafsil edersiniz. Birbirinden koparmadan yerlerine yerleştirmek demektir. Bu tafsildir. Tasnif karşılığıdır.

Tasrif ise bundan sonra bu bilgileri değerlendirmektir, onlardan gerekli bilgileri alarak onları delil olarak kullanıp sonunda hükme varmak, gelecekte nasıl olacağına veya nasıl hareket etmemiz gerektiği bilgisine ulaşmaktır.

فِي هَذَا الْقُرْآنِ

FIy HaÜav eLQuREAvNı

“Bu Kur’an’da”

Bu Kur’an’da, son kitapta, Hazreti Muhammed’e nazil olan kitapta, diğer kitaplarda olmayan hususlar vardır. Onda tasrif yani delillerden hüküm çıkarma vardır. İlim tafsildir yani tasnif etmektir. Değişik kurallar bulunur ve o kuralların uygulandığı yerler tesbit edilir. İçtihat bunun aksidir. Değişik şekillerin bir yerdeki etkisi incelenmiş olur, bu tasriftir. Bu Kur’an’dan önceki kitaplarda yoktur. İçtihat ve icma sistemini Kur’an teşri etmiştir.

لِيَذَّكَّرُوا

LiYaüÜakKaRUv

“Tezekkür etsinler diye”

“Zikretmek” demek anlamak demektir. “Anmak” hatırlamak demektir. İnsan zaten onu bilmektedir ama hatırlayamamaktadır, biri söylediği zaman aklına gelmekte, hatırlamaktadır. Kur’an zikirdir. Zaten insan aklı onu bilmektedir ama aklına gelmemektedir. Kur’an insan aklının bilebileceği şeyleri hatırlatmaktadır. Bu Kur’an kendi kendine hatırlasınlar diye indirilmiştir. İçtihat sistemi aslında kendi kendine hatırlamadır. Üstünde düşündükçe hakikatler düşünenin aklına gelmektedir. Kur’an insana düşünmeyi öğretmektedir. Düşünme ile Kur’an anlaşılır.

Biz Kur’an’ı yorumlarken hep bu hatırlama metodunu kullanıyoruz.

Burada niçin müphem gelmiştir? Burada neden “Fi” ile gelmiştir diyoruz ve bizim aklımıza bir tercih sebebi gelmektedir. Sizin aklınıza başka bir şey gelir. Tartışırsınız, birbirinizi ikna ederseniz birlikte tezekkür etmiş olursunuz. Birbirinizi ikna edemezseniz, onun aklına gelen onun için, sizin aklınıza gelen sizin için tezekkürdür.

وَمَا يَزِيدُهُمْ إِلَّا نُفُورًا (41)

VA MAv YaÜIyDuHUM EilLAv NuFUvRAn

“Ve onlara sadece nefret olarak ziyade etmektedir.”

Buradaki “Yeziydu”nun faili “Kur’an”dır.

Bu Kur’an onların nefretini artırıyor. Kur’an’dan mucizeler getirip onun ilahi söz olduğunu anlattıkça, onların nefretleri ve Kur’an’dan uzaklaşmaları artmaktadır. Dinlemeden ve anlamadan karşı çıkıyorlar.

‘Olağanüstü hal uygulamanız Kur’an’a aykırıdır’ dediğinizde, sizi susturuyorlar, sözlerinizi duymak istemiyorlar. ‘Başkanlık sistemi Kur’an’a aykırıdır’ dendiği zaman da aynı nefreti ifade ediyorlar. Gülencilere; ‘devlete karşı gelmek ihanettir, tövbe edin’ dediğiniz zaman, tüm ilişkileriniz nefrete dönüşüyor.

“Nefer” topluluktan ayrılıp uzaklaşma demektir. Savaş için avcılık için ilim için sılayı bırakıp gurbete gidenler nefret etmiş olur. Birisinden nefret etmek demek ondan kaçmak demektir yani ben senin şerrinden kaçıyorum demektir.

