Hud Peygamber Suresi Meal-Tefsiri
11. Sure, 123 Ayet
(Özeti Kur’an Çok Büyük Mucize)
Bu surede Hz. Muhammed’le beraber sekiz Peygamber bahsi işleniyor. Aslında büyük Alman Müsteşrik Rudi Paret’in ifade ettiği gibi, diğer Peygamberlerden maksat yine Muhammed’dir. Evet, Kur’an’ı tam ve net olarak anlamak için, surelerin ana konusunu önceden bilmek gerekiyor. İşte bu surenin ana konusu, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ispat etmektir. Evet, Kur’an’ın dört ana konusu vardır. Tevhid, Haşir, Nübüvvet ve Adalet. Her surede bu dört ana maksattan biri, birinci konu olur. Diğerleri, önemine göre o ana konunun ardında dizilirler. Evet, bu surede ana konu nübüvvettir. Özellikle Hz. Muhammed’in nübüvvetini ispat edip hakkaniyetini bilim dünyasına göstermektir.
İşte bu ana ve kilit konu, önce 2*2= 4 eder derecesinde, surenin girişinde Kur’an’ın mucizeliği ile ispat ediliyor. Daha sonra Nuh kıssasıyla, Muhammed’in Mekkelilerle olan durumu anlatılır. Ardında Hud ve Ad kıssası ile İslam dininin tarih boyunca Batı alemiyle olan durumu veriliyor. Salih ve Semud kıssasıyla, bu sefer İslam dininin Doğu milletleriyle olan ilişki tarzı anlatılıyor. İbrahim ve Lut kıssasıyla, İslam’ın dindar ehl-i kitapla ve aşırı homoseksüel olan Yunan, İran ve Osmanlı hedonist milletleriyle olan mukadderatı anlatılıyor. Şuayb ve Medyen (veresiye ülkesi) kıssası ile İslam dininin kırsal-köylü kesimle olan ilişki tarzı gösteriliyor. Musa kıssası ile de kısa bir dönem olan İslam’ın bugünkü materyalist çağımıza olan tepkisi veriliyor.
Evet, bütün bu maceraları bu yedi kıssanın iç tasarımıyla, nazm-ı maanisiyle (söz-dizilimiyle) ve kelime seçimleriyle sure boyunca izleyeceksiniz. Sure 11. Sure olmasıyla ve 123 ayet olarak bulunmasıyla diyor ki: Peygamberlik; özellikle Hz. Muhammed’in getirdiği Kur’an hakikatleri, insanlık ve hayat için en temel ve asla vazgeçilmez birer esas ve birer hakikattir.
Hemen hatırlatalım ki: Semavi kitaplarda anlatılan kıssaların hiçbirinde, tarih anlatılmıyor. Arketipler denilen, evrensel yani her zaman her yerde var olan birer sosyolojik ve ontolojik yasa olan gaybi (metafizik) hakikatler anlatılıyor. Nitekim bu sure, bu ilmi konu için çok net bir izah numunesidir. Surede bu hakikat üç sefer özellikle vurgulanmıştır. (Ayet 49; 100 ve121). Sırası geldikçe, bu ayetlerin tefsiri içinde bu ilmi hakikat izah edilecektir. Bu mesele hem Tevrat hem İncil hem Kur’an hem Gılgamış gibi mitolojik destanlar özellikle Âdem, Nuh ve Musa’yla Firavun kıssaları için geçerlidir.
İşte bu kutsal surenin sırlı, ilmi ve esrarlı hazinesine giriyoruz:
1. Ayet: “Elif, Lam, Ra. İşte bunlar, ayetleri sağlam yasalar olarak yaratılan; sonra her şeyi bilimsel olarak bilen ve öylece yapabilen (Hakîm ve Habîr olan) Allah tarafından detaylı olarak açıklanan bir kitaptırlar (yazılımdırlar).
Kur’an’da Hakîm kelimesi, işi bilimsel olarak yapan demektir. Habîr ise, her şeyi ilmi ve bilgisiyle kolayca yapabilen usta demektir.
Elif, Lam, Ra gibi kesik (mukattaat) harfler, sayılar yerine kullanılmışlardır. Sayısal değeri ise 271 eder. Bu rakamlar da birlik, ikilik ve çokluk sayılarına ve dolayısıyla matematik bilimine işaret ettiği gibi, kâinatın da onun Arapça versiyonu olan Kur’an’ın da matematikle ve yazılımla oluştuğunu bildiriyor. Ayrıca yazılım ve bağlantısallık mantığıyla ve diliyle bu Hud suresinin içeriğinin bütünlüğüne bakılırsa ancak anlaşılabileceğini söylüyor.
Evet, yazılım ve bağlantılar genellikle soyut ve iki boyutlu olur. Fakat kâinat ve Kur’an, somut İlahi ilim olan bu yazılım gerçeğinin dört boyutlu somut ama zarif halidirler. İşte bu somutluk ve bu zarafete işareten başka birçok sure başında tilke işaret edatı kullanılmıştır. Bu surede ise, o yazılımın bilimselliğine ve soyut yasalar olarak icra edilmelerine yani uygulanabilirliklerine işareten bu birinci ayet, bu tarzda farklı gelmiştir.
2. Ayet: “Ki sonsuz varlık olan Allah’tan başka hiçbir şeye tapmayasınız. Ve onun peygamberi olarak ben Muhammed, sizin için ondan gelen bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
Bu 2. Ayet, ilk ayette vurgulanan o yasalardan en temel ikisini anlatıyor:
A- Varlık sonsuzdur, soyutuyla somutuyla birdir. Varlık saf iyilik ve hayırdır. O da Allah’tır ve ancak O’na tapılır. Çünkü yokluk diye bir şey yoktur. Ve alt dosyalar olarak varlık sahibi olan diğer benlikler, eğer O’na entegre olmazsa; dini deyimle eğer ona ibadet etmezse yok olurlar. (51/56)
B- Bu temel yasaların ikincisi de evrenin; cennet-cehennem, uyarı-müjde, karanlık-ışık, iman-küfür, sınırlı dosyalar ve Sonsuz Dosya olarak diyalektik bir yapıya sahip olduğudur.
Evet, asıl yaratma, asıl güzellik, asıl nimet, asıl lezzet, bu sonsuz zıtların birbiriyle dans edip güzellik ve sonsuzluğa doğru evrimleşmeleridir. İşte İslam bu demektir. Zıtların barıştırılması ve sırat-ı müstakimde (tam orta yolda) dengelenmesidir. Hak, hakkaniyet ve adalet bu demektir. Bu, Muhammed’in Kur’an’dan sonra ikinci büyük mucizesidir. Fakat diyalektik yapıda alt dosyaların birçok eksiği ve birçok kusuru olabiliyor. İşte gelen 3. Ayet bizi şöyle kurtarıyor.
3. Ayet: “İşte eğer bu diyalektik çatışmada ve adalet denilen bu dengede eksikleriniz çok olursa, sizi zıtlarla terbiye eden Rabbinizden bağışlanma dileyin. (İstiğfar). Çok sıkışırsanız uluhiyet demek olan O’nun zıtlar üstü yönüne yönelin. (Tevbe) O sizi belirli bir süreye kadar çok güzel yaşatacaktır. Ayrıca bu diyalektik yapıda üstün gelenlerin üstünlüğünün karşılığını ve ücretini tam verecektir. (Fazilet) Ve ey insanlık, eğer bu evrensel yasalara sırt çevirip kaçarsanız, ben sizin için çok büyük bir günün azabından dolayı çok korkarım.” (Burada beş önemli bilgi var:)
A- Azap için, somut büyüklük demek olan azim kelimesi değil de soyut büyüklük demek olan kebir kelimesinin kullanılması, bu azabın öyle somut ateş ve cehennem değil de soyut manevi sıkıntılar olduğunu bildirir.
B- Burada gün 24 saatlik süre demek değildir. Uzun acıklı dönem demektir. Ve sıkıntı içinde geçen bir ömrün de sahibine ancak bir gün gibi geldiğine bakar.
C- Ayet, bazılarının iddiasının aksine, Muhammed’in son derece şefkatine, hassasiyetine ve onda asla şiddet olmadığına işaret ediyor. Nitekim o da insan idi. Onun da eksikleri oluyordu. Ondan dolayı Kur’an, yirmi yerden fazla ona da istiğfar ve tövbeyi emrediyor. Bağışlama ve iyilik yolunu tutmasını söylüyor.
D- Bu 3. Ayet, 2. Ayette anlatılanların; özellikle uyarı ve müjdenin pratize edilişidir.
E- Ve eğer zıtlar birbiriyle çatışıp dengelenmezse yani Muhammedî çizgide varlık ve hayat devam etmezse, başka bir tabir ile zıtlar tamamen ayrı kalsa veya ikisi birbiriyle çatışmayıp iş birliği yapsa, mesela bu surede anlatıldığı gibi yer ve gök aynı işi yapsa, her ikisinden su aksa işte o zaman yokluk ve tufan olur.
