İSRÂ SÛRESİ TEFSİRİ
Süleyman Karagülle
712 Okunma
İSRA SÛRESİ 55-58.AYETLER

İSRA SÛRESİ - 12. Hafta

55-58 ayetler

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

***

 

وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُدَ زَبُورًا (55) قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا (56) أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا (57) وَإِنْ مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (58)

 

***

 

وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُدَ زَبُورًا (55)

Va RabBuKa EaGLaMu BiMan Fiy elSaMAvVAvTı Va eLEaRWı VaLaQaD FawWaLNAv BaGWa elNaBiyYIyNa GaLAy BaGWin Wa EavTaYNAv DaVUvDa Za BUvRan

“Ve Rabbin semavat ve arzda olan kimseleri daha âlimdir. Nebilerin bazılarını bazısına tafdil ettik ve Davud’a Zebur’u verdik.”

Sure üçüncü binyıl uygarlığını anlatmaktadır. Bizden sonra gelenler bu sureyi bizim İbrahim’in Musa’nın, bu arada Firavun ve Haman’ın kıssalarını okuduğumuz gibi okuyacaklardır.

Üçüncü binyıl uygarlığını kurarken çok farklı bir durum vardır. Tarihte devlet başkanı olarak sadece Hazreti Davud ve oğlu Hazreti Süleyman hükümdar olmuşlardır. Diğer peygamberler devlet kurmamışlar, devlet başkanı olmamışlardır. Hazreti Muhammed de on sene için İslâm devletinin düzenini sağlamış ama bir devlet modeli oluşturma esnasında dünyadan ayrılmıştır. Dört halife onun yerine geçmiştir ve onlar peygamber değildir. Hazreti Musa’dan sonra devleti kuran Hazreti Davud olmuştur.

İsrail oğullarına iki dönem vaat edilmiştir. Biri Hazreti Davud dönemidir. İkincisi de şimdiki dönemdir. Bu sebeple burada yalnız Hazreti Davud’dan bahsedilmektedir.

Hazreti Nuh’un zürriyetinden olan İsrail oğullarından bahsetmektedir. Surede Hazreti Davud, Nuh ve Hazreti Musa geçmektedir. Uygarlıkların merkezinde olan peygamberlerden söz etmektedir. “Adil Düzen”i kuracak olan hadi devlet başkanı olacaktır demektir.

Bu surede “Rabbiniz e’lemdir” ifadesi dört yerde geçmektedir. a) Rabbiniz nefislerinizde olanı e’lemdir. b) Rabbiniz sizi e’lemdir. c) Rabbiniz semavat ve arzda olan kimseleri e’lemdir. d) Sebili en fazla ihda eden Rabbiniz e’lemdir.

İnsanın bunlardan kendi görüşlerini dayatması caiz değildir. Kimin ne düşündüğünü ve ne maksatla hareket ettiğini bilemeyiz. Biz sadece yaptığı hareketlere bakar ve sözleri dinleriz. Herkesin sorumluluğu kendisine aittir. Rabbi ile o hesaplaşır.

Rabbiniz nefislerinizde olanı bilir demiş, bir de ben sizi bilirim demiş.

“Ke/sen” ile “kendin” arasında ne fark vardır. Yani Arapçada olduğu gibi Türkçede de “Ahmet’in kendisi geldi” ile “Ahmet geldi” arasında ne fark vardır? Dünyanın başka dillerinde acaba bu ayırım nasıldır? “Kendi başına” deriz. Kur’an’da, burada olduğu gibi “Biküm ve Binüfus ve Bima Fiy Nüfusiküm /Allah bizi ve bizim nefsimizde olanı bilmektedir. Demek ki biz ile bizim nefsimizde olan başka şeylerdir. “Bima Küm” denmemiş, “Bima Fiy Nüfusikum” denmiştir.

Batılılar insanın kişiliğini ikiye ayırmaktadırlar; mal varlığı, bir de kişisel varlığı diyorlar. “Ben” nerde başlar? Çevrem var, kâinat var; onlardan gelen etkilerle “ben” tüm kâinatı kavrıyorum ve benim beynimde bir kâinat oluşmaktadır. Bu hepimizde benzerdir ama farklıdır. O halde benim bir bilgi varlığım var. İkinci bir varlığım daha var, o da benim etki edeceğim alandır. Onu alabiliyorum, parçalayabiliyorum. Yiyebiliryorum. Fiilen etki ediyorum. Benin fiili varlığımdır. Sonra bedenim vardır. Bu benimle dolaşan benden ayrıldığı zaman varlığını yitiren bedenimdir. Saçlarım canlıdır, büyümektedir ama kestikten sonra artık büyümez. Tırnak da böyledir. Sinirlerin olduğu alanda acı veya zevk alabilmektedir. Bu da bedeni varlığımdır. Dördüncü varlık ise beynimdir. Sinir sistemimdir. Onlarla bedenimin her yerine ulaşırım, bana haber gönderir, ben onunla haber gönderirim. Hafızam var, iradem var, duygularım var, muhakemem var. Hâsılı bilgisayarım var. Bedenim DNA’lardan oluşur. Sinir sistemim 01’lerden oluşur. Demek ki bende dört çeşit benlik var demektir; bildiklerimle benim, yaptıklarımla benim, DNA’larımla benim, 01’lerle benim. Bu dört varlığım ma fi nefsimdir. Buraya kadar olanları insanlar üretebilmektedirler. DNA’lar doğrudan üretilmese bile birbirine aktarılabilmektedir.

Allah bu varlıkları mı bilmektedir? En iyi bilmektedir. Bir de beni bilmektedir. Peki, bu ben nedir? Bu ne DNA’larla ne de 01’lerle elde edilebilmektedir. Onların oluşturduklarından başka bir şeydir.

Peki, ondan sonraki “ben” nedir?