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لَابْتَغَوْا إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلًا (42)

QuL LaV KAvNa MaGaHUv EAvLiHaTun KaMAv YaQUvLUvNa İZan La iBTaĞaV EiLay Üiy eLGaRŞı SaBIyLan

“Kavlet: Onunla beraber kavlettikleri gibi ilahlar olsaydı o zaman arşı olana sebil ibtiğa ederlerdi.”

Burada muhatap olanlar kavl edenlerdir, Tanrı’nın yanında tanrılar kabul edenlerdir.

Sermaye açıkça Tanrı’yı kabul etmemiş, tek Tanrı’yı inkâr ederek, doğa kanunlarıdır diyerek, tüm canlıların ve insanların kendiliğinden var olduklarını, her birinin kendi kendine hareket ettiğini, bu hareketten kâinatın oluştuğunu iddia etmektedir.

“Arşa demiyor, “arşın sahibine” diyor. Beş boyutlu uzaya “arş” diyoruz. Üçboyutlu uzayın içinde hareket edebilmemiz için dört boyutlu uzaya ihtiyaç vardır. Hareket olduğuna göre dört boyutlu uzay fizikte vardır demektir. İradeli yani tercihli hareketi yapabilmemiz için beş boyutlu uzay vardır. Bugün beş boyutlu uzayın geometrisini çok iyi biliyoruz. Üç boyutlu uzayda yaptığımız hesapları orada yapabiliyoruz. Örnek, bir boyutluda bir kenar vardır. İki boyutluda 4 kenar vardır. Üç boyutluda 12 kenar vardır. Odanızın kenarlarını sayın, o kadardır.

Dört boyutlu uzayda iki tane 12 ve bu iki küpün sekizer noktalarını birleştiren kenarları olan 32 kenar vardır. Beş boyutluda 2 tane 32 ve 16 köşeleri birleştiren 80 kenar vardır. Şimdi bu ilahlar bu beş boyutlu uzay içinde ilahlık yapıyorlar. Ama onun her şeyini kullanmıyor olacaklar, dolayısıyla arşın sahibi Tanrı’ya yol arayacaklardı.

قُلْ

QuL

“Kavlet”

Emir kime, “Qul”un faili kimdir, muhatap kimdir?

Kur’an okuyan kimsedir. Kur’an’ı müsbet ilimlerle yorumlayarak çağın sorunlarını çözmeye çalışan kimselerdir. Onların bugünkü müsbet ilimlerini öğrenerek Kur’an’ı buna göre yorumlamaları, ilim ve hikmetlerle uyarıda bulunmaları. Buradaki “qul”un mef’ûlu kimdir. Mahzuf olan lehum kelimesidir. Kur’an’dan önceki müşrikler Tanrı yerine koydukları varlıklara tanrı dedikleri için müşrik oldular.

Sermaye ise Tanrı’nın olmadığını iddia etti. Her varlık, her canlı, her insan kendi kendine ilahtır dedi. Ne var ki geliştirdiği ilim beş boyutlu uzayı keşfetti. O arşın, beş boyutlu uzayın sahibinin olması gerekir. Çünkü gayeli işler yapmıştır. Şimdi bize diyor ki; onlara deyin ki, sizin tanrılarınız tanrı olsaydı da yine arşın sahibine yol arayacaklardır.

لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ

LaV KAvNa MaGaHUv EAvLiHaTun

“Onunla beraber ilahlar”

Yani her varlık kendi kendisini var etmiş ve kendi iradesi ile hareket etmektedir. Tanrı yoktur. Doğru olsa dahi bunlar arşın içinde yaşamaktadırlar. İlahlıklarını halik olarak değil de rab olarak yapacaklardı. Bağımsız olmayacaklar, arşın sahibi tek ilaha muhtaç olacaklardı, Ancak O’nunla ilahlık yapacaklardır.

كَمَا يَقُولُونَ

KaMAv YaQUvLUvNa

“Kavl ettikleri gibi”

Bugünkü kâfirler başlangıçta Tanrı yok dediler. Beş boyutlu uzayın, kâinatın yaratılışını öğrenince Tanrı yoktur demiyorlar, şimdi Tanrı vardır ama yaratıp istirahate çekildi, artık dünyayı o idare etmiyor, artık kâinatı biz yönetiyoruz diyorlar.