4. Ayet: “İşte ey insanlar, eğer bu üç ayette anlatılan yasaların ve hakikatlerin gerçekleşmesini, hayatınızın anlamlı ve güzel olmasını istiyorsanız, biliniz ki, diriliş ve ahiret haktır. Hepiniz Allah’ın katı ile ifade edilen o aleme döneceksiniz. Bunda asla şüphe etmeyin. Çünkü Allah’ın gücü sonsuzdur.”
5. Ayet: “Gücü ve kudreti sonsuz olduğu gibi onun bilgisi ve yazılımlar olarak somutlaşan ilmi de sonsuzdur. Buna rağmen ondan/elçisinden gizlenip görünmemek için, geçerken göğüslerini büküyorlar: İşte iyi bilin ki, onlar binlerce örtü ve elbise ile kendilerini kapatsa da Allah onların gizlediklerini ve açıkladıklarını eşit ve tam biliyor. Allah, sinir sahibi olan bütün canlıların iç dünyasını çok iyi biliyor.”
Allah’ın bilgisi ile ilgili önemli bir açıklama:
Bu ve benzeri ayetler, açıkça gösteriyor ki: Allah’ın ilmi ve bilgisi, çok çok uzaklardan projektör gibi yansıma tarzında değildir. Evet, Allah’ın ilmi, soyut ve somut verileri, bütün atomları, yıldızları, hücreleri, DNA’ları, beyinleri ve bütün varlığı dört boyutlu olarak birbirine entegre eden sonsuz bir yazılımdır; somut bir hakikattir. Varlığın ve bütün alt dosyaların gerçekliğidir. Asla hayali, vehmi bir şey değildir. O olmadan hiçbir şey var olamaz. Sadece imtihan ve sorumluluk gerçekleşsin diye insanın soyut seçim yetisini bu ilmin dışında tutuyor. Kur’an bu istisnayı beş yerde vurguluyor.
6. Ayet: “Evet, yeryüzünde debelenen hiçbir canlı yoktur ki, sonsuz bir ilim isteyen beslenmeleri Allah’a ait olmasın. Allah onların yerleştiği rahimleri bildiği gibi, yine sonsuz ilmiyle onların emanet edildiği eko-sistemi de tam bilir. Hepsi de açık ve güçlü bir kitap (yazılım) içindedirler.”
7. Ayet: “Varlık ve onun iki diyalektik tarafı olan gökler ve yer (metafizik ve fizik), daha önce bir idi. Diyalektik süreç yoktu. Allah, güzellikleri ortaya çıkarmak için insanları imtihan etsin; yani varlık ve hayat sonsuz katmanlar olarak meyve versin diye, onları zıtlar olarak altı günde (altı dönemde) yarattı.
Daha önce onun egemenliği (arşı), bir su gibi olan hidrojen gazı üzerinde idi. Ve ey Muhammed, eğer sen insanlara, ölümden sonra mutlaka diriltilip ahiret alemine gönderileceksiniz, ya azap veya mükafat göreceksiniz desen, hiçbir kutsal ve insani değeri kabul etmeyen o kafirler, bu büyüden başka bir şey değildir, diyecekler.”
Bu 7. Ayette tam 14 incelik vardır. Şöyle ki: 1- Bu ayet, normal kozmogoniyi anlatmıyor. Sadece gökler ve yer ifadesiyle, imtihanın alt yapısı olan diyalektik yapı ve süreci anlatıyor. Çünkü normal kozmogoniyi anlatan ayetler; gökler, yer ve araları (metafizik, fizik ve aralarında olan ruh ve biyoloji) şeklinde üçlü sistemi anlatıyor.
2- Bu diyalektik yapı, başta imtihan olmak üzere varlığa ve hayata sonsuz katmanlar katıyor. Sadece tek bir varlık var olmuyor. Hatta sırf bu gibi hikmetler için Allah insanlara sonsuz bir serbestlik veriyor. Onları kendine diyalektik yapıyor. Onun için bazıları tam Firavun oluyor. Bazıları da Tanrı-İnsan oluyor.
3- Arş kelimesi sözlük olarak, Padişahın oturduğu taht demektir. Kavram olarak, egemenlik alanı manasına gelir. Kur’an’da daha çok bütün evren ve bütün varlık sistemi manasında kullanılıyor. Çünkü bunlar Allah’ın egemenlik alanıdır.
4- Burada sihir kelimesi dört muhtemel manaya geliyor:
A- Bazı peygamberler ölüleri diriltirdi. Mekkeliler buna büyü dediler.
B- Kur’an vahyi, ölmüş gönülleri diriltiyordu. Onlar buna da büyü, dediler.
C- Bu kafirler, Allah’ı da tam tanımıyordu. Onu bir büyücü gibi biliyorlardı.
D- Hz. Muhammed bir seferinde ölmüş bir çocuğu diriltti. Ana-babana dönmek ister misin; yoksa o alemi mi istersin, diye sordu. Çocuk, ben o alemi istiyorum dedi. Ve yine öldü. (19. Mektup)
5- Bu yedinci ayetin altı günde (dönemde) yarattı ifadesinin yedi hak manası vardır. Şöyle ki:
“Altı günde yarattı; yedinci günde onları yönetiyor” bilgisi, varlık sistemi içinde bize şu numuneleri hatırlatıyor:
a) İlk patlama, parçacıkların oluşumu, hidrojenin oluşumu, nebulaların oluşumu, güneşlerin oluşumu, gezegenlerin oluşumu ve gezegenlerde canlı sistemlerin oluşumu.
b) Yeryüzünün yedi jeolojik dönemle beraber; atom, molekül, aminoasit, protein, hücre ve bölünebilir hücre ve beden süreçlerinden oluşan canlılığın yedi dönemi...
c) İnsanlığın Homosapiens oluncaya kadar geçirdiği yedi paleontolojik dönem. Ki her dönem yaklaşık bir milyon sene sürmüştür.
d) İnsanlığın (Homosapiens’in) sosyolojik altı dönemi: Vahşet, bedeviyet, kölelik, feodalite, ecirlik (işçilik) ve malikiyet (herkesin bir şeylere sahip olma dönemi). Evet, kölelik insanlık aleminde bittiği gibi bir gün gelecek işçilik de bitecek; herkes çalıştığı yerin ortağı olacaktır.
e) Evet, bütün varlık sistemleri içinde yedili bir takvim ve yedili bir saatin işlediği görünüyor. Özellikle insan beyni ve metabolizması, 7 günlük haftayı ve 28 günlük ay takvimini kullanıyor. Bu bilgi psikiyatri ilaçlarında daima göz önünde bulunduruluyor. 28’lik aylar, ay takvimine göredir. İbraniler ve Araplar bugün dahi bu takvimi esas alıyorlar. Alfabeleri de 28 basamaklı olan ondalık sistemi gösterecek şekilde sıralanmıştır. Kur’an, yaradılışın bu ince ve gizli takvimini bize gösterdiği gibi; her birisi evrensel hakikatin bir ismi ve anlatımı olarak da 28 peygamberi (misyonu) bize anlatır. O 28 misyonu bizim de üstlenmemizi tavsiye eder.
f) Kur’an bu gibi ayetlerde; genel kanaatin mevcut bilgisine atfen bu altı gün + yedinci gün hakikatini anlatmakla beraber; Fussilet suresinde: İki günde yeri, iki günde dağları; iki günde canlıları, iki günde gökleri yarattı, demekle bize bildiriyor ki: Her ne kadar kozmik, sosyolojik ve biyolojik yedili bir sistem varsa da yaradılış sisteminin tümünün ve içindeki her varlığın aslında iki günü var: Biri kaos, diğeri kozmos…
Tam Türkçe ile anlatılır ise, her şeyin sadece iki dönemi vardır. Biri düzensiz hali; diğeri düzenli hali. Düzensiz hali, Kur’an’da duman kavramıyla[1] anlatılmıştır. Düzenli dönem ise tesviye (düzenleme) kelimesi ile bildirilmiştir. (41/11-12). (Alıntı burada bitti.)
8. Ayet: “Evet, eğer biz belli sayılı bir süre azabı onlardan geciktirsek, onlar, neden bu vaat ettiğin azap gelmiyor, diyecekler. Çok iyi bilinsin ki, azap geldiği gün, hiçbir kuvvet onu onlardan ayıramayacaktır. Alaya aldıkları o azap onları her yönden kuşatacaktır.”
Ayette geçen ümmet kelimesi, süre demektir. Çünkü her ümmetin belirli bir süresi vardır.
9. Ayet: “Evet, her şey imtihan ve gelişme içindir. Onun için insan çok farklı hallere girebiliyor. Ona İlahi taraftan bir rahmet ve başarı tattırsak, sonra o başarı ve rahmeti ondan söksek, o insan tamamen umutsuz ve nankör kesilir.”
10. Ayet: “Eğer o insana dokunan bir ağır zarardan sonra, ona büyük bir nimet tattırsak, artık kötülükleri yendim, benden iyisi yoktur der. Sevinç ve övünmekle şişer; gururlanır.”
Bütün kötülükler benden gitti der, cümlesi 19 harftir. İmtihanını tam kaybeden ve hayatında onlarca 19 tevafukları olan büyük bir lidere bakar. Ayetin tamamı ise, 13 kelimedir.