Bunlar da dört tanedir.

a) Bilinçtir. Ben varlığımı bilmekteyim. Nefsim her zaman değişmekte ve başka şekiller aldığı halde bende hiç değişmeyen bir şey vardır. O da benim. Çocukluğumdan beri yaptıklarımı bilirim, ben yaptım derim. Bildiklerimi bilirim, ben bildim derim. Bu değişmeyen şey nefsin ötesindedir, nefsinde olan değildir.

b) Acı veya tatlıyı duyuyor,  üzülüyorum ve seviniyorum. Hislerim olarak olanı bilgisayarlı yapamazsın. Bayılttığın insanda bir yeri keserken inleyebilir. Bilgisayarı ağlatabilirsin ama bilgisayarı üzemezsin, sevindiremezsin. Bu da nefsin ötesinde bir şeydir.

c) Bir taş kayadan kopar ve düşer ama bir taş ben bunu yapayım diyemez. Oysa insan önce bir şeyi yapmak ister. Onu yapar veya yapamaz. Örnek olarak bir arkadaşımıza sigara bıraktırmayı isteriz, hatta bunun için beynimizi harekete geçirir ve sözler de söyleriz ama onu ya çok zor başarırız ya da başaramayız. Bilgisayarın bir sistem yapmaya kalkışma ve başarılı olma veya olmama yeteneği yoktur. Bir şey yapsa bile onu istediği için değil, dışarıdan gelen etkiye cevap olarak kendi iradesi dışında yapar. Oysa insan onu yapmak istediği için yapar veya olmasını istemediği zaman onu durdurur.

d) İnsanda dördüncü bir özellik daha vardır. O da kendisi gibi olanlarla anlaşma yapar. Etkileşme vardır. Örnek olarak mıknatıs demiri çeker. Ama demir bu çekmeye farklı bir cevap veremez. Ben ve diğer bir Türk ‘at’ dediği zaman bir hayvanı veya bir fiili anlar. Oysa Fransız ‘at’ dediği zaman ya hiçbir şey anlamaz veya farklı şey anlar. Bu ilişkilerde ne DNA bağı vardır, ne de 01 bağı vardır. İşte bunların oluşturduğu ben de insanın ruhudur.

Bunu daha iyi anlamamız için bütün dünya dillerinde “sen” var, “ben” var. Ruhu olmayana “sen” diyemezsin. Ruhu olmayan “ben” diyemez. Bilgisayar “ben” sesini çıkarır ama Türklerin anladığını anlamaz. Benimle tartışan Dr. Mete’nin nefsi değil ruhudur.

Ruhu olanlar Arapçada “Men”, Türkçede “Kim” olarak ifade edilir. Ruhu olmayanlar Arapçada “Ma”, Türkçede “Ne” veya “Nesne” olarak ifade edilir. “Semavat ve arz” bir varlığın adıdır. Kâinat anlamındadır. Bu kâinatta bulunan “Ma” olmayan “Men”ler dört tanedir. Biz yalnız bir tanesini görüyoruz. Öbürlerinin varlıklarını zihnimizdeki muhakeme ile biliyoruz. Onlarla diyalog kuramıyoruz. Onları göremiyoruz.

Bu “Men”ler şunlardır.

a) Melekler. Bunların varlığını canlılarda gördüğümüz DNA dizilerinde görüyoruz. Masanızda bir gül resmini görseniz, bunu biri yaptı dersiniz. Bahçenizdeki güller şimdi kendi kendine çoğalmaktadırlar ama baştan kendi kendine var olmamaktadırlar. İşte bunları ilk yapan işçilere “melek” diyoruz. Arapçada esre faili, üstün mefulü ifade eder. Melik var, melek var. Kâinatın bir meliki vardır. O’nun kâinatta birçok melekleri vardır. Biz onlara “melek” diyoruz.

b) İnsan var, bir de cinler vardır. Cinlerin varlığını Güneş’ten gelen ışığın tahlilinden öğreniyoruz. Dünyadaki karbon, oksijen, hidrojen ve azot döngüsünün benzerinin orada da cereyan ettiğini görüyoruz. Bunların faaliyeti ile hidrojen helyuma dönüşmektedir. Yarın cinleri çalıştırsak, o zaman biz de hidrojen enerjisi ile evimizde kandili yakabileceğiz. Hz. Süleyman Peygamberin istihdamı bunun mümkün olacağını göstermektedir.

c) Üçüncü insan denen varlıktır ki görüyoruz.

d) Kâinatın dörtlü olduğunu düşünürsek, demek bir dördüncü varlık daha vardır. Bizim ruhumuz olmayan ruh denen varlıklar vardır.

وَرَبُّكَ أَعْلَمُ

Va RabBuKa EaGLaMu

“Rabbin e’lemdir”

Rabbiniz nefsinizde olanı bildiği, Rabbin sende olanı en iyi bildiği gibi, Rabbin senin dışında olanı, sizin dışınızda olanı da en iyi bilmektedir. Nefislerinizi bilir çoğul, seni ise tekil getirmiştir. Nefislerde birlik olmakta, ortak ilişkiler oluşmaktadır. Ruhlar birleşip ortak ruh olmamaktadır. Ortak ruh Tanrı’dır. Topluluğun ruhu Tanrı’dır, çok değil tektir. Oysa bedenler birleşerek ortak beden oluştururlar. Bir canlıdaki hücrelerin birleşmesi gibi.

بِمَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ

BiMan Fiy elSaMAvVAvTı Va eLEaRWı

“Semavat ve arzda olan kimseler”

“Men” tekrar edilmemiştir. Dolayısıyla bütün “Men”lerin yapısı aynıdır. Yani insanların, cinlerin, meleklerin ve ruhların hepsi Allah’ın ruhundandır.

Matematikte ise bunu şöyle ifade edebiliriz.

Toplam (melekler ve ruhlar - cinler ve insanlar) = Bir Allah.

Toplam (cinler ve insanlar) = 0

Yaratılışı düşündüğünüz zaman, Allah ve kâinat ayrı ayrı şeylerdir. Yaratılanların toplamı sıfır olduğundan Bir Allah = Toplam (melekler ve ruhlar) olur. Zaman ve mekân içinde Allah’tan başka mahlûkat vardır. Zaman ve mekân dışında Allah’tan başka hiçbir şey yoktur. Zaman ve mekân dışında olanları biz kavrayamadığımız için biz vahdeti vücudu idrak edemeyiz. Zaman ve mekân içinde vahdeti vücut şirktir.

وَلَقَدْ فَضَّلْنَا

VaLaQaD FawWaLNAv

“Ve biz tafdil ettik”

Vahdeti vücutta tefadul yoktur, ayrılık yoktur. Oysa zaman içinde çoklukta birliğin oluşması için varlıklar eşit değildir. Kimi diğerinden üstündür. Nebiler arasında da dereceler vardır. Çünkü zaman içinde var edilmişlerdir. Kâinat dünyası ile ahiret birbirinden faziletli kimselerden oluşmuşlardır. Eşitlik olsaydı hilkat olmazdı.

بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ

BaGWa elNaBiyYIyNa GaLAy BaGWin

“Nebilerin bazısını bazısına”

Nebiler” burada marife olarak gelmiştir, kurallı çoğul olarak gelmiştir. “El-Enbiya” şeklinde gelmemiştir. “En-Nebiyyîn” ahd için ise o zaman Hazret Nuh ve Hazreti İbrahim’in zürriyeti olan nebilerdir. Onların bir kısmını diğerlerine tafdil ettik olur.