Olsa bile, yine sorunlarınızı çözemediğiniz zaman O’na başvurmak zorundasınız.

Bu ayet Adil Düzen’e göre çözüm arayan herkese hitap etmektedir.

إِذًا لَابْتَغَوْا

İZan La iBTaĞaV

“O zaman ibtiğa ederlerdi”

“İbtiğa etmek” girişimci olmak, iş yapmak, kazanmaya uğraşmak demektir.

Bunu yapmak zorunda kalırlardı

إِلَى ذِي الْعَرْشِ

EiLay ÜiyeLGaRŞı

“Arşı olana”

“Arş” marifedir. Arşa değil, arşı olana yol ararlardı.

Evet, bugün artık Allah’ın bizi nasıl yarattığını biliyoruz. Arş sahibidir. O üç boyutlu uzayımızı takdir etmiş, planlamış, insanı var etmiş, üç boyutlu kâinata binen insan ruhu onunla beş boyutlu uzayda hareket eder, dört boyutlu uzayı çizmektedir.

Bütün bunlar o kadar ince hesapla oluşturulmuştur ki işte insan iradesi ile yaşamaktadır.

سَبِيلًا (42)

SaBIyLan

“Bir yol.”

O’nun kâinatından yararlanarak tanrılıklarını yapabilmeleri için O’nun ruhsatını almak zorunda kalırlardı.

سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا (43)

SüBXAvNaHUv Va TaGAyLAv GanMAv YaQUvLUvNa GuLuvVan KaBIyRan

O sübhandır ve kavl ettiklerinden kebir uluv ile tealdir.”

Buradaki “Hu” zamiri arşın sahibine gitmektedir. Onların kavl ettiklerinde kebir uluv ile taaldır. Biz “çok yüksek” deriz, Araplar “büyük yüksek” derler. Sayıda çokluğu “kesir” ile, hacimde çokluğu “azim” ile ifade ederler.

Buradaki “âlilik” rakamla ölçülen yükseklik değildir. Mertebede yüksekliktir.

“Kebir uluv” olarak gelmiştir. Çok çok yüksekler demektir. Kâinatımız arşın bir parçasıdır. Uzayınız ve zamanınız kâinatın bir cüzüdür. Tanrılar arşın içinde düşünülüyor, onun parçası olarak görülüyor. Arşın sahibinin nasıl şeriki olacaktır?

سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى

SüBXAvNaHUv Va TaGAyLAv

“Sübhandır ve taaldır”

Kur’an’da bu tabir 7 defa geçmektedir. Beşi işrak ettiklerinden, biri vasfettiklerinden, biri de kavlettiklerinden sübhan ve taaldır diyor.

“Sübhandır” demek, Allah’ın ilahlara ihtiyacı yoktur, kendi halk ettiği melekleri ve insanları O’na yeter demektir. Allah insanlara ve meleklere muhtaç değildir. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, melekler ve insanlar O’na muhtaçtır. Onlar için yaratmıştır. Aynı seviyede kimse yoktur demektir. Karşılaştırılamaz demektir.

عَمَّا يَقُولُونَ

GanMAv YaQUvLUvNa

“Kavl ettiklerinden”

Neyi kavlediyorlar?

Bir Tanrı yoktur, çok tanrılar vardır, her biri kendi kendine var olmuştur.

Kapı komşumuz olan gezegenlere bile henüz varamadık. En yakın yıldıza biz değil ışık ancak dört senede varabiliyor. Bu kadar küçük yeryüzü üzerinde de çok küçük olan tanrı nasıl Tanrı olur?!

عُلُوًّا كَبِيرًا (43)

GuLuvVan KaBIyRan

“Kebir uluv ile”

“Uluv” başka bir sıfatla teyit edilmektedir. Kur’an’da üç yerde geçmektedir. İkisi “Uluvven Kebiyren” şeklindedir. Bir yerde de tahakküm anlamında getirilmiştir.