11. Ayet: “İman edip yararlı işler yapan insanlar müstesna. Onlar böyle yapmazlar. Onlar, bu 11. Sureyi tam yaşarlar. Onlar için büyük bir bağışlanma ve çok büyük manevi bir ücret (ecr-i kebir) vardır.”
Bu son dört ayet, imtihanı vermenin dört temel özelliğini anlatıyor. İnsanı doğruya ve dengeye yönlendiriyor.
12. Ayet: “Sen ey Muhammed, böyle büyük yasalar ve prensiplerle büyük bir imtihanın kapılarını açmışsın. Fakat insanlar, bunları görmeyip ‘Neden onun üzerine gökten bir hazine indirilmedi veya beraberinde bir yardımcı melek yok’ diyorlar. Sen de nerede ise, imtihanını kaybedecek şekilde göğsünü daraltıyorsun. Nerede ise, bu evrensel yasaların ve prensiplerin bir kısmını bırakacaksın. Sen sadece bir uyarıcısın. Bunu bil, bir de her şeyin yönetiminin Allah’ın elinde olduğunu bil. İmtihanını kaybetme.”
13. Ayet: “Yoksa, Muhammed, bu Kur’an’ı uydurdu mu diyorlar. Sen vahiy dili ile de ki: Eğer bu iddianızda doğru iseniz, uydurma da olsa bu Kur’an’ın on suresinin benzerini getirin. Allah’tan başka herkesi ve her şeyi de yardıma çağırın.”
Bu sure Mekke’nin ilk yıllarında nazil olmuştur. Kur’an’ın metin mucizeliğine vurgu var. Fakat henüz o zaman Kur’an’ın mucizevi tasarımı tamamlanmadığından, on sure şartı koşulmuştur. Sonra Ruhul-Kudüs tarafından bu tasarım tamamlanmaya yüz tutunca, artık sadece bir sure getirme şartı var olmuştur, (Bakara, 2/23 ve Nahl, 16/102). Demek Ehl-i Sünnetin, Kur’an daha sonra derlendi, daha sonra kitap haline getirildi, tezi yanlıştır. Kur’an ayetlerine aykırıdır.
14. Ayet: “İşte ey Kur’an şakirtleri olan gerçek Müslümanlar, eğer bu kafirler, sizin bu çağrınıza müsbet cevap vermezlerse, bilin ki, bu Kur’an, Allah’ın sonsuz ilmi olan bir yazılım ile vahiy ediliyor. Allah bu yazılımla, bütün her şeyi birlik içinde yönetiyor. Yani ondan başka tapılacak hiçbir şahıs ve hiçbir varlık yoktur.
İslam dini de öyle beş rükünden beş on uyduruk hadisten ibaret değildir. İslam, bu sonsuz yazılımın hak ve hakikat demek olan dengeli halidir. Varlık ve hayatta sonsuz zıtların hakta dengesi ve barıştırılmasıdır. Dünya ve ahiret, madde ve mana, iman ve bilim dengesidir. Artık ey insanlar, siz Müslüman olacak mısınız?”
Bu 14. Ayet, varlığı, Allah’ı, vahyin mahiyetini, tevhid ve ibadeti, kâinatın işletim sistemi olan yazılım gerçeğini, İslam’ın özünü ve sonsuz ihtimallerden bir ihtimal olan Kur’an tevafuklarını anlamak isteyenler için, 14. Hicri asırda anlaşılan önemli, kapsamlı ve mucizevi bir derstir.
15. Ayet: “Demek kim sadece dünya hayatını ve süsünü istese, onların yaptıklarının tamamını onlara öderiz. Hiçbir işleri boşa gitmez. Hakları tam ve eksiksiz verilir. (Çünkü Allah’ın sisteminde zulüm ve dengesiz işler hiç olmaz.)”
16. Ayet: “Fakat dünya ehli diye ünlenen bunların, ahirette ve hayatın devamında ateş ve acıdan başka hiçbir nasipleri olmaz. Dünyada yaptıkları bütün sanayileri boşa gider. İşledikleri şeyler de batıl ve anlamsız kalır.”
Bu iki ayette ve benzerlerinde, dünyanın insanlık eliyle özellikle Müslümanların eliyle imar edilmesi, cennet haline getirilmesi kınanmıyor. Burada kınanan, sadece, varlığı ve hayatı fani ve dar dünyadan ibaret bilmektir. Burada sadece, sonsuzluk ve ebedilik gibi temel değerlerin inkâr edilmesi eleştiriliyor.
17. Ayet: “Acaba bu ahiretin delil ve belgesine dayanan kişi ile, elinde hiçbir delil olmayan kafirler bir olur mu? Nitekim Allah’tan bir şahit de bunu anlatan vahiyleri okur. Ve daha önce, binlerce arketipin (şahs-ı manevinin) nasıl dirildiğini anlatan Musa’nın kitabı önder (asıl arketip) ve tam başarı/rahmet olarak vardır. Ehl-i kitaptan gerçek inananlar, bu ahireti anlatan Kur’an’a inanır. Dini bir milliyetçilik olarak anlayıp Kur’an’ı inkâr eden hiziplerin ise randevusu, acı ve ateştir.
Sen ey Muhammed, Tevrat’ın ve Kur’an’ın uhreviliği hakkında sakın şüphe içinde olma. Tevrat’ın arketipleri de Kur’an’ın yasal delilleri de ve bu ikisinin sonucu olan ahiret ve diriliş de haktır. Ama insanların çoğu inanmayacaktır; çünkü kafaları soyut manevi hakikatleri anlamaz.”
Bu 17. Ayet, Tevrat’ta ahiret bahsi yoktur diyenlere bir tokat cevaptır. Çünkü her arketip bir ruh ve yasa gibi olup, ona milyonlarca dirilen bireyler asılır. Mesela Ademiyet, bir ruh ve bir yasadır. Onunla elli milyar insan dirilip varlık mahşerine gelmiştir. Mesela Musa, şeriat sahibi bütün peygamberler varlığında dirilen bir arketiptir. En son olarak da Medine’de devlet reisi olan Hz. Muhammed olarak dirilmiştir. Maalesef bunu bilmeyen bilim adamları, Tevrat, Tesniye 34. Babı dillerine dolarlar. Musa, nasıl olur da ölümünü önceden haber veriyor. Demek Musa’nın beş kitabı denilen Tevrat bozulmuştur, derler. Geniş izah için Tevrat da Mucizedir kitabımıza bakın.
Çok ilginçtir; Tevrat’ta da Kur’an’da da 17 sayısı, alem ve ortam değişikliği sembolüdür. Tufan bir ayın 17’sinde başlıyor ve başka bir ayın 17’sinde bitiyor. (Tevrat, Tekvin) Demek Tevrat’ın ve Kur’an’ın sayı ve rakamları dahi bozulmuş değildir. Bunun binlerce örneği vardır.
Fakat maalesef, hiçbir doğru delile dayanmayan, yüzeysel ilim adamları, Tevrat tam dört sefer farklı kişiler tarafından derlenmiştir, diyebiliyor.
18. Ayet: “Halbuki Allah namına yalan uydurandan daha zalim, daha cahil ve daha dengesiz hiç kimse yoktur. Bunlar, kendilerini imtihan eden Rablerinin huzuruna getirilirler. Gerçek şahitler olan alimler, ‘İşte bunlar, her şeyi zıtlarla terbiye eden Rablerine yalan söylediler. Muhakkak Allah’ın laneti bu zalim yalancıların üzerinedir, derler.”
Önemli Bir Hatırlatma: Evet, Kur’an’a yüzde yüz muhalif olarak, Tevrat ve İncil bozulmuştur, onlar artık pistirler diyen Müslümanlar da bu zalim müfteriler kategorisine girerler.
19. Ayet: “O zalimler ki, evrensel ve en doğal yol olan Allah’ın yolunu kapatmaya çalışırlar. Onu eğri-büğrü diye lanse ederler. Onlar, varlığın ebedîliğini ve sonsuz olduğunu, ahiret ve dirilişi inkâr ederler.”
Bu 19. Ayet için onuncu ayetin dipnotuna bakın. Bu iki ayette anlatılan zirve kafirlerin zıddı ise, Kur’an’ın 19 Mucizesini kabul eden Müslümanlardır. Çünkü her şey diyalektiktir. Çünkü her şey zıddıyla ancak var olur yani ancak öyle varlığa varlık katar ve ancak öyle anlam kazanır.
20. Ayet: “Evet, bu zalim müfteriler, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakıp kurtulamayacaklardır. Allah’ın dışında onların hiç yardımcısı olmaz. Azap onlar için katlanır. Onlar işitme ve görme yeteneklerini kaybediyorlar. Dışarıdan onları kurtaracak ek bir bilgi de edinemezler.”
Bu ayet hem dünya için hem ahiret için geçerlidir. Özellikle, materyalist olmuş, varlığın doğal diyalektik yapısını bozmuş olanlara bakar.
21. Ayet: “İşte başta bedenleri ve ruhları olmak üzere bütün varlıklarını kaybedenler bunlardır. Ve dünyada yalandan söyledikleri her şey hafızalarından silinir.”