Bu tafdil edilen peygamberler 6 tanedir. Hazreti Nuh uygarlığı başlatmıştır, Hazreti Muhammed uygarlığı tamamlamıştır, ikmal etmiştir. Arada dört azimet sahibi nebi gelmiştir. Hazreti İbrahim ilimde, Hazreti Musa yönetimde, Hazreti Davud ekonomide ve Hazreti İsa ahlâkta uygarlaşmayı gerçekleştirmişlerdir.

Üçüncü binyıl uygarlığı bu uygarlıkların olgunlaşmış şeklidir. Nasıl 15 yaşına kadar çocuk anne babasının velayetinde bulunur, yaptıklarından sorumlu olan anne babası ise, insanlık da yirminci yüzyıla kadar “velayet” altında idi. Ancak şimdi “baliğ” olmuştur. Peygamberlerin dadılığına artık ihtiyaç kalmamıştır. Kralların/sultanların ve Sermaye’nin dadılığına da gerek kalmamıştır. Erginlik çağına giren çocukta nasıl biyolojik ve ruhsal değişmeler oluyorsa, insanlık da bugün bu sancıyı çekmektedir. Bu sure o geçişin kıssasıdır.

Biz AK Parti’ye üzülüyoruz ama uygarlaşmanın gereği Adil Düzen’de çaba gösteren AK Parti’nin de ömrü son bulacaktır. Kur’an’ın haber verdikleri bir bir gerçekleşmektedir.

وَآتَيْنَا دَاوُدَ زَبُورًا (55)

Wa EaTaYNAv DaVUvDa Za BUvRan

“Ve Davud’a Zebur’u verdik.”

Mezopotamya’da iki ırk yaşamakta idi, Sami ırkı ve Yafes ırkı. Yafesler Türk ırkıdır. Yahudiler Yafes ırkındandırlar. Sonra Azeriler gelmişlerdir. Hazreti İbrahim Azeridir. “Tevrat” da “töre”den oluşan kelimedir. Türklerde “dede, dadı” kelimeleri yönetici büyük demektir. “Dev” kelimesi, “dayı” kelimesi, “dağ” kelimesi, “dayanıklı duvar” kelimeleri harfin manasını oluşturur. “Davud” yönetici anlamındadır.

“Zebur” nedir?

“Zübür” kelimesi 11 defa ve “zübün” kelimesi bir defa geçer. Türkçede “zübün” kelimesi bir giysi adıdır, üzerinde giyenin kişiliğini gösteren giysinin adıdır. Zebniye üniformalı, zübünlü demektir. “Zübür” “zümer” kelimesine de akrabadır. “Zebur”a aynı zamanda “sabur” denmektedir.

Şeriatta iki şekilde yasa vardır. Yasalardan bir kısmı sözleşmelere dayanır, sözleşmeleri bağlar. Bir de sözleşmelere dayanmayan yasalar vardır. Daha çok kamu hukukunu oluşturur. O halde kanunların, yasaların, kamu hukuku kitaplarının adı “Zebur”dur. İnsanlar sözleşmelere, bir de Zebur’un hükümlerine uymak zorundadırlar.

Devlet başkanı olarak görevlendirilen Hazreti Davud’a kamu hukuku ile hükümleri de verilmiştir. Böylece sözleşmeler dışı oluşmuş yasa Zebur’dur. Bunu uygulayan kamu hukuku dedelere aittir. Temsilcisi de Hazreti Davud’dur.

Bu ayetin delaleti şunu gösterir ki yönetici kanun yapmaz, kanunları uygular. “Zebur” burada nekre gelmiştir. Her bucağın ayrı kamu hukuku vardır hükmünü doğurmaktadır.

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا (56)

QuLi uDGUv elLaÜIyNa ZaGaMTuM MiN DUvNiHIy FaLAy YaMLiKUvNa KaŞFa ewWurRı GaNKuM VaLAv TaXViyLan

“Kavlet; onun dununda za’m ettiklerinizi da’vet et. Sizden zurru keşfetmeye mülk edemezler, tahvili de.”

Yeryüzünü saran afetler vardır. Aşsızlık vardır. Gelir dağılımının dengesiz olmasından dolayı kimileri sefahat içinde yaşarken, kimileri saadet içindedirler. Birileri fazla beslendikleri için, birileri de beslenmedikleri için hastaneler dolup taşıyor. Hastaneler de hastaları tedavi ile değil de ilaçlarla zehirleyerek uyuşturmaktadırlar. Hastalar ile doktorlar arasında savaş vardır. Devlet ile hastane yöneticileri arasında kavga vardır. Kur’an’ın hastaları iyileştiren şifahaneleri yerine, sağlamları hasta eden hastaneleri vardır. Adlarında meymenet yok.

Azami kâr esasına dayanan ekonomide üretim yarıya düşmüştür. Çalışabilenlerin yarısı işsiz. İşçi haklarını koruyacağız diye işyerlerinin kapatılması yarışı vardır. Sermaye’nin yararına küçük ve orta ölçekli firmalar eritiliyor, kapatılıyor.

Terör olayları her gün kapımızda. Rüşvet mafyası, senet mafyası, uyuşturucu mafyası, silahlı mafya insanlığın en büyük belası değil midir?

Sermaye sömürüsü ekonomik sömürü ile yetinmemekte, ilmi, dini ve siyaseti de emrine almış, ahlâksız ve zalim bir dünya oluşturma yarışında. Birisi çıksın da ‘hayır, bunlar yoktur’ desin. Çare olarak da kimlere başvuruluyor? Dolara, polise, MİT'e, siyasete başvuruluyor; bunlar araç olmaktan çıkmış, amaç olmuş! Devlete cumhurbaşkanı aranmıyor, cumhurbaşkanına devlet aranıyor; Anayasa oyunu budur.

Kur’an haber veriyor, istediğiniz kadar halka başvurun. Anayasayı değiştirin, okulları kapatın, bunlar kalkmayacaktır. Öcalan uğruna idamı kaldırdınız. Sermaye’nin dolduruşa getirmesiyle orgeneralleri sıradan savcılara yargılattınız. Cumhurbaşkanını halka seçtirdiniz. Dershaneleri ve okulları kapattınız. Bakın bakalım hangi zararı önledi. Tu kaka ordunuz sizi 15 Temmuz’da kurtardı.

Ortadan kaldırma şöyle dursun, var olan halde de bir değişme olmamıştır. Cumhurbaşkanını halk seçsin dediniz. Ne fark etti. Yine Erdoğan seçilmedi mi? Meclis seçseydi başkasını mı seçecekti? Şimdi o hatadan dönüleceğine ikinci hata yapılmaktadır.

İmparatorluk ortadan kalktı. Yazı Arapçadan Türkçeye döndü. Ne değişti, hangi başarıyı onlar sayesinde elde ettiniz?

قُلِ

QuLi

“Kavlet”

Burada emredilen kimdir, çağımızda kimdir?

