İSRÂ SÛRESİ TEFSİRİ
Süleyman Karagülle
675 Okunma
İSRA SÛRESİ 76-80.AYETLER

İSRA SÛRESİ - 17. Hafta

76-80 ayetler

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

***

 

وَإِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَإِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ إِلَّا قَلِيلًا (76) سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا (77) أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا (78) وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا (79) وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَصِيرنًا (80)

 

***

 

وَإِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَإِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ إِلَّا قَلِيلًا (76)

Va EiN KAvDUv LaYaSTaFizZunNaKa MiNa eLEaRWı LiYuPRiCUvKa MiNHAv Va EiÜan LAv YaLBaÇUvNa PiLAvFaKa EilLAv QaLIyLan

“Neredeyse seni oradan ihraç etmek için seni Arz’dan istifzaz edeceklerdi.”

“Ve senin hilafında ancak az zaman dışında lebs edemezler.”

Bundan önceki ayette seni yanlarına almak isterler demişti.

Sermaye’nin bugün yapmak istediği budur. İlminle, imanınla, servetinle veya mevkiinle halkı çevrene toplayabiliyor ve onlara söz geçirebiliyorsan, seni yanlarına alır, senin aracılığınla onları istismar eder. Bugün dünyada hep bu yapılmaktadır. Baktılar ki seni kullanamıyorlar, o zaman cephe alır ve seni yurdundan uzaklaştırırlar.

Akevler Lügati’nde “FezZe” فَزٌّ   ineğin doğan yavrusuna denir. Yavru ilk doğduğunda çevreden korkmaktadır. Ancak korktuğunun ne olduğunu bilmemektedir.  اسْتِفْزَازٌ  “İstifzaz” tedirgin etmek anlamındadır.

“Fe” harfi ayrı ama bitişik anlamındadır. İstifal babı dönüştürme anlamındadır. Seni korkak yapmak isterler anlamındadır. Korkuturlar; onların dediğini yapmazsan başın derde girecektir. Düşünürler ve senin korkman için oyunlar oluştururlar. Bizzat kendileri korkutmazlar, başkalarını size saldırtırlar. Sonra seni korurlar.

Bu oyunu yakın tarihte sosyalizm ve kapitalizm ile oynadılar. Gizli istihbarat örgütleri kurdular. İki tarafı da Sermaye finanse ediyordu. Taraflar görünürde birbirlerine karşı çatışmak üzere hazırlanmıştı, gerçekte ise iki taraf da halkı korkutmak için örgütlenmişti. İstemediklerine karşı istihbaratta uydurma haberler yayınlarlar. Sermaye’nin emrindeki medya tarafları çatıştırır ve iki tarafı da yok eder.

Sovyetler Birliği Son Başkanı Gorbaçov bu oyunu bozdu.

Başka bir olay da Deniz Baykal olayıdır. Baykal’a bir tuzak kurdular. Aslında hiçbir suç işlememişti. Batı mantığında davacısı olmamak şartı ile isteyen istediğiyle cinsi ilişki kurabilir. Zina suç değildir. Eşler ancak boşanabilirler. Deniz Baykal’ı korkuttular. Gitmeni istiyoruz dediler. Baykal gidecek Kemal Kılıçdaroğlu gelecek; o da gidecek ve Kemal Derviş gelecek. Muhalifler ve yerli sermaye birleşecek, Sermaye Türkiye’yi belki de merkez yapacak. Baykal mücadeleye başka şekilde devam etmeye karar verdi.

“Fezze” 3 defa geçmektedir. Onu ikili yapan kelime “Ferre” olabilir mi? Ruhu’l-Kuran’a bakalım; evet, “Ferre” 11 defa geçiyor.

“İstifzaz etmek” oyunlarla korkutmak demek olmaktadır.

“Mine’l-Erdi” denmektedir. Buradaki “Arz” senin oturduğun yerdir. Apartmanından, bucağından, ilinden ve ülkenden demektir. Eğer “Yeryüzünden” manasını verirsek, o durumda seni öldürmek isterler anlamı çıkar.

Yöneticiler doğru söyleyenden hoşlanmazlar. Önce sizlere dayanarak iktidar olurlar. İktidar olduktan sonra artık size ihtiyaçları kalmamış sanırlar ve sizi uzaklaştırmak için birtakım hileler ve tuzaklar kurarlar.

Bülent Ecevit 1970’lerdeki MSP döneminde bizim desteğimizle başbakan oldu. Sonra bizi ayak bağı kabul etti ve koalisyonu bozdu. Biraz sonra kendisi de gitti.

N. Erbakan da böyle yapardı, iktidar olunca bizimle ilgilenmezdi. Biz gitmezdik, o da çağırmazdı. İktidardan düştükten sonra biz giderdik, o zaman da çok yakından ilgilenirdi.

AK Parti başlangıçta Millî Görüş ve Akevler kadrosu ile oluştu. On sene birlikte çalıştılar. Belki de dünyanın en başarılı iktidarı oldular. Akevler’den hepsi uzak durdular. Sonra onları teker teker uzaklaştırdı. Gülen ile birlikte Sermaye’nin emrine girdi. Şimdi onlarla boğuşuyor. Ben yazdığım iki yazıda kurucu kadronun dağılmamasını yazdım, isimlerini bir bir saydım. Bugün o kadrodan sadece Erdoğan partide söz sahibi. Hatalı gidiyorsunuz, Akevler’den yararlanın dedim, iki arkadaşımızın ismini vererek bunları milletvekili yapın dedim. Kulak vermediler. Şimdi her gün uçuruma doğru gitmektedirler. PKK ile uzlaşma düşmanlığa dönüştü. Gülen’e yakınlık çatışmaya dönüştü. Avrupa Birliği’ne yaklaşma sevinçleri şimdi çıkmaz sokak oldu. Avrupa’nın işçiye ihtiyacı vardı, Türkleri onun için işçi olarak aldı, o sayede eski durumuna ulaştı. Artık ihtiyacının olmadığını sanıyor. İki taraf da Sermaye’nin tuzağına geliyor. Gereksiz yere sorunlar oluşuyor.

“Seni oradan ihraç etsinler” denmektedir. Birinci “Lam” farika lamıdır. Baştaki İn’in muhaffef İnne olduğunu göstermek için gelmiştir. İkinci “Lam” “Kâdû”nun da “İstefizzû”nun da mefulü olabilir. İhraç etmek için istifzaz ediyorlar şeklinde de tercüme edebiliriz yahut neredeyse istifzaz ediyorlar anlamları çıkar. Her ikisi de doğrudur.

Bu ayetin manasını iyi bilmeniz gerekir.

Hollanda ile yapılan takışma iki tarafı da çıkmaza sokmuştur. 4 milyon Türk Avrupa’da yaşıyor, orada çalışıyor. Türkiye’ye dönseler Avrupa ekonomisi çöker. Türkiye’de de işsizlik ve açlıktan kıyam olur. Bakınız, Sermaye ne güzel oyun oynadı.

Bunları düşünerek “evet” veya “hayır” demek, Sermaye’nin bu oyununa gelinmesi demektir. Hiçbir gereği yokken, fare misali en dar zamanda altından kalkamayacağı işe girişmedir. Avrupa parlamenter sisteme göre yaşamaktadır. Başkanlık sistemi ise Avrupa’yı yoksulluk seviyesine indirir. Onun için Avrupa rahatsız.

Sermaye, Birinci ve İkinci Cihan Savaşları sonunda, kendisine tetikçilik yapsın diye Cumhuriyet’in kurulmasını destekledi. Türkiye verdiği sözlerin hepsini tuttu. İnkılapları yaptı. Ama sonuç alamadılar. Türkiye Müslüman kaldı.