22. Ayet: “Bu dünyadaki kayıp, çok önemli değildir, çünkü onların ahiretteki kaybı çok daha büyüktür.”
4 ve 22 sayıları, materyalizmin sembolüdür. Evet, katı materyalizm mutlak zarardır. Varlığı ve hayatı, dolayısıyla nimetleri ve lezzetleri tamamen kaybetmektir.
23. Ayet: “Evet, bu kayıp önemli değildir. Çünkü iman edip yararlı işler yapanlar ve böylelikle kendilerini, her şeyi zıtlarla yaratan yani imtihan için var eden Rablerine kaptıranlar, işte onlar cennet (sonsuz varlık ve sonsuz bilinç) ehlidirler. Ayrıca onlar orada ebedidirler.”
Evet, Hz. Muhammed, manen kör ve sağır Mekke müşriklerine karşı, 23 senede böyle sonsuz manevi değerleri bilen ve yaşayan bir nesil yetiştirdi. Hemen hatırlatalım, müşrik kişi, Allah’a inanmayan demek değildir. Varlığı, hayatı ve Allah’ı, sınırlı ve sadece somut maddi bir nesne olarak bilenler demektir.
Bir Hatırlatma: Surenin girişi olan bu yirmi üç ayet, varlık ve hayat, imtihan ve gelişme içindir, diyor. Yani bir ve sonsuz olan varlık ve yaratılış, sonsuz mana katmanlarını sonsuz olarak netice vermesi içindir. Sonsuz olan Allah’ın sayısız seferler olarak, somut ve soyut varlık ve hayat katmanlarını hakkaniyet üzere yaşaması içindir. Bu hakkaniyet kanunu gereği, iki fırka ortaya çıkar. Eğer bunlar dengede kalırsa, iki tarafın da ücreti vardır.
Yok eğer ayrı kalırlarsa veya iki taraf da kötülükte iş birliği yaparsa işte o zaman tufan gerçekleşir. Tufan bu surede, yer ve göğün imhada iş birliği yapması demektir.
24. Ayet: “Evet, iki fırkanın misali, kör ve sağırla, gören ve işitenin misali gibidir. Bunlar yaşam ve kalite olarak hiç, bir olurlar mı? Artık neden bilip mesaj almıyorsunuz!”
İşte gerçek varlık ve hayat algısı, tam doğru ve dengeli din algısı, bilgece ve gerçekçi felsefe ve bilim yolu ve bereketli pedagojik yöntem, bu ayette anlatılıyor. Demek Kur’an’ı basit bir kitap olarak görenlerin kulakları çınlasın, diyebiliriz. Şimdi burada Kur’an, 25 ayetle Nuh Kıssasına geçiyor. Burada yorum isteyen dokuz kahraman ve kavram var:
1- Nuh’un şahsı
2- Onun kavminin ileri gelenleri
3- Etrafında olan fakirler
4- Gemi kavramı
5- Gemiye yüklenen diyalektik çiftler
6- Tufanda boğulan Nuh’un Oğlu
7- Dağ ve dalgalar
8- Bizzat Tufanın mahiyeti ve kendisi
9- Nuh’un gemiden selam ile inmesi
Demek bu dokuz kahramanı ve kavramı önceden yorumlamamız gerekiyor ki; Kıssanın ne demek istediğini ve Hz. Muhammed’le beraber, kıssanın İslam’la ve İslam’ın mukadderatı ile olan ilişkisini bilelim. Kur’an’ın 250 mucizesi böylelikle bu 25 ayetlik kıssada ortaya çıksın. Şöyle ki:
1- Nuh kavram olarak, ilk peygamber ve ilk semavi din sahibi demektir. Kendi dönemi çok ilkeldir. Henüz sınıf farkı yeni yeni ortaya çıkıyor. Yani ticaret ve alışveriş, para ile değil de mal takası şeklindedir. Burada kıssadan hisse Nuh, Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed, Mekke’ye ve müşrik ilkel Araplara gelen ilk peygamberdir.
Bu şahıs ve onun bu suredeki tafsilatlı kıssası asla tarih değildir. Çünkü bir insan, 950 sene yaşayamaz. (29/14) Ve tahtadan olan bir gemi, beş milyon canlıyı istiap edemez. Ve anlatıldığı gibi dünyadaki su miktarı, karadaki her şeyi ve her canlıyı boğacak kadar çok değildir. Ayrıca bu surede belirtildiği gibi, Nuh ve gemidekilerden ayrı milletler ve ümmetler var olmuştur. Demek bu kıssa %100 İslam mukadderatını anlatıyor. Özellikle Asr-ı Saadette Mekke’de olan biten işleri bildiriyor.
2- Kıssada anlatıldığı üzere Nuh’un bütün kavmi sorumlu değiller. Sadece ileri gelen büyükleri sorumludurlar. Zaten Mekke’de sadece bu ileri gelenler İslam’a ve Kur’an’a karşı çıkıyordu.
3- Mekkelilerin yani Nuh kavminin basit zihinli gördüğü fakir (ama gerçekte dahi ve zengin) kişiler, Sahabelerdir. Müşrik ileri gelenleri, bunları kendilerine engel görüyordu. Onlarla aynı seviyede olmak istemiyordu. Yoksa bir ara sosyal statü için, inanmak ister gibi oldular.
4- Bu kıssada, gemi yapmak, insan yetiştirmek demektir. Yoksa Tarihte ne tahta var ne de tufan. Evet, El-Fülk (Gemi) kelimesi de 161 eder. İnsan kelimesi de 161 eder. Evet, Muhammed’in yetiştirdiği Sahabeler, tam birer kurtarıcı idi. Hâlbuki başta Mekkeliler onları hafife alıyordu. Muhammed’in onlarla ilgilenmesiyle alay ediyordu. (11/38)
5- Evet, bu Sahabeler, medeni dünyayı yönetecek kadar büyük dâhiler oldular. Çünkü her birisi bir gemi gibi olan o Sahabelerin kalbine, bilincine ve beynine diyalektik canlı çift kavramları yerleştirmiş, çatıştırmış, denge ve hakkaniyette ürün aldırmıştı.
6- Gemiye binmeyen Nuh’un (İslam’ın) oğlu ise, burada, tek taraflı giden ve sadece maddi değerleri gören bilimler demektir. Nitekim 20. Asrın başında büyük bir alim, İslam dini babadır, bilimler onun oğludur. Baba-Oğul çatışmamalı, diyerek yetmiş sene boyunca din-bilim barışına çalışmıştır.
7- Bu kıssada geçen dağ, ya devlet demektir. Veya Allah demektir. Dalgalar da "Her birisi bir bilim dalı olan, O'nun isimleri" demektir. Demek geminin sosyal hayat denizinde yürümesi de limana çekilmesi de Allah’ın ismiyledir, ifadesi bu bilimselliğe bakıyor.
8- Tufan, zıtların birbiriyle çatışıp dengelenip sonsuz güzelliğe doğru evrimleşmesi değil de her iki zıddın el ele verip bir işi boğması demektir. Evet varlık, hayatın özellikle sosyal hayatın başarısı Muhammedî çizgide akmasıdır.; bütün zıtların sırat- müstakimde dengelenmesidir ve bu dengeyle çok güzel, harika mucizevi meyveler vermesidir. Fakat bazen toplumlar diyalektik yapılarını kaybederler. Tamamen zalim ve dengesiz olurlar. Bunun üzerine yıkıcı bir tufan, başlarına gelir, onları boğar.
9- Bu diyalektik canlı zıtların birbiriyle tam dansı ve ilmi dengesi ve güzel meyveler vermesi hakikatinin İslam’daki ismi, Selamdır.
Selam ve İslam kelimeleri, sözlük ve kavram olarak bütün zıtların barışı, dengelenmesi ve netice vermesi demektir. İşte gerçek ilim, gerçek hayat, gerçek bereket buradadır.
“Etraftan denildi: ‘Ey Nuh, beraberindekilerle beraber, bizden (sonsuzdan) bir denge ve selam ile ve bereketlerle gemiden in. Senin bu yetiştirmen dışında kalan diğer milletleri biz, bir miktar yaşatacağız. Fakat dengesiz yani zalimce gittikleri için sonuçta çok acı bir azap onlara dokunacaktır.” (11/48)
İşte şimdi bu 25 ayetlik kıssanın tefsirine geçebiliriz:
25. Ayet: “And olsun! Biz, Nuh’u onun kavmine bir elçi olarak gönderdik. (O:) “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım, nezirim, dedi.”
Burada Nuh’tan maksat Hz. Muhammed’dir. Surenin başında geçtiği gibi, o da ben ancak bir uyarıcıyım, diyor.
26. Ayet: “Ki sonsuz olan Allah’tan başka hiçbir şeye ibadet etmeyesiniz. Ederseniz, ben sizin için, elem verici bir günün azabından dolayı korkarım.”
27. Ayet: “Kavminden ileri gelen ve kâfir olan meclisleri dedi ki: “Biz senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Ve basit görüşlü alçaklarımızdan başkasının sana tabi olmadığını, sizin bizden bir üstünlüğünüzün bulunmadığını görüyoruz ve sizin yalancılar olduğunuzu biliyoruz.”
Evet, 13 sene boyunca Mekkeliler Hz. Muhammed’e ve Sahabesine böyle muamele ettiler.