Kur’an’ı getiren son nebiden sonra herkes kendisine nebidir yani emri doğrudan Kur’an’dan alacaktır. Kur’an’ın Allah sözü olduğuna inanmış her okuyucu muhataptır. Ben şimdi bu yetkiye dayanarak sizlere görüşlerimi aktarıyorum. Kur’an’ın Allah sözü olduğuna inanan herkes bununla görevlidir. Ondan sonra ikinci olarak da “teavün” emridir. Bu görevleri yapabilmemiz için birbirimizle yardımlaşmamız gerekir. Böylece önce iki kişi bir araya gelip bu emri yerine birlikte getirirler. Sıra ile sözcülük yaparlar. On kişilik kadar cemaat olunca kendilerine imam seçerler. Aralarında meşveret ettikten sonra topluluğun sözcüsü imam olur.

Sonra bu cemaatler ayrı ayrı çoğalırlar. Her biri ayrı ayrı emri yerine getirir. Ancak yine yardımlaşma emrine uyarak bir merkez ocak oluştururlar. Merkez ocağa taşra ocakların temsilcileri gelir. Bunlar bucağı teşkil eder. Artık merkez ocağının imamı bucağın da imamıdır.

Bizim şimdilik yapmakla mükellef olduğumuz bundan ibarettir. İllerde il merkez bucağı, ülke merkez bucağı ve sonunda insanlık merkez bucağı oluşacak ve merkez bucağının merkez ocağı başkanı bu emre muhatap olacaktır. Diğerlerinin de görevi onunla uygunluk içinde devam edecektir.

ادْعُوا

uDGUv

“Davet edin / Dua edin”

Arapçada fiillerin değişik mastarları vardır. Fiiller o mastarlarla söylenir. “Ud’u daveten, ud’u duaen” dersiniz birine; Türkçede ikisi de kullanılmaktadır. Davet eşitler arasındadır. Dua ise yukarıya başvurma anlamındadır. Karine varsa mastar zikredilmez.

Burada karine vardır. Etkin kabul ettiğiniz kimseler değişiyor. “Ellezîne” getirildiği için dua edilen kimseler akıllı kimselerdir. Biz söylerken, davet ediniz derken, onlara emretmiyoruz. O zaman onları şirke çağırmış oluruz. Onlara demeyin diyor. Nitekim demiyorlar. Her gün biraz daha çıkmaza giriyorlar.

Trump delegelerin ekseriyeti ile başkan oldu. Hâlbuki halkın ekseriyeti Clinton’a oy verdi. ABD şimdi tam ikiye bölünmüştür. ABD’de başkan Sermaye’nin emrinde olduğu için kim gelirse gelsin tarafsız oluyordu. Şimdi Sermaye’nin emrinden çıktı. Artık Amerika bölünmeye doğru gitmektedir. Her federe devlet bağımsızlığını ilan edebilir.

Buna benzer şekilde Erdoğan %52 ile başkan oldu. Partiden geldiği için tarafsızlığını koruyamadı. Oysa askerler daima tarafsız olabilirler. Kur’an ne diyorsa o yapılmalıdır.

الَّذِينَ زَعَمْتُمْ

elLaÜIyNa ZaGaMTuM

“Zu’m ettiğiniz kimseler”

Ganimetten ve kolektif olarak elde edilen maldan yöneticilere ayrılan paydır. Sonra kefil anlamı kazanmıştır. Bir şeyi ısrarla iddia etmek anlamında da kullanılır.

İnsanlar kendi içtihatlarına göre hareket etmeleri, sonunda kendilerinin sorumlu olmaları, hesabı kendilerinin seçtikleri hakemler huzurunda vermeleri şeklinde yaratılmışlardır. Kimse kendi görüşünü başkasına dayatmaz. Müşriklerin özellikleri kendilerinin inandıkları kimselere herkesi inandırmaya çalışmalarıdır.

Şimdi başkanlık sistemi mi, parlamenter sistem mi; ihtilaflı konudur. Ben birisini tercih edebilirim ama benim tercihim mutlaka doğrudur diyemem, bana göre bu doğrudur derim. Karşı tarafın görüşlerine de benim görüşüm kadar saygı gösteririm. Birlikte hareket etmez, gerekirse hakemlere veya ortak vekile gidebiliriz. Batılılar ise ekseriyete giderler ama herkes sonuca boyun eğer; ‘Mademki ekseriyet böyle istedi, doğru imiş’ derler.

Şimdi ne yapılıyor?

Kılıçlar çekilmiş, herkes benimki doğru diyor.

İktidar baskı yapıyor, muhalefet direniyor.

Ben ne yapıyorum?

R. Tayyip Erdoğan’ın yanındayım, onun cumhurbaşkanı olması için canla başla dua ediyorum. Ama bu yapılana karşıyım.

Oysa onlar ne yapıyor? Erdoğancı olduklarını iddia edenler Erdoğan için ‘evet’ diyorlar. Muhalifler de Erdoğan’a karşı oldukları için ‘hayır’ diyorlar. İşte bu küfürdür ve şirktir. Size göre hak ne ise onun tarafı olmalısınız. Her biri zeim, muttaki değildir. Hâlbuki muttaki demek hakkı arar ve hak ne ise ona uyar, hakkı kendine uydurmaya çalışmaz.

مِنْ دُونِهِ

MiN DUvNiHIy

“Onun dununda”

Buradaki zamir Rabbe gitmektedir. Burada zamirle işaret etmesi ve uzaktaki Rabbiniz kelimesine işaret etmesi, O’nun mutlak olduğunu ve onların da O’nu kabul ettiğini göstermektedir. Gerçekten bugün Sermaye de yönetim de insanlığı kabul etmekte, insan haklarını benimsemekte ama onun yanında şerikleri koymaktadır; Sermaye ve bürokratlar. Halkı ikiye ayırmakta; yönetenler ve yönetilenler. Oysa Kur’an yöneticiyi kabul etmez. İmam var, cemaat var. İmam cemaati yönetmez, cemaat imama uyar. Onun içindir ki imamın yüzü de kıbleye karşıdır. Dolar ve bürokrasi meliklerin yönetme aracıdırlar. Hâkimler ve mahkûmlar. Oysa Kur’an sahabeliği yani arkadaşlığı kabul etmiştir, “karye ashabı” vardır.

Tüm insanlar eşittir.

İmam hükmeden değildir, işbölümü gereği eşitlik içinde birlikte hareketi sağlar.

