İSRÂ SÛRESİ TEFSİRİ
Süleyman Karagülle
838 Okunma
İSRA SÛRESİ 8-12.. .AYETLER

İSRA SÛRESİ - 3. Hafta

8-12 ayetler

 أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

***

 

عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (8) إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9) وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (10) وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءَهُ بِالْخَيْرِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا (11) وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلًا (12)

 

***

 

عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (8)

GaSAy RabBuKuM EaN YaRXaMaKuM Va Ein GuDTuM GuDNAv Va CaGaLNAv CaHanNaMa LiLKaFiRIyNa XaÖIyRan

“Rabbiniz belki de size rahmet edecektir. Avdet ederseniz biz de avdet ederiz. Cehennemi kâfirler için hasir yaptık.”

Sure, Hazreti Yakup Peygamberin amcasını (Hazreti İsmail’i) Mekke’de ziyaretten dönerken Kudüs’te gördüğü rüya ile başlamakta, Hazreti Musa’dan bahsetmekte, sonra da İsrail oğullarının iki defa dünyaya hâkimiyetinden söz etmektedir. Günümüzdeki durumlarını tasvir ettikten sonra, topraklarına İslâm ordularının (Hıristiyan ve Müslüman yahut uluslararası) gireceğinden bahsetmektedir.

İslâm orduları Hazreti Ömer’in girdiği gibi barışla gireceklerdir. Onlar mağlup olmuş olacaklardır. Ondan sonra onlara merhamet edilecektir. Görevleri bitmemiş olacaktır. Orada varlıklarını sürdüreceklerdir. İlimde ve ticarette yine insanlığa hizmete devam edeceklerdir. Yahudi siyasilerinin değil de, Yahudi ilim ve iman adamlarının sözleri geçerli olacaktır.

“Asâ” ve “Lealle” beklenenleri ifade eder. “Ayn Sin Ya, Ayn Ta Vav, Ayn Sad Vav, Ayn Dal Vav” kökleri birbirine akrabadır. Kurallar vardır. İşler normal gidiyorsa, anormal bir durum yoksa “Asâ” kullanılır. Yalnız kesin değildir. Duruma göre olmayabilir.

Allah’ın İsrail oğullarına merhamet etmesi ve üçüncü binyıl uygarlığında onlara da önemli görev vermesi olağandır. Ne var ki Sermaye’nin direnmesi ve İsrail oğullarının da onların peşinden gitmesi hâlinde beklenmedik olaylar da olabilir.

Nasıl insanın gözü var, kulağı var, eli var, ayağı var, kalbi var, böbrekleri varsa; insanlığın da böyle değişik kavimleri vardır. Her biri ayrı ayrı görevler yaparlar. Nasıl ki insanın organları eşit seviyede işler yapmazsa, onların işleri farklı olduğu gibi dereceleri de farklı olacak, Allah’ın kavimlere yükleyeceği görevler de farklı olacaktır.

İsrail oğulları bağımsız bir topluluk olacaktır.

Kur’an’da onlara verilen görev açıkça ifade edilmiştir. Kıyas yoluyla diğer kavimler için de benzetmelerle çözümler yapılabilir.

İsrail oğulları ilimde ve ticarette seçilmiş kavimdir.

Türk milleti de askerlikte ve adalette seçilmiş bir kavimdir.

Allah her kavme rahmet etmekte, bu rahmet değişik şekillerde tecelli etmektedir.

Canlıların hücreleri ve organları hep birbirine benzerler. Yani işbölümü vardır. Vücut farklılaşıp farklı organlar olurlar. Canlılar da böyle zamanla farklılaşmışlardır.

İnsanlar da baştan hep birbirlerine benzemekte idi. Örnek olarak dilleri bir idi, zamanla farklı diller ortaya çıktı.

Uygarlıkta da farklılık zamanla oluşmaktadır. Bilhassa sanayileşmeden sonra bu farklılaşma imkân dâhiline girmiştir.

- Semt kooperatifleri ve bucaklar ayrı ayrı görevi olan hücreler olacaktır.

- Bugünkü nüfusa göre aile sayısı bir milyar civarındadır.

- Yüz milyon ocak, on milyon semt ve bir milyon bucak var olacaktır.

- Yüzbin ilçe, onbin il, bin bölge, yüz ülke ve on kıta oluşacaktır.

Bunlar takribi rakamlardır.

İşte, bu her biri ayrı ayrı olan oluşlar bucaklardan başlayarak insanlığa farklı hizmetler sunacaklardır. İsrail oğullarının yapacakları konular örnek olarak anlatılmaktadır. Ayette önce merhametten, sonra cehennemden bahsediyor ve avdet ederseniz biz de avdet ederiz denmektedir. Yani genel kural şudur; tarihi gelişmeler devam edecektir.

Her bin yılda bir yeni uygarlık gelecek ve insanlık biraz daha uygarlaşacaktır. Uygarlaşma demek, daha çok farklılaşma, daha çok işbölümü demektir. Bu durumda her bucak, her il, her ülke kendi görevini yaparken daima iki grup oluşacaktır; yapıcılar ve yıkıcılar. Yapıcılar uygarlığı getirmeye çalışacaklar, yıkıcılar direneceklerdir.

İşte, sonunda her kuruluşun davranışlarına göre yeni durumları oluşacaktır.

İsrail oğulları üçüncü binyıla nasıl katkıda bulunabilir ve Allah’ın rahmetini hak ederler? Yahudi âlimleri bunun üzerinde durmalı, Tevrat’ı yeniden ele alıp düşünmelidirler. Kur’an’ın anlattıkları ve bugünkü ilimlerin ışığı altında düşünmelidirler. İstanbul ve Kudüs’te bulunan Yahudi âlimleri İsrail halkına önderlik yapmalı, Sermaye’nin kulağını çekmelidirler.

عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ

GaSAy RabBuKuM EaN YaRXaMaKuM

“Olaki rabbiniz size rahmet etsin”

Türkçedeki “olma”nın aslı “bolma”dır, “ile”nin aslı da “bile”dir; zamanla “b” harfinin düşmesi kuraldır. Bucağımda (Artvin/Borçka) “bolaki böyle olur” derler, “olaki”nin aslını kullanırlar. “Belki” kelimesi de “bolaki” kelimesinden dönüşmedir.

Demek ki “Asâ”nın Türkçe karşılığı olarak bugün “belki” kelimesi kullanılmaktadır. Anlam kaymaları olur. Söylenişte fark olduğu gibi anlayışta da fark olur.

Eğer İsrail oğulları üçüncü binyıl uygarlığına ayak uydururlarsa, Allah da onlara rahmet edecektir. Allah’ın onlara rahmeti neler olacaktır? a) Tevrat’ta vaat edilen arz-ı mev’ud, Hazreti İbrahim’e değil Hazreti Musa’ya vaat edilen arz-ı mev’ud toprakları, uluslararası güçler tarafından, hassaten İslâm orduları tarafından korunacaktır. b) Vaat edilen toprak merkez olacak ve İsrail oğulları oraya taşınacaklardır. c) İsrail devleti savaşçı değil barışçı bir devlet olacak, ilimde ve ticarette orası onların toplandığı ve dünyaya kolayca gidip geldiği yer olacaktır. d) Gerek ilimde gerekse servette daha da ileri gideceklerdir.

وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا

Va Ein GuDTuM GuDNAv

“Ve avdet ederseniz biz de avdet ederiz”

Rahmet edecektir ama bu rahmet İsrail oğullarının davranışlarına bağlanmıştır.

İsrail oğullarından istenen nedir?

