Prof. Dr. Arif Ersoy; ‘Adil Düzen Ortaklık Ekonomisi’-5
Bu yazılar hem Yük. Müh. Süleyman Karagülle, Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Prof. Dr. Arif Ersoy’u ‘anma’ hem de yaşanan ‘sosyal TUFAN’ için ‘ÇARE’ yazılarıdır…
‘Sosyal Tufan’ derken, ülkemizde ve bütün dünyada hayatımızın ilmî-iktisadî-ahlâkî-idarî/siyasî dört ana alanını da sarmış olan ‘sosyo-ekonomik tufan’ demek istiyor, çare/çözüm olarak da ‘Adil Düzen Ortaklık Ekonomisi’ önerimizi sunuyoruz…
***
Şükrü Çelik: Acaba bir özeleştiri yaparsak bu bozulma sürecinde ne gibi yanlışlarımız oldu da merkantilist felsefe başarılı oldu diyebiliriz hocam?
Arif Ersoy: İnsanlar müesseseleri sorun çözmek için kuruyor. Eğer müesseseler yaşlanırsa sorun çözemez ve sorun üretmeye başlar. Dolayısıyla, öyle zamanlarda yeniden yapılanma gereklidir. Eğer yeniden yapılandırılır ve sorun çözme kapasitesi geliştirilirse o sistem devam eder. Eğer yeniden yapılandırılamazsa o müesseselerin yıkılışı engellenemez. Bu İslâm tarihinde de batı tarihinde de böyledir.
Eğer Osmanlı, Viyana kuşatmasından sonra kurumsal yapılarını kendi inançları doğrultusunda gözden geçirip düzeltseydi, kendi medeniyetleri devam ederdi. Batı medeniyeti kendilerine göre yeni bir ekonomik düzen kurdu. Osmanlı ise kendi kurumlarını yenileyemediği için ister istemez batıyı taklit etmek zorunda kaldı. Bu yüzden kurumsal yapı değişti.
Şimdi ise kapitalizm sorun üretiyor. Eğer biz hak ve adalet merkezli bir kurumsal yapı oluşturup sistem geliştirirsek sorunlarımızı daha rahat çözeriz. Sorunlarımızı daha rahat çözeriz derken şunu belirtmeliyim ki, kapitalizme karşı alternatif olarak iktidara gelip dünyayı sömürmeyi kastetmiyoruz. Dünyada hak ve adalet merkezli yeni bir düzen kurmaktan bahsediyoruz. Çünkü bütün peygamberlerin yaptığı budur. Zalimlerin yaptığı ise fırsatını bulunca dünyayı sömürmektir.
Şükrü Çelik: İktisadî sistemlerin farklılıklarının temel kaynağının dünya görüşü olduğunu düşünürsek, İslâm’ı ve Batı’nın temel aldığı dünya görüşünü nasıl açıklayabiliriz?
Arif Ersoy: Dünya görüşlerinin kaynağı şu şekilde açıklanabilir: İnsanlar bir araya gelince iki soruyla karşılaşır. Birincisi: Yönetim nasıl olacak, yönetimde yer alanların hak ve sorumluluğu nasıl olacak? İkincisi: Beraber çalışacağız, birlikte çalışınca emeğin verimi artacak ve herkes tükettiğinden daha fazlasını üretecek. Bu fazlalık nasıl paylaşılacak? Tek başımıza çalışınca ancak karnımızı doyuracak kadar üretiriz. Ama iş bölümü yaparsak, İbn-i Haldun ve Adam Smith’in dediği gibi, verimimiz kat kat artar. Adam Smith, Milletlerin Zenginliği adlı kitabında, toplu iğne örneği ile bunu anlatılıyor. Marksizm buna “artık değer” diyor. İşte bunu nasıl paylaşacağız?
Bu iki sorunun cevabı dünya görüşlerini belirliyor. Cevaplardan biri hak merkezli dünya görüşüdür. Bu dünya görüşüne göre, haklıyı güçlü kılacak şekilde hukuk kuralları geliştirmeliyiz. Öyle kurallar koymalıyız ve bu kuralları öyle bir uygulamalıyız ki orada kim haklıysa o güçlü olmalıdır. Haksızlıklar engellenmelidir. Buna “hakkı üstün tutan dünya görüşü” diyoruz. Biz, temel hak ve özgürlükleri belirleyenin Allah olduğuna inanırız. Yaşama, düşünme ve inanma hakkını bize O vermiştir. Bunlar insanların temel hakkıdır. Batılılar bunlara doğal hak diyor. Biz, niye bir araya geliyoruz, bu hakları korumak için. Bu hakları ihlal ederlerse ortaklaşa karşı koyarız. Onun için bu dünya görüşüne göre devlet hak ihdas etmez, var olan temel haklarımızı korur.
Peki, bu dünya görüşüne göre paylaşım nasıl olacak, paylaşım adil olacak. Adil ne demektir? Nimeti üretenlerin nimetteki payının külfet ile orantılı olması demektir. Kim külfete çok katılırsa nimette de payı çok olacaktır. Bu hak merkezli, dayanışmacı dünya görüşüdür. Bu dünya görüşünün rehberi peygamberlerdir. Peygamberlerin getirdiği kitaplarda temel iki ilke vardır. Birincisi: Allah ilahtır, yani hakları veren de alan da O’dur. İkincisi: Peygamberler adaletin temsilcisidir. Paylaşımdaki adaleti insanlara onlar öğretmişlerdir. (Devamı var)