Şimdi ne yapmak istiyor?

Anadolu’yu parçalayıp dünyaya bölüştürmek istiyor. Gelin bunu yıkalım diyor. Bunun için Suriye’yi seçiyor. Rusya’ya, Çin’e, Avrupa devletlerine ve ABD’ye Ortadoğu’da paylar ayırıyor. Savaş kapıda, zil çalıyor. Ne var ki halkımızda en küçük bir korku yoktur. İstifzaz etki etmiyor. Bir de “hayır” çıkarsa, artık Sermaye sağîr olarak cizye vermeye mahkûm edilecektir. Türkiye ve İran’ın da temsil edildiği beş büyüklere cizye verecektir. Filistin onların olacaktır.

وَإِنْ كَادُوا

Va EiN KAvDUv

“Neredeyse”

Arapçada güç yetebilme sigası yoktur. Türkçede müsbetlerde “e” harfi getirilir; gelme, gelebilme olarak söylenir. Arapçada böyle siga yoktur. Yerine göre karine ile gelme veya gelebilme şeklinde anlamamız gerekmektedir.

Belli zamana kadar size söyletirler. Karşı çıksanız bile söyletmekten vazgeçirmezler. Çünkü sizden yeni şeyler öğreneceklerdir. Sonra sizi uzaklaştırıp kendileri sizin söylediklerinizi istismar edeceklerdir. Hazreti İsa İncil’i öğretti, Pavlus sonunda onu Roma’ya teslim etti. Batı İslâmiyet’i öğrendi, ateizmde kullandı, şimdi İslâm düşmanlığı yapmaktadır.

Bunlar Allah’ın adil kaderidir.

لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ

LaYaSTaFizZUvNaKa MiNa eLEaRWı

“Seni Arz’dan istifzaz ederler”

Sermaye’nin bugün oynadığı bir oyun vardır; bürokratları ve girişimcileri kullanarak halkı yönetmek. Belli kimseleri maaşlı bürokrat yapar. Halktan zorla vergiler alırlar ve ondan sonra halkı Sermaye adına yönetirler. Bunların elinde silah da vardır. Yani bürokrasinin içine ordu da dâhildir. Diğer taraftan Sermaye taşeronlara kredi açar, onlar da paraları ile halkı emirlerine alırlar ve böylece Sermaye adına yeryüzünü idare ederler.

Uygulanan siyaset şudur. Çalıştığın yerde rahatsız olacaksın; ya görevliler seni tedirgin edecek ve orasını bırakmak zorunda kalacaksın ya da işverenler seni rahatsız edecek ve orada aç kalacaksın. Böylece durmadan yer değiştirmek zorunda kalacaksın.

Bir kaymakamı üç seneden fazla bir yerde durdurmazlar, çünkü orasını öğrenir ve kendi başına iş yapar, halkla bir olur.

Dört senede, beş senede bir ekseriyet seçimini yaparlar, iktidar hâkim olmasın, bürokratları biz kullanalım diye.

İslâmiyet’te demokrasi vardır, seçim yapılır ama her sene seçim yapılır. Meclis birden yenilenmez. Diyelim ki meclisin beşte biri her sene yenilenir. O zaman meclise gelen yeni milletvekilleri yetiştikten sonra devam ederler. Yarısı yeni milletvekillerinden gelse, demek ki meclis her yıl onda bir kadar değişecektir. Bu da tedrici gelişme demektir.

Oysa onların sisteminde sürekli olarak bulunduğu yerden koparmaya çalışırlar.

لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا

LiYuPRiCUvKa MiNHAv

“Seni oradan ihraç etmek için”

Bir yerde durmasan, bir ilde durmasan hiçbir iş yapamazsın.

Ben mezun olduğumda her yıl işyeri değiştirdim. Bir şeyler yapmaya başlayınca rahatsız oldular. Bana istifzaz yaptılar. Ben de oradan oraya dolaştım. İzmir’e kovularak gittim. Orada arkadaşları buldum ve karar verdim, İzmir’den sıfırlanıncaya kadar ayrılmayacağım dedim. 63 yaşına gelinceye kadar ayrılmadım. Yerime bir kadro bırakarak kendimi emekli ettim. O sayede Akevler’i kurdum. O sayede Millî Görüş’ün kurulması gerçekleşti. O sayede Gülen ekolleri dünyaya yayıldı.

Ak Parti’nin başarısı, Abdülhamid’in başarısı, uzun zaman iktidarda kalmalarıdır. Başkanlık sistemi ile bu sağlanamıyor. Yine beş senede bir seçim, yine sıfırdan yenilenme.

“Adil Düzen”de seçim yerine biat vardır. Herkes kendi temsilcisini seçer, istediği zaman değiştirir ve asla birden yenilenme olmaz. Yenilik isteniyorsa yeni ocak, yeni bucak, yeni il ve yeni devlet kurulur ama eski devletin yapısı değiştirilmez.

Bu sebeple Adil Düzen Anayasası’nda bugün Türkiye’de ve dünyada uygulanan tüm kurumlar aynen korunmaktadır. Sadece onların yanlışları düzeltilmekte, eksiklikleri tamamlanmaktadır. İşe semtlerden başlanmaktadır.

وَإِذًا لَا يَلْبَثُونَ

Va EiÜan LAv YaLBaÇUvNa

“Ve o durumda lebs edemezler”

“Lebs” “Se” ile kalınan yer demektir.

“Lebs” “Sin” ile giyilen şey demektir.

Kur’an’da “Se” ile olan 31 defa, “Sin” ile olan 23 defa geçmektedir. Birbirini ikiliye tamamlıyorlar. Kalmak demektir. Orada oturmak demektir. Seni uzaklaştırdıktan sonra onlar da uzun zaman kalmamaktadırlar.

İnkılaplar şöyle gerçekleşmektedir.

İşlerin iyi gitmediğini gören kişiler topluluklarında inkılap yapmak isterler. Önce bir aşiret/ocak oluştururlar, bir ocak on kadar aileden oluşur. Bunlar yeni düzen üzerinde çalışmaya başlarlar. Katılanlar olur. Semt kurarlar; yüz hanelik bir kooperatiftir. Bu semt büyür ve bucak seviyesine çıkar. Buraya dışarıdan göçler olur. Buraya gelenler yeni site oluştururlar. O site artık değişmez. O haliyle ömrü olduğu kadar devam eder. 1967 yılında kurduğumuz İzmir Akevler Kooperatifi bunun ilk uygulamasıdır. Onun yapısını değiştirmeyiz. O kendi yapısı içinde gelişmeye devam edecektir.

Kırgızistan’da yeni bir site kurmaya çalıştık; başaramadık.

İstanbul’da yirmi senedir yeni site kurmaya çalışıyoruz; başaramadık. Ancak ilmî çalışmalar yaptık. Sistemler oluşturduk. Şimdi Yalova’da uygulamak istiyoruz.

خِلَافَكَ

PiLAvFaKa

“Senin hilafında” 

“Hilafında” arkasında demektir.

“Half” arkadır. Yeni uygarlık oluşmaya başlayınca eski uygarlık kendiliğinden çekilip gider. Yeni uygarlığın anlaşılabilmesi, eksikliklerinin tamamlanması, yanlışlarının düzeltilmesi için ona muhalefet eden bir kadronun olması gerekir. İşte, onlar onun için varlar.