28. Ayet: “Nuh dedi ki: “Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorsam, gözünüzden perdelenmiş, kendi katından bir rahmet ve başarıyı bana nasip etmişse… Siz istemediğiniz halde, biz onu size zorla mı kabul ettireceğiz?”
29, 30. Ayetler: “Ey kavmim! Ben bu görevime karşı sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretim, yalnızca Allah’a aittir. Ben o inananları kovacak da değilim. Onlar Rableri ile karşılaşacaklar. Ben yalnızca sizin cahil bir toplum olduğunuzu görüyorum. Ey kavmim! Eğer onları kovarsam, Allah’a karşı kim bana yardım edebilir? Artık düşünmeyecek misiniz?!”
Ayette mal ifadesi, Mekkelilerin mal düşkünü olduklarını vurgulamak içindir.
31. Ayet “Ben, Allah’ın hazineleri/zenginlikleri yanımdadır da demiyorum. Gaybı bildiğimi de söylemiyorum. Melek olduğumu da iddia etmiyorum. Gözlerinizin alçak gördüğü o müminlere Allah mal ve şeref vermeyecek de diyemem. Allah onların içlerinde ne cevherler olduğunu daha iyi bilir. Ben böyle bir şey yaptığım zaman, zalimlerden olurum.”
32. Ayet: “Onlar: ‘Ey Nuh! Gerçekten bizimle tartıştın ve çokça tartıştın. Eğer eski doğru peygamberlerden isen, bize vadettiğin azabı getir’ dediler.”
33. Ayet: “Nuh dedi ki: ‘O azabı (ben getirecek değilim. Onu) eğer dilerse ancak Allah getirir ve siz o zaman kurtulup kaçamazsınız.”
34. Ayet: “Eğer Allah sizi saptırmak istemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermeyecektir. Rabbiniz ve sahibiniz o Allah’tır. (En sonunda) O’na döneceksiniz.”
35. Ayet: “Yoksa “o bunu (bu dini) uydurdu” mu diyorlar? Ey Nuh de ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, uydurma suçu, bana aittir. Fakat ben sizin yaptığınız iftira ve suçtan beriyim.”
Mekkelilerin Kur’an için en çok kullandıkları deyim uydurmadır, ifadesi idi.
36. Ayet: “Ve Nuh’a vahiy edildi ki: “Bu mevcut inananlardan başka, kavminden daha kimse inanmayacaktır. Artık onların yaptıklarından dolayı sıkıntı ve umutsuzluk çekme, üzülme!”
Bu ayet Sahabelerin çok az olacağını bildirir. Halbuki Hz. Muhammed vefat ettiğinde tam 124 bin Sahabî vardı. Fakat bunlar daha sonra mal hırsından dolayı Muaviye tarafına geçtiler. İmanlarını kaybettiler. Bu ve benzeri birçok ayet, bu feci durumu bildirdiği gibi, Mekke fethinden sonra inanmış gibi görünenlerin aslında inanmadıklarını bildiriyor. Evet, Allah için başarı esas değildir, Hakkaniyet dairesinde imtihan edilme esastır.
37. Ayet: “Gözlerimiz ve bilgimizle/vahyimizle gemiyi yap. O zalimler hakkında bizden bir şey isteme. Şüphesiz onlar boğulacaklardır.”
Son cümle olan ‘Onlar mutlaka boğulacaklardır’ ifadesi 1542 ediyor. Bu ise birçok ayetin de teyidiyle bir nevi kıyamet tarihidir.
Ayette geçen gemi yapmaktan maksat insan yetiştirmektir. İnsan iki şeyle yetişir. Ruhani boyut ki gözlerimiz kelimesi ile ifade edilmiştir. Bir bilgi ve eğitim ile ki diğer kelime bunu bildiriyor.
38. Ayet: “Nuh gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri onun yanından geçince, onunla alay ediyorlardı. Nuh onlara: “Eğer bizi hor görüyorsanız, bizi hor gördüğünüz gibi, biz de sizi hor görüyoruz, dedi.”
39. Ayet: “İlerde sahibini alçaltıcı bir azabın kime geleceğini ve kimin başına daimî bir azabın yıkılacağını bileceksiniz, dedi.”
40. Ayet: “Nihayet emrimiz gelince ve tandır kaynayınca (yer ve gök iş birliği yapınca), elin altındaki her çift kavramdan iki çifti yükle, kâfir kalacak olanlar hariç, aileni ve inananları da yükle, dedik. Fakat çok az bir grup ona inanmış idi.”
41. Ayet: “Ve dedi ki: İçine binin. Onun sosyal hayat denizinde yürümesi de limanda durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim, çok bağışlayan ve çok acıyandır.”
Allah’ın adı sonsuzluk gibi bilimsel değerler demektir. Evet, soyut değerler ve bilimsellik her insanı kurtarıcı bir gemi gibi k ılan iki tılsımdır.
42. Ayet: “Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürüyordu. Nuh, bir kenarda (ma’zilde) duran (bî-taraf) oğluna: Ey oğlum! Bizimle gel bütün çift kavramları içine alan gemiye bin ve kâfirlerden (değer tanımazlardan) olma! diye seslendi.”
Nuh din demek olunca onun tarafsız kalan oğlu da diyalektik süreci ihmal etmiş, materyalize olmuş bilimler demektir. Ayette geçen ma’zil ifadesi, İslam’ın bir oğlu olan Mutezilenin bir kısmının böyle olduğuna işaret ediyor. El-Cibal (dağlar) ifadesi 66 ediyor. Allah ismi de 66 ediyor. Dalga (mevc) kelimesi de 99 ediyor. Evet, Mutezile ve çağdaş bir Mutezile olan bugünkü ehl-i fen, Allah ve esması konusunda boğuluyorlar.
43. Ayet: “O: Beni sudan koruyacak bir dağa (devlete) sığınacağım, dedi. Nuh: “Allah’ın rahmet ettikleri hariç, hiçbir şey O’nun emrine karşı koruyucu olamaz, dedi. Ve hemen bir dalga aralarına girdi. O da boğulanlardan oldu.”
Aralarına bir dalga girdi, o da boğulanlardan oldu, ifadesi 1905 ediyor. Evet bu tarih koyu bir materyalizm hatırlatır.
44. Ayet: “Ve: Ey arz, suyunu yut! Ey gök, suyunu kes! denildi. Su azaldı, iş bitti, gemi yüksek bir dağa oturdu. Ve “kahrolsun zalimler!” denildi.”
Bu ayet tufanın bittiğini bildiriyor. Zıtlar artık barışmaya başlıyor. Evet, maddenin sembolü olan 4 sayısı, diğeriyle barışırsa 8 olur. O da sonsuz manevi değerlerin ifadesi olur.
45. Ayet: “Sonra Nuh, Rabbine dua etti ve: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum, benim ailemdendir. Ve şüphesiz vaadin haktır. Ve sen en iyi hüküm verensin, dedi.”
46. Ayet: “Allah: “Ey Nuh! O senin ailenden değildir. O, uygun olmayan bir iştir. Kendisi hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum, dedi.”
Bu ayette o uygun yararlı bir kişi değildir olarak anlatılmayıp; o uygun bir iş değildir denmesi, bizim buradaki yorumların doğruluğu yani oğuldan maksat bilimler olduğunu gösterir.
47. Ayet: “Nuh: Ya Rabbi! Hakkında bilgim olmayan bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlayıp bana rahmet etmezsen, zararlı çıkanlardan olurum, dedi.”
Evet, eğer İslam alemi materyalize olmuş, tek taraflı giden bilimleri diyalektik dengede, ruh- beden, madde-mana, iman-bilim dengesinde yaşatabilse, rahmet ve başarıya mazhar olur. Yoksa çok büyük bir varlığını (oğlunu) zaman denizinde kaybeder.
48. Ayet: “Denildi ki: Ey Nuh! Bizden sana ve seninle beraber olan toplumlara selam ve bereketlerle in. (Diğer) toplumlar ise, onları yaşatacağız. Sonra dengesiz gittikleri yani zalim oldukları için bizim tarafımızdan, onlara elem verici bir azap dokunacaktır.”
Evet, dengeli adil giden toplumlar başta Allah olmak üzere bütün varlığın desteğini alır.
49. Ayet: “Bunlar gaybi (metafizik) haberlerdir (soyut arketipler ve yasalardır). Onları sana vahiy ediyoruz: (Böyle somut tiplemeler olarak senin bilinçaltına gösteriyoruz.)
Bundan önce, bunları ne sen bilirdin ne de kavmin. (Çünkü bunlar beşerî tarih değiller.) Sen diyalektik zıtlar dengesi üzere sabret! Şüphesiz hayırlı sonuç kendini koruyan sorumlularındır.”
Önemli Bir Hatırlatma: Ne sen ne de kavmin bilmiyordunuz ifadesi, bu sosyal soyut yasalar olarak bilmiyordunuz, demektir. Yoksa kuru bir hikâye olarak Araplar da diğer insan milletleri de bunları biliyordu.
