KUR’AN AYI RAMAZAN'DA KUR'AN NİZAMI ADİL DÜZEN ÇALIŞMALARINA DEVAM
Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 145
Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
“Lekad kefera / Küfretmektedirler” (Maide 17)
Her dil kendine özgü kurallar geliştirerek manalar kazandırır. Türkçede hal sigası vardır. Arapçada hal sigası yoktur. Fiilin başına gelen harflerle ifade edilir.
Mazinin üzerine “Kad” geldiği zaman geçmişteki bir olayın hâlen sürmekte olduğunu ifade etmiş oluruz. Başındaki “Lam” ise tekit içindir, kesin olarak böyledir denmiş olur. Hangi kelimenin başına gelirse onu tekit eder. “İnne” ise cümleyi tekit eder. “Kad” burada “Kefera” kelimesini tekit etmektedir. Yani şimdi küfretmektedirler demektir.
Evet, Kur’an nazil olduğu zaman Hıristiyanlar küfür içinde idiler. Hazreti İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Hâlen de bu iddialarına devam etmektedirler.
“Kad” kelimesi bunu tahlil ediyor. Yani küfretmişler ve yine de küfürlerini sürdürmüşlerdir. Bizans yıkılmış, Papalık dağılmış ama bu bâtıl inançtan vazgeçmemişlerdir. Bu haber gaybi bir haberdir.
“Kefera / Küfretmek” bile bile bir şeyi inkâr etmek demektir; “hafera, kabera, gafera” kelimeleri ile akrabadır. Toprağı kazıp tohumu toprağa kapatmak yani üzerini örtmek küfretmektir. Kendisine yapılan iyilikleri görmemek, nankörlük etmek, küfretmek demektir. Bile bile bir şeyin aksini iddia etmek küfretmek demektir.
“Kefera” “Bi” harfiyle geldiğinde, onunla başka bir şeyi kapatma anlamına gelir. Allah’la küfretmek demek, Allah’ı inkâr etmekten ziyade, Allah’ı kullanarak başka bir şeyi gizlemek demektir. Bir sözle bir şeyi gizliyorsun ama onu öyle gizliyorsun ki başkasını örtü yapıyorsun. İşte o durum onunla küfretmektir.
Küfrün fıkhî manası ise hakemlik sistemini ve yargıyı kabul ettikleri halde cizye vermeyenlerdir. Yani bedenen askerliğe katılmadıkları gibi bedel de vermeyenlerdir. Buradaki küfrü o manada anladığımız takdirde, onlarla aynı devlet içinde yaşamamamız gerekir. Oysa biz Hıristiyanları ülkemizde barındırdığımız gibi, biz de onların ülkelerinde barınıyoruz. Birçok konularda Hıristiyanlarla beraber olmamız gerektiği Kur’an’da belirtilmiştir.
Bizim iki görevimiz vardır.
-Biri davet görevi, uyarı görevi, tebliğ görevidir. Orada bizim herhangi bir görevimiz yoktur. Kabul edip etmemiş olmaları bizi ilgilendirmez. Buradaki görevimiz budur.
-Diğer bir görevimiz daha vardır. Diğer insanlarla anlaşacağız, o zaman sözlerimizde duracağız, onlar da sözlerinde duracaklardır.
Kur’an, insanların zihniyetini çarpık düşüncelerden arıtma hususunda ısrarlıdır. Ne var ki bunu silah zoru ile değil, tebliğ yoluyla yapmaktadır. Yanlış inançlar insanlığı geri bırakmaktadır. Papalık bu yanlış inançtan dolayı bugünkü hâle gelmiştir. Bâtıl düşüncelerinden dini ayıklamadığınız takdirde insanlığı küfre sürüklersiniz. Papalığın en büyük ve zor işi Hıristiyanlığı bâtıl inançlardan arındırmasıdır; arındırması gerekir. İnsanlığın Hıristiyanlığa ihtiyacı vardır. Bugünkü uygarlık tıkanmıştır, yeni uygarlığa ihtiyaç vardır. Bu bâtıl inanış içindeki Hıristiyanlık dünyaya hizmet veremez.
Kur’an’ın bâtıl inanışların üzerinde bu kadar fazla ve ısrarla durmasının sebebi onları kötülemek değil, aksine onları yüceltmek ve kendi safiyeti içine getirmektir.
İnsan aklı o kadar çarpıktır ki, Tanrı’yı öldürerek insanların günahlarını tekfir etmektedir. Kendisi ölmeden halkını kurtaramayan tanrı nasıl tanrıdır? Gidip sonra gelecekse, o tanrı nasıl tanrıdır? Bu mantıksız inanıştan dolayı Avrupa’da büyük kafirler yetişmiştir.
Jan Jak Russo (Jean Jacques Rousseau) diyor ki: “Ben Tanrı’ya inanmıyorum ama inanacak olsam Müslümanların Tanrı’sına inanırım.” Demek ki Jan Jak Ruso’yu dinsiz yapan Hıristiyanların bu çarpık inancıdır.
Batı dünyası bugün artık gayet iyi biliyor ki, Hazreti İsa kendisinin tanrı olduğunu iddia etmemiştir. Pavlus bu bâtıl anlayışı ve putperestliği Hıristiyanlığa zerk etmiştir.
(Devamı var)