İSRÂ SÛRESİ TEFSİRİ
Süleyman Karagülle
833 Okunma
İSRA SÛRESİ 45-48.AYETLER

İSRA SÛRESİ - 10. Hafta

45-48 ayetler

 أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

***

 

وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا (45) وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْآنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلَى أَدْبَارِهِمْ نُفُورًا (46) نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِهِ إِذْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ وَإِذْ هُمْ نَجْوَى إِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا (47) انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا (48)

 

***

 

وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا (45)

Va EiÜAv QaRaETa eLQuREAvNa CaGaLNAv BaYNaKa Va BaYNa elLaÜIyNa LAv YuEMiNUvNa Bi eLEAvPiRaTi XıCAvBan MaSTUvRan

“Ve Kur’an’ı kıraat ettiğinde seninle ahirete iman etmeyenler arasında mestur hicab ca’lettik.”

Bundan önceki ayetlerde “Qul” diyerek Kur’an’a inanıp onunla amel edenlere Allah’la beraber ilahlar olmadığını beyan etmiş, Sermaye ile bürokrasinin kendilerini Tanrı yerine koyup kapitalizmi ve sosyalizmi icat ederek insanlara hükmetmesi ve onların kendi tanrılıklarını göstermek için ilahi dinlere karşı çıkmalarına karşı bize verilen görevler anlatılmıştı. Her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini beyan ettikten yani görevini yaptığını söyledikten sonra, bu ayette ahirete inanmayanlardan söz etmektedir.

Bugün bizim cihad edeceğimiz iki şey vardır.

Biri Kur’an’ı insanlığa ulaştırmadır.

Bunu nasıl yapacağız?

Kooperatifler kuracağız. Oradaki kazançtan ve zamandan Kur’an eğitimine zaman ayıracağız ve örnek uygulama ile Kur’an’ı insanlığa ulaştıracağız.

İkinci görevimiz ahirete imandır.

Ahiretten iki şey anlayacağız. Kişiler için ahiret öldükten sonraki hayattır. Her birimiz herhangi bir hareket yaptığımız zaman dört delile dayanarak içtihat yapacağız ve ona göre hareket edeceğiz. Böylece ahirette cennete gideceğiz. Ben, sen ve diğer din kardeşlerimiz bunu yapamıyoruz. Topluluk için ahiret ise insanlığın geleceğidir, üçüncü binyıl uygarlığıdır, dünyada topluluğun helak olmaktan kurtulması için çalışmaktır.

Demek ki bu ayeti iki gözle yorumlayacağız. Biri kişiler olarak öldükten sonra cennete girme çabasıdır. Diğeri ise üçüncü binyıl uygarlığını, “Adil Düzen” uygarlığını oluşturmadır.

Bugün insanlar ikiye ayrılmışlardır; birileri Kur’an düzenine ve öldükten sonra dirilmeye inanan kişiler, birileri de Kur’an düzenine inanmadıkları gibi günlük hayatlarında öldükten sonra dirilmeye inanmayanlardır.

Bugün Meclis’te oy kullanan milletvekilleri, yarın sandıkta oy kullanacak olan halkımız, bu oyu kullanırken oyum Kur’an düzenine hizmet midir diye düşünüyorlarsa ve yarın söylediği her sözün ve kullandığı her oyun hesabını vereceğini düşünerek oy kullanıyorlarsa, ahirete iman ediyorlar demektir. Yok, Sermaye’nin ben-sen kavgasına dönüştürdüğü anayasayı sadece karşı cepheyi çökertmek için kullanıyorlarsa, o zaman ahirete iman etmiyorlar, Kur’an düzenine iman etmiyorlar ve öldükten sonra dirileceklerine de iman etmiyorlar demektir.

Ayette çok açık olarak deniyor ki; sen Kur’an’ı kıraat ettiğinde, onlarla senin arana mestur (gizli) bir perde koyduk. Kimse elbette Kur’an’ı bizim anladığımız gibi anlamak durumunda değildir. Ama herkese farz olan bir şey vardır; her söze kulak verecek ve en iyisine uyacak. Bugün yeryüzünde dört büyük din ve Tevrat vardır. Bunların söylediklerine kulak vereceğiz. Dört rejim vardır; sosyalizm, kapitalizm, karma düzen ve “Adil Düzen”. Bunlara kulak vereceğiz, sonra onlardan en iyisine uyacağız. Akevler “Adil Düzen” çalışanları olarak biz bunu yapıyoruz. Biz ayrı okul kurmuyoruz. Mevcut okullarda okuyoruz. Bütün yayınları takip ediyoruz. Ondan sonra birbirimizi dinliyoruz ve ahiret inancı içinde üçüncü binyıl uygarlığını kurmak için Kur’an’ın öğrettikleri doğrultusunda çalışıyoruz.

Şimdi onarın ahirete iman eden kimseler olup olmadıklarını anlamanız için Kur’an’ı yorumlayanların söylediklerini anlamaları gerekmektedir. Onun söylediklerine inanmaları gerekmez, onun söylediklerinden ahsenine uyulacak diyor, doğrusuna uyulacak demiyor Kur’an. Karşı tarafın yanlışları üzerinde durulmayacak, onların yanlışlarını düzeltmekle uğraşılmayacak. Aksine, doğruları alınıp yararlanılacaktır.

Bu ayet bize yanlışları düzeltme ile uğraşmanın hata olduğunu bildiriyor. Onlar ahirete inanmadıkları için doğruları anlayamayacaklardır. Onlara cevap yetiştirmek yerine, kendi doğrularını bulmak gerekir. Bugün tüm medyaya ve okullara bakın; başkalarını yermekle meşguldürler. Bizim işimiz taşları atmak değildir, pirincin taşlarını seçip almaktır. Eğer taşlar çoksa pirincin tanelerini alırsınız, taşlar azsa taşları ayıklarsınız.

Bugün her taraf taşlarla doludur, onları ayıklayıp bitiremeyiz. Biz çevremizdeki pirinç tanelerini seçip kendimize besin bulmalıyız. Bu ne demektir? Biz dünyanın düzenini değiştiremeyiz, taşları pirinç yapamayız. Biz bir semt kurarız, bir bucak kurarız ve dışarıdan burası bizim temiz yaşadığımız yer olur.

وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ

Va EiÜAv QaRaETa eLQuREAvNa

“Ve Kur’an’ı kıraat ettiğinde”

“Sen Kur’an’ı kıraat ettiğinde” diyor, “onlar kıraat ettiğinde” demiyor, sen kendine kıraat ettiğinde diyor. Çünkü insanlara verilen görev her söze kulak vermektir, başkalarına anlatmak değildir. Sen kendi kendine söylersin, isteyen duyacaktır.

Bizim şimdi www.akevler.org diye sitemiz var, kendi kendimize yazıp okuyoruz. İstanbul, Bahçelievler, Yenibosna’da her Cumartesi günü toplanıp Reşat Nuri Erol’un redakte ettiği bu yazıları okuyup son şeklini veriyor ve yayınlıyoruz. Kur’an’ı kıraat ediyoruz. Bizim görevimiz buraya kadardır. Bir ara Akit Gazetesi ve Ocak Gazetesi makalelerimizi yayınladı; kime ne faydası oldu, kimse dinledi mi, bir işe yaradı mı? Hayır! Şimdi yayınlamıyorlar. Biz başkaları için değil, kendimizin uygulaması için yazmalıyız ve okumalıyız.