Bundan sonra İslam’ın Batı alemi ile olan macerası anlatılıyor. Burada Ad kavmi Batı demektir. Hud da İslam’ın 15. Asırdan sonraki Batı ile olan durumu demektir. Hud kelimesi 15 ediyor. Bu yorum sadece bu sureden anlaşılmıyor. Bütün Kur’an’daki bu kıssa aynı manayı bildiriyor. Nitekim Tarihte asla böyle şeyler keşfedilmiş değildir.
Ayrıca bu yorum burada daha nettir. Evet, bu 11. Sureden 11 ayetlik olan bu kıssa, bütün cümle ve kelimelerde bu yorumu teyit ediyor. Şöyle ki:
50. Ayet: “Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Yalnızca sonsuz olan Allah’a kulluk edin, O’ndan başka mabut ve yaratan yoktur. Sizler ancak ideolojiler tarzında yalan uyduruyorsunuz.”
Burada kardeşleri ifadesi, dini tebliğde din adamlığı tarzında ayrıca bir sınıfın olmaması gerektiğini bildiriyor. Nitekim İslam’da herkes tebliğden sorumludur. Ayrıca bir din adamları yoktur.
51. Ayet: “Ey kavmim! Ben bu görevime karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca beni yaratan Allah’a aittir. Artık aklınızı çalıştırıp riski yenmeyecek misiniz.?”
Maalesef Müslümanlar bugün özellikle Batı alemine karşı dini, dünya çıkarları karşılığında satıyorlar. İhlası kaybediyorlar. Onun için başarı bulunmuyor.
52. Ayet: “Ey kavmim! Sahibiniz olan Allah’tan bağışlanmak dileyiniz: Diyalektik dengelerdeki eksiğinizin bağışlanmasını dileyin. Sonra O’na (soyut aleme) yöneliniz. Ki gökten üzerinize bol yağmur göndersin. Kuvvetinize ilave kuvvet katsın. Suçlular olarak sırt çevirip kaçmayın.”
Evet, Batı alemi kuvvetlidir. Eğer bu dengelere de dikkat etse, güçlerine güç katarlar.
53. Ayet: “Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize bir mucize delil ile gelmiş değilsin. Ve biz, senin sözünden dolayı, ilahlarımızı bırakacak ve sana inanacak değiliz.”
Evet, Batı alemi, birer ilah gibi yapıştıkları ideolojilerini bırakmıyor. İslam dininin dengeli yapısını da bilmedikleri için onu yetersiz görüyorlar.
54, 55. Ayetler: “Biz ancak; ‘Bir kısım ilahlarımız/güçlerimiz, seni kötülüğe sarmıştır’ deriz. Hûd cevaben: “Ben Allah’ı şahit gösteriyorum, siz de şahit olun; ben, Allah’a eş koştuğunuz, onun dışında ibadet ettiğiniz bu putlardan beriyim. İşte hepiniz bana tuzak kurun, sonra bana mühlet vermeyin.”
Evrensel şahitlik bilimsel bir yöntemdir. Ayet, Batının bilimsel ve belgelerle iş gördüğüne ve çok siyasi tuzaklar kurduğuna işaret ediyor.
56. Ayet: “Ben, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. (İşlerimi onun idaresine bırakıyorum.) Hiçbir canlı yoktur ki, ipinin: idaresinin ucu Allah’ın elinde olmasın. Şüphesiz Rabbim, dosdoğru bir yol (sırat- ı müstakim) üzeredir.”
Ayet, Batının bütün canlıları başıboş ve özgür gördüklerini söylüyor. Hâlbuki bütün canlılar, sonsuz bir yazılım için eko-sistem olarak yaşıyorlar Yönetimleri o ilahi yazılım ile yapılıyor. Allah’ın sırat-ı müstakim üzere olması ise, dengelere dayalı olan yazılımla her işi gördüğünün ifadesidir. Evet, yaratma artı ve eksiyi dengelemekle olduğu gibi, sağlık da beslenme de din de sosyal devlet de dengelerden ibarettir.
Evet, Batı alemi, canlıları başı boş biliyor. Yaratmanın enerji, yazılım ve evrim (kudret, ilim, irade) çerçevesinde sonsuz dengelerle dört boyutlu yazılımla olduğunu bilmiyor. Halbuki bu iki önemli iş, bir tek buyrukla yani bir tetikleme ile olabiliyor.
57. Ayet: “Eğer sırt çevirip dönerseniz, şüphesiz benimle size gönderilen mesajı size ulaştırdım. Rabbim sizin yerinize yeni bir kavim getirecektir. Siz O’na asla zarar veremezsiniz. Şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup muhafaza edendir.”
58. Ayet: “Azap emrimiz geldiğinde Hûd ve onunla inananları, bizden bir rahmet/başarı ile kurtardık. Onları, kaba, kalın bir azaptan kurtardık.”
Kaba azap ifadesi 1940 ediyor. Gerçekten o tarihte kızışan 2. Dünya Savaşı, Batı için çok kaba, kalın acıklı bir azap idi. Nitekim Hud ve beraberindeki (İslam Dünyası) bu azaptan kurtuldu. Bu savaşa girmediler.
59. Ayet: “İşte bu Ad (Batı) Rablerinin diyalektik süreçteki ayetlerini (bilgi ve belgelerini) inkâr ettiler. O’nun peygamberlerine isyan ettiler. Her cebbar, inatçı idarecinin emrine uydular.”
Ayet açıkça, Hitler, Mussolini, Stalin gibi Batının zalim liderlerini gösteriyor.
60. Ayet: “Bu dünyada da lanete uğradılar, kıyamet günü de. Evet, Ad, Rablerinin yetiştirmesini inkâr eden bir topluluk idi. Demek Hûd’u dinlemeyen Ad kahrolsun!”
Şimdi sıra Semud kavmine geldi. Semud ise bütün Kur’an’da Doğu milletleri demektir. Onlara Arap bir peygamber gelmiş. Salih Peygamber. Ona deve gibi verimli bir mucize verilmiş. Üzerinde 19 Mucizesi olan Kur’an. Nitekim Nakatün: (Deve) kelimesi 551 (19*29) ediyor. Semud kelimesi de genellikle Semudâ olarak yazılır. Bu da yine 551 ediyor. Bu sayı Kur’an’ın mucizevi olarak nasıl 29 harften ortaya çıktığını bildiriyor. İşte bu sekiz ayetlik Salih ve Semud kıssasına geçiyoruz. Şöyle ki:
61. Ayet: “Semud kavmine de kardeşleri olan Salih’i gönderdik. Salih onlara dedi ki: Ey kavmim! Yalnızca sonsuz olan Allah’a ibadet edin, O’ndan başka mabud ve yaratanınız yoktur. O sizi yerden inşa etti, sizi yeryüzünde sömürge olarak yaşattı. O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na yönelin. Şüphesiz benim Rabbim, her şeye çok yakın ve her duaya cevap verendir.”
Bu ayet ‘O sizi yerden inşa etti’ ifadesiyle insanın evriminin önce Doğuda başladığını bildirir. Ondan sonra gelen ifade ise, Doğunun çok uzun bir dönem müstemleke kalacağını bildirir. O'ndan bağışlanma dileyin, ifadesi Doğunun diyalektik süreçte genellikle geri kaldığını bildirir. ‘O'na yönelin, O yakındır ve cevap verendir’ ifadesi Doğunun büyük çoğunlukla Deist olduğunu bildirir. Nitekim 62. Ayetin son cümlesi bunların bir kısmının de agnostik olduğunu bildiriyor. Evet, Doğunun Deizmi ve agnostikliği teorik olarak değilse de pratik olarak aynen doğrudur.
62. Ayet: “Onlar dediler ki: Ey Salih! Bundan önce sen içimizde, itibarı sağlam biri idin. Babalarımızın ibadet ettiği putlara ibadet etmemizi mi bize yasaklıyorsun? Ve biz, senin bizi ona çağırdığın meselede şüphe içindeyiz. O mesele bizi kuşkulandırıyor.”
Ayet, Doğunun ecdat-perestliğini ve gizli agnostikliğini açıkça anlatıyor.
63. Ayet: “Salih dedi ki: “Ey kavmim! Ya ben, Rabbimden gelen bir delile dayanıyorsam? Ve kendi katından bana bir rahmet ve başarı vermişse? O'na isyan edersem, Allah’a karşı kim bana yardım edebilir? O zaman sizin bana, zarardan başka bir katkınız olmaz.”
Bu ayet de Doğunun yaygın olan isyankârlığını ve bu isyanların genellikle büyük zararlarla bittiğini bildiriyor.
64. Ayet: “Ey kavmim! Bu, Allah’ın devesidir. Sizin için bir mucizedir. Bırakın, Allah’ın arzında otlansın. Ona kötülükle dokunmayın, yoksa çok yakın bir azap sizi yakalar.”
Burada deveden maksat Kur’an’dır. Evet, Kur’an esas alınsa Doğunun makus talihi düzelir.
65. Ayet: “Bunun üzerine onlar, devenin el ve ayaklarını kestiler. (O Kur’an’ın fonksiyonlarını işlevsiz kıldılar.) Salih de onlara: Üç gün (üç yüz sene) yurtlarınızda yaşayın. Sonra bunun intikamı sizden alınır. Bu, yalan olmayan bir vaattir, dedi.”