Rockefeller ve Rothschild ailelerinin tekeli sona erecektir. Mirası bölüşecekler ve tam rekabet içinde iş yapacaklar, serbest arz ve talep kanunlarına göre kazanacaklar veya zarar edeceklerdir. Dünyadaki tüm işletmelerle serbest rekabet içinde yarışacaklardır. Gümrükler, kotalar, vizeler, karşılıksız paralar ve haksız rekabetlerle kazanmaktan vazgeçeceklerdir.

İşte, eğer bunlardan vazgeçerlerse, Allah da onlara rahmet edecektir.

Sonra ilmi, dini ve siyaseti de kendi bağımsızlıkları içinde bırakacaklar, servetlerini tahakküm etmek için değil, yaşamak ve iş yapmak için kullanacaklardır.

Dergi çıkarırlar; o dergide yazın yayınlanmazsa doçent olamazsın, profesör olamazsın! Böylece ilmi tekellerinde tutuyorlar. Böylece ilmi baskı altına alıyor ve dinsizlik propagandası için kullanıyorlar.

Gazeteleri vardır; işlerine gelmeyenleri tuzağa düşürüyor veya iftira ediyorlar, böylece herkesi emirleri altına almışlardır.

Kaçakçılığa dayanan mafyaları vardır; para ile yenemediklerini silahla bertaraf ediyorlar. Gizli istihbarat örgütü ile de mafyayı kontrol altına alıyorlar.

İşte, Kur’an onlara diyor ki;

Bu fesat ve fitneden vazgeçerseniz biz de size merhamet ederiz.

Bu kural yalnız İsrail oğullarına ait bir kural değildir, tüm dünya ulusları için geçerlidir. İngilizler eski saltanatlarını kaybettiler ama eğer Sermaye’nin taşeronluğundan vazgeçerlerse, Allah onlara da rahmet edecektir. Türkiye’de inkılaplarla Sermaye’nin emrine girip din düşmanlığı yapanlar bundan vazgeçerlerse, Allah onlara rahmet eder. AK Parti için de Gülen cemaati için de bu böyledir. Her ikisi de “Adil Düzen”den vazgeçip Sermaye dini/düzeni ile bir oldular; bundan vazgeçerlerse, Allah onlara da rahmet edecektir.

Kötülükten vazgeçerseniz biz de size merhamet ederiz diyor.

Ayet “Ve” harfi ile atfedilmiştir. Çünkü rahmet ile cehennem arasında yer alıyor. Rahmet azaba, azap rahmete dönüşebilir. Dönüşme oluştan farklı olduğu için “Ve” harfi ile ifade edilmiştir. Allah burada “Udna” diyor. Allah aynı zamanda “Adil Düzen” iktidarında yapacaklarımızı bize öğretmektedir.

-          Önce “Semt Kooperatifleri” kuracağız...

-          Yüz Lojmanlı Apartmanlar inşa edeceğiz...

-          Üretimi ve tüketimi şeriata göre düzenleyeceğiz...

O zamana kadar sömürücü Sermaye varlığını sürdürecek, o zamana kadar bürokratik rejim zulmüne devam edecek...

Ne zaman ki halkımız Kooperatifler şeklinde organize olup İslâmî hayatı yaşamaya başlarsa, işte o zaman iktidarda olanlar ve sermaye sahipleri ya değişirler ya da direnirler; Allah onların hesaplarını ona göre görür. Bize saldırabilirler ama sonuç 15 Temmuz 2016 gibi olur. 15 Temmuz’dan herkes dersini almalıdır.

وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (8)

Va CaGaLNAv CaHanNaMa LiLKAvFiRIyNa XaÖIyRan

“Ve cehennemi kâfirlere hasir yaptık.”

“Hisar” etrafı çeviren duvar demektir.

“Hasır” de etrafı duvarla çevrili olan demektir.

Hayvanların ahırları birer hasırdır, hapishaneler birer hasırdır. Bizim yüz lojmanlı apartmanlar birer hasırdır.

İslâmiyet’te hapishane yoktur; onun yerine zorunlu çalışma semtleri veya bucakları vardır, mahkûmlar bu lojmanda otururlar ve orada çalışırlar. Mahkûm olmayan yakınlar o semte veya bucağa girer ve çıkarlar, mahkûmlar çıkamazlar.

Ahiretteki cehennem de böyledir. Orası bir ıslahhanedir. Suçlular yani günahkârlar oradan çıkamazlar. Cennettekiler oraya gidip dolaşabilirler, oradaki yakınlarını ziyaret edebilirler. Sadece kâfirler için hasırdır. “Lam” burada tahsis içindir.

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9)

EinNa HAvÜa eLQuREAvNa YaHDIy LielLaTIy HıYa EaQVaMu Va BaşŞiRi eLMuEMiNIyNa elLaZIyNa YaGMaLUvNa elöÖAvLıXAvTı EanNa LaHuM EaCRan KaBIyRan

“Bu Kur’an akvam olana hidayet eder ve salihatı amel eden müminlere onlar için kebir ecrin olduğunu tebşir eder.”

Ayetler günümüzde olacakları anlatmaktadır, üçüncü binyıl uygarlığını anlatmaktadır.

Önce İsrail oğullarından bahsetmektedir. Onların dünyaya nasıl hükmedeceklerini anlatmaktadır. Birinci Kur’an uygarlığından söz etmekte, onun kuvvet uygarlığına dönüşmesini anlatmaktadır. Birinci Kur’an uygarlığının kuvvet şekline dönüşmesi ile yeryüzü ikinci Kur’an uygarlığına hazırlanmıştır. Bu dönemde Hıristiyanlar İslâm uygarlığını tüm dünyaya götürmüşlerdir. Bu uygarlığın hukukunu oluşturan ise Tevrat’tır, Roma hukukudur yani Tevrat uygarlığının kuvvet uygarlığına dönüşmüş şeklidir. Bunlar sanayi uygarlığının en büyüğünü başardılar. İçten yanmalı motorları keşfettiler, elektriği keşfettiler, DNA’ları keşfettiler, bilgisayarları keşfettiler. Ulaşımda, haberleşmede, aydınlatmada, yazışmada harikalar oluşturdular. Yeryüzünde en yüksek seviyeye ulaşıldı.

Şimdi ikinci Kur’an uygarlığı doğacaktır. Bu uygarlık Tevrat hukukuna yani Roma hukukuna değil Kur’an hukukuna dayanacaktır. Tevrat hukuku ve ondan doğup gelişen Roma hukuku merkezi hukuk sistemidir, kanun sistemidir.

Nasıl çocuk annesi ve babası tarafından büyütülürse, aynı şekilde insanlığın da Kur’an’a kadar annesi-babası nebiler ve resuller olmuştur, sultanlar ve filozoflar olmuştur. Birinci Kur’an uygarlığı insanlığın buluğ çağına geçme yaşıdır. Artık bundan sonra insanları peygamberler ve sultanlar yönetmeyeceklerdir. Gökten yeni kitaplar inmeyecek, her çağda Kur’an yeniden yorumlanacaktır.

Tevrat uygarlığından bahsederken Hazreti Musa’dan bahsettiği halde, burada Hazreti Muhammed’den bahsetmemektedir. Seninle denmemektedir. Kuran hidayet edecektir diyor. İnsanlar Kur’an’ı içtihat ve icmalarla anlayacaklar ve uygulayacaklardır.

Uygulamada Kur’an ile Tevrat arasında fark yoktur. Tevrat bizdeki fıkıh kitapları gibidir. Eğer Tevrat’ın asrı Kur’an’dan sonra gelseydi biz içtihatlarımızla Tevrat’ı yazardık. Tevrat, Kur’an gelmeden önceki Kur’an’ın uygulamasıdır.

Mühendisler proje yapmadan önce bir model oluştururlar ve orada denemeler yapar, ondan sonra proje yaparlar. Bir de projeye uygun model üretirler. Ondan sonra seri imalata geçerler. Deneme modeli, sonra proje, sonra örnek uygulama, sonra seri uygulama.