Akevler, Millî Görüşçüleri destekledi, Risale-i Nur şakirtlerini destekledi. Bu desteğinden dolayı birçok sıkıntılar çekti. Akevler’in tek kazancı küçük kalmasıdır. Buna şükretmeliyiz. Ya büyüseydik, kim bilir ne fesat yuvası olacaktık.

“Tilavet ettiğin” demiyor, “kıraat ettiğin” diyor yani Kur’an’ı kendimiz için okuyacağız. Okuma yalnız sözleri tekrar etme değildir; onu anlamadır, onun üzerinde düşünmedir. Arapça hükümdür. Kur’an kıraattir, zikirdir, kitaptır ve furkandır; bir bütündür, biri söylendiği zaman diğer üçünü de birlikte kastetmiş olursun.

جَعَلْنَا بَيْنَكَ

CaGaLNAv BaYNaKa

“Seninle … arasını ca’lettik”

“Beyn” ara demektir, arazideki yarıktır. Senin önüne koyduk anlamındadır.

Burada “Kur’an’la onlar arasında” demiyor, “seninle onlar arasında” diyor.

Kur’an’ı herkesin anlayarak yorumlaması gerekmez. Kur’an’ı değişik ilim adamları yorumlamaktadırlar, pek çok tefsirler ve tercümeler vardır, değişik görüşler ve anlayışlar vardır. Herkesin bu anlayışlarla ilgilenmesi, her söze kulak vermesi gerekir.

Biz bunu sağlamak için www.akevler.org internet sitesini kurduk. Herkes bir yazarı takip etsin ve yorum yazsın dedik. Böylece her söze kulak vermiş oluruz. Arkadaşlar ilgilendiler ancak herkes kendi makalelerini yazmayı tercih etti.  Bir elin parmakları kadar kişiler devam ediyor. İnşallah bir gün bu derginin önemini anlarız da Kur’an’ın her söze kulak verirler emrini yerine getiririz.

وَبَيْنَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ

Va BaYNa elLaÜIyNa LAv YuEMiNUvNa

“Ve iman etmeyen kimseler arasında”

 “İman etmek” demek “güvenceye almak” demektir. “Bi” harfi ile geldiği zaman Allah ile kendini emniyete almak anlamına geldiği gibi ahiretini emniyete almak demektir. Ahirete inanmak demek, ahiret vardır ve dirileceğiz demek değildir. O ahireti bilmek olur. “İman etmek” demek, onu güvenceye almak demektir yani gereğini yapmak demektir. Herkes ahireti biliyor ama kimse onun gereğini yapmıyor. Şeytan Allah’ın varlığını biliyordu ama küfretti.

بِالْآخِرَةِ

Bi eLEAvPiRaTi

“Ahireti”

Ahiretin iki manaya geldiği yukarıda beyan edilmiştir.

Kişiler için ahiret, öldükten sonra gideceğimiz yerdir, orasına iman etmek gerekir. Onun kazanılması için kişiler çalışmalıdır.

Ahiretin topluluk için manası ise insanlığın geleceğidir. Şimdi bizim için üçüncü binyıl uygarlığıdır, “Adil Düzen”dir, Kur’an düzenidir. Allah diyor ki; ey insan, sen insanlığın geleceği için çalış, “Adil Düzen” için çalış, ahiretini kurtar. İnsanlığın ahireti için çalışırsan kendi ahiretini de kazanmış olursun.

حِجَابًا مَسْتُورًا (45)

XıCAvBan MaSTUvRan

“Mestur bir hicap”

Görünmeyen bir perde koyduk.

Bilgisayarda çalışanlar bilirler. Satırın başına özel işaretini koyduğun zaman o satır çalışmaz. Onların da duyma ve anlama organlarına çalışmama işaretleri konmuştur, duymazlar.

“Setr” Kur’an’da üç defa geçmektedir, “SYR” 27 defa geçmektedir, onunla ikili sisteme girmektedir. “Setr” kelimesi “sır” kelimesi ile akrabadır. “Sedr” kelimesinden oluşmuşlardır. “Sedir” altına koymak demektir.

“Hicab” perde demektir. Hicab setretmek için kullanılır, setrettiği şey görünmez ama kendisi görünür. Hicabın setrettiğinin altında bir şey vardır ve onu bilirsin oysa hicab mestur ise hicabın setrettiği şeyi görürsün. Bir film seyrederken çıkan ışığa perde koyarsan hicab zahir olur. Ama filmin içine perde koyarsan yani perdelersen hicab-ı mestur olur. Zahir olan hicabı düzeltebilirsin ama film çekerek perde konmuşsa artık onu ayıramazsın.

Allah’ın yardımı gelinceye ve insanlar fevc fevc Kur’an düzenine girinceye kadar sabretmek gerekir. Biz vakit gelmeden düzeltilmesi gerekeni düzeltemeyiz.

وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْآنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلَى أَدْبَارِهِمْ نُفُورًا (46)

Va CaGaLNAv GaLAy QLUvBiHiM EaKinNaTan EaN YaFQaHuvUu VaFIy EaÜAvNıHıM VaQRan Va EiÜAv ÜaKaRTa RabBaKa Fıy elQuREAvNı VaXDaHUv ValLaV GaLAy EdBAvRıHıM NuFUvRan

“Ve onu anlamalarına kalbleri üzerinde ekinne ve üzünlerinde vakr ca’lettik. Ve Kur’an’da Rabbin vahdesini zikrettiğinde edbarlarına nufuren tevelli ederler.”

Bundan önceki ayette seninle onlar arasında mestur hicabı ca’lettik diyor. Şimdi de yine “Cealnâ” kelimesi ile onu anlamalarını engellemek için beyinlerine ekinne ve kulaklarına vakr koyduk diyor. “Kur’an” kelimesini iade ederek arkalarını dönerler diyor. Seninle onlar arasında perde olması, onu anlamaları ile ilgilidir, bir de fiilen gelmeleridir. Yani onlar “Adil Düzen”i duymadıkları ve anlamadıkları gibi fiilen de “Adil Düzen”e gelmez, nefret ederler.

Buradaki “Ve” ile iki “cealnâ” atfedilmiştir. Birinci “ceale” ile ikinci “ceale” farklıdır. Birincisinde perde söz konusudur. Dışarıda cereyan eden olaylardır.

AK Parti ile CHP arasında çıkan göstermelik kavga mestur hicabdır. Dikkat kavga üzerine çekilmiştir ve insanlar onunla uğraşırken gerçekleri duymamaktadırlar. Sermaye’nin karşılıksız dolarla dünyayı sömürmesi görünmeyen perdedir ve kişiler arasındaki kavgadır. Sağ-sol kavgası ile ilahi kitaplara inananlar devre dışı ediliyor.

Ayrıca kendi başlarına ilahi kitapları okuyup anlama imkânları da yoktur, çünkü beyinlerinde ekinne vardır ve kulaklarında vakr vardır.

Burada iki kelime önem kazanıyor; biri “ekinne” diğeri “vakr”. Kulaklarında vakr demek, dışarıda söylenenleri duymazlar demektir.

