Medine’den insanlığa-4; ve İnsanlık Sözleşmesi
“Medine Sözleşmesi’nden İnsanlık Sözleşmesi’ne” konusudur asıl konumuz ve önceki yazılarımızla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam ediyoruz…
“Mekke’den Medine’ye, Medine’den İnsanlık Sözleşmesi’ne” yani 7 Ekim 2026 tarihli, Kazım Erten arkadaşımızın çalışması ile önemine binaen devam…
***
Belki de yeni binyılın en önemli siyasi ve ahlaki projesi, ülkelerin ve toplumların birbirleriyle sürekli mücadele ettiği bir düzen yerine, ortak insanlık değerleri üzerinde yeni bir sözleşme kurabilmektir.
Bu sözleşme herhangi bir medeniyetin diğerine üstünlüğünü ilan etmemelidir. Doğu’yu Batı’ya Batı’yı Doğu’ya, Müslümanı Hıristiyana Hıristiyanı Müslümana, inananı inanmayana muhafazakârı sekülerine, çoğunluğu azınlığına karşı konumlandırmamalıdır. Tam tersine bütün bu farklılıkların hukuk ve özgürlük içerisinde birlikte yaşayabilmesini hedeflemelidir.
İşte bu nedenle İnsanlık Sözleşmesi, herhangi bir grubun projesi olmaktan çok, insanlığın ortak güvenlik ve barış projesi olmak zorundadır.
İnsanlık bugün yeni bir eşiğe gelmiştir. Geçmiş yüzyılların ideolojik kamplaşmaları, mezhep çatışmaları, kimlik savaşları ve güç mücadeleleri dünyayı büyük acılara sürükledi. Yeni dönemin ihtiyacı ise yeni bir kutuplaşma değildir; yeni bir ortaklık zeminidir.
Bu nedenle yeni binyılın meselesi, bir tarafın diğer tarafı yenmesi değil; tarafların birbirlerini yok etmeden birlikte yaşayabilecekleri yeni bir düzen kurabilmesidir. Bunun için de insanlığın ortak vicdanına, ortak aklına ve ortak hukukuna ihtiyaç vardır.
Zaman, bütün oyunları yeniden kurma zamanıdır. Ancak bu, birilerinin diğerleri üzerinde tahakküm kuracağı yeni bir düzen anlamına gelmemelidir. Tam tersine; tahakkümün yerine adaleti, tekelin yerine çoğulculuğu, çatışmanın yerine müzakereyi, korkunun yerine güveni, dışlamanın yerine ortaklığı, kutuplaşmanın yerine karşılıklı saygıyı koyma zamanıdır.
Mekke’nin insanları buluşturan ticaret ve inanç tecrübesinden, Medine’nin farklı toplulukları ortak bir düzen içerisinde buluşturma tecrübesinden, İslam medeniyetinin farklı kültürleri bünyesine katabilme kapasitesinden ve modern dünyanın hukuk, özgürlük ve insan hakları birikiminden yeni bir sentez üretilebilir.
***
Bu sentezin adı belki “Medeniyet Sözleşmesi”, daha geniş anlamıyla ise günümüzde “İnsanlık Sözleşmesi” olabilir.
Ve tam burada yeniden İzmir’e dönüyoruz. Çünkü İzmir’in binlerce yıllık tarihsel tecrübesi, farklı kültürlerin, inançların, ticaret anlayışlarının ve yaşam tarzlarının aynı şehir havzasında buluşabileceğini gösteriyor. İzmir bu anlamda yalnızca geçmişin mirasını taşıyan bir şehir değildir. Aynı zamanda geleceğin çoğulcu şehir modelinin laboratuvarı olabilir.
Mekke’nin açıklığı, Medine’nin sözleşme fikri ve İzmir’in tarihsel çoğulculuğu birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin dünyaya sunabileceği özgün bir medeniyet perspektifi ortaya çıkabilir. Bu perspektif herhangi bir dine, mezhebe veya ideolojiye karşı değildir. Fakat hiçbir dini, mezhebi, ideolojiyi veya siyasi gücü de insanlığın tamamının üzerine koymaz. Çünkü nihai hedef bir grubun kazanması değil, insanlığın kazanmasıdır.
Belki de yeni binyılın gerçek meselesi tam olarak budur: Medeniyetleri birbirleriyle savaştırmak değil, medeniyetleri ortak bir insanlık sözleşmesi etrafında buluşturmak. Ve bunun için ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir düşman değil; yeni bir sözleşmedir. Mekke’den Medine’ye uzanan tarihsel tecrübenin çağımıza söyleyebileceği en güçlü söz de belki budur: Farklılıklarımızla birlikte yaşayabiliriz.
- Adalet üzerinde anlaşabiliriz.
- Özgürlüğü karşılıklı güvence altına alabiliriz.
- Ve insanlığın ortak geleceğini birlikte kurabiliriz.
- Yeni binyılın eşiğinde asıl büyük devrim belki de budur.