Açılımdan vazgeçsek!
968 Okunma, 0 Yorum
Mümtazer Türköne - Zaman
Arif Ersoy

28.08.2009

Sahiden vazgeçsek. Hükümet, "Ülkemizin şartlarının böyle bir açılım için elverişli olmadığı anlaşılmış ve süreç askıya alınmıştır" açıklaması yapsa. Ne olur dersiniz? Geri adımın gerekçesi mi? CHP ve MHP'nin "yıkıcı" muhalefeti, projenin askıya alınması için yeterli.

CHP Genel Başkanı  "Bu sürecin sonunda Türkiye çatışmaya sürüklenecektir" demiyor mu? Bunu söyleyen kahve falı bakan biri değil, anamuhalefet lideri. Onun vereceği hüküm basit bir tahmin değil, temsil ettiği kitleler için bir hedef tayinidir. Bu söz üzerine CHP'lilere düşen görev, çatışmanın tarafı olmak ve Türkiye'yi çatışmaya sürüklemektir. Öyle değil mi? MHP lideri daha doğrudan hedef tayin etmiyor mu? Bir kitle partisinin lideri takipçilerine "dağı" mücadele alanı olarak gösteriyorsa, içeriği belli olmayan projeyi bir "yıkım projesi, açılımın sahibi hükümeti peşinen "hain" olarak niteliyorsa, hitap ettiği kitlelere düşen görev "karar anı"na katılmak olacaktır. "İşgal gücü"ne benzettiği iktidarı "tarihe gömme" görevini "millete" tevdi eden muhalefet bir tehlikenin habercisi olmaktan çıkıp çatışmanın tarafı haline gelmiş demektir. Siyaset yapmıyoruz. Savaş davulları çalıyor. Yalın kılıç saldırıya geçmiş muhalefet blokunu karşınıza alıp bu çok hassas sorunu nasıl tartışabilirsiniz?

Kısaca bu durum karşısında hükümet, "muhalefetin çatışmacı tutumu yüzünden genel bir uzlaşma ihtimali görünmediği için açılımı durdurduk" derse kim kaybeder? Evet kim kaybeder? Bu sorunun tek bir cevabı var. Her şeye itiraz edenlerin bile itiraz edemeyeceği tek bir cevap. Açılıma itirazla hafifleyenlerin bile itiraz edemeyeceği bir cevap. Kaybeden Türkiye, yani hepimiz olmaz mıyız?

SON TERÖRİST KİM?

Kapalı kapılar arkasında hazırlanan konuşma metinlerinin, mesajların veya basın açıklamalarının dünyası  karanlıktır. Beyaz kâğıt üzerine yazılanlar bir açıklamaya dönüşene kadar kılı kırk yaranlar, satır aralarına, virgüllerin ve noktaların üzerine tonlarca yük yüklerler. Bu mesajların altına imza atanların ağzına mikrofon dayandığı zaman ise, bazen bambaşka bir dünya ortaya dökülür. Her zaman doğal olan daha hesapsızdır ve daha gerçektir.

Başbakan ve Genelkurmay Başkanı  önceki gün Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda yapılan devir teslim töreninden çıkıyorlar. Vedalaştıktan sonra Başbuğ, Başbakan'ı  durduruyor ve koluna girip basın mensuplarını kastederek "Arkadaşlara sizin yanınızda bir şeyler söylemek istiyorum." diyor. Başbakan'ın şahit olmasını istediği sözler ise şunlar: "Buraya gelirken son raporları okudum. Temmuz ayı içinde 14 terörist bize teslim olmuş. Bunların 10'u hemen çıkarıldıkları mahkemece salıverilmiş. İkisi daha serbest bırakılmış, ama tutuksuz yargılanmak üzere. İkisi de tutuklu yargılanacak. Yani teslim olanların çoğu, hemen salıverilmiş." Başbakan da konuşuyor ve Genelkurmay Başkanı'nın sözlerini onaylıyor. TSK "Demokratikleşme açılımı konusunda gerçekte ne düşünüyor?" sorusuna cevap arayanlar, Zafer Haftası mesajına değil, ayaküstü söylenen bu sözlere bakmalı. Hava Kuvvetleri Komutanı'nın yine devir teslim töreninde konuşma metninden okuduğu "son terörist öldürülene kadar" mücadeleye devam edecekleri tehdidi ile Genelkurmay Başkanı'nın kapıları açan tutumu arasındaki çelişki de, iktidarla muhalefet arasındaki kutuplaşmaya benziyor.

