Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 161
Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
Şimdi Hıristiyanlara ve Yahudilere hatırlatıyor. Eğer siz şimdiye kadar yaptıklarınızdan vazgeçerseniz, artık yukarıda saydığımız günahlara devam etmezseniz, Allah sizin günahlarınızı görmeyecek ve sorguya bile almayacaktır demektir.
-Dinsizlikten ve ahlaksızlıktan vazgeçeceksiniz.
-Faizden, sömürüden ve zulümden vazgeçeceksiniz.
O zaman biz sizin günahlarınızı görmeyeceğiz, diyor Allah.
Bugünkü Batı uygarlığını Hıristiyan ve Yahudiler oluşturdular; İslâm uygarlığından yararlanarak teknik ve ekonomide hamle yaptılar. Dinler yaşlanmış, bâtıl itikatlara dalmış ve şeriatı bozmuşlardır. Düzenin değişmesi gerekiyordu. Bunun için geçici olarak dinler mağlup olmalıydı. Faizli sistem denemesi zorunlu idi. Faizli sistem olmasaydı sermaye terakümü olmaz ve bugünkü uygarlık doğmazdı. O halde, evet, onlar günah işlediler ama Allah onlara bu günahları işleme iznini vermiştir. Şimdi ise artık öyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla artık tövbe ederlerse Allah eski günahlarını sormayacak ama devam eder ve şimdi de o günahları işlerlerse, o zaman onları cezalandıracaktır.
“Ve yuazzibü men yeşâü / Ve meşieti olanı azab eder” (Maide 18)
“Men”den sonraki cümlede “Men”e giden bir zamir olması gerekmekte. “Yeşaü”deki zamir “Men”e gitmekte. Yani Allah kim isterse onu mağfiret eder, kim isterse de ona azab eder manasının verilmesi asıldır. Bununla beraber mef’ul olan “Men” de hazfedilmiş olabilir. Yani “YeşaüHü” asıldır, “Hü” hazfedilmiş olur. Hazfetmek hazfetmeden evvel olduğu için burada isteyen Yahudi ve Hıristiyanlara azab ederiz manası çıkar. Yani tövbe etmeyip ‘hayır, biz eskisi gibi faize, hırsızlığa, fuhşa ve isyana devam edeceğiz’ diyorlarsa, Allah onları da ta'zib edecektir. Faili “Allah” yaparsak dahi Allah gelişigüzel affeder veya azab eder şeklinde değil, diğer amellere bakarak mağfiret eder anlamı vermek zorundayız. Adalet bunu gerektirir.
Her halükârda bu ayet Yahudilerin ve Hıristiyanların artık bu yaptıklarından vazgeçmelerini istemektedir.
Burada bir şey daha sorulabilir; muhatap olan Hıristiyanlar onların din adamları mı, yoksa siyasileri veya halkı mıdır?
“Biz Nasarayız” diyenler olarak alırsak, Hıristiyan olsun olmasın kendilerini Hıristiyan sayanların hepsine hitap etmektedir. Din adamları zinaya ve faize dalmamışlarsa onlar muhatap değildirler. Katolikler faizi meşru saymamışlardır. Protestanlar faizi meşru görmüşlerdir, bundan dolayı buradaki muhatap onlardır, Ortodoks veya Katolik din adamları değildir. İlk bakışta Protestanlar İslâmiyet’e daha yakın gibidirler; ne var ki bunlar iyi niyetli değildirler, sömürü sermayesinin oyuncağı olmuşlardır. Sonra da faizi helal kılma, kısası ortadan kaldırma gibi günahlar işlemişlerdir. Biz onları kendimize daha yakın bulamayız.
“Ve lillahi / Ve Allah’ındır” (Maide 18)
Fiil cümlesinden sonra isim cümlesi gelmiştir. Bu takdirde bu cümle hâl cümlesidir. Yahudiler ve Hıristiyanlar “biz Allah’ın çocuklarıyız” dediler, oysa yerin ve göklerin mülkü Allah’ındır. Allah’ın çocukları olsaydı O’nun mirasçısı olurlardı.
Demek ki bu “nahnu”nun veya “ebnau”nun hâlidir.
Niçin çocuklar vardır, niçin miras vardır; bu ayet onu izah etmektedir.
Çocuklar vardır, çünkü baba ölümlüdür. Çocuk olmazsa onun malı mülkü havada kalır, sahibi olmaz. Oysa Allah lâyemuttur, dolayısıyla O’nun oğula ihtiyacı yoktur.
Buradaki “Lam” mülkiyet içindir. Şimdi mülkiyetin anlamı nedir, onu tesbit etmemiz gerekir. Mülkiyetin anlamı, sahibi olduğunuz malı istediğiniz şekilde tasarruf edersiniz. İsterseniz başkasına verirsiniz, isterseniz yer bitirirsiniz, isterseniz yakıp yıkarsınız. Batılılar buna “mutlak mülkiyet” demektedirler.
İslâmiyet’te yani Kur’an düzeninde böyle bir mülkiyet yoktur.
(Devamı var)