Sosyalistler kapitalistlerin çözümlerini, kapitalistler de sosyalistlerin çözümlerini duymazlar. Onlar karşı tarafın doğru sözlerini alıp uygulayacaklarına, karşı tarafın yanlışlarını bulup saldırırlar. Birbirleri ile boğuşurken Kur’an’ı ve onun düzenini anlayamazlar. Onlar eğer aksini yapsaydılar, birbirlerinin söylediklerinin doğru tarafını anlasaydılar ve yararlansaydılar, Kur’an düzenini bulacaklardı. Çünkü Kur’an düzeni akılla da bulunur. Dışarıdan söylediklerini duymadılar diyelim; kendileri Kur’an’ı ve diğer ilahi kitapları okuyup anlasalardı yine “Adil Düzen”i bulmuş olacaklardı. Öyle yapmıyorlar. ‘Bunlar dini konulardır, bunlar akılla anlaşılmaz, isteyen inansın ama dünya işlerine, devlet işlerine karıştırmasın’ diyorlar.

Bu mantık onların beyinlerindeki ekinnedir.

Ayette bundan sonra “Kur’an” kelimesi iade edilmiştir. Böylece zikri durumlarını anlattıktan sonra fiili durumlarına geçilmiştir. “Kur’an” kelimesi iade edilmiştir. “YefkahuHu”da zamir geldiği halde, burada “FiHi” denmemiş de “Kur’an” kelimesi iade edilmiştir. Düşünme durumlarından yapma durumlarına geçilmiştir. Birçok kimseler düşünmeden ahirete iman ettikleri halde, “Adil Düzen”e inandıkları halde, bunun bugün mümkün olmadığını söylüyorlar.

“Adil Düzen” çalışanlarından da bu duruma düşenler vardır. Bu halleri ile bu durumları ile söylenenler doğrudur. Makroda bunlar uygulanamaz ama kendi sitemizi kurduğumuz zaman orada bunun uygulamasını yapacağız.

Şimdi sizlere bu hafta içindeki anladıklarımla “Adil Düzen”e nasıl geçeceğimizi anlatmaya çalışacağım.

1- “ADİL DÜZEN”E GEÇMEK İÇİN:

a) Kredileşme ve kiralama ortaklığı kurulacaktır. Ortaklar buraya ortak olacaklardır. Bir metreküp beton mala ortak olacaklardır (6 torba çimento, 70 kilo demir; bunların toplamları 400 TL’den biraz azdır).

b) Toplanan payların yarısı ile daireler alınacak ve ortaklık kiraya verecektir. Diğer yarısı ayni olarak kredileşme hesabında olacaktır.

c) Ortak kredileşme hesabındaki altını her zaman çekebilecektir; iki misli çekebilecektir. Dolayısıyla tüm hissesi kadar nakdi olacak yani sanki parayı hiç yatırmamış gibi olacaktır.

d) Diğer yarısının ise kirasından yararlanacaktır. Paranın yarısı döviz değeriyle, diğer yarısı da ülke parası değeriyle değerini koruyacaktır.

2- Böylece aldığımız daireler 25 kadar olunca Yüz lojmanlı apartmana başlanacak ve bitecektir.

a) Bodrum katlarından biri garaj ile sığınak olacak ve depolardan oluşacak, üst bodrum işyeri olacaktır.

b) Yararlanmanın malikleri değil, işletmenin malikleri lojmanlarda oturacaktır. Aileden birisinin oradaki işyerinde çalışması halinde eve bir kira ödenmeyecektir.

c) Kiralar ve diğer ortak masraflar işyerindeki gelirlerle kapatılacaktır.

d)  Çalışmada ve yaşamada anlaşanlar burada oturacaklardır.

İlk yaptığımız apartmanın bir katında on kadar Adil Düzen Çalışanı oturmalıdır. 25 Genel Hizmet vardır. Her hizmet en az beş kişiden oluşmalıdır. Rekabet olmadan sistem çalışmaz. Yani “Genel Hizmet Merkezi” olacaktır.

Yüz Lojmanlı Semt Kooperatifleri yaygınlaştıkça “Kur’an düzeni” gelmiş olacaktır. Yönetim/Devlet ve Sermaye varlığını sürdüreceklerdir. Düzelirlerse kalırlar; düzelmezlerse biz değil Allah onları helak eder.

وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ

Va CaGaLNAv GaLAy QLUvBiHiM

“Ve kalblerinin üzerine ca’lettik”

“Kalb” merkez demektir. Başkentler birer kalb olduğu gibi havaalanları, iskeleler, garajlar da birer kalbdir. Pompalar ve jeneratörler de birer kalbdir.

İnsanda iki kalb vardır. Kalbin biri sadr yani baş içindedir, diğeri yürektir yani cevfdedir. Cevfdeki kalb kan dolaşımını yapar, sadrdaki kalb elektrik devrelerini çalıştırır.

Beyin bir bilgisayardır. Bilgisayardaki tüm bilgiler gibi beyinde de tüm bilgiler toplanır. 01’ler şeklindedir. Kâinatın bir modeli, haritası vardır. Diğerinden gelen etkilerle durmadan yüklenir. Dışarıdan renk, ses, koku, tat, dokunma benzeri veya açlık, ağrı, konum benzeri etkiler gelir. Beyinde bunlar adlandırılır, tasnif edilir, belleğe alınır, muhakeme edilir, kararlar alınır, sonra organlara emreder ve ona göre organlar da hareket ederler. Ruh ise bu bilgisayarı kullanan kişi gibidir. Onların kendilerine değil bilgisayarlarına konmuştur.

“Aleyhim” denmiyor, Alâ Kulubihim” yani “kalblerine” diyor, elektrikî devrelere müdahale ediliyor. Bir türlü doğruyu göremiyorlar. Çoğula çoğul atfedilmiştir. Herkesin beynine ayrı ayrı konmuştur.  Beyin bilgisayarları yan kablolarla birbirine bağlıdır. Konuşma ile okuma bağlıdır. Belki de insanların beyinleri birbirine elektromanyetik dalgalar ile doğrudan bağlıdır.

Ekinne toplulukta da ekinne olmaktadır.

أَكِنَّةً

EaKinNaTan

“Ekinne”

Ekinne olana kadar. “Dercetmek” eşyayı yerli yerine koymak demektir. Açıktır, kapalı değildir. “Lü’lü’” inci demektir. Parlaklığı gitmesin ve tozlanmasın diye özel bir kaba konur. Bu meknun bir lü’lü’dür.

Kur’anda gılmandan bahseder, “bunlar meknun dürr gibidirler” diyor. Diğer taraftan “kasıratı-ttarfı” denmektedir. Onlar için “sanki onlar meknun yumurta gibidirler” denmektedir. Kerim Kur’an da meknun kitab içinde diyor.

“Meknun kitab” demek, ne söylediği anlaşılmayan kitab demektir.

Kur’an anlaşılır bir kitaptır ama onların beyinleri onu anlayamaz.

Bilgisayarda isterseniz bütün a harflerini c göster diye programlarsınız.

TextBox3.Text = TextBox3.Text.Replace(“a”,”b”) ekranda a’lar b olarak görülür.

Böylece birkaç harfi ters görseniz artık metin bir yabancı dile dönüşür, anlayamaz hâle gelirsiniz.

Bir gün Prof. Sebahattin Zaim ile sabaha kadar tartıştık. Ben “sermaye” diyorum, o itiraz ediyor. Ben “sermaye” deyince o “döner sermaye” anlıyor. O taşınmazlara işçileri de dâhil ediyor. Sabaha doğru birbirimizi anlayabildik. Ben batı sermayesinin ne olduğunu, o da İslam sermayesinin ne olduğunu anlayabildi. Aramızda ihtilaf kalmadı.