Yüz Sorun - Yüz Çözüm” diye kitap yazdık. İşte o sorunların çözümü için başvuracağımız tek merci Kur’an’dır. “MinDuniHi”deki zamir Kur’an’a gidebilir. O takdirde tek çözüm yeri Kur’an’dır, Kur’an’ın müsbet ilme göre açıklanmasıdır. Çözümü yalnız Kur’an’da aramak, Kur’an’ın müsbet ilimle tafsilinde aramak Adil Düzenci olmadır. Akevler ekolü budur. Yeryüzünde bu ilkeyi kabul eden neresi varsa, orası Adil Düzencidir. Hayırda yarışırız. Birlikte çağın sorunlarını çözmeye başlarız. Birbirimizden yardım alırız.

Biz dünyayı tam bilmiyoruz. Hong Kong var. Onlar da Kur’an’ı Tanrı sözü olarak ele almıyorlar. O takdirde 1400 sene evvel bir çöl bedevisinin ortaya koyduğu kitap bugün ne işimize yarayacaktır. Başka Sünni veya Şii çalışan bir merkez varsa teavüne hazırız.

فَلَا يَمْلِكُونَ

FaLAy YaMLiKUvNa

“Malik olmazlar”

Onlar da sorunları çözmek istiyorlar. Uğraşıyorlar ama çözemiyorlar. “Liberalizm” dediler olmadı, “kapitalizm” dediler olmadı, “sosyalizm” dediler olmadı, “karma” dediler olmadı, “parlamenter” dediler olmadı; şimdi de “başkanlık” diyorlar, olmayacak. “Krallık” olmadı, “meşrutiyet” olmadı, “cumhuriyet” olmadı. Başaramadılar. Yapamadılar.

Kur’an’a inananlar başaracak. Bu da Kur’an’ın tüm çağlar arasında en büyük mucizesi olacak. Mademki başka türlü sorunlar çözülmüyor. Mademki tek çözüm Kur’an’ın çözümüdür: O halde Kur’an Kâinatı var edenin sözleridir. İşte bu kadar net ve açık söylüyoruz.

Kur’an’ın dışında herhangi bir çözümü bulabilirseniz onu Kur’an’a şerik olarak takdim edebilirsiniz, bunu zaten kendileri de itiraf ediyorlar. Bu çözüm iyi değil ama daha iyisi yok diyorlar. Var, var. Kim demiş yok. İşte size Kur’an’ın çözümleri.

كَشْفَ الضُّرِّ

KaŞFa ewWurRı

“Zararın keşfine”

Zararı yani sorunları ortadan kaldırmaya malik değildirler, muktedir değildirler. Maliktirler mi diyorsunuz. Göreceğiz bakalım, Trump dünyayı nasıl emrine alacaktır. Uçakları binaları yıkabilir. Betonları dikebilir. Ama içine mesut insanı koyamaz. Açlığı, sefaleti, terörü ortadan kaldıramaz. Barış için savaş yerine savaş için barış kandırmacası sürüp gider.

Türkçede zarar yalnız maldaki zarara denmektedir.

Arapçada zarar geneldir. Asıl zarar kataraktlı göz demektir.

Bugün ülkemizin sorunları yığılmıştır. Çözüm için Avrupa (AB) sokakları yarım asırdır aşındırılmaktadır. Gümrük Birliği’ne girdik, bayram yaptık. Müzakereler açıldı, bayram yaptık. Sonra İncirlik Havaalanı’ndan kalkan uçaklarla bağrımıza bomba yağdırmağa başladık! İncirlik Havaalanı F. Gülen’in miydi? Oraya kimse dokunmadı ama bankaya para yatırmış diye şimdi yüzbinlere varan insan zindanda. İşte, sizin sözde çözdüğünüz sorunlar böyle.

عَنْكُمْ

GaNKuM

“Sizden”

Evet, sizden, bizden değil. Kendi kendinize dün bize karşı birleşmiştiniz. “Adil Düzen”le dalga geçiyordunuz. AK Partililer de Gülenciler de; şimdi birbirinizi yiyorsunuz.

Haydi, görelim bakalım, sizin dolarınız çözsün bu sorunu.

Haydi, Avrupa Birliği’niz çözsün.

Haydi, idam cezasının kaldırılması çözsün.

Haydi, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi çözsün.

Haydi, başkanlık sistemi referandumu ve ‘Evet’ çıkarsa, çözsün sorunlarınızı.

O zaman deyin ki; zavallı yazar ne kadar saçmalıyormuş. İster benim dalalette olduğuma, ister Kur’an’ın modasının geçtiğine hükmedin. Yok, eğer Kur’an’ı ben doğru anlamışsam, Kur’an’ın dedikleri de doğru çıkarsa, artık bana değil Kur’an’a inanın, onu anlamaya çalışın, o size doğru yolu gösterecektir.

وَلَا تَحْوِيلًا (56)

VaLAv TaXVIyLan

“Ve tahvili de…”

“Keşfetmek” zararı tamamen ortadan kaldırmaktır.

“Tahvil etmek” ise zararı azaltmak, etkisiz hâle getirmek demektir. 

Türkiye dünyanın merkezindedir. Ülkemizi açık pazar hâline getirdiğimiz zaman, merkez olan yer kendiliğinden gelişir. AK Parti’nin 15 senelik istikrarı Türkiye’yi yaşatmakta ve ileri götürmekte ama sorunları çözmemektedir.

15 senedir anayasa ekseriyeti ile iktidarda olan AK Parti, laiklik karşıtı odak olmaktan kapatılmasını öngören kanunu bile değiştirememiştir. Faizci sömürü düzeni ile işbirliği yapmaktan dolayı ülkede ilerleme sağlanamamıştır. Ama şimdi çıkmazdadır. Askeri müdahaleleri kaldıracaklarını ileri sürmüşlerdir. Hâlâ orduyu küçülterek, orduyu zayıflatarak askeri müdahaleleri önleyeceklerini sanıyorlar. Göz iyi görmüyor deyip katarakt ameliyatı yapacaklarına, gözü çıkarmakla uğraşıyorlar. Orduda bir arıza varsa onu giderme yerine, orduya darbeler indirme hangi aklın kârıdır?!.

Kuranı okurken, Kur’an bugün bana ne söylüyor diye okuyacaksınız.

Bir defa halk tarafından ekseriyet sistemi ile cumhurbaşkanının seçilmesi yanlıştır. Halk biat sistemi ile parti başkanlarına biat edecek. Parti başkanları “sıralama veya tahkim sistemleri” ile ehil olan ilim ve cisim sahibi birini, bir orgenerali başkan yapacak.  Başkan ordu komutanlarını atayacak, müminler (gönüllü askerler) komutanlara biat edecek ve başkana biat etmiş olacak. Bundan başka çözüm yoktur.

أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا (57)

EuLAEiKa elLaÜIyNa YaDGUvNa YaBTaĞUvNa EiLAy RabBiHiM eLVaSIyLaTa EayYuHuM EaQRaBu Va YaRCUvNa RaXMaTaHUv Va YaPAvFUNa GaÜABaHu EnNa GaÜABa RabBiKa KAvNa MaXÜUvRan

“Dua eden kimseler hangisi daha karib olsun diye Rablarına vesileyi ibtiğa ederler ve O’nun rahmetini reca ederler ve O’nun azabından havf ederler. Rabbinin azabı mahzur olandır.”

Bunlar dua eden kimselerdir. Burada “Rablarına” kelimesi mahzuftur. Bu Rablarına dua edenler anlamındadır. Yani ona dua edenler. Yukarıda zamir olarak zikretti, burada da hazfetti. Çünkü dua denince zaten o anlaşılmaktadır. Karinesiz dua âlemlerin rabbine yapılır.

Rablarına vesile ibtiğa ederler.

“Vesile” kelimesi “Vasl” kelimesi ile akrabadır. “Fasl” bitişik olanların birbirinden ayrılmasıdır. “Vasl” ise ayrı olan iki şeyin karışmadan kaynamadan bitişmesidir. Bunlar “Sad” harfi iledir. “Sin” harfi ile olan “Vesile” ise yaklaşabilmek için bir sebep oluşturmadır. Bu vesile ile. Buradaki “Rabbuhum” kelimesi dayanışma ortaklılarının temsilcisidir.

İnsan dünyaya gelir, 15 yaşına kadar mürebbisi anne babasıdır. 15 yaşına geldiği zaman artık anne babasının terbiyesinden çıkar. Kendisine mürebbi arar, birini seçer yahut konularına göre ayrı ayrı kimseleri seçer ve artık onun/onların terbiyesinde yetişir. Ne var ki mürebbi öğrencisini aramaz, öğrenci mürebbiyi arar. Bunlar mertebe mertebedir. Başlangıç ve temel ehliyetliler ilk ehliyetlilere, ilk ehliyetliler orta ehliyetlilere, orta ehliyetliler yüksek ehliyetlilere, yüksek ehliyetliler akademik kariyer yapmış üstün ehliyetlilere ulaşırlar. Böylece bir eğitim silsilesi oluşur. Bunlar ilimde, ahlakta, meslekte ve siyasette olur. Bu sisteme “dayanışma ortaklığı sistemi” diyoruz. Bu silsileye “vesile” denmektedir. Böylece hepsi bucak, ülke ve insanlık başkanlarının çevresinde Rablarına ulaşmış olurlar.

Burada önemli olan herkes derece almak için çalışır. Başlangıç ehliyetliler “temel”, temel ehliyetliler “ilk”, ilk ehliyetliler “orta”, orta ehliyetliler “yüksek”, yüksek ehliyetliler “üstün ehliyetli” olmaya gayret ederler, imtihanlara girerek derece alırlar.

“Adil Düzen”de okullar yoktur “Adil Düzen”de imanda sebkat edenler vardır.

30 yaşına gelen kişi eğitimini tamamlamıştır. Artık kendi içtihatları ile uygulama zamanıdır. Bundan sonra uygulayıcıdır. Bu durum 63 yaşına kadar devam eder, 66’ya 70’e kadar uzanabilir. Bundan sonra emekli olur, bedeni olarak üretime katılmaz, öğretici olur.

Kur’an eğitimi sisteminde “sadece okuma” yerine “çalışarak okuma” vardır yani aynı zamanda “üretici” olmak gerekir.

İşte, Kur’an böyle kimseleri yetiştirmek için inmiştir.

أُولَئِكَ

EuLAEiKa

“O kimseler”

Araplar “onlar kimseler” derler. Biz ise “o kimseler” deriz, tercüme ederken onları o olarak tercüme etmemiz gerekir. Biz ağaç evler deriz, onlar ağaçlar evler derler. Bu denseydi yakın olan kimseleri işaret ederdi. O kimseler dendiğine göre uzaktakilere işaret eder.

الَّذِينَ يَدْعُونَ

elLaÜIyNa YaDGUvNa

“Dua eden kimseler”

O ahsenini söylemelerini söylediğin kimselere, dua eden kimselere söyle.

“Dua etmek” demek, ellerini kaldırıp manasını bilmediğin Arapça sözler söylemek değildir, hatta Türkçe beni cennete götür demek değildir; cennete gitmek için gereğini yaptıktan sonra duamızı kabul et demektir.

Bizim şimdiki duamız “semt kooperatifleri” kurmaya çalışmak, “ahşap evleri” yapmaya çalışmak, “dinlenme siteleri” kurmak, “seralar” imal etmek, “Adil Düzen semtini” kurmak, “yüz lojmanlı apartmanları” inşa etmeğe çalışmaktır. Bunları başarmamız için Allah’ın yardımını istemektir, O nasıl yapacağını bizden iyi bilir. Biz bize düşenleri yapalım, O’nun bize yardım etmesi ise çok daha basittir.

يَبْتَغُونَ

YabTaĞUvNa

“İbtiğa ederler”

“Bağyetmek” girişim yapmak, aramak, elde etmeye çalışmak demektir.

Bir canlı sabah uyandığı zaman açtır, yiyecek bulmak için yola çıkmaktadır.

İnsan da her gün kazanmak için çalışmaktadır. O doğaya değil, diğer insanların yaptıklarını elde etmeye çalışmaktadır. Tarladan otlayarak karnını doyurmuyor. Tarlada üretiyor ve satıyor, yerine başkasının ürettiklerini alıyor. Bu durum insana hastır.

إِلَى رَبِّهِمُ

EiLAy RabBiHiM

“Rablarına”

Rablarına doğru, oraya varmak için O’na ulaşmak için.

Mezhepler vardır, tekkeler vardır, loncalar vardır, kışlalar vardır. İnsanlar bunlarla merkeze ulaşmaktadırlar, başkana varmaktadırlar. Başkan Kâbe gibi bir hedeftir, orada taşları değil insanlığı bulurlar. Hedef olmadan insanlar bir yerde toplanamazlar.

Erdoğan’ın etrafında toplanmasak hedefe, ulusumuza ulaşamayız. Onun varlığı insanlığa ulaşmamız için gereklidir. Ama o bizi ulaştırmaz, biz ulaşırız.

Başkanı inkâr etmek ne kadar hatalıysa, başkanı tanrılaştırmak da o kadar hatalıdır.

الْوَسِيلَةَ

eLVaSIyLaTa

“Vesile”

Bağlanma demektir, biat demektir.

Bucak dayanışma sorumlularına bağlanarak bucak halkına, il halkına, ülke halkına ve tüm insanlığa ulaşılabilir. Bu ulaşma bağı vesiledir. Bu vesile ile tüm insanlık bir bütün olur.