Allah da insanlara Tevrat’la Kur’an’ı indirmeden önce Kur’an’ı öğretti, sonra Kur’an’ı indirdi, sonra sünnetle örnek uygulama yaptı, şimdi seri uygulama yapılmaktadır.

Şeriatta Tevrat, tarikatta İncil, Kur’an öncesi Kur’an’ın uygulamasıdır. Çin’de ve Hint’te de Kur’an öncesi uygulamalar vardır. Hindistan İncil benzeri uygulamadır, Çin ise Tevrat benzeri uygulamadır yahut aksidir.

Bu uygarlıkları Kur’an düzeni ile karşılaştırarak incelememiz gerekmektedir.

Nasıl çocuk buluğ çağına girmeden önce kendi kendini yönetemezse, buluğ çağından sonraki genç artık kendi kendisini yönetecek duruma gelirse, bugün insanlık buluğ çağına ermiştir, artık kendi içtihat ve icmaları ile yönetilecektir.

Eskiden var olan ulaşım, haberleşme, eğitim ve teknoloji seviyeleri ile insanları bir arada yaşatmak mümkün olmadığı için, her dönemde her kavme ayrı ayrı peygamberler ve kitaplar gelmişti. Şimdi ise bunlar açısından dünya bir köy gibi olmuştur. Tüm insanların bir tek ümmet olma gücüne erişilmiştir. Bununla beraber her ulusun, her ilin ve her bucağın sorunları ve çözüm yolları farklıdır. Uygarlaşmada değişim olduğu için de dünkü çözüm bugün işe yaramamaktadır. Dolayısıyla devamlı farklı yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır, bu da ancak çağın gerektirdiği farklı içtihat ve icmalarla sağlanır.

İşte Kur’an bunun için akvamdır. “Kavm” ağacın gövdesidir. “Kıyam” ayakta durma demektir. Kur’an’a dayanmayan hükümler çöküp gider. Oysa Kur’an’ın hükümleri kıyamete kadar yaşar. Değişiklikler hükümler için de olur, farklı yerlerde ve farklı zamanlarda farklı hükümler uygulanır. Böylece ayrılıklar içinde farklılıklar oluşacak ve bu sayede işbölümü olacak, böylece uygarlıklar gelişecektir. Bu sebeple akvamdır.

Üçüncü binyıl düzenini “Adil Düzen” çalışanları getireceklerdir. Burada Kur’an onları tebşir etmektedir. Burada tebşir eden kimdir?

Kur’an’dır.

Yani Kur’an “Adil Düzen” çalışanlarını tebşir etmektedir. Müminleri tebşir etmektedir. Kebir ücretleri olduğunu söylemektedir. Ecrin çoğulunu değil tekilini kullanmaktadır. Kur’an’da “Ücûr” kelimesi on defa geçmektedir. Sonra “Ecr”i nekre yapmaktadır, “Kesiren” dememekte “Kebiren” demektedir.

Bu da gelecekte “Adil Düzen” çalışanlarının birlikte büyük güç olacaklarını ifade etmektedir. Birinci Kur’an uygarlığında da bu müjde gerçekleşmiştir, kebir güce ulaşmışlardır. Bundan sonra da kebir güce ulaşacaklar, bunlar “Adil Düzen” çalışanları olacaktır.

Sadece Kur’an ehli değil, tüm diğer büyük dinlerde olanlar da Kur’an’la meşgul olacaklar, onların içinde Kur’an düzenini benimseyenler de ecrin kebiri içinde olacaklardır.

Papalık özel olarak İslâmiyet’i araştıran merkezler kurmuştur. Tüm dünyada İslâmiyet’i inceleyen fakülteler vardır. Hong Kong’da değişik milliyetlere mensup kimseler Kur’an’ı bir iman kitabı olarak değil, bir düzen kitabı olarak incelemektedirler.

Üçüncü binyıl uygarlığı Kur’an uygarlığı olacaktır. Kur’an’ı Allah’ın sözü olarak kabul etmeyenler bile Kur’an’dan yararlanmaya başlayacaklardır. Büyük dinler ise Kur’an’ın kendi kitapları gibi ilahi kitap olduğunu kabul edeceklerdir.

Bugünkü Sermaye’nin saltanatı Kur’an’a geçecektir. Bu ayette fail Kur’an yapılmıştır. “Ellezîne Âmenû” denmemiş de “el-Müminûn” denmiştir, diğer dinlerdeki müminleri de içerir.

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ

EinNa HA Üa eLQuREAvNa

“Bu Kur’an”

Atıf harfi getirilmeden “Bu Kur’an” diye başlamaktadır. Oysa Hazreti Musa’ya gönderilen Kitab’a atfedilmesinin daha uygun olacağı düşünülebilir. Atfedilmiyor, çünkü iki ayrı uygarlık tipi anlatılıyor. Biri vahye dayanıyor. Diğeri ise içtihat ve icmalara dayalı uygarlığa işaret ediyor. Ayrıca, önceki uygarlıklar Kur’an’ın birer ön uygulamasıdır. Onların hazırladığı düzenin meyvesidir, uygulamasıdır. Dolayısıyla bir taraftan kemali infisal vardır, diğer taraftan kemali ittisal vardır.

Benim anlattıklarım halkın anlaması için değildir, ancak okumuşlar anlayabilir; Batı ilimlerini bilenler veya medrese tahsili görenler anlayabilir. Bununla beraber bu seminerleri takip ederseniz dilimizi öğrenmiş olursunuz ve anlamaya başlarsınız.

Bediüzzaman Risaleleri buna örnektir. Ben onlarla beraber oldum. Benim bile zorlanarak anladığım Osmanlıca ifadeleri hiç tahsili olmayanlar anlıyorlardı ve o sayede âlim olmuşlardı. Siz de okumaya devam edin, bu size Arapça öğretecektir; Arap harflerini okumayı mutlak öğrenmeniz gerekir.

Orada “Musa’ya Kitab’ı verdik” deniyor. Burada “Bu Kur’an” deniyor. Marife geldiği için kastedilen “Bu” yorumladığımız metindir. Zaten “Hâza” işareti ile belirtmektedir. “Kitap” yerine “Kur’an” kelimesi gelmektedir. Sonra “Hükmen Arabiyyen” denmektedir. elŞems olarak yazıyoruz ama baştaki e okunmuyor. Küçük l’de yazılıyor ama ş olarak okunuyor.

O halde harfleri sayarken yazıldığına göre mi yoksa okunduğuna göre mi sayacağız?

“Kur’an” özel isimdir. “Kitap” ise cins isimdir. O halde okunduğu gibi sayacağız. Mana verdiğimizde seslere göre mana vereceğiz.

يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ

YaHDIy LielLaTIy HıYa EaQVaMu

“Akvam olana hidayet eder”

“Yehdî Lillezî Ekvemu” denebilirdi. “Ellezî” yerine “Elletî” getirilmiştir. Araya “Hiye” koydu. Haberde erkek ismi tafdil geldi; “Ekvemu” kelimesi ismi tafdildir, en çok kaim olan manasınadır. Kaim ala ile taaddi ettiğinde yönetici olma, kayyum olma demektir. Fiil vezni üzere sıfat olduğu için ismi tafdiller munsarif değildir yani tenvin gelmez.

Buradaki “Elletî” sistemdir, düzendir; ümmettir veya millettir.

İsmi mevsuller zamirler gibi değildir. Daha önce geçmiş olması gerekmez. “Elletî Hiye Ekvemu” ismi fail gibidir, “el-Kaim” anlamındadır. “Kavmun Kaimun” da denir, “Kavmun Kaimetün” de denir. Topluluk kastediliyorsa “Kaimun” denir, fertler kastediliyorsa “Kaimetün” denir. Burada kastedilen topluluktur ama cemaat değil örgüttür. Saffat’daki gibidir. Yani insanların organizasyonudur.