Sorunu hangisi çözecek? Son teröristi öldürmek mi? Bütün teröristleri adalete teslim olmaya ikna etmek mi? 25 yıldır bir işe yaramadığı artık tescil edilen şiddet yüklü lâfları ve düşmanlıkları tekrarlamak mı? Yoksa ortak paydaları gönlümüzün zenginliği kadar genişletip terörün kirli bataklığını kurutmak mı?

Devlet çözümü 

Genelkurmay Başkanı'nın önceki günkü bu jesti, "demokratikleşme açılımı"nın bir "devlet çözümü" olduğunu, en doğal biçimiyle gösteriyor. MGK bildirisine yansıyan "devlet kurumları arasında uyum" konusunda bir problem görünmüyor. Daha ötesi, projenin gerçek sahibinin kim olduğu da açıklık kazanıyor."Demokratikleşme açılımı" hükümetin geliştirdiği ve devreye soktuğu bir inisiyatif değil; bir devlet projesi. Dünyanın en eski ve köklü aklına ve tecrübelerine sahip bir devlet karşı karşıya olduğu önemli bir problemi çözmeye girişiyor. Uzun yıllardan beri uygulanan asimilasyon politikasının artık yürümediğini görüyor; bunun yerine entegrasyon dinamiklerini aramaya girişiyor. Konjonktürel fırsatları ve uluslararası ortamın avantajlarını kullanmaya karar veriyor. Gönüllülük esasına dayalı bu entegrasyonu sağlamak için demokratikleşmenin önünü açıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin devlet aklını, Cumhurbaşkanı, MGK'da üstlendiği sorumlulukla hükümet, TSK, MİT, Dışişleri ve Başbakanlık Müsteşarı'nın şahsında bürokrasi temsil ediyor.

"Demokratikleşme açılımı"na karşı tehdit, demokrasinin reel dünyasından yani siyasî partilerden geliyor. Projenin kendisi doğal olarak parti rekabetine malzeme oluyor. % 15'in sorunlarını % 85'e çözdürmek, yani partiler demokrasisine bu önemli devlet projesini emanet etmek mantığa aykırı. Türkiye Kürt sorununu MHP'ye ve CHP'ye, hatta AK Parti'ye rağmen (ama yine AK Parti eliyle) çözecek. Nasıl? Parti çıkarlarının önüne millî çıkarları yerleştirerek.

Devlet aklı bize, Türkiye'nin bu sorunu yani Kürt Sorunu'nu çözememesi halinde özellikle uluslararası alanda büyük zorluklarla karşılaşacağını, hatta bölünme riski ile karşılaşacağını söylüyor. Diğer partiler ise bu ağır devlet projesinin sorumluluğunu üstlenen AK Parti karşısında rekabet avantajı yakaladıklarını düşünüyorlar. "Devlet çözümleri" her zaman iktidar partilerine oy kaybettirir. % 15'i ilgilendiren bir problemi çözmek, % 85'i karşınıza alma riskine göğüs germenizi gerektirir. "Demokratikleşme açılımı" Türkiye'yi bölmeyecek. Tersine Türkiye bu açılımdan vazgeçerse bölünecek. Türkiye'nin problemli bölgesinde varlık gösteremeyen, yani doğrudan doğruya "bölünmüş Türkiye"yi temsil eden partilerin "birlik ve bütünlük"ten bahsetmeleri inandırıcı mı? Madem "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü"nü savunuyorsunuz o zaman bu ülkenin ve milletin bir kısmında neden yoksunuz?

Demokratikleşme açılımı bir devlet projesi. Bu projeden vazgeçilmesinden en fazla rahatsızlık duyacaklar, bölünen değil bölünme riski taşıyan bir Türkiye'yi yaşam alanı olarak benimseyip bu projeye karşı savaş  açanlar olacak.