Evet, Doğu, Moğol ve Avrupa akınları ile çok belalar ve azaplar gördü.
66. Ayet: “Azap emrimiz geldiği zaman, Salih ve onunla inananları bizden bir rahmet ve başarı ile kurtardık. O günün alçaltıcı durumundan da (kurtardık.) Şüphesiz Rabbin, kuvvet ve izzet sahibidir.”
Ayette geçen kuvvet, enerji demektir. İzzet de sonsuzluk demektir. Bunlar ise Doğu milletlerinin bilmediği iki temel kavramdır.
67. Ayet: “Ve bir ses ve patlama (sayha) o zalimleri yakaladı. Evlerinde yığılıp kaldılar.”
Büyük patlama demek olan sayha kelimesi 113 eder. Bu sayı ise, necis ve hapis gibi pis şeylerin sayısıyla eşittir.
68. Ayet: “Sanki orada hiç yaşamamışlar gibi oldular. İşte Semud kavmi, Rablerini inkâr eden bir toplum oldular. Demek bu Semud kavmi, kahrolsun!..”
Bundan sonra İbrahim’in misafirleri ve Lut kıssası geliyor. Yani 15 ayetle azap meleklerinin Hedonist Homoseksüellerle olan macerası anlatılıyor. Fakat tefsire geçmeden önce bir ön izah gerekiyor. Şöyle ki:
İbrahim burada, İbrahimi dinler olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam Ümmetleri demektir. Burada Tarihi şahsiyetler anlatılmıyor. Evet, başta Âdem olmak üzere Tevrat kıssaları hiçbiri Tarih değildir. Bu soyut ve sosyolojik gerçeği beş kitabımda gösterdim.
Nitekim misafir deyimi, sorun ve sorumluluk manasına gelir; rüya, bilinçaltı, vahiy ve hatta halk literatüründe. Evet, o gün için Mekke’de, sonra Orta Çağda özellikle Yunanda, Osmanlıda ve İran’da bilhassa çağımızda Hedonizm ve Homoseksüellik başta olarak LGBT, bu üç semavi dinin en büyük sorunudur. Bunun da tek bir çaresi vardır: Semavi İlahi bir afet ve nükleer bir patlama.
Evet, dünyadaki Hedonizme düşman olan dindarlar, din-bilim barışını sağlamakla varlık ve hayat hakikattir, absürt ve anlamsız değildir, dedirtebilseler ve bu surenin gösterdiği üzere diyalektik dengeyi kendilerine prensip yapsalar, bilim melekleri, aktif olarak devreye girecektir. Ve bütün umutsuzlukları hem dindarlardan hem diğer insanlardan silecektir.
İşte bu kıssanın tefsirine geçiyoruz:
69. Ayet: “And olsun! (Önemli bir gerçek olarak) melek elçilerimiz İbrahim’e müjde ile geldiler. Selam! dediler. İbrahim: (Size de) selam olsun! dedi. Ve çok beklemeden kızartılmış bir buzağıyı getirdi.”
70. Ayet: “Ne zaman ki İbrahim, onların ellerinin ona ulaşmadığını görünce, onları yadırgadı ve onlardan korktuğunu gizledi. Dediler ki: “Korkma! Biz, Lut kavmine gönderilen elçileriz.”
Evet, robotlar yemek yemediği gibi melekler de yemek yemez.
71. Ayet: “İbrahim’in hanımı da ayakta idi, güldü. Biz de ona İshak’ı müjdeledik. İshak’ın ardından da Yakub’u…”
Burada İbrahim, İbrahimî dinlerin sahipleridir. Sevinen Hanımı ise, İslam çevreleridir. İshak da İslam İmparatorluklarıdır. Yakup, modern İslam devletleridir. Lut ise Ehl-i Beyti temsil ediyor. Demek bazı müsteşriklerin Muhammed, Yakub’u da İbrahim oğlu sanıyor, demeleri çok cahilce bir iddiadır.
72. Ayet: “İbrahim’in hanımı: Vay halime! Ben ihtiyar bir kocakarı iken, bu beyim de yaşlı iken, ben nasıl doğururum? Bu çok acayip bir şeydir, dedi.”
Evet, İbrahimi Gelenek için dört bin sene ömür veriliyor. Fakat galiba daha da yaşlıdır.
73. Ayet: “Onlar dediler ki: Allah’ın emri mi sana acayip geliyor. Bu, Allah’ın siz Ehl-i Beyt’e olan rahmet/başarı ve bereketidir. Şüphesiz Allah, bütün nimetlerin sahibi, övülmeye layık ve yüce şeref sahibidir.” (Her şeyin sahibi o olduğu için, her zaman her şeyi verebilir.)
Evet, Emeviler İslam’a karşı-darbe yaptı ise de Ehl-i Beyt-i Muhammed sayesinde daha sonra birçok imparatorluk ve devlet kuruldu.
74. Ayet: “Korku İbrahim’i bırakınca ve ona müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizimle mücadele etmeye başladı”
Evet, İbrahimi Gelenek LGBT’ye çok kızıyor. Ama yine de şefkatlerini eksik etmiyorlar.
75. Ayet: “Şüphesiz İbrahim, çok şefkatli, içli ve Rabbine yönelen idi.”
76. Ayet: “Melekler: Ey İbrahim! Sen bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin azap emri gelmiştir. Ve şüphesiz geri çevrilmeyecek bir azap onlara gelecektir.”
77. Ayet: “Elçilerimiz Lut’a geldiklerinde, Lut fenalaştı, onlara güç yetiremedi ve: Bu çok sert, kötü bir gündür, dedi. (Azabın geleceğini sezdi.)”
78. Ayet: “Lut’un kavmi ona doğru koşarak geldiler. Daha önce de kötülükler işliyorlardı. Lût: “Ey kavmim! İşte bunlar benim kızlarım! Onlar sizin için daha temizdirler. Artık Allah’tan korkun ve misafirlerim hakkında beni rezil etmeyin. (Homoseksüelliği bırakın.) İçinizde aklı başında doğru karar verecek bir adam (Reşid Adam) yok mu? dedi.”
Ayet, çağrışım tarzında insanlık aydınlandıktan sonra; özellikle Osmanlı Homoseksüelliği, tam aydın olan Reşit Paşadan sonra azaldı, diye işaret ediyor.
79. Ayet: “Onlar: Sen bilirsin, bizim senin kızlarında bir hakkımız yoktur. Ve sen bizim ne istediğimizi de biliyorsun, dediler.”
80. Ayet: “Lut: Keşke benim size karşı koyacak bir kuvvetim olsaydı veya sağlam bir kaleye (ve kabileye) sığınabilseydim, dedi.”
81. Ayet: “Melekler: Ey Lut! Biz senin Rabbinin elçileriyiz, onların eli sana ulaşmayacaktır. Gecenin bir bölümünde aileni al, git. Hanımın hariç kimse geri bakmasın. Şüphesiz kavminin başına gelecek azap onun da başına gelecektir. Azapla buluşacakları zaman, sabah vakti olacak. Artık sabah (Aydınlanma Dönemi) yakın değil mi?”
Bu ayet de Lut’un Hanımını istisna etmekle, LGBT içinde en etkin akım Feminizm olacak diye bildirtiyor.
Bu surede sekiz Peygamber ismi ve sekiz defa Lut ismi geçiyor. Demek her bir peygamber bir Ehl-i Beyttir. Kötülüğü ve ahlaki çöküntüyü önlüyor.
82, 83. Ayetler: “İşte emrimiz geldiği zaman, biz o şehrin altını üstüne getirdik. Üzerlerine çamurdan biçilmiş Rabbin katından (gayb âleminden) işaretlenmiş sert taşlar yağdırdık. Demek böyle bir azap, zalimlerden uzak olmaz.”
Şimdi Sırada İslam’ın Medyen ile (Kırsal/Köylü Kesimle) Olan Durumu anlatılıyor.
84. Ayet: “Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Şuayb şöyle dedi: Ey kavmim! Yalnızca sonsuz olan Allah’a ibadet edin. Ondan başka ilah ve yaratıcınız yoktur. Ölçü ve tartıyı eksiltmeyin, sizin mal ve mülk içinde yüzdüğünüzü görüyorum. Ben sizin için, her şeyi kuşatan bir günün azabından korkarım.”
85. Ayet: “Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı tam olarak adaletle ifa edin, insanların eşyalarını haksız olarak almayın, yeryüzünde bozguncular olarak koşturmayın.”
86. Ayet: “Eğer inanıyorsanız, Allah’ın size bıraktığı (helal) mal ve birikim, sizin için daha hayırlıdır. Ben sizi (Allah’ın azabından) koruyacak da değilim.”
87. Ayet: “Onlar: Ey Şuayb! Senin namazın mı sana bizim babalarımızın ibadet ettiklerine ibadet etmeyi veya mallarımızda istediğimiz gibi tasarruf etmeyi bırakmamızı buyuruyor? (Bu nasıl iştir?) Çünkü biz seni şefkatli ve reşit bir adam olarak biliyoruz, dediler.”
Evet, köylü kesim, dini namazdan ibaret biliyor. Ecdat-peresttir. Özgür davranmayı sever.