Evet, Sermaye bunun için var. Süper güçler bunun için var. Türkiye’de “Adil Düzen” karşıtı partiler ve tarikatlar bunun için var. Onlar bize hizmet ediyorlar, yanlış yapmamızı önlüyorlar. Eksikliklerimizi tamamlıyorlar. Biz Adil Düzen çalışanları bir yerden gidersek onlar artık orada kalmazlar, biraz sonra onlar da giderler.

إِلَّا قَلِيلًا (76)

EilLAv QaLIyLan

“Ancak az.”

Evet, hak gelince bâtıl gidecektir. Bu da hicretle olacaktır.

Biz semtler kuracağız. Belde kooperatifleri kuracağız. Halkımız Kur’an düzeninde yaşamaya başlayacak. Biz makro düzene karışmayacak, ticareti biz yapmayacak, güvenliği biz sağlamayacak, biz sadece mikroda yani kendi içimizde “Adil Düzen”i yaşayacağız.

Bir hücre oluşturacağız. Hücre çoğalacak ama her biri bağımsız olacak. Merkezi yönetim olmayacak, merkez oluşmayacak.

Merkezi bizi oradan kovmak isteyenlere bırakacağız. Belki ilerde Adil Düzen Partisi’ni kuracağız. Ama iktidar olmak için değil, “Adil Düzen”i getirmek için, legal örgüt olmak için, devletimizin yanında olmak için. Biz devletimizi yaşatmak için çalışacağız. Devletimizin yöneticileri bizi cepheye çağırırlarsa gideceğiz. Çünkü “Adil Düzen” burada oluşacak. Devletimiz yıkılırsa “Adil Düzen”i nerede kuracağız? Bu sebepledir ki ordumuzun içinde bize karşı olanlar var ama bizim içimizde orduya karşı olan yoktur.

Ordusuna karşı olan Adil Düzenci olamaz. Ülkeyi terk eder ama ordusuna ve devletine karşı olamaz. Devlet demek ordu demektir. Vizeler ve gümrükler olmadığı için ekonomide, ilimde ve dinde devletler yoktur. İnsanlık bir ümmettir. Güvenlikte devletler vardır.

سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا (77)

SünNaTa MaN QaD EaRSaLNAv QaBLaKa MiN RuSuLiNAv Va LAv TaCiDu LiSünNaTiNAv TaXViyLan

“Senin kablinde resullerimizden irsal ettiğimizin sünneti olarak. Sünnetimizde bir tahvil vecd edemezsin.”

Hilafında onlar uzun zaman oturamazlar. Bunlar bizim sünnetimizdir, kurallarımızdır. Kurallarımızda değişiklik bulamazsın yahut değiştiremezsin.

“Sin” diş demektir. “Sünnet” ise peş peşe dizili şeyler demektir. Kâinatın kuralları böyledir. Bir taraftan benzer kurallar tekerrür eder, diğer tarafta farklılık olur. Dişler de böyle değil midir? Sıralamada alt, üst, sağ ve sol simetrik olmak üzere en önde kesici, sonra köpek, sonra parçalayıcı, daha sonra da ezici dişler vardır.

Olaylar da böyledir, birbirlerine benzerler ama birbirlerinin aynısı değildirler. Değişmeyen kanunlar vardır, bunlara “kader” diyoruz. Bir de insanların da iradeleri ile katıldığı olaylar vardır, bunlara “kaza” deriz. Sosyoloji ve psikoloji ilimlerinde iradi olaylar da olduğu için tabii olarak kesinlikle olayları bilmek mümkün değildir. Ama sosyal olayların da kanunları vardır, genel akışı bilinmektedir.

Bir ırmak içinde bir kayığa binmişsin, nehir ne tarafa akmakta ise sen de o tarafa gideceksin. Gerisin geriye dönemezsin. Zaman da böyle akmaktadır. Kayıkta bulunanlar dümen ve kürekleri kullanarak ırmağın sağından, solundan, ortasından gidebilirler. Yavaşlayıp hızlanabilirler. Zaman içinde de biz doğa kanunları olan sünnetullahı kullanırız ve kendi irademizle sağ kıyıdan veya sol kıyıdan veyahut ortadan gidebilir, hızımızı artırıp eksiltebiliriz. Caddede akan arabalar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Araba kullanan şoförün trafikteki akışa ne kadar etkisi varsa bizim de zaman içindeki etkimiz o kadardır. Şoför nasıl trafik kurallarını bilmek zorunda ise, direksiyona hâkimiyet eğitimi almak zorunda ise, insanın da yaşarken ilahi kanunları bilmesi ve onun direksiyon eğitimini alması gerekir.

Kâinatın trafik kitabı “Kur’an”dır, eğitim kursları “namazlar”dır, uygulaması “zekât”tır.

Burada “Men” getirilmiştir. Bütün toplulukların bir başkanı vardır. Bundan sonra da olacaktır. İki kişi bir olunca birini başkan yaparlar yahut sıra ile başkanlık yaparlar. On kişi olunca birini devamlı başkan yaparlar. Bunu sevenler, buna biat edenler, Allah adına O’nun halifesi olarak biat etmiş olurlar. Kişi topluluk tarafından irsal edilmiş olur yani Allah adına irsal edilmiş olur. Bu sebeple “Ellezî” değil de “Men” getirilmiştir. Halen yeryüzünde milyonlarca topluluklar var, her birinin başkanı vardır. Burada “Kad” ile teyit edilerek her başkanın başkanlık kanunlarına tabi olduğu vurgulanmıştır.

“Senden önce” demek suretiyle seninle beraber, senden sonra da resuller vardır demektir. O sebeple “senden önce irsal ettiğimiz resuller” denmektedir.

Senden önce ve senden sonra gelecek resuller için de aynı kanunlar sürüp gider.

Burada bizim irsal ettiğimiz, bizim resuller diyerek, başkanları ikiye ayırmaktadır. Bu iki çeşit resulden maksat; biri Allah’ın şeriatını yeryüzüne ulaştırmayı hedeflemiş başkandır, diğeri ise sosyal kanunlar gereği başkandır. Halkın ona biat etmesi ile onu da halk göndermiştir. Ama Allah ona kendi resulleri dememektedir. Allah’ın gönderdiği resul gittikten sonra uzun zaman kalmazlar denmektedir.

Ayette bir taraftan “bizim sünnetimizde bir tahvil bulamazsın” diyor, diğer taraftan “bizim irsal ettiğimiz resuller” diyor. Allah’ın “rahman sıfatı” vardır, “rahim sıfatı” vardır. Rahman sıfatında tüm varlıklar dâhildir. Rahim sıfatında ise taraf tuttuğu kimselere yaptığı farklı ihsanlar ile rahmet etmektedir.

Biz ne yapıyoruz?

İnsanın dört melekesi vardır diyoruz; fikir, his, irade ve ünsiyet yani düşünme, duyma, yapma ve birleşme.

Dört araçla sosyal melekeler oluşur; dil, sanat, teknik ve hukuk.

Sonra da bunlar sayesinde dört sosyal kurum oluşur; ilim, ahlak, ekonomi ve siyaset. Bunlar yasama, yürütme, yargılama ve güvenlik kurumlarını oluştururlar.

İnsan 60 bin seneden beri uygarlaşmaktadır. Toplayıcılık, avcılık, çobanlık, tarımcılık çağlarını geçirdikten sonra pazarcılık, tüccarlık ve işçilik dönemlerini geçirdi, şimdi de “ortaklık dönemine” gidiyoruz diyoruz. Yani biz yeni düzen getirmiyoruz, ilahi düzenin aşamalarından birini yaşıyoruz diyoruz.