Şimdi birisi batıdaki anlamına göre sermayeyi tarif ettikten sonra tüm fıkıh saçmalıklardan ibaret olur. Batı düzenini de İslam’ı anladığınız gibi anlarsanız saçmalık olur. İşte bu ekinnedir. Bu sebepledir ki birisini dinlerken kelimelere onun verdiği manaları vereceksiniz. Bunun için onun dilini öğreneceksiniz, siz de kendi dilinizi ona öğreteceksiniz. Bunun için beş vakit namazda bir araya gelmek, bunun için birlikte okumak gerekir.

أَنْ يَفْقَهُوهُ

EaN YaFQaHuvHu

“Onu anlamalarına”

“En Yetezekkerû” denmiyor, “En Yetefekkerû” denmiyor, “En Ya’kulu” denmiyor; “En Yetefekkahû” deniyor.

Fıkıh nedir?

Bir ayeti, bir yeri okuduğunuz zaman onu anlarsınız ama işte o anlama Kur’an diliyle anlama değildir, kendi dilinizle anlamadır. Kur’an’ın asıl manasını kavramanız için tüm Kur’an’ı okuyacak ve tüm Kur’an’ın dilini öğreneceksiniz. İşte buna “fıkıh” denir. Bunu yapmak yani Kur’an’ı anlamak için aşağıdaki imkânlardan yararlanmak gerekir.

a) Kureyş Arapçasını grameri ile öğreneceksiniz; o günkü Kureyşlilerin Arapçasını.

b) Kavramların Tevrat ve İncil gibi eski kitaplardaki karşılıklarını bileceksiniz. Hz. Musa’nın kim olduğunu oradan öğreniyorsunuz.

c) Kitab’ın kendisine nazil olduğu Son Peygamber Hazreti Muhammed’in uygulamalarına bakacak, onun “salat/namaz” deyince ne anladığını öğreneceksiniz.

d) Kur’an’ın ilk yorumcularını ve yorumlarını da bileceksiniz. Onların zamanında Kureyş Dili yaşayan dildi. Onlar Resul’ün uygulamalarını görmüşlerdir. Kendileri yetişmemiş olsa da eserleri duruyordu. Olayları biliyorlardı. Sonra Kur’an’ı diliyle biz onlardan öğreniyoruz. Onlara kulak vermezsek İslâmiyet’i nerden bileceğiz. Onların hata yaptıklarını söyleyen arkadaşlarımız vardır. Onların ne yaptıklarını öğrenmeden onların hata yaptıklarını nasıl söyleyeceğiz. Evvela söylediklerini anlayalım ki hatalarını görelim. Osmanlıların Bizans ve Batı etkisiyle ortaya koydukları ile onların ortaya koyduklarını bir tutmak fahiş hatadır.

وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا

VaFIy EavÜAvNıHıM VaQRan

“Ve üznlerinde vakr vardır”

“Vıkr” ağırlık demektir. “Vekr” de zorluk demektir. ‘Ağır işitiyorum’ dediğiniz zaman ‘zor işitiyorum’ demiş olursunuz. Kur’an da bu tabiri kullanmaktadır. Ayetlerde kalpte ekinne, üznde vakr beraber kullanılmaktadır. Yani başkalarının zor söylediklerini anlayamıyorlar, anlamadıkları için de yanlış düşünüyorlar.

Tartışmaların çoğu kelimelerdedir.

İslâmiyet’te laiklik var mıdır derseniz; Batılılar da Müslümanlar da İslâmiyet’te laiklik yoktur demektedirler. Oysa İslâmiyet’teki laiklik şu anlamdadır denir. Her şey her yerde vardır. Bu orada vardır burada yoktur denmez. O bunlarda şöyledir, bizde böyledir denebilir.

Laikliği dinde ikrah yoktur olarak anlarsanız, böyle laikliği Kur’an getirmiştir ve tüm İslam ülkeleri bir yarım bin yıldır o laiklik içinde yaşamışlardır. Kur’an buna İslam demektedir.

Laikliği dini dışlama ve Allah’ın kitaplarına dayanmayan bir düzen olarak anlarsanız, böyle bir laiklik İslâmiyet’te yoktur.

Şimdi AK Parti Batı anlamındaki laikliği büyük bir çaba ile savunmakta, Kur’an’ın ortaya koyduğu laikliğe aykırı hareket etmektedir. İşte bu ayet insanlardaki hastalığı anlatmaktadır. Kapitalizm ile sosyalizm arasındaki tartışma bundan ibarettir.

وَإِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ

Va EiÜAv ÜaKaRTa RabBaKa

“Ve Rabbini zikrettiğinde”

“Zikretmek” anmak demektir. Türkçede ‘şimdi biz sizi andık’ deriz, onun hakkında konuşmak demektir. Kur’an’da ulustan bahsediyorsunuz ama ülkeyi yönetirken bahsetmiyorsunuz. Risalelerden bahsediyorsunuz ama Gülen’den söz etmiyorsunuz. Bu ona gönül verenlerin canını sıkar.

Şeriat düzeni vardır.

Şeriat düzeni nasıl oluşur?

Önce herkes içtihat yapar, kendi şeriatını kendisi koyar; ona uymak zorundadır. Uymaz da zarar verirse tazmin eder. Sonra ikili ve çoklu sözleşmeler yaparsınız. Sözleşme yapmakta serbestsiniz ama sözleşme yaptıktan sonra sözleşmeye uymak zorundasınız. Sözleşmeye uymaz da karşı tarafa veya üçüncü şahıslara zarar verirseniz tazmin edersiniz. Karar alınması gerektiğinde ittifak eder ama karar şeklinde ittifak edemezseniz, ortak vekil seçersiniz, vekilin vekâleten aldığı karar sizin kararınızdır. Başkaları ile nizada olursanız, bir hakemi siz, bir hakemi o seçer, onlar da başhakemi seçerler; onların aldığı karar, başhakemin kararı sizin kararınızdır.

İşte, şeriat böyle oluşur.

Ne hükümdar ne de meclisin ekseriyeti karar alır.

Meclisler daha çok sayısal kararlar alırlar.

Ölçme, sıralama, orta değer bulma yahut hesaplama ortak karardır.

فِي الْقُرْآنِ

Fıy elQuREANı

“Kur’an’da”

Sen Kur’an’da zikrettiğin zaman deniyor. Sanki Kur’an’ı sen yazıyormuşsun gibi hem Kur’an’da hem de sen zikretme baştan çelişkili görünebilir. Oysa burada büyük bir icaz vardır.

Kur’an’ı beyan etmek bize düşmektedir. Hepimiz ayrı ayrı Kur’an’ı beyan ederiz. Anlaştığımız yerde beraber hareket ederiz.

Sadece Kur’an’da zikredilmesi yetmez, bizim de onu bir şekilde anlamamız gerekir.

O halde Kur’an ancak tezekkür ettikten sonra tedebbür edilebilir, uygulanabilir.

وَحْدَهُ

VaXDaHUv

“Onun vahdeti”

Kur’an’ı biz yorumluyoruz ama Kur’an’ı yorumluyoruz. Başka kaynağımız yok. Daha önceki kitaplar, Hazreti Peygamber’in uygulamaları, eski müçtehitlerin yorumları ve bugünkü batı ilmi Kur’an’ı anlamamızda yararlıdır. Ama asıl delilimiz tektir, o da Kur’an’dır. Kur’an ne yapılması gerektiğini bize anlatır. Bunun için ahlak kitabıdır. Takva kitabıdır. Nasıl yapılacağını ise ilim öğretir.