أَيُّهُمْ أَقْرَبُ

EayYuHuM EaQRaBu

“Kim daha karib olsun?”

Evet, herkes yarışmaktadır. Herkes ilmini ve maharetini artırmakla uğraşmaktadır. O dayanışma içinde sorumluya yakın olur. Sorumlular da ona göre yakın olurlar.

Başkanlık sistemi vardır ama bakanları başkan tayin etmez. Bakanı milletvekilleri tayin eder. Başbakana onların vesileleri ile ulaşırlar.

Kur’an başka yerde gözlerini bile bakanlardan ayırma diyerek doğrudan görüşmeleri men etmiştir. Başbakan başkanı temsil eder ve başkan başbakanı seçer.

Ekseriyet sistemi ile düşürme yoktur.

وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ

Va YarCUvNa RaXMaTAHUv

“Ve O’nun rahmetini reca ederler”

Eğitim dönemi aynı zamanda üretim dönemidir. Yaparak üretirler. Çalışarak okuma ilkesi burada “Ve” harfi ile yapılan atıfla teyit edilmektedir.

Bu ayetleri okuyarak bu maddeleri koymadık. İstihsanla koyduk. Sistemi oluşturduk, varsayımları deniyoruz. Bakalım Kur’an’a uygun mu? Uymayanlar oluyorsa düzeltiyoruz.

Bu seminer notları önce Reşat Nuri Erol tarafından redakte edilmektedir. Sonra Yenibosna’da Akevler İstanbul Kooperatifleri merkezimizdeki haftalık seminer akşamımızda yeniden okunup son şekli veriliyor. Arkadaşlarımız düzeltmek isterler. Onların görüşü benim de kabul edeceğim görüşse olur diyorum ve son şeklini böyle alıyor.

Benim bulunmadığım yerde okumak isteyen biri arkadaş grubu oluşturmaya çalışacak veya katılacak. Bunlar okunmayabilir. Onlar ayetleri kendilerine göre yorumlayacaklar.

وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ

Va YaPAvFUvNa GaÜABaHu

“Ve O’nun azabından havf ederler”

Yarışırlar, öğrenmede yarışırlar, uygulamada yarışırlar. Yarışı üretimde yaparlar.

Diyelim ki bir fabrikamız var. Pantolon dikiyoruz. On işçi çalıştırıyoruz. Herkes kusursuz pantolon dikmekte yarışıyor. Bir pantolonun dikişi on lira ise kusur başına 50 kuruş kesiyoruz. Kusursuz diken fazla para alıyor. Sonra aynı zamanda kim fazla pantolon dikerse o kadar fazla para almaktadır. Demek ki yarışıyorlar ama aynı zamanda fazla kazanç da bekliyorlar, rahmetini reca ediyorlar.

Bir de azabından korkuyorlar. Hakları olmayan şeyleri de istemiyorlar. Emek ve riziko dışında kimseden bir şey istemiyorlar. Çalmıyorlar, hile yapmıyorlar.

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ

EnNa GaÜABa RabBiKa

“Rabbinin azabı”

Çünkü Rabbinin azabı şiddeti mahzurdur, acıdır, sakınılacaktır.

Bundan önce Rabbin halim ve gafur olduğunu beyan etmişti.

Şimdi de azabından sakınılması gerektiğini beyan etmektedir.

Üçüncü binyıl uygarlığında önce insanlar özgür olacaklardır. İnsan kendi odasında ocak içinde, kendi bucağı içinde, kendi ili içinde, kendi ülkesi içinde özgür olacaktır. Ama başkalarının haklarına tecavüz ettiği zaman da kötü şekilde mukabele görecektir.

İnsanlar iyilikle yola getirilmek istenmektedir.

İyilikle yola gelmediğinde yola getirmeyi Allah bilmektedir.

كَانَ مَحْذُورًا (57)

KAvNa MaXÜUvRan

“Mahzur olandır.”

Hızr(ha, zal): Savaşta kullanılan savunma aleti, zırh gibi.

Korku: Gelmekte olan bir kötülüğe karşı korunmaya geçmedir. İlletler karşı savunmada aracıdır. Hazer ise şartlara karşı savunmadır. Hafe: Maske takıp bal sağarken kullanma demektir. Hazer ise zırh giyip çıkarmama demektir. Bir tehlike geçince korku da geçer. Oysa hazerde ani korku yoktur. Fikren geleceğini görmektir.

Hazer 21 defa, Haşr da 43 defa geçmektedir.

Haşr toplanma, Hazer ise kaçışma demektir. İkisinde de korku vardır. Korkulduğu zaman dağılınır ve korunulur. Korku olduğu zaman toplanılır ve savunulur.

وَإِنْ مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (58)

VaEiN MiN QaRYaTin EilLAv NaXNu MüHLIyKUvHAv QaBLa YaVMi eLQıYAvMaTi EaV MuGaüÜıBUvHAv GaÜAvBan ŞaDıYDan KAvNa ÜAvLiKA Fıy eL KiTAvBı MaSOUvRan

“Ve bizim kıyamet yevminden kabl helâk eden olmadığımız yahut onu şiddetli bir azab ile azablandıran olmadığımız hiç bir karye yoktur. Bütün bunlar Kitab’da mesturdur.”

Matematikte serbest değişkenler vardır, bir de bağımlı değişkenler vardır. Bir üretimde girdiler serbest miktarlardır, çıktılar ise bağımlı miktarlardır.

Kâinatın serbest değişkenlerinin bir kısmını kâinatı var eden seçmiş ve ortaya koymuş. Madde ve enerji, mekânın büyümesi, impulsların girdileridir. Bu girdiler zamanla değişmekte ve başka biçimler almaktadır. Bu andan öncekiler girdilerdir. Bugün olanlar çıktılardır.

O halde zaman, dolayısıyla hayat demek, kâinattaki serbest girdilerin çıktılara dönüşmesidir. Sürekli inşaattadır. Eskiden eskilerin yok olduğu sanılırdı. Şimdi biliyoruz ki çıktılar depolanmakta, yeni girdiler girmektedir. Akan su gibidir. Su akacağına dere gerisin geriye gitmiş olarak düşünülebilir. Biz Ankara’ya gideceğimize Ankara bize yaklaşmış olacaktır. Biz gittiğimizi sanırız.

Bu gidişte geçmişte olanlar da vardır, gelecekte olanlar da vardır. Bunlar bizim etkimiz dışında olaylardır. Allah bize bir imkân sağlamıştır. Bir yerden diğer yere gidebilmek için değişik yollar vardır. Biz o yollardan birini tercih edebiliriz. Kentler yaşlanır, ömürleri dolar, insanlar gibi ölürler. Nasıl yaşlı insanı yaşatmak mümkün değilse, ölmeleri mukadderse, kentler için de kader böyledir.