Bunlar kara uygarlıklarıdır. Bundan sonra deniz uygarlıkları gelecektir. Ondan sonra gezegenler uygarlıkları gelecek, ondan sonra da uzay uygarlıkları gelecektir.

Evet, biz Allah’ın sünnetini değiştirmiyoruz. “Kad” harfi ile ifade ettiği sürekli uygarlaşma kuralları içinde Allah’ın bize farz kıldıklarını yapmaya çalışıyoruz.

Kâinat bir insan gibidir; doğmuştur, gelişmektedir, yaşlanacaktır ve ölecektir. Her dönemde görünüşte farklıdır ama aynı genlerle yönetilmektedir. İnsanın kişiliği değişmediği gibi kâinatın yapısı da değişmemektedir.

سُنَّةَ

SünNaTa

“Sünnet”

“Sünnet” kurallar demektir.

 Allah’ın iki türlü sünneti vardır.

Birinci tip sünnet, kendi iradesini ifade eden sünnetidir. Bu asla değişmez. Kâinat var olmadan önce de onunla vardır, var olduktan sonra da vardır. Bunlardan bir kısmının iradi olup olmadığı ihtilaflıdır. Allah kendi kendisini var edemeyeceğine göre kendi kendisinde bir değişiklik de yapamaz. Başka bir tanrıyı var edemez. Onun sıfatları böyledir. Kendisi ile birlikte hep vardır. Allah cahilken âlim olmamıştır, bundan sonra bir şey unutmaz.

İkinci tip sünnet ise; meleklerin, ruhların, cinlerin ve insanların cüzi iradelerine bağlı sünnettir. Bu da sünnettir. Sadece burada insanlara seçme özgürlüğünü vermiştir. İstanbul’dan Ankara’ya uçakla, trenle, otobüsle, otomobille gitmenin hepsi O’nun sünneti ile olmaktadır. Ama yolculara tercih imkânı vermiştir.

مَنْ

MaN

“Kimse”

“Men” kimse demektir. Tekil ve çoğul, erkek ve dişi hepsini kapsar. Yalnız akıllı kimse için söylenir. Melek, cin, ruh ve insan için kullanılır. Topluluklar için de kullanılır. “Ellezîne”den farkı, “Ellezîne”de hem fail hem fiil bellidir. “Men”de ise fail nekredir ama fiil marifedir. Burada irsal edilenler nekredir ama irsal marifedir. Yani başkan yaptığınız kimseler demek. Yahut inkılap yapan önderler anlamındadır.

Bu anlamda Bediüzzaman mürseldir. Erbakan mürseldir. Erdoğan ve Gülen de, içtihatta hata yapsalar da, Kur’an’a ve Ahirete inandıkları için onlar da mürseldir. Etkili olmuşlardır. Etkileri devam edecektir. Kendileri gitseler de etkileri devam edecektir.

قَدْ

QaD

“Kad”

Arapçada hal sigası yoktur. Menfilerde “Mâ Yef’alu” ile ifade edilir. “Yef’alu” muzaridir. “Mâ” mazidir. İkisinin birlikteliği hali ifade eder. “Lem Yensur”da ise olay geçmişte olmamıştır. Şimdide yoktur demektir. Buna karşılık müsbette hal kad ile ifade edilir. “Kad Cae” geldi ve şimdi buradadır demektir.

“Kad” kelimesi Kur’an’da hep fiili maziler üzerine gelir. Sadece Allah için “Kad nera” bir defa ve birkaç defa “Kad Ya’lemullahu” olarak muzari üzerine gelmektedir. Arapça kitaplarında muzari için geldiğinde “bazen” manasını vermektedirler. Kur’an’da bu manada kullanımı yoktur. Görmekteyiz, bilmekteyiz karşılığı getirilmektedir.

“Raeytü” gördüm, “Era” görüyorum, görürüm ve göreceğim manaları vardır.

“Kad Raeytü” gördüm ve görmeye de devam ediyorum demektir. “Qad Raeytü” demek görmekteyim demektir. Buradaki “Kad” irsalin devam ettiğini göstermektedir. Yahut Hazreti Nuh’tan sonra gönderilip dini halen yaşayanlardan söz etmektedir.

أَرْسَلْنَا

EaRSaLNAv

“İrsal ettiğimiz”

Hazreti Musa’ya; “taşa darbet, 12 pınar fışkıracak, her grup içecekleri pınarı bilecektir.” Bunu ifade ederken “Kad Alime Küllü Ünasin” ifadesini kullanıyor. Böylece anlamı da getirilmiştir. Buradaki “Kad” bu manada olabilir. Bu tarzda irsal ettik anlamı çıkar.

قَبْلَكَ

QaBLaKa

“Kableke”

“Min Kablike” demiyor da “Kableke” deniyor. “Min” dediği zaman senin vaktinle öncenin arasına zaman girmiştir. “Kabl” ise bitişiktir. Bizden önde olanlar bizim için kabldir.

İnsan doğar, ömrünün ilk senelerinde geçmişlerin yaptıklarını öğrenmeye çalışır. Orta yaşlara gelince asıl faal devresidir. 60’ları geçince de artık aktif değildir.

Buradaki hitap 33 ile 66 yaş arasındakileredir. Yani benden 66 yaş büyük olanlar benden öncedirler. 33 ile 66 arasında olanlar akranımdır. 33’den küçük olanlar ise benden sonrakilerdir. Bir insan için bunlar değişmezler.

Demek ki her insanın karnı vardır. Biri başkan olmuşsa onun akranları de o karnın insanlarıdır. Devletlerin karnları böyle tesbit edilir.

Uygarlığın karnlarında ise uygarlığı getiren kimsenin yaşında olanlar birinci karndır. Sonra ikinci, üçüncü karn gelir.

Hazreti Muhammed’in birinci karnı raşit halifelerin karnıdır.

İkinci karnı Hazreti Muhammed’den 66 yaş küçük olanların yaşıdır.

Üçüncü karn ise Hazreti Muhamed’den100 yaş küçük olanların yaşıdır.

مِنْ رُسُلِنَا

MiN RuSuLiNAv

“Resullerimizden”

“Resullerimizden” diyerek uygulanan sünnetin ancak belli resuller için olduğunu ifade eder.

Akevler inkılap bekliyor...

Türkiye inkılap bekliyor...

İnsanlık inkılap bekliyor...

Herkes hazırlık içindedir. Hazırlık tamamlanınca mevcut düzen pek az yaşayacak, kendiliğinden gidecektir. Bununla görevlendirdiği resuller. Kur’an’dan önce Ruh (Cebrail) geliyor, Allah’ın emirlerini ona tebliğ ediyordu. Kur’an’dan sonra artık ruh gelmeyecek. İnsanlar kendi iradeleri, Allah’ın vahyi ve hadiselerle göreve geleceklerdir.

وَلَا تَجِدُ

VaLAv TaCiD

“Ve vecd edemezsin”

“Vecd etmek” bulmak anlamında olduğu gibi gücü yetmek anlamında, gücü yetmez, kimsenin gücü yetmez demektir. Yahut sen öyle bir değişikliği bulamazsın anlamındadır.

“Gücün yetmez” anlamında olunca, o zaman sünnetullahı ancak Allah değiştirebilir demektir. Yani sen kuralları değiştirmekle uğraşma, kurallar içinde iş yap demektir. Değiştirmezsin. Kimseye çatmakla, saldırmakla, onu tenkit etmekle bir yere varamazsın. Sen doğruyu ara, doğruya yönel. Kalanı sana değil bize aittir demek olur.