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (44)

TuSAbBıXu LaHUv elSaMaVAvTu elSaBGu Va eLEaRWu Va MaN FIyHınNa VaEiN MiN ŞaYEin EilLAv YuSabBıXu BiXaMDiHIy Va LAvKiN LAv TaFQaHUvNa TaSBIyXaHuM EinNAHUv KAvNa XaLIyMan ĞaFUvRan

“Yedi semavat ile arz ve onların içinde olan kimseler O’nu tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder, velakin siz onların tesbihlerini fıkh edemezsiniz. O halimdir gafurdur.”

“Subhan ve Taal” dedikten sonra, “Yedi sema ve arz onu tesbih eder” demektedir. Yedi sema ve arz kâinatımızdır, üç boyutlu uzayımızdır. Buradaki insanın varlığı ve onu bilmesi, onda işler yapması, ondan yararlanarak yaşaması, onu imar etmesi gibi hesab edilmez olaydaki uyum, birbirini tamamlaması, bütünlük içinde her birinin ayrı ayrı işe yaraması, Allah’ı tesbih eder.

“Seb’a semavat ve içindekiler”, yani melekler, ruhlar, cinler ve insanlar onu tesbih eder. O onların varlığı için vardır. Onları da O yaşatmaktadır.

Bu uyum, bu ortak genel gaye Allah’ın sübhanlığına ulviliğine yeter delildir. Zaten her şeyin bir işi vardır bir gereği vardır. Boş yere işe yaramaz bir çakıl taşı bile yoktur.

“Hamd” demek beraber olmadan doğan ranttır. Her şey, herkes ayrı ayrı hareket eder ama sonuçta bir oluş oluşur ki onu yapan yoktur. İnsandaki her hücre kendi varlığı için çabalar, gerekli olanları içine alır, gereksiz olanları da dışarıya salar. Gayesi kendisini yaşatmadır. Ne var ki bu alışveriş sayesinde bütün vücut yaşamaya başlar. İşte “hamd” budur. Sahibi olmayan oluş demektir. Bir topluluğun kişileri de böyledir, her biri kendi çıkarına çalışır, sonunda topluluğun varlığı ortaya çıkar. “Hamd ile tesbih etmek” demek bu demektir.

“Siz onların tesbihlerini fıkhetmiyorsunuz.” Burada “Len Tefkahune” demeyip “La Tefkahune” demesi, ilerde fıkhetme anlayabilme ihtimali var olabilir demektir.

Ayeti “Halim ve Gafur” ile sona erdirmiştir. Ayetle ilişki kurabilmek ayeti anlamaktır. Allah’ın sıfatı değil, halim olan gafurdur, halim olan ganidir, halim olan alimdir, halim olan şükürdür şeklinde mana verebildiğimiz gibi; Allah halim gafur olandır, Allah alim gani olandır. Allah halim alim olandır, halim şekür olandır manasını da verebiliriz.

“Halim” buluğ anlamındadır, ne yapacağını bilir anlamındadır. Baliğ olmada bir özellik vardır. Bir şeyler yapmak ister, faaldir, batı dilinde aktiftir. Halim bir tür girişmedir. Bir şeyler yapsın ister. Boş durmak istemez demektir.

“Gafur” kelimesi de eski kusurları, eski eksiklikleri, eski suçları görmektir, onun üzerinde durmaktır.

Şimdi bu ayetin manası anlaşılmaktadır. “Gafuren Halimen” geçmektedir. Gafur olan halimdir. Yeni girişimlerde değerlendirmek için eski kusurları ve eksiklikleri affeder.

Sivil Gülencilerden bunu beklemiyorum. Onlar yurt dışında istihdam edilebilir. Yurt içinde bu hatalarından rücu edeceklerini zannetmiyorum.

Ama ben Gülenci askerleri tanımıyorum ama Türk askerini tanıyorum. Memlekete ihanet etmediği gibi memleket için her fedakârlığı yapar. Dolayısıyla gafur halim olmalıyız. Yeni girişimlerde yararlanmamız için eski hesapları görmeyeceğiz.

