Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 160
“Devlet düzeni ve medeniyet” konumuza dönüyor, kaldığımız yerden devam ediyoruz…
Din ile siyaset arasındaki ilişkiler nasıl olacaktır?
Din kişileri ele alacak ve zor kullanmadan onları eğitecektir. İnşaat malzemesini üreten fabrikalar gibidirler. Malzeme üretirler. Sonra siyasiler ve iş adamları onları organize eder, üretim yapar ve yapıları kurarlar. İnşaat malzemesi üretenler malzemeyi tüccarlara satarlar. İnşaatçılar tüccardan malzemelerini alırlar.
Topluluklarda da dinler ve medreseler insan yetiştirirler ve arz ederler. Siyasiler ve meslekî kuruluşlar ise bu malzeme ile sosyal ve ekonomik yapıyı oluştururlar. Demek ki sorun iş bulma sorunudur. Yani yetişmiş insanların kendilerine iş bulmaları gerekir. İnşaatçılar malzemecileri bulup bana şöyle malzeme yap demezler; malzemeciler inşaatçılara beğendirecek malzeme üretirler. İşte, din ve ilim adamları da yetiştirdikleri insanları iş adamlarına ve siyaset adamlarına beğendirmeye çalışırlar. Siyasiler ve iş adamları da mevcut insanları değerlendirmek zorundadırlar.
Yahudiler âlimlerini, Hıristiyanlar din adamlarını yetiştirmekle, Müslümanlar ise bunları organize ederek insanlığın güvenini sağlamakla yükümlüdürler. Belki de Budistler ve Hindular ise yeryüzünün üretimini organize edeceklerdir.
Henüz tam olarak nasıl iş bölümü olacağını bilememekteyiz.
Bu görevlerin bölüşülmesi için önce her ülkede her dinden insanlar bulunmalıdır. Çin’de Hıristiyanlık ve Müslümanlık olacak, İstanbul’da da Hindular ve Budistler bulunacaktır. Bunun için yeryüzünde kıta merkezleri oluşacaktır. Bu merkezlerden biri de İstanbul’dur. İstanbul’da tüm dünya devletlerinin birer bucağı, hatta ilçesi olacaktır. Dolayısıyla her din mensubu İstanbul’da yer alacaktır. Pekin’de de öyle olacaktır.
“Adİl Düzene göre İnsanlık Anayasası”nda bunlar yer almaktadır.
Hedef nedir? Hedef insanlığın barışıdır; bu sebepledir ki Hak dinlerin ortak adları selam/barış dinleri yani düzenleridir. Kur’an ehlinin adı ehli İslâm değildir, ehli imandır. Nasara ehli din ehlidir. Şüphesiz her din mensubu her konuda insan yetiştirecektir ama zamanla birileri bir alanda başarılı olacak, o alanda hâkim olan o din olacaktır.
“Bel entüm beşerün mimmen haleka/ Siz Allah’ın halk ettiği beşersiniz” (Maide 18)
“Beşer” kelimesi iyice değerlendirilmelidir. Bu kelime iş bölümü içermektedir.
“Yagfirü limen yeşâü / Meşieti olanı mağfiret eder” (Maide 18)
“Gafara” örtmek demektir. “Gafara lehu” onun için onun lehine örttü demektir. “Affetmek” suç işledikten sonra o suçun cezasını vermemektir.
“Mağfiret etmek” demek, suçu işlemediğini kabul etmek demektir.
Mağfiret ve affın manaları; biri mahkûm edip ceza vermektir, biri de hiç muhakeme etmemektir. Acaba hangisi muhakeme etmemektir, hangisi muhakeme edip ceza vermektir?
Şimdiye kadar verdiğimiz manalarda; “mağfireti” suçu sabit görüp ona ceza vermemek şeklinde, “afvı” ise suçu silmek şeklinde idi. Buradaki “Li” harfi şimdi beni başka türlü düşündürdü. “Mağfiret etmek” muhakeme etmemek, suçu görmemek demektir. “Afv” ise suç sabit olduktan sonra cezasını silmek demektir şeklinde yorumluyorum. Sizler de düşünün; eski görüşüm mü, yoksa yeni görüşüm mü doğrudur? Gerçi iki istidlal değişmektedir. Ne var ki sonuçlarda bir değişiklik yoktur. Burada usul üzerinde bir açıklama yapabiliriz.
Acaba bu yorumları nasıl yaptık? Önce afv ve mağfiret aynı anlamdadır. Bu hususta icma vardır. Şimdi bizim bu iki kelimeye farklı mana vermemiz gerekir. Biz farkı böyle tespit ettik. Siz farkı başka bir şekilde tespit edebilirsiniz. Sizinki de doğru, benimki de doğru olabilir. Çünkü ayet bir o manasıyla bir de öbür manası ile indirilmiş olabilir. “Yeşaü”nün faili olarak aynı iki mana üzerinde durabiliriz. “Yeşau”nun faili “Men” olabilir yahut “Allah” olabilir. Yani mağfiret edilmesini isteyenin günahlarını mağfiret ederiz anlamı çıkar. Yani tövbe eden ve yaptığından pişman olan kimseleri mağfiret ederiz deniyor. Yahut fail “Allah”tır, o zaman Allah meşiet ettiğinin günahını mağfiret eder demektir. (Devamı var)