Ayeti eğer değişmez ilahi kanunlar şeklinde anlarsak, o zaman onda tahvil olmaz manası çıkar. Ayeti cüzi iradenin de dâhil olduğu sünneti olarak anlarsak, onda senin gücün cüzidir, sünnetullahı değiştiremezsin anlamı çıkar.

لِسُنَّتِنَا

Li SünNaTiNAv

“Sünnetimizi”

“Bizim sünnetimiz” diyor. “Sünnet” demiyor.

Kişiler topluluğun kurallarına uyarlar, topluluğun kurallarını değiştiremezler. Topluluğun kurallarını yine topluluk değiştirir.

Bunun anlamı, yöneticilerin kanun yapma yetkileri yoktur demektir. Alınan kararların hepsi yargı denetimine tabidir ve yargı herkesten ve her kurumdan daha üstündür.

Yargı hakemlerden oluşmadıkça bu sözün bir manası yoktur demektir.

تَحْوِيلًا (77)

TaXViyLan

“Tahvil olarak.”

Senin onu tahvile gücün yetmez yahut herhangi bir değişiklik olmaz anlamlarındadır. Başka yerlerde “tahvilen” ile birlikte “tebdil”den bahsetmektedir. Burada yalnız tahvilden bahsetmektedir. Tebdil, birini kaldırıp diğerini yerine koymak, tahvil ise uygulandıkları durumları farklı yapmak demektir. Bunun başka manası her bucağın kendi şurası vardır, kendi kuralları vardır. Bunlar sadece o bucağa aittir. Bu bucağın hükümlerini başka bucağa uygulayamazsınız.

Bugün devletlerarası kanunlar belirleniyor.

İslâmiyet’te merkezi kanunlar taşrada geçerli değildir. Her bucağın kanunu vardır, o bucakta o uygulanır. Merkezi bucakların da kanunları vardır. Taşranın temsilcileri yaparlar ama taşrada uygulanmaz, sadece merkezi bucaklarda uygulanır. Temsilciler yapsa da merkezi bucakların kanunları taşra bucaklarda geçerli değildir. Bu ayet bunu da ifade etmektedir.

أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا (78)

EaQıMı eLöÖaLAvTa Li DuLUvKi elŞaMSi EiLAy ĞaSaQı elLaYLı Va QuREAvNa eLFaCRi İnNa QuREaNa eLFACRi KAvNa MaŞHUvDan

“Salatı, Şems’in dülûku için leylin ğasakına kadar ikame et ve fecrin kur’anını da. Fecrin kur’anı meşhuddur.”

“SLY”nin manası pişmek demektir. Eti onun üzerine koyup pişirdikleri taşın adıdır. Fırına koyduğunuz yemekleri pişirirsiniz. Eğitime “salat” denmektedir. “SLV” ise aynı kökten türetilmiştir. Ham koşu hayvanları iş yapmaz, ancak eğitimden sonra yüke ve bineğe gelirler. Yorga atlara sala denir. “Namaz” insanların bedeni ve fikri eğitimleri anlamındadır.

“Salat” burada müfrettir. Emir de müfrettir ama ikame etme şeklinde ifade edilmiştir. “Kum” değil de “kıldır” manasındadır. Başkanların eğitimi yönetmeleri gerekir. Bu sebeple “ikame et” şeklinde gelmiştir.

“Salat” marifedir. Kur’an’da tarif edilmiş şekilde veya Cebrail’in Hazreti Muhammed’e gösterdiği şekilde kıyam etmemiz gerekmektedir.

Yeni uygarlığın nasıl geleceğini anlatmaktadır. Belli saatlerde toplantı yerine gelir, orada Kur’an okumaya ve namaz kılmaya başlarsın. İsteyenler gelir ve sana katılırlar. Böylece birlikte ikame edersin. Bu şekilde namaz kılmaya başladığınız zaman artık “Adil Düzen”i kurmaya başladınız demektir.

Kur’an okumayı öğrenecek, ayrıca Kur’an’ın manasını öğreneceksiniz. Sonra da Kur’an’ın beyanını öğreneceksiniz. Daha önce gelenler daha sonra gelenlere öğretecek.

33 yaşına kadar uygulayarak öğrenme durumundasınız.

33 yaşında uygulama durumundasınız.

66 yaşına geldiğinizde öğretme durumundasınız. Bunu günde muntazaman değişik zamanlarda yaptığınız toplantılarda yapacaksınız. Böylece hayatınız düzene girer. Üretim yapar ve yaşarsınız. Artan zamanlarda da eğitim yaparsınız.

Öğrenmeye beşikte başlarsınız. 7 yaşından sonrasını bir yaşlının yanında öğrendiklerinizi uygulamak için çalışarak geçirirsiniz. 10 yaşında bir yaşlının size verdiği işi yaparsınız. 15 yaşında bir yaşlının izin verdiği işlere kendiniz başlar ve kendiniz bitirirsiniz. 33 yaşına geldiğiniz zaman artık kimseden izin almadan istediğiniz işi yaparsınız. 66 yaşına geldiğinizde kendinize gençlerden bir ortak bulur, onlarla çalışmaya başlar ve onları aynı zamanda eğitirsiniz.

Bütün bunları bir ocak içinde yani bir apartmanda birlikte yaparsınız. Akrabanızla birlikte bu işleri yaparsınız. Onlarla ortaklaşa onlara dayanarak yaparsınız. Şimdi bizim görevimiz budur. Onların durumlarını yukarıda anlattı. Şimdi sıra bize geldi.

“Şemsin dülûku” denmektedir. “Duluk” hayvanların otlayıp otlarını bitirdiği yer demektir. “Dekketmek” silmek demektir. “Şemsin dulûku” Güneş’in ufukta kaybolması, “ğasak” ise Güneş’in ışıklarının kaybolmasıdır.Garb”dan farkı; “garb” Güneş’in batmaya başlamasıdır. “Dulûk” ise Güneş’in tamamen batmasıdır.

“Salat” kelimesi “ÖLV” olarak 99 ve “ÖLY” olarak 25 defa geçmektedir. Birbirlerini ikilemektedirler.

Burada “Dulûk” kelimesini kullanıyor. Güneş’in hiç batmadığı veya doğmadığı yerlerde ise hisabi olarak Güneş’in o safhalara girmesi demektir.  Namaz vakitleri için Güneş’in durumu ele alınacaktır. Başlangıç noktası zeval vaktidir. Yani Güneş’in yerin ekseninden geçen dilime girmesidir. Ne var ki 44 dakikalık bir zeval vakti vardır. Gökteki Ay 44 dakika daha erken doğar veya zevale gelir. Ay gününe de uysun diye öğle namazı zevalden 44 dakika sonra başlamaktadır. Bundan sonra geçen 6 saat Şems’in dulûküdür. Bundan önce geçen 6 saat Güneş’in tuluudur. Gurub Güneş’in ufuktan kaybolmasıdır. Gasakı’l-Leyl ise Güneş ışığının yerin atmosferinden çekilmesidir. Fecr de Güneş ışığının atmosfere girmesidir.

Burada “Min Dulûki’ş-Şemsi” veya “Fî Dulûki’ş-Şemsi” denmesi gerekirken “Li Dulûki’ş-Şemsi” denmiştir.

Namaz vakitleri toplanmaların sebebidir ya da hikmetidir. Namazları vaktimizi değerlendirmek için kılarız. Çalışma ve yaşama programı yaparız. Uyanırız, vitri kılarız. Namaz kılar, sabah mesaisine başlarız. Öğle namazını kılar, öğlen tatilini yaparız. İkindiyi kılar, akşam mesaisine başlarız. Akşamı kılar, çalışmalarımıza son veririz. Yatsıyı kılar ve yatarız. Bu buluşmalarda neler yapacağımızı birbirimize bildirmiş oluruz. Herkes yaptığını ortaya koyar ve muhasebe belgesi verir. Önerilerde bulunur, önerileri kabul eder. Öbür vakte kadar uygulanır. Bu durum tekrar edip durur. Bunun için burada “Li” gelmiştir.