Kentlerin ölümü halkın ölümü demek değildir. Kentler ölür ama halk acı çekerek kurtulur. Örnek olarak yerlerini yurtlarını varlıklarını bırakarak hicret ederler ve kurtulurlar yahut hicret etmezler, helâk olurlar.

İkinci Kur’an uygarlığı mutlaka gelecektir. Kimse bunu önleyemez. Ama insanlık belki Hazreti Nuh zamanında olduğu gibi birkaç kişi kalabilir yahut Hazreti Muhammed zamanında Mekkelilerde olduğu gibi kurtulabilir.

“Bu Kitab’da mesturdur” denmektedir. Buradaki “bu” nedir; azab veya helâk. Yaşlanma mesturdur. “Kitab” marife gelmiştir. Sonsuz bir hacim olmak üzere dört boyutlu uzayda her atoma ait çubuk vardır. Biz seyahat ederek veya o bize doğru hareket ederek yaklaşmaktadır.

Yaşananın bir dilimini alırız ve film haline getiririz. Dört boyutlu uzay da böyledir. Küp küp mevcuttur. Biri filmin kareleri gibi kâinatın uzaylarını çevirip bize seyrettirmektedir. Film iki boyutlu olduğu için hepimiz aynı şeyleri seyrediyoruz, oysa uzay üç boyutlu olduğu için dört farklı boyuttan bakabiliyoruz.

وَإِنْ مِنْ قَرْيَةٍ

VaEiN MiN QaRYaTin

“Ve karye yoktur ki”

“Ma Min Karyetin” anlamında olan ile “İn Min Karyetin” arasında ne fark vardır?

“Ma” şartı içermez. “Ma Min” de “İn Min” de bütün karyeler anlamındadır. “Ma”da helak olmaları karye olmamalarından ileri gelmemektedir. “İn”de ise helak olma karye olmalarından ileri gelmektedir.

Karye de canlı gibidir. Canlı demek doğduğu gibi aynı zamanda ölen demektir. Hiçbir canlı yoktur ki kıyametten önce ölmesin. Bunun gibi hiçbir karye yoktur ki kıyametten önce helak olmasın veya şiddetli azap ile azaplanmasın. Karye olduğu için bu böyledir. Onun için “İn” gelmiş de “Ma” gelmemiştir.

Ölüm yok olma değildir, daha iyisine yer açmak içindir. Yaşlanmış ve artık işe yaramaz hâle gelmiş canlı gidip yerini genç ve daha ilerisine bırakır.

Bugün de Sermaye’nin ve krallığın ömrü sona ermiş ve yerini ileri liberalizme ve ileri demokrasiye bırakmaktadır. Sure İsrail oğullarının ikinci büyüme dönemlerinin sonuçlarını anlatmakta ve Sermaye’nin sonunun geldiğini anlatmaktadır.

إِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا

EilLAv NaXNu MüHLIyKUvHAv

“Biz onu helak eden olmayalım”

Tarihi okuduğunuzda uygarlıklar gelmiş ve geçmiştir. Devletler kurulmuş ve yıkılmıştır. Daima daha ileri uygarlık gelmiştir. Eskileri gitmiş, yenileri gelmiştir. O halde bugün de bugünkü kapitalizm ve sosyalizm gidecek, yerine yeni düzen gelecektir. “Adil Düzen” yani Kur’an düzeni gelecektir.

Yeni düzen nedir?

Hatırınızda tutmanız gerekir. a) Ekseriyet demokrasisi yerine, “halk demokrasisi”. b) Faizli karşılıksız para ekonomisi yerine, “emek karşılığı bono liberalizmi”. c) Ateist laiklik yerine, “inanç özgürlüğü”. d) Hâkimlerin merkezi yasaları güvence altına alan sistemi yerine, “hakemlerin tahkim sistemini güvence altına alan serbest içtihat sistemi”.

Alternatifini ortaya koymadan mevcut olanı asla eleştirmeyeceksiniz.

قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ

QaBLa YaVMi eLQıYAvMatı

“Kıyamet yevminin kablinde”

Kıyamet diriliştir. Dirilişten önce saat gelecek her kent helak olacak. Kentlerin bazılarında halk da helak olacak, bazılarında ise halk şiddetli azap görecek. Sonunda kâinat da ölecek.

Bütün peygamberler kâinatın sonradan yaratıldığını ve sonunun geleceğini haber verdiler.

Eski filozoflar ise ebed ve ezel nazariyesini savunmuşlardır. Kâinat sonradan yaratılmadı, hep vardı diyorlar. Sonunun da olmadığını iddia ediyorlardı. Tanrı’yı inkâr etmeseler kâinatın yaratılışını ve ölümünü kabul etmiş sayılmazlar.

Yirminci yüzyılın ilimleri bunları hep tekzip etti, peygamberleri tasdik etti.

أَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا

EaV MuGaüÜıBUvHAv GaÜAvBan ŞaDıYDan

“Yahut şiddetli azab ile azaplandıranız”

Uygarlaşmada halk uymazsa Nuh kavmi gibi helak olup gider, uyarsa Mekke halkı gibi varlıklarını sürdürürler ama mağlup olurlar.

Bugün olması beklenen de budur.

Üçüncü cihan savaşı olmadan üçüncü binyıl uygarlığına geçebiliriz. Üçüncü cihan savaşı olur ve kemiklerin üzerine yığılan binalarla üçüncü binyıl uygarlığına geçeriz.

Bu seminerleri takip edenler bu ayetleri akıllarından çıkarmayıp gemilerini hazırlamalıdırlar. Bu gemiler yüz lojmanlı apartmanlardır, semt kooperatifleridir.

كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (58)

KAvNa ÜAvLiKA Fıy eL KiTAvBı MaSOUvRan

“Bu, kitabda mestur bulunmaktadır.”

İnsanlar (meyve) toplayıcılık dönemini yaşarken soğuklar gelmiş, avcılık dönemini yaşarken havalar ısınmış yeryüzü sellerle dolmuş, kurallar başlamış, uygarlıklar hep bir helakten sonra oluşmuştur.

Şimdi de üçüncü binyıl uygarlığına giderken, ikinci Kur’an uygarlığı gelirken aynı sıkıntıları yaşıyoruz. 15 Temmuz, olağanüstü hal uygulamaları, Anayasa oylamaları hep mestur olan kitabın hükümleridir. Endişe edilecek bir şey yoktur.

Kur’an’a inanan Adil Düzen çalışanları bunları bilmeli ve kendilerine düşeni yapmalıdırlar. Hicrete ve çöllerde dolaşmaya hazır olmalıdırlar. Bugünün çölleri semt kooperatifleridir. Siz başka bir şeydir diyorsanız, söyleyin de öğrenelim.