 

Yorum:

Ülkemizin demokratikleşmesi sürecine yazı ve yorumlarıyla önemli katkılarda bulunan Sayın Mümtaz’er Hocamız, 28 Ağustos 2009 tarihli Zaman Gazetesi’nde  “Açılımdan Vazgeçsek!” başlığın taşıyan yorumunda “Demokratikleşme Açılım” sürecinde gelinen noktadan geriye gitmenin sakıncalarını anlatmaktadır.  

Saygı  değer Hocamızın Yorum’unu yorumlamaya çalışacağım. Bu çerçevede aşağıdaki hususları okuyucularımla paylamak istiyorum.

  • Ülkemiz önemli bir sorunla karşı karşıyadır. Ülkemizi bu sorun ile karşı karşıya bırakan sadece bugünkü iktidar değildir. Coğrafyamız üzerinde sömürgeci emelleri olan ırkçı-tekelci ve sömürgeci mihraklar, bu sorunu “Şark Meselesi” olarak Merkantilist politikaları uygulamaya başladıkları 17. Yüzyılda kurguladılar. Birinci bölümünü Osmanlı Devleti’nin son yıllarında uyguladılar. Coğrafyamızı sömürmek amacıyla bölücü ve ırkçı çevreleri destekleyerek parçaladılar. Osmanlı Devleti’ni zayıflatarak yıkılışına ortam hazırladılar. Emperyalizmin bu planlarını, karşılaşılan sorunları dış mihrakların istek ve direktifleri doğrultusunda çözmeye çalışan gafil yöneticiler uyguladılar.
  • Anadolu’yu işgal eden emperyalizmin Doğu ve Güney Doğu ile ilgili planları, kendi dünya görüşü ve değer ölçüleri etrafında kenetlenen milletimizin Türkü, Kürdü, Laz’ı ve Çerkez’i ile oluşturduğu birlik ve bütünlükle Anadolu işgalden kurtarıldı. İstiklâl Savaşı zaferi ile Şark Meselesi’nin Anadolu ile ilgili kısmı akamete uğratıldı.
  • Emperyalist mihraklar Lozan anlaşması ile Şark Meselesi’ne bir ara (time out) verir gibi oldular. Aslında ara vermekten çok yöntem değiştirdiler. Milletimizi direnç gücünü kırmak, iktisaden yoksullaştırmak, Devletimizi borçlandırmak, ekonomimizi dışa bağımlı kılmak, ırkçılığı teşvik etmek ve iç çatışmaya zemin hazırlamak için bir dizi programlar hazırladılar. Şer mihrakların güdümündeki İttihat ve Terakki zihniyetine sahip olan yöneticiler vasıtasıyla bu programlar bir bir uyguladı. Halkımız inançlarından ve farklı kültürel değerlerinden dolayı baskı ve zulüm gördü,. İnsanlarımız arasında Devlet imkânlarını kullanarak ayrımcılık yapıldı.
  • Bu gün karşı karşıya kaldığımız ve emperyalist mihrakların hazırlayıp önümüze getirdikleri ve bize adeta zorla ve hile ile kabul ettirdikleri adına da “Kürt Sorunu” dedikleri ve dedirttikleri bu sorunun sorumluları kimlerdir? Bu sorunun cevabını tarihimizi ilmi ölçütlere göre yakın gelecekte inceleyenler açıkça ortaya koyacaklardır.

Milletin dini ve manevi değerlerine savaş  açanlar bu sorunun müsebbibi değiller mi?

Ülkemizi baskı ve dayatma ile geri bırakan ve ülkemizi iktisadi açıdan Batı’ya bağımlı kılanların bu sorunun ortaya çıkmasında payları yok mu? Bu zengin topraklar üzerinde yaşayan insanlarımızı  İMF politikaları ile işsiz ve aşsız bırakanlar, ülkemizi, birçok bölgeleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu yoksullaştıranlar bu soruna ortam hazırlamadılar mı?

Pentagon’da ABD hariciyesince hazırlatılan 28 Şubat Kararlarını Türkçe’ ye çevirip zorla uygulatmak isteyen ve 54. Cumhuriyet Hükümeti’ni hile ile düşüren işbirlikçiler, bu soruna giden yola nifak taşlarını düşemediler mi? Devletimizi borçlandıran ve ülke kaynaklarımızı yabancılaştıranlar bu sorunu adeta çözümsüzleştirmediler mi?