Fecrin Kur’anı Meşhuddur” denmektedir. Fecirde kişi günün muhasebesini vermiş ve almış olur. Toplanan belgeler muhasebeye kaydedilmiş olur. Günlük bilanço çıkarılmış olur. Bir gün evvelki değil de ondan evvelki günün bilançosu çıkmış olur.

O halde beş vakit görüşmelerde bilgisayarda öneriler yapılmış ve öneriler o toplantıda veya ondan sonraki toplantılarda kabul edilmiş olur. Böylece muhasebeye teklif ve kabul satırları ile geçer. Sabah namazında ise gece çalışanlar tarafından satırlar kesinleştirilir ve herkesin görmesine arz edilir. Böylece bir yanlış varsa düzeltilir.

Biz şimdilik bunu haftada bir yapalım diyoruz ama yapamıyoruz.

“Kur’ane’l-fecri” tekrar edilmiştir. Birinci “Kur’an” sabah namazıdır, ilahi kitabın kıraatidir. İkinci “Kur’an” ise muhasebe raporlarıdır. Bunun için izhar edilmişlerdir. Yoksa “İnnehu” derdi.

Şimdi ben “Kur’an” kelimesinin neden tekrar edildiğini açıkladım, siz de başka mana verebilirsiniz. Sizin için o, benin için bu doğrudur.

Manasını veremeyenlerin herhangi bir söz hakkı yoktur.

أَقِمِ الصَّلَاةَ

EaQıMı elÖaLAvTa

“Salatı ikame et”

Salattaki lam cins lamıdır. Beş vakit namazın her birini göstermektedir. Beş vakit namazı kıldır demektedir. Burada tarif edilen namazın yirmidört rüknü vardır.

a) Yer, zaman, giyim ve temizlik.

b) Ezan, kamet, iftitah (başlama) ve selam (bitirme).

c) Yön, saf, başkan ve gündem. Bunlar şartlar demektir.

d) İçinde ise ayakta durmak, eğilmek, secdeye varmak ve oturmak.

e) Söz olarak okumak, dinlemek, anlamak ve dua etmek.

f) Tesbih etmek, hamd etmek, istiğfar etmek, tekbir etmek.

لِدُلُوكِ الشَّمْسِ

Li DuLUvKi elŞaMSi

“Şems’in dulûkü için”

24 rükünden birini anlatmaktadır, o da vakittir. Çünkü vakit namazın sebebidir. Onun için namaz bize farzdır. Vakti yerinde kılmamız için farz edilmiştir. Çalışma ve yaşama saatlerimizi, toplanma ve dağılma zamanlarını gösterir.

Burada “Min” manasında getirilmiştir. Arapçada harfler özel hükümler taşırlar. Bu sebeple birbirinin yerine kullanılmaktadırlar. “Min”de illet hükmü olmadığı için o manayı vermek için “Min” yerine “Li” kullanılmıştır. “Min” manasına geldiği de ondan sonra gelen “İlâ” ile anlaşılmaktadır.

Biz hiçbir manayı kendiliğimizden vermiyoruz, Kur’an’ın dilinin kuralları içinde manalandırıyoruz.

إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ

EiLAy ĞaSaQı elLaYLı

“Leylin ğasakına kadar”

Min ve ila zaman veya mekân zarfının sınırlarını göstermez.

Biz bir namazdan ikinci namaza geçerken bir vakti değerlendirmiş oluyoruz. Yani namaz sadece toplanıldığı zamanki eğitim değildir. Orada öğrendiklerimizi tüm vakit içinde kullanırız. Orada giydiklerimizi dışarıda da giyeriz.

Bundan dolayıdır ki namaz için özel kıyafet, takke, sarık vs mekruh olduğu gibi namaz için özel araç da mekruhtur. Seccade caiz olmadığı gibi özel secde aracına da secde edilemez.

وَقُرْآنَ الْفَجْرِ

Va QuREaNa eLFaCRi

“Ve fecir Kur’anı”

Ve fecir salatı anlamındadır. “Kur’an” kelimesini kullandı. Çünkü namaz Kur’an demektir. Eğitimin anası Kur’an’dır. Biz öğrencilerimize yalnız Kur’an öğreteceğiz. Her şeyi Kur’an’ın yorumları içinde öğreneceklerdir. Bunun birçok kolaylıkları vardır.

Bütün ilimler aynı dil ile öğrenilir.

Matematikte nasıl bütün sayılar yani rakamlar gösterilirse, toplama ve çıkarma aynen o matematikle yapılırsa, bir olan matematik bütün ilimlere uygulanırsa; Kur’an da bütün ilimlerde aynı kelimelerdir ama hepsinin manası farklıdır.

İnsanlar aynı ilmi düşünce mantığı içinde olurlar. Hem birbirlerini kolay anlarlar, hem de diğer ilimler analog olduğu için kolay öğrenilir. Bir de ilimler arasında birlik sağlanır.

Bu sebeple bütün eğitim Kur’an’ı yorumlama üzerinden yapılacaktır.

إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ

Va QuREaNa eLFaCRi

“Fecir Kur’anı”

Fecir Kur’an’ı yani günün başlangıcındaki Kur’an’ı ama farklı Kur’an’ı, münzel kitap olmayan Kur’an meşhuddur. Yani herkes herkese gösterecektir. Yapılanları, borç ve alacakları herkes bilecektir.

İslâmiyet’te her türlü akit serbesttir. Yasak olan akit yoktur. Sadece bazı akitleri devlet korumaz, bir de kapalı ve gizli olan akitler de devletçe korunmaz.

Akdin mahkemelerde geçerli olması için akit aleni olacaktır. Muhasebe aleni olacaktır. Gizli yapılanlar kamu güvencesinde değildir. 

كَانَ مَشْهُودًا (78)

KAvNa MaŞHUvDan

“Meşhuddur.”

Beş vakit namazlarda ikili görüşmeler yapılır. Sabah görüşmelerinde herkes geçmiş gününde yaptıklarını ve gelecek günde yapacaklarını bütün namaza gelenlere arz eder.

Bunlar bir aşiretin fertleridir. On ailedir ve bunlar bir semtte oturanlardır.

Muhasebe bütün semt sahiplerine açıktır.

وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا (79)

Va MiNa elLaYLi Fa TaHacCaD BiHi NaFiLaTan LaKa GaSAy EaN YaBGaÇaKa RabBuKa MaKAvMan MaXMUvDan

“Ve leylden onun içinde nafile olarak teheccüd et. Belki de Rabbin seni mahmud makama ba’sedecektir.”

“HCD” kökü 1 (bir) defa geçmektedir. Bunu eşleyen kelime olarak “HCR” vardır, 41 defa geçmektedir. Lügatte “HCD”yi uyuma şeklinde anlatmaktadırlar. Bu uyuma değil de uyuma durumuna geçmedir. İnsanın çevresi var, bir de evi var. Evine izinsiz girilmez. Üç defa çaldıktan sonra kapıyı açmazlarsa bırakıp gideceksin. Bir de evin içinde hecd zamanına geçme vardır, uyuma odasına çekilme demektir. Buna avret vakitleri denmektedir. Uyuma değil de uyumak için ayrılma anlamındadır. Teheccüd ise özel toplantı yapma, özel duruma geçme demektir, kişisel ibadetini yapma demektir.