İlim neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyler yani bu bombayı bir belde üzerine atarsanız o belde harab olur, içindeki insanlar ölür. Bunu ilim söyler. Ama ne şartlar içinde bu bombanın hangi beldeye ne zaman atılacağını ilim değil fıkıh söyler. Fıkhı da şerik kabul etmiyoruz. Her insan Allah’ın halifesidir. İçtihadını yapar. O onun için şeriattır. Ortak içtihatlar da yasalardır. Meclis kanun yapamaz. Hükümdar kanun yapamaz.

Anayasa nasıl yapılacaktır?

Önce herkes ikili ikili anayasalar yapacaklardır. On aile bir yasada anlaştı mı ocaklarını kurarlar. Sonra ocak halkı birer temsilci seçerler. En az yirmide bir oy alan meclise girer. Diğerinin vekilidir. En az beş, en çok yirmi ortak görüşerek yapar. Anlaşamadıkları yerde hakemlere giderler, bucak yasası hazırlanmış olur. Bucak halkı bu yasalara ya uyar ya da oradan hicret eder. Bundan sonra ile temsilciler gönderilir. Onlar il ve ilçe merkez bucaklarını oluştururlar. İl merkez bucağında alınan karar il ve ilçe merkez bucaklarında geçerli olur.

Demek ki yasalar uzlaşma ile gerekirse hakemlerin uzlaştırması ile oluşacaktır.

Hayır, meclisler oluşsun, Sermaye ile yönetim yarışsın, kim kazanırsa onun olsun, halk ise sadece bunlardan birini tercih etsin. İşte bu Sermaye’yi ve bürokrasiyi rahatsız eder.

وَلَّوْا عَلَى أَدْبَارِهِمْ

ValLaV GaLAy EdBAvRıHıM

“Dübürler üzerine tevelli ederler”

“Vel” bel demektir. Türkçedeki bel aynı köktendir.

“Tevelli etmek” demek, gerisin geriye dönmek demektir, sırtını dönmektir, gerisin geriye dönüp gitmek demektir. Yani eski durumlarına dönerler anlamındadır.

Yine faizli sistem, yine zinalı fuhuşlu sistem!

نُفُورًا (46)

NuFUvRan

“Nufuren”

“Nufur” kelimesi Kur’an’da dört defa geçmektedir. İkisi bu surede geçer, diğer ikisinden biri secde etmekten nefret ederler, diğeri ise inkılapçıdan nefret ederler anlamındadır. Bu surede bundan önce geçmişti. Kur’an’dan nefret ediyorlar, kendisinden nefret ediyorlar. Burada senin anlatmandan nefret ediyorlar.

Bugün her müminin görevi anlatmaktır. Adil Düzen çalışanlarından her biri en az bir kişiyi bularak Kur’an düzenini ona anlatmaya çalışacaktır. Ona anlatmaya başlayınca kendisini daha iyi anlar hale getirir.

Bu seminer notlarını ben yazıyorum. Reşat Nuri Erol redakte ediyor. Ayrıca İstanbul Yenibosna’da okunuyor ve redakte tamamlanıyor, dinleyiciler yanlışa işaret ediyor ve M. Lütfi Hocaoğlu düzeltiyor. Böylece biz kendimiz için Kur’an’ı okuyoruz, www.akevler.org sitemize de koyuyoruz, bir hafta içinde 500 ile 1000 kişi okuyor. Kalanlar ise ilgilenmiyorlar.

İlâhiyatçılar vardır, bana nasihat ediyorlar; ‘Sen bunlarla meşgul olma!’ diyorlar...

Ben sizin için değil, kendim için okuyorum. Kur’an’ı gizlememe emrine uyarak bu çalışmalarımızı internet sitemize koyuyoruz. Kimsenin kapısını çalıp da ‘dinle’ demiyoruz. Biz kimseye ‘yazma’ demiyoruz. Vaktimiz olduğunda saçmalıkları da okuyoruz...

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِهِ إِذْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ وَإِذْ هُمْ نَجْوَى إِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا (47)

NaXNu EaGLaMu BiMAv YaSTaMiGUvNa BiHIy EiÜ YaSTaMiGUvNa EiLaYKa Va EiÜ HuM NaCVAy EiÜ YaQUvLu elJALiMUvNa EiN YatTaBıGUvNa EilLAv RaCuLan MaSXUvRan

“Senden istima ettiklerinde ve necvada olduklarında, zalimlerin siz meshur bir racülden başkasına tabi olmuyorsunuz dediklerinde istima ettiklerini biz daha iyi ilmedeniz.” 

Ben üniversiteye gidiyordum. Birinci sınıfta idim. Bir mescidimiz vardı. Oraya namaza gidiyor ve tanışıyorduk. İkinci sınıfa geçtiğimizde yenileri geldi. Sohbet ederken kıdemli arkadaşımız yanaştı ve ona bir şeyler söyledi. Ben arkadaşın özel bir işi var diye söyledi zannediyordum. Oysa o; ‘bu Vahhabidir, sakın seni kandırmasın’ diyordu. Buna kızmıyorum. Beni tehlikeli görmüş ve onu uyarmış. Onun hatası neydi? Benim yanımda ona, ‘bu arkadaş Vahhabidir, sen ona kanma’ diyecekti. O arkadaşın hatası neydi? ‘O bana gelip senin için bunu söyledi’ diyecekti. Ben de, ‘yanlış söylemişsin, evet, ben tarikatçı değilim ama Vahhabi de değilim’ diyecektim. O arkadaş ondan sonra istediğini yapacaktı.

Onların metodu budur. Yüzüne dost görünürler, ses çıkarmazlar, hatta senden bile olurlar ama arkandan gıybet ederler.

Bunların başka bir metodu da; size sorular sorarlar, eğer ters cevap verseniz onu gerekli yere taşırlar.  Kendileri sizden görünür ve siz de onlara sırlarınızı açıklarsınız, bunun için sizinle sohbet ederler, toplantılarınıza katılırlar. MİT yıllarca bunu yaptı. Bunları devletimize taşımasına bir şey diyemem. Devletimizin her yaptığımızdan haberli olması gerekir. Ama bizim söylediklerimizi istihbarat ortağı olan CIA’ya taşıyordu.

Akevler Kur’an’ın emirlerine uyarak hiç kapalı toplantı yapmamıştır. Her toplantıya isteyen herkes her zaman gelir ve dinler. Aldığımız karar deftere yazılır. Karar defteri de gizli değildir. Bu o zamanki MİT'i çok rahatsız ediyordu, çünkü bizden bir haber götüremiyordu.

Biz ise istihbaratçıların bizi takip etmesinden rahatsız değildik. Bizi anlayamadıkları için yanlış haberler götürüyorlardı. Onun için onların anlayacakları dil ile konuşma sıkıntısına düştük. Bu huzursuzluk yarattı. Ondan sonra hep bizi anlayanlar seviyesinde istihbaratçı geldi, biz de rahat ettik, çünkü ondan sonra devlet bizimle oldu.

Akevler denemesinde şunu gördük. Türkiye’deki bürokratların hemen hepsi iyi niyetlidir ama onlar da takip ediliyor ve Sermaye’ye ispiyon yapılıyordu. Sermaye her şeylerini biliyordu. Gerektiği zamanda çoğu yalan veya değiştirilmiş haberleri kullanarak saldırıyor ve Genelkurmay Başkanını bile yerinden edebiliyordu.

Siyasiler de basının yalanlarına kanıyor ve ses çıkarmıyor yahut onlar da korkuyorlar.