Bu ülkenin topraklarında terörü  üreten, besleyen ve eğiten Çekiç Gücü yerleştirenler bu sorunun önde gelen sorumluları değil mi?

Gayri milli eğitim politikaları ile gençlerimizi manevi değerlerinden uzaklaştıran ve İslam’ın birleştirici ilkelerini öğrenmekten mahrum edenler, ayrıştırmacı  ırkçılığa ortam hazırlamadılar mı?

Bu sorulara daha fazla soru eklemeye gerek yok. Kısaca son yetmiş yılda Batı’nın çizdiği rotada Türkiye’yi yönetenlerin önemli bir bölümü kasten veya gafletle bu sorunu kronikleşmesine ortam hazırlamışlardır.

·     Şimdi ne yapılmalıyı? Bu sorun bir etnisite sorunu değildir. Biz millet olarak insanlarımızı Batılılar gibi ırklarına göre ayrıştıran ırkçı anlayışı geride bırakmış ve farklılıkta birliği sağlamış bir uygarlığa sahibiz. Bizim uygarlığımız insanlık tarihindeki gelişme evreleri açısında daha ileri bir medeniyetir. Amerikalı ünlü iktisatçı Thorstein Veblen’in ifadesiyle Batı teknolojide büyük sıçra yapmış ve ilerlemiştir. Medeniyette aynı başarı ve ilerlemeyi sağlayamamıştır. Batı hala Eski Mısır ve Eski Yunan uygarlığının ırkçı mantığına göre dünyayı idare etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle etnisiteye dayalı ayrımcı ve ayrıştırmacı politikalarla dünyayı sömürme politikasına süreklilik kazandırmaya çalışmaktadır. Bundan dolayı ABD ve AB’nin güdümünde bu soruna çözüm bulunamaz. Bu sorun yeterince ve kendi dünya görüşümüze göre demokrasimizi geliştirerek çözebiliriz.

·     Ülkemizde uygulanan dördüncü sınıf bir demokrasi ile karşılaştığımız sorunlarımızı artık çözemeyiz. Türkiye’de vakit kaybedilmeden demokratikleşme süreci hızlandırılmalıdır. Demokratikleşme meselesi siyasi çekişmelere konu edilmemelidir.

·     Öyleyse ülkemizi birinci sınıf bir demokrasiye kavuşturarak Doğu ve Güney Doğu sorunlarını birlikte çözmeliyiz. Bu sorunlar hepimizin sorunudur. Bu topraklar üzerinde yaşayan herkes gücü ve takatine göre bu sorunların çözümüne katkıda bulunmalıdır. Bu sorunlara çözüm, Devletin öncülüğünde herkesin müspet katkısı sağlanarak bulunmalı. Sorunun çözümüne bütün katmanlarının katılmasını sağlayacak yöntemler bulmalıyız.

·     Soruna ırki açıdan değil demokratikleşme yoluyla çözüm bulunmalıdır.

·     Mesele öfke ve çatışma zeminine çekilmemeli, soğukkanlı ve yapıcı müspet önerilerle çözülmeye çalışılmalı.

·     Doğu ve Güneydoğu Sorunlarını “Kürt Sorunu” haline getiren ve yöneticilerimize kabul ettiren İngiltere ve ABD’nin sorun çözüme sürecine katılmaları soruna başka boyular kazandırır. Bundan dolayı sorunu yabancılardan yardım istemeden kendimiz çözmeliyiz. Çünkü son iki yüzyıl boyunca emperyalist mihrakların coğrafyamızda çözmeye çalıştıkları her sorunun formatı değiştirilmiş, bir soruna çözüm üretilirken başka sorunlar üretilmiştir. ABD güdümünde bu sorun çözümsüzleştirilir ve zamanla kronikleştirilir. ABD ve AB’den bu konuda medet umanlar geçen yüzyılın başında İngiltere’den medet umanların düştüğü yanılgıya düşerler.

·     Hiç vakit geçirmeden ülkemiz dördüncü sınıf bir demokrasiyi reva gören anlayışın ürünü olan mevcut anayasanın yerine toplumun bütün katmanlarını temsil eden bir Kurucu Meclis tarafından Yeni Milli bir Anayasa hazırlanmalı. Komu oyuna ve TBMM’ ine sunulmalıdır.  Yerel sorunların yerinde çözümlenmesi ilkesine göre merkezi idare ile yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları yeniden tanımlanmalıdır. Yerel sorunların çözümünde yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmeli.