تُسَبِّحُ لَهُ

TuSAbBıXu LaHUv

“O’nun için tesbih ederler”

“Sebha” yüzmek, uçmak, hareket etmek demektir.

“O’nu tesbih ederler” demek, O’nun için çalışırlar demektir. Allah onları yaratmış, onlar için onlara iş vermiş, çalışın ve birbirinizin ihtiyacını giderin demiş. Herkes O’na çalışır, O da ürünlerini herkese bölüştürür. Hiç boş olan işe yaramayan kimse yoktur, işte eksik bir şey yoktur. Herkes kendisine düşen görevi eksiksiz, tav’an ve kerhen yapmaktadır.

السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرْضُ

elSAMAvVAvTu elSaBGu Va eLEaRWu

“Yedi sema ve arz”

“Semavat ve Arz” Kur’an’da üç boyutlu kâinatımızın adıdır. Bu yedi semadan ve arzın tesbih ettiğini söylemedir. Bu dört boyutlu uzayın bir parçası olarak tesbih etmektedir. Yani bu bütün değil, onun yani cennet ve cehennemle birlikte insanlığın bir bütünü içinde cüzdür. İçindekiler böyle hep birden onun için onları tesbihte topladı, yedi sema diyerek ahiretten ayırmak için. Başka bir olay da melekler ve cinler de ruhlar da birlikte tesbih etmektedir. Ahirete de bunlarla birlikte gideceğiz.

وَمَنْ فِيهِنّ

Va MaN FIyHınNa

 “Ve onların içinde olanlar”

Orada olanlar Kur’an’ın bildirdiğine göre dört tanedir; melekler, ruhlar, cinler ve insanlar. Seb’a semavat ve arz içinde bulunmaktadırlar. Bu dünyadaki işlerini yapmaktadırlar. Ayrıca birlikte ahiret için bir hazırlık yapılmaktadır. Bunların bütünü ahirette yer alacaklar, orada da teşbihe devam edeceklerdir.

وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

VaEiN MiN ŞaYEin EilLAv YuSabBıXu BiXaMDiHIy

“Ve her şey hamdi ile O’nu tesbih eder”

Her şey bir bütün içinde yer alır, kendi çıkarı için çalışır. Ama öyle düzen kurulmuştur ki bu kendileri için çalışanlar sonunda bütünü için çalışmış olur. Çıkar paralelliği içinde, bütünlük içinde oluşma oluşur. Cüzler de ayrı olarak varlıklarını korurlar.

وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ

Va LAvKiN LAv TaFQaHUvNa TaSBIyXaHuM

“Velakin tesbihlerini fıkhedemezsiniz”

Burada genel olarak edemezsiniz manasını veriyoruz. Oysa edemezsin olsaydı “Len” gelirdi. Her dediğini siz anlamıyorsunuz. Yani üzerinde düşünüp anlamak istemiyorsunuz.

Yirminci yüzyılın ilimlerinde birçok gereksiz şey kabul ediyoruz. Örnek olarak erkeklerde süt veren meme yoktur, çünkü erkekler çocuk doğurmamaktadır. O halde gereksiz gibi görünür. Oysa vücuttaki bir organ sadece bir görev görmez, başka başka hizmetler görürler. Örnek olarak memelerde sütten başka hormonlar da üretilebilir. Erkek de bu meme kalıntısı bazı hormonları üretiyor olabilir. Biz bilmesek de bir görevi vardır.

إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا (44)

EinNaHUv KAvNa XaLIyMan ĞaFUvRan

“O gafurdur halimdir.”

“Gafur ve Halim” burada nekre gelmiştir. Usulümüze göre böyle hallerde âlemlerin rabbi Allah gafur halim olduğu gibi onun halifesi olan topluluklar, devletler ve insanlık da gafur halim olacak. Eğer gelecek için yararlı ise eski suçlar görülmeyecektir.

İstihsanen bildiklerimiz burada tansıs edilmiştir.