Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 185
‘Sosyal Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda, çare ve çözüm bu yazılarda… Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
“Kâlû yâ Musa / Ey Musa dediler” (Maide 22)
Kavmi “Ey Musa” diyor, “Ey Hazreti Musa” demiyor.
Biz Kur’an’a mı tâbi olacağız, yoksa atalarımızın yaptıklarına mı?
Ben işte bu sebeple peygamberlerden bahsederken şatafatlı kelimeler kullanmıyorum. Bazen “hazreti” diyorum, bazen “aleyhisselam” diyorum. Hayatımızı Kur’an’a dayanarak ayarlarsak mutlaka başarıya ulaşırız, dünyamızı ve ahiretimizi kazanırız. Atalarımızın dini ile hareket edersek hüsrana uğrarız, Şamanist oluruz.
“Bana ‘sen başardın mı’ diyebilirsiniz. Hamd olsun, ben başaramadım ama Allah bana bol bol in’am etti, ihsan etti. Kişi olarak seksen küsur yaşımda sağlığım yerinde bunları yazıyorum. Allah’ın en büyük lütfu ilimdir. Bunun dışında benim desteklediğim gruplar başarılı olmuşlardır; Risale-i Nur şakirtleri ve Millî Görüşçüler. Bütün bu nimetlere Kur’an sayesinde ulaşmış bulunuyoruz.” (Süleyman Karagülle)
“İnne fiyhâ kavmen cebbâriyne / Orada cebbar bir kavim vardır” (Maide 22)
“Cebbârîn” kurallı çoğuldur. Oysa “Kavm” tekildir ama cem ismi yani bir topluluğun ismidir. Bunlara çoğul sıfat olur. “Fîhâ” “İnne”nin haberidir. “Kavm” de İnne”nin ismidir. “Fîhâ Kavmun”de “Fiha” haber “Kavmun” mübteda olur. Gramerciler bu görüştedir. Buradaki ifadeden bunu rahatlıkla çıkarabiliriz. Biz ise Türkçedeki ifadeye göre cebbar bir kavim oradadır diyeceksek “Kavmun Cebbarun Fîhâ” deriz. Orada cebbar bir kavim vardır diyecek olursak “Fîhâ Kavmun Cebbârîn” deriz. Yani takdim tehirle mübteda ve haber yaparız. İkisi de merfu olduğu için mübtedanın üzerinde haberin takdimi bizce caiz olmamalıdır. Dolayısıyla bize göre “Fîhâ Kavmun” dediğimiz zaman “Fîhâ” mübteda “Kavmun” haberdir.
“Cebbar” demek zorba demektir, diktatör demektir, sağı solu belli olmaz demektir.
Bunu şöyle tanımlayabiliriz.
İslâm düzeninde yargısız infaz yoktur. Devlet başkanı da olsa muhakeme etmeden asla karar veremez. Sonra kararı kurallara göre vermesi gerekir. Soruşturmacılara dayanarak karar verir. Hem soruşturmacı hem hâkim olamaz. Soruşturmacı olayı tespit eder, hâkim ise olayın hükmünü verir; daha doğrusu hakemler verir. Eğer bir toplulukta kişi muhakemesiz hem hâkim hem şahit yani soruşturmacı oluyorsa, o kavim cebbar kavimdir.
Tarafların seçtiği hakemler soruşturmacıların şehadeti ile karar veriyorsa o yer silm/barış yeridir, o halk İslâm halkıdır. Cebbar kavme, diktanın olduğu yere girmeyeceklerini ifade ediyorlar.
Burada bizim alacağımız ders nedir?
Türkiye cebbar olsa da biz Türkiye’de kalıp tebliğe devam etmekle mükellefiz. Adil Düzen çalışanlarının görevi budur. Bu sebeple biz cebbar olan Türkiye yönetimine girdik ve demokrasi getirmeye çalıştık, bunu da başardık ama ‘bu yolda beraber yürüdüklerimiz’ iktidar olmak için maalesef gömlek çıkardılar! Yine aynı amaçla hareket ettiğimiz Risale-i Nur şakirtleri, elli sene evvel dışlanmış ve gariban durumda iken, cebbar kavimlerin içinde dünyaya yayıldılar. Avrupa’ya göç de bu anlamdadır.
Biz, sadece bizim iktidarda olmamız için değil, İslâmiyet’in yani barışın ya da “Adil Dünya Düzeni”nin dünyaya yayılması ve hükümran olması için çalışma görevindeyiz. Bediüzzaman ömrünü hapishanelerde geçirdi ama Risale-i Nurları orada yazdı. O halde, kavim yani düzen cebbar da olsa, orada bulunup tebliğ etmek zorundayız.
“Adil Düzen”in olmadığı dünyada tebliğimizi her yere ulaştırmak zorundayız. Avrupa ülkelerine de ABD’ye de bütün dünya ülkelerine de gitmeliyiz. Bunları hep yapıyoruz. Eksiğimiz; Kur’an’ı tam öğrenmeden, “Adil Düzen”i tam bilmeden bunu yapıyoruz.
Bizim bu çalışmalarımız işte bu sorunu da yakın zamanda çözecektir.
(Devamı var)