Devletimizi “Adil Düzen”e kavuşturmak için önce Sermaye’nin basın şantajından ülkemizi kurtarmamız gerekir.

Bir sır söylüyorum. Akevler aleyhinde Sermaye’nin ajanları tarafından yapılan ihbarlarla davalar açıldı.  Mahkemelere gittik, haftamızın iki günü ifadelerle geçerdi. Biz Allah rızası için bunlara dayandık, kaçmadık. Benden sonra da arkadaşlarım dayandılar.

Mahkemeler baskı nedeniyle bizi çoğu zaman mali kısımlarda mahkûm etti. Ceza davalarında hep beraat ettik. Ama mahkemeler daima öyle karar aldılar ki bize asla zarar olmadı. Sadece mahkeme masraflarını çektik. Davaları görünürde kaybediyorduk ama gerçekte kazanıyorduk. Hiç rüşvet alan hâkimle karşılaşmadık.

Cumhuriyet inkılapları da hep böyle oldu. Görünürde hep İslamiyet aleyhinde inkılaplar yapıldı ama sonunda hep İslamiyet kazanmıştır. Bugün Türkiye saflaşmış bir İslam ülkesidir. Adil Düzen’in mensupları anayasa ekseriyeti ile iktidardadırlar. Artık birbirleriyle boğuşan siyasi partiler yoktur. En çetin badireleri atlatıyoruz.

Bundan önceki ayetlerde kavlen yaptıkları hatalar anlatılmıştı. Şimdi fiilen yaptıkları hataları anlatmaktadır. Devlet istihbarat örgütleri sadece haber toplamak için oluşmuş oldukları halde, aynı zamanda suça teşvik örgütleri halinde çalışmaktadırlar. Kendilerini kamufle edebilmek için teröristlerle bir oluyor, onlara maddi imkânlar sağlıyorlar.

İşte bu yapılan kesin olarak İslâmiyet’te nehyedilmiştir. Casusluk haram kılınmıştır ama takiyye de haramdır. Gülen cemaatinin en büyük hatası kendilerini gizlemek için günahları işlemeyi de meşru saymalarıdır, korkunç akıbet bunun yüzünden ortaya çıkmıştır.

İslâmiyet’te fitne yoluyla savaş yoktur, karşınızdakileri bölmek için hepsine birden cephe alırsınız. Onlardan saldırmayanları onlardan saymazsın. İltica edenleri kabul edersin, tövbe edenlere ve teslim olanlara iyi muamele yaparsın ama içlerine casus sokup içlerinden fethetme taktiği meşru değildir. Düvelle mertçe çatışırsın, galip gelenler mağlup olanlara şartları dikte eder.

Geçmişte açık toplantıları yapmak zor idi. Şimdi ise son derece kolaydır. Saatli kamera koyarsın, kamera ile tüm konuşmaları kaydedersin. Arşive verirsin. Belli zamana kadar saklanır, iddialar sonra kamera ile tesbit edilir.

Her evin kapısı vardır. Kapılar elektronik anahtarla açılır ve kimin anahtarı ile açılmışsa bellidir, giren kişi sayısı da bellidir. Fotoğrafları da çekilebilir. Ocağın da belli kapıları vardır. Semtin belli kapıları vardır. Bucağın var, il ve ilçelerin var, ülke ve bölgelerin kapıları vardır. Oradaki kapılardan herkes gelip geçer. Elektronik anahtarlar açar ve kimin nereye gittiği bilinir. Gerekirse kameralı telefonlarla kaydedilir. Necvasız toplantılar yapılır.

İslâmiyet’te herkes kendi kendisini denetler. Mademki Kur’an necvayı yasakladı, biz de necva yapmayız, biz birisi hakkında konuşurken kamerayı alırız, senin için bunu konuştuk diye dinletiriz. İslâmiyet’te bir insana kusurlarını yüzüne söyleyip bunu yapma demek en büyük sevaptır. Hakkı tavsiyedir. Arkasından konuşmak çok büyük günahtır, kardeşin etini yemek gibidir. Oysa bugün yeryüzü gıybetler dünyasıdır.

Evin mahremiyeti vardır. Bazı fiiller açıkça yapılmaz ama sözlerin mahremiyeti yoktur. Eşler arasındaki muhabbetler gibi sözler ifşa edilmez. Bir de birinin söyledikleri diğerlerine götürülmez, müzevirlik yapılmaz.

Biz daha iyi bileniz diyerek bu hususta fazla endişelenmemek gerekir. Gizli istihbarat yapanlara ceza da verilmemelidir. Bir de devlete karşı gizli hiçbir şey tutulamaz. Başkan devlet demek değildir. Görevli, devlet demek değildir. Nahnu içinde değillerdir.

نَحْنُ أَعْلَمُ

NaXNu EaGLaMu

“Biz a’lemiz”

“Nahnu” yerine “İnna” mübteda olarak getirilmez. “Ene”nin çoğulu “Nahnu”dur. “İnna Nahnu” denir. “İnnî Ene” denir.  “İnneküm Entüm” denebilir.

“Biz a’lemiz” daha iyi biliyoruz demektir. Değişik maksatla sual sordukları zaman, siz maksatları ne olursa olsun o cevabı vereceksiniz. Bu maksatla soruyor da işte farklı cevap vermeyeceksiniz.

Siyasi konuşmalar yaptığımızda Sermaye partilerin karşısına sarhoşlar koyar, onlar da gelişigüzel sorular sorarlardı. Ben sarhoş olduğunu anlardım ama ona makul sözlerle cevap verirdim. Biraz sonra görevli sarhoş benim tarafım konuşmaya başlardı.

“Biz a’lemiz” derken, siz söyleyene bakmayın söylenene cevap verin demektir.

بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِهِ

BiMAv YaSTaMiGUvNa BiHIy

“İstima’ ettiklerini”

“İstima’” demek, senden duydukları demektir.

Konuşmalarınıza katılırlar, sizin muhatabınız bile olmazlar, ne söylediklerini öğrenmek isterler. Siz onların o maksatla geldiklerini bilirsiniz. Ama siz konuşmalarınızda herhangi bir değişiklik yapmamalısınız. Tahmin ettiğiniz yanlış olabilir. Böyle yaparsanız her toplantıya onları gönderirler ve sana söyleyeceklerini söyletmezler.

إِذْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ

EiÜ YaSTaMiGUvNa EiLaYKa

“Seni istima’ ettiklerinde”

Burada “seni istima’ ettiklerinde” denmesi, görevli olduklarında demektir.

Belki bir konuşma yapacaksın, o konuşma ile de onlar görevlenirler. Bu hükümet komiseri olabilir, bu MİT elemanı olabilir, bu Sermaye’nin, hatta yabancı devletin ajanı olabilir. Senin için durum değişmemelidir.

Bu hükümleri nereden çıkarıyoruz?

“Nahnu a’lemu”den çıkarıyoruz. O halde Kur’an’daki bütün “Nahnu a’lemu”ya bu manayı vermemiz gerekir; vermiyorsak demek ki varsayımımız yanlıştır.

وَإِذْ هُمْ نَجْوَى

Va EiÜ HuM NaCVAy

“Ve onlar necva iken”

Buradaki “Ve” hal vavıdır, “ Hum” müpteda, “Necva” haberdir. “Necva” masdar olabildiği gibi necva halini gösteren isim de olabilir.

“Necva” kapalı toplantı demektir. Herkesin alınmadığı topluluktan gizlenen toplantı demektir. Bazı istisnai durumlar için necva yasaklanmamıştır. “Necat” kelimesi buradan gelmektedir, uzaklaşmak anlamındadır. Topluluktan ayrılmış, kopmuş demektir.