·     Türkiye, milletimizin değer ölçüleri ve dünya görüşüne dayalı birinci sınıf bir demokrasiye kavuşturulmalıdır. Dışa bağımlı, hilekâr, desiseci, saldırgan ve yalancı İttihat ve Terakki zihniyetinin izlerini taşıyan bütün kural ve kurumlar lağvedilmelidir.

·     Bütün partiler Saadet Partisi’nin kamuoyuna sunduğu çözüm önerilerine benzer yapıcı önerilerini kamuoyuna sunmalı. Böylece ortak paydaların bulunmasına ortam hazırlanmalı.

 

Irkçı-tekelci ve sömürgeci mihraklar tarafında “Şark Meselesinin” ikinci aşaması olarak gündeme getirilen ve “Kürt Sorunu” olarak belli çevrelere kabul ettirilen bu sorunu hiç geciktirmeden bizler birlikte çözmeliyiz. Bu hususta Doğu ve Güney Doğuda yaşayan insanımızı temsil eden halk ve kanat önderleri dahil herkesle görüşüp konuşmalıyız. Bu sorun hepimizin sorundur. Hepimiz birlikte milletimizin ortak inancı, dünya görüşü ve değer ölçülerini esas olarak çözmeliyiz. Bu sorun, emperyalist mihrakların mantığı ile onların güdüm ve denetiminde çözümlenemez. Son iki yüzyıl boyunca emperyalistlerin peşine takılanlar coğrafyamıza kan, gözyaşı ve sömürüden başka bir şey getirmediler.  

 

Arif Ersoy






Sayı: 12 | Tarih: 30.08.2009
Abdullah Büyük
Kalpten kalbe yol var
2090 Okunma
Sedat Aksakal
Ahmet Hakan
Yine yeşillendi fındık dalları
1428 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
Medâris-i İslâmiye
1280 Okunma
Emine Hocaoğlu
Yılmaz Özdil
Kırmızı plaka
1150 Okunma
1 Yorum
Leyla Okta
Nazlı Ilıcak
Sanatçılar ve açılım
1089 Okunma
1 Yorum
Fatma Karuç
Hasan Cemal
Kürt Sorununu Çözen Bir Türkiye Havalanır, Uçar Di
1082 Okunma
Ömer Faruk Koru
Reşat Nuri Erol
Enerji meselesi ve bor madeni
1082 Okunma
Ilker Ardic
Hayrettin Karaman
Kimliğimizin manevi unsurları
1077 Okunma
Hilmi Altın
Ahmet Altan
Canınızı sıkmayın
1048 Okunma
Özer Ataç
Toktamış Ateş
Kürt Açılımı (3)
1045 Okunma
Osman Eskicioğlu
Mahir Kaynak
Pazarlık var mı?
1022 Okunma
Süleyman Karagülle
Fikret Bila
Açılımda Yeni Yaklaşımlar
1011 Okunma
Harun Özdemir
Nihal Bengisu Karaca
Yol haritasını Hülya Avşar çizsin
1003 Okunma
Hakan Kandal
Ruşen Çakır
Türk’ün Türk’e açılımı
990 Okunma
Tayibet Erzen
Bekir Berat Özipek
Bakın Şu “Yugoslavya”dan Söz Edene!
990 Okunma
Bünyamin Demir
Mehmet Altan
Amerika Dalan’a neden vize vermedi?
981 Okunma
Mehmet Hikmetumut
Mümtazer Türköne
Açılımdan vazgeçsek!
968 Okunma
Arif Ersoy
Ahmet Taşgetiren
30 günlük kişilik diyeti
950 Okunma
Zübeyir Erol
Zülfü Livaneli
Bu ülke “yaşa!” ve “kahrol!” dışında düşünemez mi?
944 Okunma
Ali Bülent Dilek
Cengiz Çandar
Kürtleri Kürt olarak yaşatmak sorunu...
936 Okunma
Ekrem Fildişi
Can Ataklı
Bundan sonrası karışık
913 Okunma
Mesut Karaaytu