Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 148
Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
“Kul / Kavl et, söyle” (Maide 17)
Buradaki emir kimedir?
Kur’an bu ayetlerde muhatap olarak Müslüman müminleri değil Ehli Kitabı ve Hıristiyanları almış, doğrudan onlara hitap etmiştir.
“Kul/söyle” emri ile de şimdi bize hitap etmektedir. İslâm âlemini temsil eden biri söyleyecektir. Bu ayete göre onlara hitap edecek biri olmalıdır.
Bu kimdir? Burada söyleyecek kimse kimdir?
Bunu Hazreti Muhammed kabul edemeyiz. Öyle kabul edersek, o zaman bu ayetler ne bugünkü Hıristiyanları muhatap alır ne de bugünkü Müslüman müminleri görevli kılar.
Evet, bu emir hepimizedir. Önce hepimiz Hıristiyanlardan dost edineceğiz ama taviz vermeyecek, Kur’an’ın bu tebliğini onlardan her birine ulaştıracağız. Her mümin nebinin halifesidir, onun yaptığı görevi o da yapacaktır.
Ondan sonra İslâm âlemini temsil eden bir halifemiz olmalıdır, o söyleyecektir.
Bu nasıl olacaktır, nasıl söyleyecektir?
Yeryüzünde dört büyük din vardır. Bunlar İbrahimî dinlerdir. Budistler, Hindular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar. Dinlerin mezhepleri olacaktır. Her din üç, dört, beş ana mezhebe ayrılır. Demek ki yirmiye yakın mezhep olacak, bunlar dinî dayanışma ortaklıklarını oluşturacaklardır. Üçüncü bin yıl medeniyetini bunlar kuracaklar, işte bu kurumlara dayanarak kuracaklardır. Görüşme ve tartışma bunlar arasında olacaktır.
Bunun merkezi neresi olacaktır?
Şimdilik Türkiye’de bu imkânı sağlamalıyız.
İstanbul’da açık bir kent kurmalıyız. On dönümde bir yüz hanelik semt kurulabilir. Bir bucak yüz dönümde oluşur. On bin dönümlük yer yeterlidir. İşte burada onlara tamamen serbestlik veririz. Orada bu merkez oluşur. Bunun için bir belediye başkanının bize ‘evet’ demesi yeterlidir.
İşte, “kul/söyle” emri böyle yerine getirilebilir.
Adil Düzen Çalışanlarına düşen görevler büyüktür.
Biz bunları 1960’larda söylediğimiz zaman; ‘bizi kim iktidar eder, bize kim bu imkanları verir’ diyorlardı. Bugün her şey oldu, tek başımıza iktidar olduk ama maalesef elimizdeki imkanları kullanamıyoruz. Arkadaşlarımız kendi dünyalarına daldılar...
Biz onlar gibi olmamalı, onların yaptığını yapmamalıyız.
“Fe men yemlikü minellahi şey’en/ Kim Allah’tan bir şeye malik olursa” (Maide 17)
“Fe” harfi atıf harfidir. Bir konuşmaya “Fe” harfi ile başlanamaz. Demek ki bundan önce başka şeyler söylenecek, ondan sonra bundan sonraki cümle söylenecektir. O söylenecek cümleleri duruma göre söylenmek üzere bunu bize bırakmıştır.
Biz de gücümüzün yettiği kadar söyleyelim.
Allah’ın birinci vasfı vacibu’l-vücud olmasıdır. O yeniden var edilemez, yok da edilemez. Eğer yeniden var olabiliyorsa, onu var eden Tanrı olur, o olmaz.
Hazreti İsa ise doğmuş, büyütülmüş ve ömrü sona ermiştir. Yaşadığı ömür ise birkaç senedir. Yahut 2000 senedir. Oysa kâinat 13,7 milyar yıl önce yaratılmıştır. Milyonda bir zaman içinde var olan nasıl tanrı olacaktır? Hazreti İsa 2 metre bile değildir. Dünyanın çevresi 40 milyon metredir. 20 milyon kat daha küçük olan nasıl tanrı olabilir? Dünyanın güneşten uzaklığı 10 000 defa daha büyüktür. Güneş sistemi 500 bin defa daha büyüktür. Ondan sonra yıldızlar sistemi gelir, uzay gelir, kürsi gelir, arş gelir. Bunların içinde Hazreti İsa veya Hazreti Muhammed nasıl tanrı olabilir? Kaldı ki Hazreti İsa’nın kendisi tanrılık iddiasında bulunmamış, normal bir insan olarak yaşamıştır. Kendisi ben tanrıyım demediği halde, biz ona nasıl tanrı diyebiliriz? Kur’an gelmiş, onun peygamberliğini tasdik etmiş ama Allah’ın oğlu olduğu iddiasını şiddetle reddetmiştir. (Devamı var)