Biz kooperatife yerleşmeyi hicret kabul ediyoruz.

Demek ki kooperatife çekilip kendi sözleşmesini uygulamak, kendi parasını ortaya koymak, kendi hakemlerini seçmek ve kendi başkanına biat etmek bir necvadır ama hayırlı bir necvadır.

“En-Necva” dört defa, “Necva” iki defa geçmektedir.

إِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ

EiÜ YaQUvLu elJALiMUvNa

“Zalimler kavl ettiğinde”

Buradaki “İz” “Necva”nın zarfıdır. Böyle dedikleri zaman diyor. Necva halinde iken anlamındadır. Kavl bu ayette iz ile geçmektedir. Burada geçmiş ve gelecek anlatılmaktadır. “İza” geleceğin, “İz” ise geçmişin zarfıdır. Özel kullanış şartları içinde her ikisi de geçmişe ve geleceğe delalet ederler. Çağrıştırıcı karine yeterlidir, engelleyici karineye gerek yoktur.

“İz Hum Necva”da zamir yeterli olmuş, burada “Yekulûne” denmemiş, “zalimler dediği zaman” denmektedir. Zulm edenler bir şey söylerlerse o sözleri deftere almayız. Ama necvalarından zulüm doğarsa, işte o zaman onlara azab ederiz demektir. Zülm etmeyenleri dışarıda tutmak için zalimleri zikretmiştir.

إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا

EiN YatTaBıGUvNa EilLAv

“-den başkasına tabi olmuyorsunuz”

Merkezi rejimlerin en çok rahatsız olduğu şey halkın gruplaşmasıdır. Herkes ayrı ayrı fert olarak yaşayacak ve Sermaye’ye evet diyen yöneticilere tabi olacaklardır. Dikkat ederseniz tüm basın yayın ve ders kitapları hep karı-kocanın arasını açmak, ana-oğul arasını açmak, imamlarla cemaatin arasını açmak, doktorlarla hastaların arasını açmak için faaliyettedir.

Kırgızistan’a gittim ve baktım ki herkes birbirinin aleyhinde konuşuyor. Kocası karısını kötülüyor. Kardeşler birbirini kötülüyor, oğul da babasının aleyhinde, üç kişiyi bir arada göremiyorsun. Biri gelirse öbürü bırakıp gider. Sonra öğrendim ki, aleyhte konuşmak siyasi imiş, devlet bunları birbirine yakın görmesin de zulüm yapmasın diye onun için aleyhte konuşuyorlar. Üçü bir araya gelmiyor ki siz necva yapıyorsunuz diye saldırmasın. Açıkça birinin birine tabi olduğu görülünce onlara hep öbürünün kötülükleri anlatılır.

رَجُلًا مَسْحُورًا (47)  

RaCuLan MaSXUvRan

“Meshur bir racül”

Halka baskı ile meshur recul derler.

Teknik Üniversite’ye (İTÜ) gittiğim zaman iki kimya profesörü vardı. Biri hiçbir şey bilmezdi. Mason olduğunu söylüyorlardı ve övüyorlardı. Ben onu ilkokul öğretmeni bile yapmazdım. Diğeri de fakültenin en iyi hocası idi. Ondan kimse bahsetmezdi. Bir gün Prof. Ali Fuat Başgil konferans verdi. CHP iktidarda idi. Masonun oğlu olan ve cahil profesörü allame yapan arkadaş bana ‘deli bu’ dedi. Beni Vahhabi diye tanıtan bunlardandı. Oysa Vahhabilik Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak için Arapları organize eden İngiliz ajanlarının kurduğu bir mezhepti. Bunu başarmak için o gün imparatorlukta yanlış bilinenleri ortaya koymuş ve istismar etmişlerdir. Ben şimdi hacca gitmiyorum. Çünkü Suudi Arabistan hala Vahhabilerin emrinde. Nefret ediyorum, ajan oldukları ve yanlış söylediklerinden dolayı. Doğruları söylerler; halk Vahhabiler söylüyor diye doğruları bilesin diye. Ben elbette doğru söylediklerini tasdik ederim. Tövbe ederlerse mazileri aramam. Ama Suudi Arabistan hala Müslümanlara hacda kotalar uyguluyor. Kur’an bunlar için bunlarda zalim kavim vardır diyor.

“Sihr” büyülenmiş demektir. Bugün siyasi milletvekilleri büyülenmiştir. Kimse bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu söylemiyor.  Bir parti herhangi bir şeye ‘ak’ derse öbürü ‘kara’ diyor. Göstermelik kavga kör dövüşü şeklinde gidiyor.

Adil Düzen çalışanlarının da kendileri gibi olduğunu söylüyor, bize meshur diyorlar. Oysa biz hakkı gördüğümüz an derhal döneriz ve istiğfar ederiz.

Hazreti Peygamber meyvelerin suni aşılanmasına karşı çıkmış ve aşılatmamış, o yıl hurma olmamıştı; hemen ‘dünyanızı siz daha iyi bilirsiniz’ dedi. Dünyanızın tekniğini demek istemiştir. Kur’an zaman zaman onu azarlayan ayetlerle gelmişti, asla yüzü kızarmamıştı, derhal tövbe etmişti.

Demek ki meshur demek, kendi bildiğini ve dediğini değiştirmeyen, küfründen vazgeçmeyen kimse demektir.

انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْأَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا (48)

EuNJuR KaYFa WaRaBUv LaKa eLEmÇAvLa Fa WalLUv FaLAv YaSTaOIyGUvNa SaBiyLan

“Nazar et. Sana nasıl meseller darbediyorlar. Dalalet ediyorlar, bir sebil bulamıyorlar.”

Bugün sihir son derece gelişmiştir. Kitaplar, filmler, sanatlar, okullar Sermaye’nin ve bürokrasinin halkı kandırma sanatları olarak gelişmiştir. Bunların bir gayesi vardır; çok seyirci veya dinleyici toplamak ve bunlara düşündürmeden belli görüşleri ve duyguları empoze etmek. Düşünmeyecek, yalnız söyleyecekler. Doğruları duymayacaksın. Sonunda seni yanlış bilgilerle dolduracaklar ve şartlanacaksın. Herkes sadece kendi taraftarlarının neşriyatını dinler. Kitaplarda gerçekler yazılmaz.

Millî Eğitim Bakanı ‘evrim teorisini kaldırdım’ dedi. Bu da Sermaye’nin oyunu. Evrim teorisinin yalnız yanlışı bulunmamıştır. Teorinin doğrusu vardır. Evrim vardır. Hatalı olan tarafı vardır. Evrim zamanla bir türün bir şekilde değişmesiyle gerçekleşebilir. DNA’lardaki yeni değişmelerle sıralamalı olarak gerçekleşmiştir. Bir tek anne babadan yeni nesil türemiştir. Türde çok ferdin değişmesi ile evrim olmadığı gibi tedrici değişme de yoktur. Aniden yeni türün yeni şekliyle ortaya çıkması ile gerçekleşir. Bunun dışında bunların hiçbirisi tesadüfi olaylardaki seleksiyonla oluşmaz, tür içinde Darwini seleksiyon vardır. Lamark’ın uyum yasası vardır. Ancak bunların hiçbiri yeni bir tür oluşturmaz. Evrim yaratılışın inkârı değildir, onun içindedir.