En iyi anayasaya götürür demektir. “Adil Düzen’e Göre İnsanlık Anayasası”na götürmektedir. “Adil Düzen”e götürmektedir.

İnsanlar birlik içinde özgür yaşarlar. İnsanlık özgürlerin oluşturduğu topluluktur. Evet, topluluk içinde yaşarlar ama topluluğu kendileri oluştururlar. Kuralları kendileri koyarlar, kendi kurallarına uyarlar. İstedikleri topluluğu oluştururlar. Fertler hicret ederek özgürlüğü kullanırlar. Bu ifade bir mucizedir.

وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ

Va BaşŞiRi eLMuEMiNIyNa

“Ve müminleri tebşir ediyor”

“Ellezîne Âmenû” dediğinizde Kur’an ehli anlaşılır ve yeryüzündeki dört büyük dinden biri anlaşılır. “el-Mu’minûn” dendiğinde bu, dört büyük dine mensup olup askerlik yapan veya “Adil Düzen” için çalışanları ifade eder.

Biz mezhep ve dinleri ayırmadan herkesle müsbet ilmin ve bütün ilahi kitapların getirdiği düzeni araştırıyoruz ve herkesle bu hususta beraber olmaya her zaman hazırız.

Kim tebşir ediyor?

Kur’an tebşir ediyor.

Diyelim ki görünen doğanın dışında tanrı yoktur, doğa kendi kendine tanrı gibidir, hatta tanrıdır. Bu düzeni doğa kendi kendine oluşturmuştur. Doğa öyle büyük bir güçtür ki insan beynini var ettiği gibi kâinatı da var etmiştir veya kendiliğinden var olmuştur.

İşte, Kur’an da o gücün eseridir. O halde doğanın dışında Tanrı’ya inanmayanlar da Kur’an’ı kabul edebilir ve onun düzenini kurabilir. İşte o Kitap doğa kanunları gereği müminleri müjdeliyor yani “Adil Düzen” çalışanlarını müjdeliyor.

الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ

elLaZIyNa YaGMaLUvNa elÖAvLıXAvTı

“Ameli salihatı işleyen kimseler”

İşte burada Millî Görüşçüler ve Gülenciler ihraç edilmişlerdir. Onlar mümin olsalar bile, kavlen “Adil Düzen”i kabul etseler bile, salih amel işlemedikleri için onları hidayete götürmemektedir. Onlara kebir ecri vermektedir.

“Adil Düzen” çalışanları bunu kulaklarına küpe etmelidirler. Eğer uygulama yapmıyorlarsa, bilsinler ki onlar için ecrin kebiri yoktur. “Adil Düzen” geldiği zaman onların yeri olmayacaktır. Salihatı amel, işbölümü içinde yapılan salihattır.

- Her semt ayrı iş yapacak ama insanlığa yarayan iş yapacaktır.

- Her ilçe ayrı iş yapacak ama insanlığın lehine iş yapacak.

- Her bölge farklı işler yapacak ama insanlık için yapacaktır.

- Kıta merkezleri ayrı ayrı işler yapacaklar ama insanlık için yapacaklardır.

Semtlerde üretilenleri bucak, ilçelerde üretilenleri il, bölgelerde üretilenleri ülke ve kıtalarda üretilenleri insanlık organize edecek ve düzenleyecektir.

- Ahlâkî dayanışma nelerin yapılması gerektiğini tesbit edecek.

- İlmî dayanışma nasıl yapılacağını tesbit edecek.

- Meslekî dayanışma kimin ne zaman yapacağını tesbit edecek.

- Siyasî dayanışma ürünlerin kimlerle nasıl bölüşüleceğini tesbit edecek.

Böylece herkes salihatı amel etmiş olur.

أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا (9)

EanNa LaHuM EaCRan KaBIyRan

“Onlar için kebir ecir vardır.”

Nasıl İsrail oğulları görevlerini yerine getirdikleri zaman Allah onlara merhamet etmektedir, edecektir; onun gibi, din ve ırk ayırımı olmaksızın, tüm insanlardan şeriat düzeni için çalışanlara Kur’an büyük ecri müjdelemektedir.

Tek ücret olacak, tek iktidar olacak, insanlık iktidarı ve “Adil Düzen” çalışanları da o iktidar içinde yer alacaklardır, o büyük ücretin paydaşı olacaklardır.

“Adil Düzen”den herkes yararlanacaktır. Ama yönetme hakkı yalnız müminlerin olacaktır. Ne var ki mümin olmak kimsenin iznine tabi değildir. “Ben müminim” diyen külfetine katlandığı zaman mümindir, o da diğerleri gibi söz sahibidir. Kimseyi zorla savaşa götürmüyoruz ama savunmaya katılanlarla katılmayanları da bir tutmuyoruz.

وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (10)

Va EnNa elLaÜIyNa LAv YuEMiNUvNa Bi eLEAvPiRaTi EaGTaDNAv LaHuM GaÜAvBan EaLİyMan

“Ve ahirete iman etmeyen kimseler için onlara elim azabı i’tâd ettik.”

Salih ameli yapan müminleri kebir ecirle müjdelemişti.

Onlara atıf yapılarak iman etmeyenlerden bahsetmektedir, ahirete iman etmeyenlerden bahsetmektedir. Yukarıda ahiretin müminleri demedi. Burada sû' amel edenler demedi.  Biz bunları tamamlayabiliriz. 

Bir topluluk ki ahirete inanmıyor, öldükten sonraki hayata inanmıyor; onlar bir de kuvvetli iseler, onları kim dizginleyecektir, onlar niçin salih amel işlesinler?

“Ellezîne Yekfürûne el-Âhirete” denmemiştir. Buradaki iman etmeyenler, ahiretlerini güven altına almayanlar demektir, geleceklerini düşünmeyip tarlalarını ekmeyenler demektir. Ne savaşa katılmış ne de bedel vermiş olanlar demektir. Bunların genel ve sosyal güvenliğini temin etmez. Müminleri temsil etmez ve onlar elim azap içinde olurlar.

Mümin veya müslim olanlara bir zarar gelmişse, faili bulunursa kısas yapılır. Affedilirse diyete dönüşür. Faili bulunmazsa diyet ödenir, dayanışma öder. Eğer iman etmemiş, askerliğini yapmamış, bedel de vermemişse; biz onun mal ve can güvenliğini korumayız. Ama eğer hakemliği kabul ediyorsa, biz saldırmayız. Bunlar kâfirlerdir. Müşriklerin yargı teminatı yoktur. Kâfirler, müminler onlara bir şey yapmışsa, hakemlere gidebilir, bizden haklarını isteyebilirler. Aralarındaki kavgalardan veya müşriklerin saldırılarından dolayı mahkemelerimizde dava açamazlar. Kâfirlerden iki kimse hem davalı hem davacı olamaz.

Allah öyle düzen kurmuştur ki, böyle güvencesi olmayan kimselere başkaları saldırırlar ve bu onlar için elim azab olmuş olur.

Buradaki “elim azab”dan murat ahiret azabı olabilir. Cehennem azabı öldürücü ve yaralayıcı olmayacak, sadece insanlar acı duyacaklar ama vücut sağlıklarını koruyacaklardır.

وَأَنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ

Va EnNa elLaÜIyNa LAv YuEMiNUvNa Bi eLEAvPiRaTi

“Ve ahirete iman etmeyen kimseler”

Harfi tarif dört manaya gelir. Bilinen birisini söylersin.