Muhasebe gibi bazı hizmetlerin gece tek başına yapılması gerekir, o teheccüd durumudur.

Ve leylden demek “ve fi’l-leyli” demektir. Fecir Kuranının atfedildiği yerde atfedilmektedir. Herkes için söylenmektedir. Herkese üç rekât vitir namazı farzdır. Ebu Hanife vitir namazının vacip olduğunu ve üç rekât olduğunu söylemektedir. Diğer mezhepler sünnet olarak kabul ederler ve kimileri bir rekât, kimileri 2+1 olarak kılarlar.

Biz ise uykunun son namazı olarak ve bu ayete dayanarak farz kabul ediyoruz. Ayrıca rekâtlar sayısının yirmiye tamamlanması ve gece rekâtlarının on olabilmesi için de üç rekât olarak görüyoruz. Böylece Ebu Hanife’nin içtihatlarına farklı yoldan ulaşıyoruz.

Hamd edilen makam vardır. Kamu kadroları hamd edilen makamdır. Yani ortaklıktan doğan fazlın (rantın) bölüşüldüğü yerde oturacaksın ve genel hizmet yapacaksın. O halde genel hizmet yapanlar genel hizmetlerini gece teheccüd halinde yapacaklar demektir.

Ertesi günün fiyatları ve ücretleri gece tesbit edilecektir. Şöyle ki, her ambarın veya siparişin bir fiyatı vardır, ücreti vardır. Ertesi gün iş yapacaklar mallarını ona göre satarlar, ona göre çalışırlar. Artık işveren bilgisayardır. İcap ve teklifleri kişiler birbirine değil de bilgisayara yaparlar. Böylece kişilerin dışında topluluğun bilgisayarda oluşan değerleri olacaktır.

“Nafileten Leke” denmesinin sebebi, vitir namazının cemaatle kılınmasının söz konusu olmamasından dolayıdır.

Kur’anda orta namazdan bahsedildiği için altı vakti farzlar arasına koyamıyorlar. Cemaatle kılınan namazlar beş tanedir.

وَمِنَ اللَّيْلِ

Va MiNa elLaYLi

“Ve leylden

“Fi’l-Leyli” denmiyor, “Mine’l-Leyli” diyor. O halde gecenin belli bir zamanı kastediliyor. Bu sabah namazından önceki vakittir. Başkan mescide önce gelir. Tek başına çalışmayı orada yapar. İsteyenler onun bu zamanında ona katılırlar, vitri evde değil de mescitte kılarlar. Bu namazlara devam edenler mukarrabundurlar. Uyku zamanında katılma demektir.

Başkanın sırdaşları yoktur ama mukarrabunları vardır. Bunlar teheccüd namazlarını kılarlar. Başkan bazı şeyleri diğer zamanlarda söylemez. O toplantılarda da öyle söyler ki, yalnız teheccüd namazlarına katılanlar onun dediğini anlarlar. Onların kendi aralarındaki dilleri oluşur.

Azınlıkların avantajı vardır. Toplantılarda azınlıklar kendi dilleri ile konuşurlar. Necva yapabilirler. Oysa azınlık olmayanlar necva yapamazlar.

فَتَهَجَّدْ بِهِ

Fa TaHacCaD BiHi

“Onunla teheccüd et”

Burada zamir leyle gitmektedir. Buradaki “Bi” “Fî” manasında değil, alet anlamındadır. Yani kullanarak teheccüd et yani bu sayede herkese söylenemeyen şeyleri arkadaşlarına söylemiş ol.

Necva yapılmıyor ama teheccüd yapılıyor. Herkese açık. Ama ancak devam edenlerin ortak dili doğuyor ve onunla anlaşıyorlar. “Bi” harfi bunu çok açık ifade etmektedir.

Hazreti Peygamber’in sünneti de buna uymaktadır. Daha önce başka ayetlerle ve hadislerle tesbit ettiğim bu hususu burada çok açık bir şekilde ayette buluyorum. Kendine güvenen müfessirlerin başka ne mana verdikleri merakımın konusudur.

نَافِلَةً لَكَ

NaFiLaTan LaKa

“Sana nafile olmak üzere”

“Kendiliğinden gelen” anlamındadır. Senin emeğinle veya rizikoya iştirak etmeden elde edilenlerin hepsi nafiledir. Toruna da nafile denmektedir.

Torunları dedeleri büyütmedikleri halde yaşlandıkları zaman torunları bakarlar. Çocukları emekli olmuşlarsa, yaşlanmışlarsa, torunlar babalarına bakmakla mükellef oldukları gibi dedelerine ve ninelerine de bakmakla mükelleftirler.

Hazreti İshak’a nafile olarak Hazreti Yakup da verilmiştir.

Kur’an’da “sünnet” tabiri yoktur, “farz” vardır, bir de “nafile” vardır, “sünnet” demektir. “Sana nafile olmak üzere” yani cemaatle değil de kendi başına anlamını taşımış olur.

Teheccüd namazını o anda birlikte olsalar bile ayrı ayrı kılarlar.

عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ

GaSAy EaN YaBGaÇaKa RabBuKa

“Belki seni Rabbin ba’sedecektir”

Kamu hizmetlerinde, genel hizmette görev almak için teheccüd etmek gerekmektedir. Bu genel hizmet eğitimidir. 25 (yirmibeş) genel hizmet burada öğrenilecek ve bunlar bu hizmeti yapacaklardır. Bu hizmeti yapanlar genel hizmet paylarını alacaklardır.

Her şey Kur’an’dan öğrenilecek ama 66 yaşından büyük olan doktorlar, 33 yaşlarında olan küçüklere ders vereceklerdir. Böylece yetişmiş olanlar imtihanlara girerek zakir, fakih veya rasih olurlar.

Beş vakit namazı kılmak herkese farzdır. Yatsı sohbetlerinde bulunmak herkese farzdır. Teheccüd sohbetlerine katılmak isteyenlere aittir, bunlar genel hizmet yaparlar.

مَقَامًا مَحْمُودًا (79)

MaKAvMan MaXMUvDan

“Mahmud makama”

Kamu görevine yani genel hizmete alınacak.

İslâmiyet’te görevli yoktur. Ya nöbetli vardır yahut serbest meslek erbabı vardır. Genel hizmet yaparlar. Bunlara kamu görevleri de yaptırılır. Kamunun görevi halka hizmet etmektir. Dolayısıyla hamd edilen yerdir.

Ceza yargı işidir. Hakemlerin işidir. Mahmud terfi olabilir. Silahlı güç de hakemlerin emrindedir. Bakanlıklar vatandaşa zorluk çıkarmak için değil, onlara hizmet için vardır. Kamu görevine gelebilmek için özel eğitim alacaksınız. Sonra herkesin girdiği imtihanları kazanacaksınız. Bir de ahlaki eğitim ortaklığından tezkiye olacaksınız.

Aşiret reisleri bucak dayanışma sorumlularını, bucak başkanları il dayanışma sorumlularını, il dayanışma sorumluları da ülke dayanışma sorumlularını tezkiye ederler. Onlar da insanlık dayanışma sorumlularını tezkiye eder. Sorumluları başkanlar sıralama usulü ile yetkili kılarlar, onlar da ortaklarını sıralarlar. Ayrıca işlediği işte bu sıralamalara göre herkesin bir kıdem derecesi vardır. Kamu hizmetleri buna göre verilmektedir.

“Makamı mahmuda ba’sedecektir”in mekanizmasını istihsan ediyoruz.

وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَصِيرًا (80)

Va QuL RabBi EaDPiLNIy MüDPaLa ÖıdQın Va EaPRıCNIy MuPRaCA ÖıDQın Va iCGaL LIy MiN LaDuNKa SuLOANan NaÖIyRan

“Ve Rabbim sıdkın idhal edildiği yere beni idhal et ve sıdkın ihraç edildiği yere beni ihrac et ve bana ledününden nasır bir sultan ver” de.

Buradaki “Ve” teheccüde atfetmektedir; teheccüd et ve bunu dua et.

Burada çalışmalarında Rabbine dua ederek şunları isteyecektir.

Mevcut düzenden çıkılacak ve yeni düzene girilecektir. İnsanların düşünceleri ve mantıkları değişecektir. Yüz lojmanlı apartmanlara taşınacaklar ve orada yeni bir düzen kuracaklardır. Bu düzene geçiş ancak ilimle ve azimle olacaktır.

İşte, burada bu düzenden çıkış da yeni düzene giriş de sıdk ile olacaktır.

Bugün insanlar şirk düzeninden çıkıyoruz diyorlar, sahtekârlık yapıyorlar. Demokrasi diyorlar, yalan söylüyorlar. Faizi bıraktık diyorlar, yalan söylüyorlar. Laikiz diyorlar, yalan söylüyorlar. Kanunları, söylemleri değişiyor ama gerçekte hiçbir şey değişmiyor.

İşte, bu teheccüd namazlarında, bu sahte çıkış ve sahte girişlerden kurtulup gerçek çıkış ve gerçek giriş için dua edilecektir.

Ayetteki büyük i’caz, önce “müdhale” diyor, sonra “muhrace” diyor. Çünkü gerçekten yeni düzeni kurarsanız eski düzenden çıkmış olursunuz.

Önce başkanlık sistemine gireceksiniz, sonra parlamenter sistemden vazgeçeceksiniz. Yani önce başkanlık sisteminin gereklerini yapacaksınız, ondan sonra kendisini getireceksiniz.

Başkanlık sisteminde yargı üstünlüğü vardır. Adil yargı sistemini kurarsınız. Hakemlerden oluşan yargı sistemi kurarsınız. Yargıyı devletin üstüne getirirsiniz. Yargı denetimi olduğu için parlamento denetimine gerek kalmayacağından, parlamento denetimini kaldırabilirsiniz. Önce yerinden yönetim sistemini getirirsiniz, bağımsız illeri ve bucakları kurarsınız. Merkezi yönetimi kaldırırsınız. Devletin yükünü azaltırsınız, ondan sonra başkanlık sistemine geçersiniz.

Önce kuvvetler ayrılığı sistemini getirirsiniz. Yasamayı yürütmenin yürütmeyi yasamanın, orduyu siyasetin siyaseti ordunun işlerine karışmaz hale getirirsiniz. Üniversiteleri bağımsız ekoller halinde oluşturursunuz. Ondan sonra başkanlık sistemini getirirsiniz.

Kuvvetler ayrılığı lafta olan bir ülkede ve her kurum diğerinin işlerine karışırken başkanlık sistemini nasıl getireceksiniz?

Karşılıksız sahte parayı ıslah eder, faiz parası yerine emek parasını koyarsınız, ülkeyi ekonomik bakımdan istiklaline kavuşturursunuz, ondan sonra başkanlık sistemini getirirsiniz.

Onun için önce “müdhale” denmiş, sonra “muhrace” denmiştir.

“Ve nasıre sultan talep edilecek.”

“Sultan” güçtür, ordudur. Orduyu bizzat sistemi ile güçlü yaparsınız. Tüm yaraları sararsınız. İçte ve dışta güçlü olursunuz. Ondan sonra başkanlık sistemine geçersiniz.

Her inkılap dirençle karşılaşacaktır.

Bu direnci ancak güçlü ordunun desteği ile yenersiniz.

Başkanlık sistemi iyi olsa bile senin şimdi o gücün yoktur. Partin seni ne kadar destekliyor, belli değil. Herkes korku içindedir. Zoraki “evet” diyor. Oy kullanırken de korkarsa gene “evet” diyecek. Ama sonra ilk fırsatta seni yok edecek.

Zaten Sermaye de bunu istiyor, senin yerine kendisi gelsin de otursun diye.

Adil Düzen çalışanlarının bu hatalara düşmemeleri için, ilerdeki makamı mahmudun ehli olmaları için Kur’an çalışmalarına devam edecekler ve bu ayetin emrine uyacaklardır.

وَقُلْ رَبِّ

Va QuL RabBi

“Ve ‘Rabbim’ de”

Rabbe başvuracaktır.

Allah’ın eğitim sıfatına başvuracaksın. Arapça öğreneceksin. Matematiği öğreneceksin. “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nı öğreneceksin. Ortaklık ekonomisini öğreneceksin. Bunları ilimlerin yardımı ile Kur’an’dan öğreneceksin.

Ondan sonra inkılaplar yapacaksın.

أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ

EaDPiLNIy MüDPaLa ÖıDQin

“Sıdkın müdhaline beni idhal et”

Sahte müesseseler kurmamak için; faizsiz deyip faizli olmaması için; İslâmî deyip küfür içinde olmamak için; adil deyip zulmetmemek için sıdka idhal olacaksın.

وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ

Va EaPRıCNIy MuPRaCA ÖıDQın

“Ve sıdkın ihraç edildiği yere beni ihrac et”

Sıdkın muhraci de sıdk da tekrar edilmiştir.

Gerçekten giriş başkadır, gerçekten çıkış başkadır. Başka başka metotları vardır. Çıkıştaki gerçek ile girişteki gerçek farklıdır. Girişteki gerçek yeni şey getirmedir, daha ilerisini bulmadır. Çıkışta ise eskisini bırakmadır.

Eski alışkanlıkları bırakmak kolay değildir. Hıristiyanlar hemen şirke döndüler. Müslümanlar hemen saltanata döndüler. Birinci Kur’an uygarlığını sıdk ile getirdiler ama cahiliye dönemini sıdk ile bırakmadılar.

وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ

Va İCGaL LIy MiN LaDuNKa

“Ve ledünnünden bana ca’let”

Kaynaklar yerli olmalıdır. Eğer kendi icma ve içtihatlarınla yaparsan Rabbin ledününden olur. Başkasının müktesebatından yaparsan, o Rabbinin ledününden olmaz.

Türk ordusuna düşmanlık yapan bir anayasayı kim kaleme aldı, hangi kaynaktan geldi; sorulmalı ve sorgulanmalıdır.

سُلْطَانًا نَصِيرًا (80)

SuLOAvNan SNaÖIyRan

“Nasır sultan.”

Evet, inkılap ancak güç ile yapılır.

Önce ordunu sağlam yaparsın. Onları ikna edersin. Sonra halka inandırırsın. Korkutarak değil, kötü alternatifler sunarak değil.

Sonra hak düzenini kurarsın.

Bu ayetleri ben seçmedim, Allah rastlattı. Ben yanlış yorumluyorsam; sitemiz ve bu sayfalar herkese açıktır. Yorum yazsınlar, yayınlayalım. Hatalarımız varsa düzeltelim. Ona negücümz yeter.

AK Parti’den şöyle demesini isterdim: Biz bunu ulusumuza layık görüyoruz, siz de kabul ederseniz uygulayacağız. O zaman Kenan Evren gibi siz de %92 alırsınız, bize susup tövbe etmekten başka bir şey yapmak düşmez. Benim şahsen bu partidekilerle geçmişim var. Benim bunları söyleme hakkım var.