Darwin’den önce evrim bilinmiyordu. Yunanlıların kıdem nazariyesi hem İslam hem de Hıristiyan âleminde hâkimdi. Kelamcılar kıdem nazariyesine şiddetle karşı çıkmışlardı. Darwin nazariyesi kelamcıları haklı çıkardı. Daha önce canlı yokken sonradan var oldu. Ama Sermaye’nin sihri yıllarca aksi için delil olarak kullanıldı. Bak bunlar zamanla evrimleşerek oluştu, o halde Tanrı’ya gerek yok dendi. Oysa tam tersine bir şeyin olması için bir sebebe ihtiyaç vardır. İster yavaş olsun ister hızlı olsun, harcanan enerji ve kullanılan madde değişmez. Toplamı aynı kalır. Küçük zekâ uzun zaman çalışır, büyük zekâ kısa zamanda çalışır. Ama zekâ ile zamanın çarpımı hep sabittir.

Onların bu şaşırtmacı müsabakasının senin aleyhinde imiş insanlara asırlarca yutturuyorlar. Her Adil Düzen çalışanının buna nazar etmesi gerekir. Sermaye’nin yaptığını Gülen’e veya CIA’ya yükleyerek suçsuz olanları suçlu yapmak iyi işleri körleştirerek büyülemedir.

Biz yapılan işe bakarız. Asya Finans esrarkeşleri mi finanse etmiştir, PKK’ya malzeme mi sağlamıştır. Yoksa meşru işyerleri mi finanse etmiştir. O halde bunların yöneticileri başka işlerde suç işlediler diye iyi yaptıkları şey kötü olmaz. Doğru sözü söyleyen yalancıdır diye söz yanlış olmaz. İşte meshur olan budur.

Bu iddiaları ile kendileri dalalete gidiyorlar, sizi şaşırtacaklar diye kendileri şaşırıyorlar. Sizi kandıracaklar diye kendilerini kandırıyorlar.

Takiyye bunun için İslâmiyet’te yoktur. Bizi iyi bilenler bizim yaptıklarımızı da iyi zannederler ve onlar da gerçekten bizi taklit ederler. Dolayısıyla insanları saptırmış oluruz. Bizim cemaati saptırmış oluruz. Kim söylerse söylesin, doğru sözü daima tasdik edeceğiz. Kim yaparsa yapsın, doğru işi daima tasvip edeceğiz. Kötü iş ile kötü adamı ayıracağız. Kimin kötü olduğunu Allah bilir. Biz sadece işe bakacağız, söze bakacağız.

انْظُرْ

EuNJuR

“Nazar et”

“Unzur” bak, gözden geçir demektir. Bir şeye bir ucundan bakma, her tarafını birden değerlendir. Sana nasıl misaller getirdiğine bak, seni nasıl kandırdıklarını gör. Tuzağa düşme. Bir haber ortaya çıktığı zaman o haberi değerlendir. Genel gidişe uygun mu değil mi?

Gülen cemaati sonunda ilmin hâkim olacağına inanmış, ilim yapmak için her şeyi mubah gören bir topluluktur. Sonunda profesörleri generalleri yetiştirmiştir. Şimdiye kadar devlete asla karşı gelmemiştir. Erbakan aleyhinde konuşmalar yapmıştır ama Erbakan iktidar olunca asla aleyhte bulunmamıştır. Ecevit dâhil iktidarda olanlara hep uyum göstermiştir. Generallerin kuvvet komutanları olmalarına on yıl bile kalmamışken darbeye kalkışır mı? Kalkışmışsa, neden kalkışmıştır? Sizi Ağustos’ta emekli edecekler diye. Bunlar da nazar etmeden darbeye kalktılar. Oysa kalkışmasaydılar, en az yarısı yine görevde kalırdı. AK Parti de ne yaptı; ikinci darbe yapacaklar diye korkuttu ve onlar da olağanüstü hal (OHAL) üzerinden onların üzerine yürüdü.

İşte bunlar nazar etmeden yapılanlardır.

Kur’an bu durumlarda ne yapılacağını açıkça anlatmaktadır. Gülenci subaylar böyle korku içine girince hemen bir dilekçe ile üstlerine başvurmalı idiler. “Ben Gülenciyim. Orduma ve milletime sadığım. Müslümanım, yalan söylemem, ihanet etmem, takiyye yapmam. Ayrılmamı istiyorsanız her zaman ayrılmaya hazırım.” Sivil imkânlar onlarda kalırdı. Askerler koruduğu için de ellerinden almazlardı. Daha çok maaş alırlardı.

AK Parti olağanüstü hal ilan edeceğine, subaylara itiraf etmeleri hâlinde, ordudan ayrılsalar bile, sivil hayatta dokunulmayacaklarını bildirirler. Askeri mahkemelere askeri komutanlara bildiririz. Komutanlar karar verirdi. Şimdi asker olmayanlar karar veriyor ve ordu çöküyor. Bunların hepsi nazar etmeden yapıldığından dolayı ileri geliyor.

كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ

KaYFa WaRaBUv LaKa

Sana nasıl -misaller- darbediyorlar”

Kur’an okuyan arkadaşlarım da Fethullah hakkında bana göre yanlış görüş sahibidirler. Asgari olarak beyyinesiz hüküm veriyorlar. Ama Ak Parti’nin yaptıklarındaki yanlışlarını görüyorlar. Demek ki fiilde hak yoldalar. AK Parti’nin yanlış yaptıklarını da onaylayanlar nazar etmiyorlar demektir. Kur’an onları nazar etmeye davet ediyor.

الْأَمْثَالَ

eLEmÇAvLa

“Meseller”

“El-Emsal” çoğul marifedir. Demek ki insanları kandırma yolları bellidir ve sayılıdır. Bunları ortaya koyan kitaplar yazmalısınız ve müminlerin bu oyunlara gelmemelerini sağlamalısınız. Geçmişte yaptıklarını bir bir anlatmalıyız. Sayılı misaller bir kitap haline gelmelidir. Biri çıkar da bunu yazmak isterse yardımcı olabilirim.

فَضَلُّوا

FaWalLUv

“Dalalet ettiler”

“Fa” harfi ile getirilmiştir. Sana kötü misaller darbedip seni kandıramıyorlar ama kendileri bununla dalalet içine giriyorlar.

Gülen de Millî Görüşçüler de aynı hata içindedirler. Kapitalistler ve sosyalistler de aynı hata içindedirler. Müslümanları kandırıp sömürmek için yanlışları doğru gösteriyorlar ama sonunda kendileri tuzağa düşüyorlar ve işin içinden çıkamıyorlar.

فَلَا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلًا (48)

FaLAv YaSTaOIyGUvNa SaBiyLan

“Bir sebil istitaa edemiyorlar.”

Dünyayı ele alalım; bir asır içinde kaç çeşit rejim değiştirdiler? 

Türkiye’yi ele alalım; Kenan Evren’in Anayasasını kaç defa değiştirdiler?

Hep zarar ettiler.

Şimdi de değiştiriyorlar, şimdi de zarar edecekler. Hatalarından da vazgeçmiyorlar. Yeni anayasa yapamadılar, şimdi dayatma ile ucube maddeler getiriyorlar.

Başkanlık sistemine geçilecekse bütün kurumları ile geçilir. Cemal Gürsel’in yaptığı gibi yapılır, Kenan Evren’in yaptığı gibi yapılır.

Evet, bu Kur’an’a kulak vermeyenler, hidayet eden bu Kur’an’ı dinlemeyenler çıkış yolu bulamazlar.