“Ellezî qatele setuqtelu gaden / Katleden yarın katolunacak”daki katleden muhatap tarafından bilinen kişidir. Buna “ahdi harici” denir. “Cae raculün fe kâtele’n-nasu ve’r-raculu fîhim” derseniz, dün bir adam geldi, insanlar kavga etti ve o adam da onların içinde idi. Buradaki adamı muhatap adamın kim olduğunu bilmiyor ama gelen adam olduğunu zihnen biliyor. Buna “ahdi zihni” denir.

“Qutile’l-katilu” bütün katil olanlar öldürüldü, mevcut olan bütün katiller katledilir. Muhatap sayılarını bilmez, katil olanların sağ kalmadığını anlar. Buna “istiğrak” denir.

“El-katilu yuktelu” dersen, katil katlolunur. Burada kural vardır, sayı yoktur. Buna cins için denir. İstiğrak ve cins “tekil”deki “el” harfinin manalarıdır.

Eğer çoğul üzerinde “El” gelirse, çoğulun türüne göre farklı manalar verilir. Kurallı erkek çoğul üzerine gelirse çoğul bir topluluğun ismi şeklindedir. Müfret gibidir. Gerçekte hariçte ahd için, zihinde ahd için olduğu gibi istiğrak ve cins için de olabilir. İstiğrak için olursa çoğulların çoğulu olur. Yani birçok iman etmeyen gruplar vardır, bütün grupların gruplar olarak hepsi kastedilmiş olur.

Bir metni yorumlamak demek, bu dört manayı da ayrı ayrı düşünmek demektir.

Harici ahd için gelmişse bir topluluk kastedilmektedir. O zaman buradaki “Ellezîne” çağımızın dinsiz münkirleri kastetmektedir. Yani bugünkü Sermaye’dir.  Ahirete inanmayı ilkel kabul etmeleridir. Orasını güvene almayıp sadece bu dünyayı düşünmeleridir. Sermaye’nin bu inançsızlığını ifade etmektedir. Yirminci yüzyıl bu konuda tektir. Tarihte hiçbir zaman bu denli ahiretin inkârı olmamıştır.

Sermaye ahireti neden inkâr etmektedir?

Ahirete inanan insanların kişiliği vardır, onlara her şeyi yaptıramazsın.

Oysa ahirete inanmayan insanlar için tanrı insandır. Bu kişi bir hükümdar olabilir. Bu kişi bir âlim olabilir. Bu kişi bir şeyh olabilir. Bu kişi bir patron olabilir. Topluluk oluşturulur ve kitle ne tarafa giderse o da o tarafa gider.

Yumuşak demirdir. Manyetik alan ne tarafa yönelirse o da o alana takılıp gider. Sürü psikolojisini taşır. F. Gülen dedi diye onun dediğini yapar. R. T. Erdoğan dedi diye onun dediğini yapar.

Ben hayatımda hep bundan korktum. Onun için herkesle hep tartıştım. Evde de kooperatifte de işleri kavga ile yürütmeyi severim. Böylece insanların sürü psikolojisine girmeden zihinleri ile gerçeğe inanmalarını istedim. Böyle yapmayanlar çoğaldılar ve büyüdüler. Akevler ise hep küçük kaldı. Bu küçüklüğe hamd ederim.

Sermaye bugün tanrılaşmış durumdadır, o ne derse herkes kabul eder. Merkez Bankası anayasamıza göre anayasal kuruluş değildir. Para basma yetkisi banka yönetimine verilemez. Ancak hükümet veya bakan bu görevi ifa eder. Bir kooperatif anayasal kuruluştur. Hükümet ona bu imtiyazı verebilir ama Merkez Bankası’na verilemez. Çünkü yetki ancak anayasadan alınır. Sorumluluk hükümete ait olmak üzere Merkez Bankası para basar.

Sermaye şimdi ne yapıyor?

‘Merkez Bankası’na hükümet karışamaz’ diyor, ‘ben idare edeceğim’ diyor!

Hiçbir yasal dayanağı olmayan bu söz Türkiye’de Mustafa Kemal’in inkılaplarından daha geçerli haldedir!

İşte bu Sermaye ‘ahiret yoktur’ diyor ve herkes buna inanıyor!

أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (10)

EaGTaDNAv LaHuM GaÜAvBan EaLİyMan

“Onlara elim azabı i’tad ettik.”

“A’ted” içine cevherin yerleştirildiği kutu demektir. Her cevher için ayrı yer vardır. Yerli yerine konur.

“İ’tad etmek” herkes için kendisine özgü azabı hazırlamadır.

Ahirete inanmayan topluluklara elim azab hazırlanmıştır. Tüm topluluğa bir azab hazırlanmıştır. Ahiretteki azab şahsidir. Ortak azab dünyada vardır. “Ecr” kelimesi gibi bu da müfret getirilmiştir. O halde bu azab dünya azabıdır, dünyevidir. Bununla beraber bu dünyadaki topluluklar değil de ahirette oluşacak topluluklar kastedilmiş olur.

Bu dünyada iman etmeyenler ahirete geldiklerinde ayrı topluluk oluştururlar, onlar için elim azab hazırlanmış olur.

“Elim azab” demek öldürücü, yaralayıcı, sakat edici olmayan azab demektir ama acı çektirici azab demektir. 

وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءَهُ بِالْخَيْرِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا (11)

Va YaDGu eLEiNSAvNu Bi elŞarRi DuGAvEaHu Bi eLPaYRı Va KAvNa eLEiNSAvNu GaCUvLan

“Ve insan şerri hayrın duası ile dua eder ve insan acul bulunmaktadır.”

Bundan önceki ayette ahirete inanmayanlardan bahsetmişti. Ahiretin kâfirlerinden değil de, ahireti güven altına almayanlardan söz etmişti. “Ve” harfi ile atfederek şimdi de acili talep edenlerden bahsetmektedir, acele ile ahireti karşılaştırmaktadır. “Ve” harfi ile atfederek ahireti güven altına almakla acili istemenin farklı olduğuna işaret etmektedir.

Bu fark iki şekilde ortaya çıkar. Biri; bu dünyada sonrasını düşünüp o gün gelecek tehlikelere tedbir almamak şeklindedir. Bir de; insanlar ‘peşin olsun da az olsun’ derler. Yine “Vav” ile atfederek insanın acul olduğunu söylemektedir.

Burada “Ke Duaihi Bi’l-Hayri” dememektedir yani şerri hayır gibi isterler demiyor yani hayrın duasını şerre benzetmiyor. Hayrı dua ettiğini sanarak şerri dua etmiş olur şeklinde ifade etmektedir.

“DGV”nin Kur’an’da geçen üç mastarı vardır; Dua, Dava ve Davet.

Türkçedeki manaları açık şekilde belirlenmiştir.

“Dua” bir astın bir üstten bir şeyi istemesidir, istiğase etmedir, yardım istemedir.

“Davet” ise; bir kimsenin eşit seviyedeki birini bir işe davet etmesidir.

“Dava” ise; bir hakkın hasma karşı davet edilmesidir.

Kur’an’da bu kelimeler bu farklılıkla geçmektedir.

Buradaki dua bu üç anlamdan biri değil de, dördüncü manası olarak zikredilmiştir; birinden değil kendisinden istemektir, olsun diye istemektir.

İnsan hep bir an önce emekli olayım diye çalışır; emekli maaşı alır hâle gelecek ve ondan sonra istirahat edecek, çalışmayacak. Oysa bu durum bir an evvel yaşlanayım ve işe yaramaz hâle geleyim demektir. Böylece kendisi için şer olanı ister.

Hayır nedir, şer nedir?

“Hayl” at sürüsüdür. Tüketim aracı değil de üretim aracı olan servettir.

“Şer” ise şerareden ibarettir, dengesiz oluşlardır, kontrolsüz oluşlardır.

