07.12.2009
Meslek liseli öğrencilerin, uğradıkları mağduriyet sebebiyle başvurdukları Danıştay, talebi reddederken şu gerekçeyi belirtmişti: "Yükseköğrenimi düzenleme konusunda tek yetkili merci YÖK'tür; onun aldığı karar geçerlidir." Şimdi ise tam aksine karar veriyor. Bu yetmiyormuş gibi, Danıştay'ın sayın başkanı ideolojik karar aldıkları iddiasının onları rencide edeceğini söylüyor. Bu kararın sebebini dağdaki çoban bildiği halde Danıştay'ın sayın başkanı milletin gözünün içine baka baka aksini iddia ediyor. Ne ilginç bir duygu halidir? Yüksek bir makamda bulunanlar, kalabalıklar ne der diye nasıl düşünmezler?
Danıştay'a dava açan İstanbul Baro Başkanı da eşitlik kavramının anlamsız olduğunu ve adaletin ancak eşitler arasında sağlanabileceğini söylemişti. Böyle bir dava açmaya İstanbul Barosu'nun hakkı olup olmadığını elbette Danıştay'ın ilgili dairesi bilmektedir. Mutlak butlanla malul bir dava ile ortalık karıştırılıyorsa, bu da ayrı bir derttir. Haksızlıkları dile getirmesi gereken muhalefet lideri de; "Avrupa'da bu böyle" diyerek Danıştay'ın kararına destek verdi. Karar "ideolojiktir" iddiasında bulunanlara, "Olayın tamamı ideolojiktir" cevabıyla kendi paradoksunu ilan etti. Yani; "YÖK'ün kararı ideolojikti, Danıştay'ın kararı da öyle" demek istedi.
Aydın geçinenlerimizin kafalarındaki Avrupa ile gerçek Avrupa'nın hiçbir alakası yoktur. Güzel olarak neyi hayal ederlerse, onun Avrupa'da bulunduğunu zannederler. Öğretmenlerimiz bize; "İsviçre'de hırsızlık bilinmez, dağlarda açık bakkal dükkânları var, fiyatlar etiketlerde yazılı, avcılar alır, parasını bırakırlar." derlerdi. Avrupa'ya gidince bunların hayal ürünü olduğunu gördüğümüz gibi, büyük mağazaların özel güvenlik birimlerinin bulunduğunu öğrendik.
Almanya'da ilkokulun dördüncü sınıfında yeteneklerini tespit için öğrenciler ciddi bir sınava tabi tutulurlar; çocukların gideceği ortaöğretimdeki bölümler belirlenirken aileleri de ikna edilir. Fakat üniversiteye girişleri açık tutulur; bu onlar için devamlı bir motivasyon kaynağı olur. Ama meslek bölümlerine gidenler genellikle dar gelirli ailelerin çocukları oldukları için kısa yoldan hayata atılmak imkânına sahip bulunurlar. Üniversiteye girerken hepsi aynı objektif kurallara tabidir. Bizde yapılan da budur.
Hükümet, devletin herhangi bir kurumu partizanlık güdebilir, ideolojik davranabilir; zaten bu durumlar için Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi yargı organları var. Bu yargı organlarının görevi rejimi korumak, kollamaktan ziyade eşitliği sağlamak, hakkı tevzi etmektir. Eşitlik sağlanır, hak sahibine verilirse, rejim de kendiliğinden korunmuş olur. Rejimlere dikkat eden, özlerinde eşitliği sağlayacağının, hakkı dürüstçe dağıtacağının, sosyal adaleti gerçekleştireceğinin iddiasını taşıdığını görür. Hukuk devleti anlayışının hakim olduğu rejimlerde yargı bu esasları gerçekleştirmek için görevlendirilmiştir. Ancak ideolojik rejimlerde yargı rejimin bekçiliğini de üstlenir. Fakat ideolojik bir zihniyetle adalet tevzi edilemeyeceğinden böyle rejimler kendi elleriyle mezarlarını kazarlar.
YÖK'ün itiraz dilekçesindeki "Kanunlar arasında zoraki bağ kurulmuştur" iddiası hukuk devletinin en büyük zaafıdır. Hukuku şirazesinden çıkaran bu durumu anlatmak için Eski Yunan'da şöyle veciz bir söz vardır: "En beğendiğin cümleyi söyle; seni idama mahkum edeyim." Bunun için yargıç ve savcılarda hukuk nosyonunun oluşması ve vicdanın teşekkülü aranmıştır. Hukuk devletinin düğümü kanun insanlarında bu özelliklerin bulunmasında gizlidir. Bunlardan yoksun olan uygulayıcılar ülkelerini cehenneme çevirirler.
Savcı ve yargıçların en önemli görevleri de adalet kurumlarına güven ve saygıyı sağlamaktır. Birkaç yıl önce "Yükseköğrenimi düzenleme konusunda tek yetkili merci YÖK'tür; onun aldığı karar geçerlidir" diyen merci bugün tam aksine karar veriyorsa, o kuruma vatandaştan güven beklemek abesle iştigaldir. Bunun tek sorumluları da o kurumlarda görev yapan yargıç ve savcılardır.