Hareket ederken hızlanıp birden yavaşlarsanız tehlike olur. Yavaş yavaş hızlanmak veya yavaş yavaş hızını azaltmak zararsız olaylardır. Elektrikte en tehlikeli an elektrik anahtarını kapatırken veya açarken olur, ani geçişlerde olur, gerilim yükselir, kısa devreler olur. Lambaların bozulmaları çoğu zaman söndürürken veya yakarken meydana gelir.

Birden kazanayım demeyeceksiniz. Birden çoğalayım demeyeceksiniz. Yavaş yavaş kazanarak büyüyeceksiniz. Değişmeler hızlı değil yavaş olmalıdır. 

Akevler yarım asır önce kuruldu, hâlâ bir ahşap evi kuramadı.

Oysa Cemaat ve Millî Görüşçüler birden büyüdüler.

Tarihte böyle büyük imparatorluklar vardır. Romalılar yavaş büyüdüler. Osmanlılar yavaş büyüdüler. Büyük İskender ve Moğollar birden parladılar, akıbetleri bellidir.

Canlılarda bir kural vardır, yavaş büyüyen uzun ömürlü olur.

Benzer şekilde eğer tasarruf eder onunla yatırım yaparsanız, ileride kazançlı olursunuz, araçlar satın alırsınız, yapılar yaparsınız gün/saatiniz artar yani bir saatte ürettiğinizden daha çok gün yaşarsınız.

Günlük hayatınız için gerekli malları üretip tüketeceksiniz ama artan zamanınızı israfa değil de yatırıma yönelteceksiniz.

Kuran akvam olana hidayet eder. Nedir bunlar:

a) Güveni sağlayacaksınız; yani insanların malları, canları, ırzları (nesilleri) ve işleri güven altında olmalıdır.

b) Herkes işbölümü içinde çalışacak ve ortak üretim yapılacaktır.

c) Herkes şer için değil hayır için çalışacak yani çıkar paralelliği için çalışacak, benim olsun yerine bizim olsun için çalışacak.

d) Bugün için değil yarın için çalışacak.

Diğerleri günlük üretir ve tüketirler, o gün topladıklarını yerler.

İlk insanlar da öyle yaşıyorlardı.

Şimdi ise insanlar ürettiklerini tüketmiyorlar. Fırına gidip ekmek aldıkları zaman insanların 60 bin yıldan beri çalışıp ürettiklerini alıyorlar. Buğdayın keşfi, değirmenin keşfi, elektriğin keşfi, fırının keşfi; bütün bunları insanlar 60 bin sene içinde başardılar.

Sen de bugün ürettiğini bugün tüketmiyorsun. Bir torna atölyesinde demiri testerede kestin. Bundan bir parça yapılacak, bunun makine haline gelmesi belki yıllar sürecektir. Sonra o makine traktör olacak. Buğday tarlasını sürecek ve yıllar sonra ekmek olacaktır. Hem onu kimin kullanacağını da bilmiyorsun. Tüm insanlar için üretiyorsun ve gelecek için üretiyorsun.

وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالشَّرِّ

Va YaDGu eLEiNSAvNu Bi elŞarRi

“Ve insan şerrin olmasını ister”

Evlenirsiniz. Eşinizle aile ortaklığı kurarsınız. Kendiniz birbirinize destek olursunuz. Ortak hedefiniz var. Dayanışmanız var. Acı günleri, tatlı günleri birlikte geçirmektesiniz. Çocuklarınız oluyor, büyüyorlar. Torunlarınız oluyor. Ekonomik bakımdan eşinizle salih amel içindesiniz. Eşiniz çocuk doğuruyor, süt veriyor, büyütüyor. Siz çalışıyorsunuz, ortaklıklar kuruyorsunuz, bol üretim yapıyorsunuz, savunma birlikleri içinde güveni sağlıyorsunuz.

İşte, bütün bunlar hayırdır ve saadettir.

Öyle değil de zinanın peşindesiniz. Cinsi zevkinizi tatmin ediyorsunuz ama sen başka tarafa o başka tarafa gidiyor. Çocuk ya olmuyor ya da düşük yapılıyor. Sen sıkıntıdasın, çünkü hem ev işleri yapıyorsun, hem kazanmıyorsun; o da sıkıntıdadır.

İşte, bu da şerri istemedir.

Kadını kocasız ve evlatsız bırakıp sonra kadın için “kadın hakları(!)” istemek, çocuğu babasız bırakıp sonra “çocuk hakları(!)” gibi zırva şeyleri talep etmek peşinde olursunuz! İnsanı aç bırakıp sonra “işçilerin haklarını(!)” savunmak!

İşte, insan hayrı istiyormuş görüntüsü içinde şerri bu şekilde istemektedir.

Sigorta mecburiyeti sanki işçilerin hakkı olarak istenmektedir. Oysa sigorta mecburiyetini ortaya koyup küçük firmaları iflas ettirerek büyük firmaları ve Sermaye’yi hâkim kılmak, insanları işçilik adı altında köleleştirmektir. Boşanma yasağını koyarsınız; güya aile hakkını korumak içindir. Yalan! Boşanmayı zorlaştırıp evlenmeye mani olmak için bunlar yapılmaktadır. Rüşvet yasağı getirirsiniz; rüşveti önlemek için. Yalan! Rüşvet yasağı getirir, vereni de alanı da cezalandırırsınız. Böylece rüşvet verenler de rüşvet verdim diye dava etmezler. Sermaye rüşvet vererek işini yapar, rüşvet veremeyen halk ezilir gider.

KDV konmuştur ki vergi kaçırılmasın! Tam tersine, KDV konmuştur ki kayıtsız ekonomi oluşsun ve insanlar kendi başlarına iş yapmasın. Saymakla bitmez. Gümrükler konmuştur ki sanayi korunsun! Tam tersine, gümrükler konmuştur ki serbest mübadele olmasın ve değiştirmeden doğan kârlarla insanlar zengin olmasın, köle kalsın. Yabancılara çalışma yasağı getirilmiştir ki insanlar işsiz kalsın, kaçakçılık olsun. Tüm yasaklar böyledir.

دُعَاءَهُ بِالْخَيْرِ

DuGAvEaHu Bi eLPaYRı

“Hayır duası ile”

Ortaya sürülen hayır gibidir.

Oysa istenen şerdir.

Darbeyi Sermaye yapıyor, onu Gülen’e fatura ediyor. Yeni darbeyi önleyelim diye suçsuzlar hapse atılıyor ve yeni darbeye hazırlık yapılıyor.

Hayrın duası ile şer dua ediliyor.

“Ke Duai’l-Hayri” denmeyip “Duau Bi’l-Hayri” denmesi ile bu ifadenin ne kadar derin manalar içerdiğini görüyorsunuz.

وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا (11)

Va KAvNa eLEiNSAvNu GaCUvLan

“Ve insan acul bulunmaktadır.”

“İcl” sığırın yavrusudur, durmadan sağa sola koşar. Çocuklar da böyledir. Böylece spor yapmaktadırlar.

“Acele etmek” demek çabukça olmasını istemek demektir.

İnsanlara ‘ortak olun’ diyorsunuz; ‘taş mı yiyelim’ diyorlar!

İnsanlara ‘size avans verelim, şimdilik tasarruf edin, biriksin, sonra artık avansa ihtiyacınız kalmaz, birikimi kullanırsınız, böylece bankaya faiz vermekten kurtuluruz, sisteme ödediğiniz faiz cebinizde kalır’ diyoruz; bir türlü kabul etmiyorlar!

Bugün üretimdeki sermayenin faizini üretici işverenler ve mübadeleyi sağlayan tüccarlar ödemektedir; bire mâl olan ürün dörde satılmaktadır.

Oysa eğer insanlar önce çalışıp ücretlerini sonra alsalar, önce ödeyip malları sonra alsalar, faizi kendileri almış olurlar. Ortak oldukları için ücretten fazlasını kazanırlar. Önceden ödeme yaptıkları için ucuza alırlar.

Ama insanlar tersini yapıyor; işçilikte avans alıyor, satın alırken de veresiye satın alıyor, böylece “fahiş faiz” ödüyorlar. Bugünkü “faizci sömürü düzeni” işte budur.

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ …

Va CaGaLNav elLaYLa Ve enNaHAvRa EAaYaTaYNı Fa MaXaVNAv EAyYaTa elLaYLı Va CaGaLNA EAvYaTa elNaHAvRı MuBÖıRaTan Lİ TaBTaĞUv FaWLan MiN RabBiKuM

Ve leyl ve neharı iki ayet yaptık. Leylin ayetini mahvettik. Neharın ayetini Rabbinizden fadlını ibtiğa edesiniz diye mübsıra yaptık.”

Kur’an’ın ayetleri ormandaki ağaçlar gibidir.

Ormana girdiğiniz zaman ağaçlar dağılmış, bitkiler iç içe birbirlerine girmişlerdir. Bunu bir curcuna, bir karmaşa zannedersiniz. Oysa bitkiler böylece bir bütün teşkil ederler, her biri ayrı ayrı maddeler üretirler ve kokuları ile suları ile kökleri ile gölgeleri ile birbirlerine dayanmakta ve ameli salihatı işlemektedirler.

Ayetler de böyledir. Bundan önce insanların günümüzdeki durumlarından bahsetmiş, İsrail oğullarını ve onların yerine gelecek müminleri anlatmış; şimdi de birden gece ve gündüze geçmiştir. Görünürde ilgisiz şeyleri anlatmaya başlamış, hem de “Ve” harfi ile atfetmiştir.

Biraz düşündüğümüz zaman çok derin manaları keşfederiz. Önce doğal kanunlar ile sosyal kanunlar birbirinin benzeridir. Sosyal kanunları anlatır, siz mesel ile doğa kanunları anlarsınız; doğa kanunlarını anlatır, siz mesel ile sosyal kanunları anlarsınız. İnsanlar hangisini daha kolay anlarlarsa onu onunla anlatır.

Sonra leyl ve nehar zaman içinde gündüz ve gecedir. Zaman değişmektedir. Ne var ki leyl ve nehar madde ve enerjidir. Madde atomlardan oluşur, yer işgal eder, aynı yerde iki parçacık bir araya gelmez. Nehar ise ışıktır, enerjidir. Maddeden maddeye geçer. Geçer, yansır ve başkasına doğru yol alır.

Her cisim farklı renkte ve koyulukta ışık yayar, bir de dalga şeklinde bize gelir. İki gözle bakarız. İki gözle farklı açıdan bakarız, bu sayede hem nereden geldiğini görürüz hem de ne kadar mesafede olduğunu görürüz. Bu sayede çevremiz görünür, nerede ne var biliriz.

İşte bu aydınlığı ifade eder. Toplulukta kişinin ne yapacağını, biz ne yaparsak ne cevaplayacağımızı şeriatla biliriz, kurallarla biliriz, karşı tarafın içtihatları ile biliriz. Kuralsız topluluklar karanlıklar içindedir. Nasıl karanlıkta neyin nerede olduğunu bilemediğimiz için bir iş yapamazsak, benzer şekilde kuralsız topluluklarda da kişiler nasıl davranacaklarını bilemezler ve yaşayamaz hâle gelirler.

İşte buradaki ayet bunu anlatmak için bunu zikretmektedir.

“Ayet” nedir?

Yollardaki trafik işaretleridir. Bize nereye gideceğimizi ve ne yapacağımızı gösterir. Kanunlar tabidir. Armudu yersem karnım doyar, çünkü armudun molekülleri kurallarla hareket ederler yani doğa kanunları ile hareket ederler. Ne var ki yemekte olduğumuz şeyin armut olduğunu gösteren de ondan çıkan ışıktır. Eğer biz onun armut olduğunu bilmesek onu yiyemezdik, eğer biz ceviz kabuğundaki zehirli maddeyi ayırt edemesek, ağzımıza götürme durumunda olurduk. O halde madde ve enerji ikisi birden kurallı olarak ortaya çıkmakta ve bizim yaşamamıza imkân vermektedir.

Nehar ayeti mubsıra yapmıştır. Gözümüze gelir ve bize ne tarafta olduğunu ve ne kadar uzakta olduğunu bildirdiği gibi rengi ve şekliyle de bize ne olduğunu bildirir. Beynim de onu tanır. Ona göre karar verir ve ona göre davranır. Ondokuzuncu asırdan önce batıdakiler görmenin insandan çıkan bir dalganın geri gelişi ile yapıldığını sanırlardı. Şimdi ise biliyoruz ki cismi biz Güneş’ten veya Ay’dan veya yaktığımız mumdan veya elektrik lambasından çıkan ışığın o cisimden yansıyarak gelmesiyle gördüğümüzü biliyoruz. İşte bu ayet bize bunu anlatmaktadır. İnsanın ikisini kavramasından ayetler olmaktadır; Rabbinizden fadlı ibtiğa etmeniz için.

Kâinat insan için yaratılmıştır. Allah kendisine muhatap varlıkları var etti. İnsanı tasavvur etti. Allah’a muhatap olmak demek, O’na muhataplık seviyesinde kişiliğe ulaşmak demektir. O varlığı irade sahibi yaptı. Çünkü irade sahibi olmayan bir varlık muhatap olmaz, bir robot olur. İrade sahibi varlık ise var edenden farklı şeyleri de isteyebilen varlık demektir. Maddeye ve ışığa öyle özellik verdi ki biz o kâinatı öğrenelim ve o kâinata hükmedelim.

وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ

Va CaGaLNav elLaYLa Ve enNaHAvRa EAYaTaYNı

“Ve leyl ve neharı iki ayet yaptık”

Madde yer işgal eder ve çevredeki diğer maddeleri kendine çeker veya iter. Bu çekme kuvvetleri elektrikî ve cismî olmak üzeredir. Biz onları algılayamayız. Ancak ağırlık olarak hissederiz. Yahut hızlandığımız zaman veya yavaşladığımız zaman hissederiz. Diğeri ise ışık kuantumları hâlinde yayınlanır, bize maddeyi gösterir. İki özelliği vardır. Çıktığı maddenin türüne göre renklenir, bir de nereden geldiğini ve ne kadar olduğunu biliriz.

Böylece iki ayetten kasıt çekme ve elektromanyetik kuantumlardır.

Yolda yazıları görürsünüz. Bir de engeller bulursunuz, ikisi de ayettir. Maddenin bu özelliği aynı zamanda gündüz ve gece olarak ortaya çıkar.

Toplulukta da kurallar vardır, uygulamalar vardır. Uygulama bizzat değişerek oluşur. Kurallar ise daha önce vardır ve bilinmektedir.

فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ

Fa MaXaVNAv EAyYaTa elNaHAvRı

“Leylin ayetini mahvettik”

“Mahh” kelimesi meyve vermeyen ağaç, kısır olan inek için söylenir.

“Mahk etmek” demek kısırlaştırmak demektir.

“Maha” yeşilliği silinmiş toprağın göründüğü yerdir.

“Mahvetmek” silmek demektir.

Maddenin ayetini sildik yani insana göstermedik.

Işık elektromanyetik dalgadan ibaretse, çekim kuvveti de bir ışıktır, dalga değil taneciktir. Maddenin kendi hızı ile dalgasının hızı çarpımı ışık hızının karesine eşittir.  Maddenin kendi hızını görüyoruz ama makroda görüyoruz. Işık hızını görüyoruz. Maddenin dalga hızını göremiyoruz. Bunu “mahv” ile ifade etmektedir.

Madde başlangıçta birbirini iten ve birbirini çeken olmak üzere elektrikte de farklı maddeler çeker, aynı cins elektrik birbirini iter, maddede ise aksidir. Aynı cinstekiler çeker, ayrı cinstekiler iterler. Böylece bizim kâinatımızda yalnız bir grup kalmıştır, diğer grup silinip atılmıştır.

وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً

Va CaGaLNAv EAvYaTa elNaHARı MuBÖıRaTan

“Ve neharın ayetini mubsır yaptık”

Işık yok olup var olmaktadır. Sadece bir cisme çarptığı zaman dalgasını değiştirmekte, bir de yönünü değiştirmektedir. Bu sayede bize maddeyi göstermektedir.

Biz ona dayanarak hareket ederiz.

لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ

Li TaBTaĞUv FaWLan MiN RabBiKuM

“Rabbinizden fadıl ibtiğa etmeniz için”

Biz hiçbir şeyi üretemeyiz. Sadece mevcut düzende olanları alır ve ondan yararlanırız. Kuyuda suyun olması nasıl yetmezse, maddenin olması da yeterli değildir. Onu kovayı kuyuya salıp çıkarmanız gerekir. Kova gözdür. Kovaya salınan da ışıktır. Onunla görüp sonra ondan yararlanırız. Burada fadl nekre gelmiştir. Çünkü fayda değişiktir. Alternatifi vardır. İrademizle onlardan birini tercih ederiz. Bu tercih ekonomide arz ve talep kanunlarını çalıştırır.

وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلًا (12)

Va LİTaGLaMuv GaDaDa elSiNIyNa Va eLXıSAvBa Va KulLa ŞaYEin FaöÖaLNAvHu TaFÖıyLan

“Ve senelerin adedini ve hesabı bilesiniz diye ve her şeyi tafsil ettik.”

Diğer canlılar da görürler ve ona göre hareket ederler. Yaşarlar. İnsan bunun dışında bilgi edinir. Yani doğa kanunlarını öğrenir ve gelecekte olacaklardan haberdar olur. Yani dört boyutlu uzay ile irtibatı vardır.

Dr. Lütfi Hocaoğlu’nun anlattıklarına göre insandaki geçici ve kalıcı hafızadan başka insanda bekletilen hafıza vardır. Önce oraya alınır, sonraya atılır ya da kalıcı hafızaya gönderilir. Geçici ve kalıcı hafızların yerleri bellidir. Ama bu bekletici hafızanın yeri belli değildir.

Buradan öğreniyoruz ki, insanın sinir hücrelerindeki uzantılar (dendrit) hücrelerle irtibatlı olduğu gibi hücrelerin geçmişleri ile de irtibatlıdır. Aslında biz bir şeyi hafızaya aldığımız zaman onu kaydetmiyoruz. Zaten oluştuğu zaman kayıtlı olan geçmişteki kayıtlarla ilişkilerimizi devam ettiriyoruz. Geleceğimizi de oradaki hücrelere uzanarak görüyoruz. Bütün bunlar oralardan gelen elektromanyetik dalgalardan yani ışıktan bilmekteyiz.

“Her şeyi tafsil ettik” denmektedir. Her şey sayısaldır. Atomlar, kuantumlar sayısal olduğu gibi ışık da enerji de sayısaldır ve miktarları sabittir. Tüm olaylar düzgünlükten dağınıklığa gitmekle olmaktadır. Güneş’te hidrojen çekirdeklerindeki enerji ışık hâline gelmekte, ayrılmakta ve sonra birbirinden kopmaktadır. Buna “entropinin büyümesi” denmektedir. “Her şeyi tafsil ettik” kelamı bunu anlatmaktadır. İnsanlar bir taraftan dağınıklıktan birliğe gitmektedir, diğer taraftan işbölümü ve yerinden yönetimle birbirlerinden ayrılmakta ama kopmamaktadır. Fasl olmaktadır.

وَلِتَعْلَمُوا

Va LiTaGLaMuv

“Ve bilmeniz için”

İnsanın iki özelliği vardır; bilme ve yapma.

Bunu robot makinelerine de yaptırabilirsiniz.

İnsanın başka bir özelliği vardır. Yalnız üçboyutlu uzayda yaşamaz, geçmiş ve gelecekteki olaylarla da sinir uçları ile irtibatı vardır yani insanın sinirlerindeki işaretler uzaktan bize geldiği gibi geçmişten ve gelecekten de gelmektedir.

Böylece bizde yalnız mevcut olanların haritası yoktur. Dört boyutlu uzayın haritası vardır. Geçmişi ve geleceği de orada okuyoruz.

Buna “ilim” diyoruz.

 عَدَدَ السِّنِينَ

GaDaDa elSiNIyNa

“Senelerin adedini”

Kur’an “senelerin adedini” diyerek geçmişe uzanan sinir uçlarını anlatmaktadır. Zihnim zaman boyutunu fark etmektedir.

Yer’in Güneş etrafında dönmesi ile yılları kavrıyoruz.

Yer’in kendi çevresinde dönmesi ile günümüzü kavrıyoruz.

Ay’ın dolanımı da bize seneyi on ikiye bölmektedir.

İnsanlar hayatlarını yıla göre ayarlarlar, güne göre ayarlarlar.

İlim zamanın ölçülmesi çabası ile doğmuştur.

Dört boyutlu uzayı zaman ile bilmekteyiz.

وَالْحِسَابَ

Va eLXıSAvVBa

“Ve hesabı”

Hayvanlarda çokluk kavramı vardır ama sayı kavramı yoktur.

Bir deney yapılmış. Kovanın içine yiyecek konur. Civarında da bir ayı alışır, yiyecekleri alır ve yer. Ama ayı içeriye insan girerse girmez, insan çıktıktan sonra girermiş. Birlikte girenler ayrı ayrı çıksalar bile, beşe kadar hepsinin çıktığını bilir, girmezmiş ama beşten sonra artık bunları bilmezmiş.

İnsandaki hesap kavramı da bu sinir hücrelerini geçmiştekilerle irtibatlı olmasından doğmaktadır. Tarihte matematik ve astronomi ilmi yerlerin ölçülmesi üzerine doğmuştur.

وَكُلَّ شَيْءٍ

Va KulLa ŞaYEin

“Ve her şeyi”

“Şey” nedir?

Bir bütün olan kâinatı geçmişi ve geleceği ile dört, hatta beş boyutuyla birlikte iken çıkarıp parçalamaktır. Ev, dağ, Ahmet, Hasan gibi varlıklara ayırmadır. Bu tafsildir.

Tafsilde ayrılma var ama kopma yok, bitişiklik var. Dirsek gibi oynak yerlere mafsal diyoruz. Şeyler tafsil ile doğmakta ve ayrı ayrı varlık olmaktadır.

فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلًا (12)

FaöÖaLNAvHu TaFÖıyLan

“Onu tafsil ettik.”

Burada “Fa” harfi getirilmemiştir. Tafsil mef’ûlü mutlağı getirilmiştir.  Tef’îl bâbı kesreti ifade eder.

Kâinat elektron ve pozitron parçacıklarından oluşur. Ayrıca enerji demeti kuantumlarından oluşur. Bunlar birbirlerinden ayrılmazlar, madde parçacıkları kopmaya devam ederler, ışık parçacıkları da peş peşe hareket eder.

İşte, kâinat muhatap olan insan için yaratılmıştır. İnsanlık da bu dünyada oluşmaktadır, ahirete doğacaktır. Bu dünya kişinin anne karnındaki halidir. Hücreler çoğalacak ve bir bütün olacaktır.