88. Ayet: “Şuayb dedi ki: Ey kavmim! Ya ben her şeyi zıtlarla terbiye eden Rabbimden gelen bir delile (mucizeye) dayanıyorsam ve kendi katından bana güzel bir rızık vermişse? (O zaman ne dersiniz?) Ben bu işleri size yaptırmayıp kendim yapıyor da değilim. Ben sadece, gücüm yettiği kadar düzeltmek/barıştırmak istiyorum. Muvaffakiyetim de (başarım da) ancak Allah iledir. Yalnızca O’na tevekkül ediyorum ve yalnızca O’na yöneliyorum.”
Ayet, kırsal kesimde barışseverlik ve zenginlik ve iyi örnek olmak, dediğini bizzat uygulamak çok önemlidir, diyor.
89. Ayet: “Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz, Nuh, Hud ve Salih kavimlerinin başına gelen musibetin aynısını başınıza getirmesin. Lut kavmi de (zaman ve mekân itibarıyla) sizden pek uzak değiller.”
90. Ayet: “Rabbiniz olan Allah’tan bağışlanmak dileyin (istiğfar). Sonra O’na yönelin (tevbe). Şüphesiz Rabbim, şefkat ve sevgi sahibidir.”
91. Ayet: “Onlar dediler ki: Ey Şuayb! Senin dediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Seni içimizde zayıf bir kişi olarak görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı, seni recmederdik. Senin bizim yanımızda bir itibarın da yoktur.”
Tipik köylü değerleri ve tepkileri veriyor bu ayet. Evet, söz anlamazlar. Zayıfı ezerler. Güce taparlar. Aşiretçilik yaparlar.
92. Ayet: “Şuayb dedi ki: “Ey kavmim! Kabilem sizin yanınızda Allah’tan daha mı güçlüdür ki siz, Allah’ı arkanıza atıp (unutup) ilgilenmiyorsunuz? Şüphesiz Rabbim, sizin yaptığınız her şeyi kuşatmıştır.”
Çok ilginç; ayet, Allah’ın ilmini kuşatma deyimi ile anlatıyor. Çünkü kırsal kesim soyut şeyleri anlamaz.
93. “Ey kavmim! Siz kendi yerinizde çalışın, ben de çalışıyorum. Alçaltıcı azabın kime geleceğini, kimin yalancı olduğunu pek yakında bileceksiniz. Sonucu gözetin, ben de sizinle gözetiyorum.”
94. Ayet: “Emrimiz geldiğinde, Şuayb ve onunla inananları bizden bir rahmet ve başarı ile kurtardık. Ve o zalimleri bir ses ve patlama yakalayıverdi, evlerinde yığılıp kaldılar.”
95. Ayet: “Sanki orda hiç yaşamamış gibi (oldular.) Demek Semud kavmi (Doğu alemi) kahrolduğu gibi, Medyen halkı da (kırsal kesim de) kahrolsun!”
Semudâ olarak okunsa bu 95. Ayet (19*5) 38 (19*2) harftir. Evet, Kur’an’da Semud kelimesinin doğru yazılışı elif iledir.
96, 97. Ayetler: “And olsun! (Bütün insanlık aleminde her çağda ve bölgede çok önemli bir hakikat olarak) Biz Musa’yı da ayetlerimizle (bilgi ve belgelerimizle) ve apaçık otoriter bir güç ile (peygamber olarak) Firavun ve Meclisine gönderdik. Fakat o Meclis, Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri (yönetimi), yerinde olan (reşit) bir karar değildi.”
Bu iki ayetin tefsiri olarak Şuara, Neml ve Kasas (26., 27., 28.) sureleri üzerlerine olan detaylı tefsirimize bakın. Bunlarda gördüğümüz gibi Musa, şeriat sahibi olan bütün Peygamberler demektir. Firavun, Tanrılık iddia eden bütün despot siyasilerdir.
98. Ayet: “Kıyamet günü kavmine önder olur, onları su yerine ateşe vardırır. Varılmış ne kötü bir varıştır o!”
99. Ayet: “Peşlerinde, bu dünyada da lanet yağdı, kıyamet günü de. Verilmiş en kötü armağan işte o lanettir!”
Lanet, tam bir mahrumiyet ve hiçbir beğeni almamak demektir.
100. Ayet: “Bunlar (bu surede anlatılan sekiz kıssa) köy ve kasabaların soyut arketipal yasalarıdır. Onları sana uyguluyoruz. O köy ve kasabaların bazıları ayaktadır, bazıları da biçilmiş gibi yerle bir edilmiştir.”
Kıssa kelimesi uygulamalı okumak demek olduğu gibi sadece uygulama manasına değil. Makas kelimesi de buradan gelir. Çünkü kumaşı bedene uyarlıyor. Evet, bütün kıssalar Hz. Muhammed ve Ümmeti modelleri üzerinde uygulanmıştır. İslam Alemi bunlardan çok dersler çıkarmalıdır. Onları Tarihi hikayeler olarak okumamalıdır.
101. Ayet: “Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiği zaman, Allah’ın dışında çağırdıkları o putları, onlara hiçbir fayda vermedi. Helak ve yıkımdan başka hiçbir katkıları da olmadı.”
Bu ayetteki zulüm kavramı, İslam Aleminin maddi-manevi dengesizliğini anlatıyor. Çünkü zulüm sadece adam öldürme demek değildir. Onun birinci manası dengesiz gitmektir. Zulmet/zulûmat kelimesi de buradan geliyor. Çünkü karanlıklar insanı dengesiz yapar. Evet, dengeli gitmek, başka bir tabir ile sırat-ı müstakimde olmak Muhammed’in Kur’an’dan sonra ikinci büyük mucizesidir. Bu sırat-ı müstakim çok detaylıdır. En önemli noktaları fakir-zengin dengesi, kadın-erkek dengesi, dünya-ahiret, ölüm-hayat dengesi ve çağımızda iman-bilim dengesidir. İşte İslam alemi bunları yitirdiği için sefaletten çıkamıyor.
102. Ayet: “Köy ve kasabalar zulmederken (dengesiz giderken), Rabbinin onları yakalaması, işte böyledir. Şüphesiz Rabbinin yakalaması, acıklı, elem verici ve serttir.”
103. Ayet: “Evet, ahiret azabından korkan için bu kıssalarda belge ve ibret vardır. Bu ahiret, insanların kendisi için toplatılacağı ve her şeyin orada görüleceği bir gündür.”
Evet, kıssalar birer arketiptirler, soyut yasalardır. O yasalara, dirilen milyonlarca ve milyarlarca numune takılır. Bu manada Tevrat tam arketipler kitabı olduğundan ahiretin en büyük delilidir. Kur’an da dengelere dayandığından ikinci büyük delilidir. Bundan sonra surenin sonuna kadar 20 ayet bu dengeleri anlatacaktır.
104. Ayet “Evet, ahiret varlığın en büyük hakikatidir. Biz onu ancak, imtihan için sayılı bir güne kadar geciktiriyoruz.”
105. Ayet: “O gün geldiği zaman Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. O gün onlardan bazıları mutsuz (Şaki) bazıları da mutludur (Said.)”
106. Ayet: “Mutsuz olanlar, ateş içindedirler, orada feryat u figan ederler. (1) (1) Veya sıkıntılarından zor nefes alıp verirler.
107. Ayet: “Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer kaldıkça orada devam edecekler. Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır.”
108. Ayet: “Said (mutlu) olanlar ise, Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer kaldıkça, onlar o mutlulukta (cennette) devam edeceklerdir. İşte bu, kesilmeyen İlahî bir bağıştır.”
Evet, hakiki imtihanda insanlar böyle iki fırkaya ayrılırlar. Geneli ise belli bir tapınma biçimi içinde olur. Onlar için imtihan tam tahakkuk etmiyor. İşte böyleler için dengelere dayanan Kur’an’ın emri şöyledir:
109. Ayet: “Ey Muhammed ve ey Müslüman, bunların taptığı şeylerin batıllığı hakkında hiçbir şüphen olmasın. Daha önce babaları nasıl tapıyor idiyse, onlar da öyle tapıyorlar. Biz onların nasiplerini hiç eksiltmeden vereceğiz.”
Sanki ayet bugünü anlatıyor. Çünkü ortalıkta bilinçsizce bir ibadet tarzı ve dengesizce hatta cahilce bir dindarlık vardır. Bunlar dinlerin evrenselliğini ve bilimselliğini bilmiyorlar. Sürekli çelişkili görüşlerle kafaları tam çorba gibidir. Diğer kitapları ve dinleri ise sürekli dışlıyorlar Düşman belliyorlar.
110. Ayet: “And olsun! (Çok doğru bir hakikat olarak) Biz Musa’ya kitabı verdik. Onun hakkında da ihtilaf ettiler. Eğer Rabbinden verilmiş bir imtihan sözü olmasaydı, yargılanıp işleri bitecekti. O kâfirler, bu kitap ve Kur’an’ın vahyi hakkında çok kuşku verici bir şüphe içindedirler.”
Maalesef sadece İslam Alemi değil, belki bütün insanlık, saf yasa ve arketipler olan dini /semavi kitapları Tarih diye okuyor. Dolayısıyla dinleri hurafe görüyor. Varlık ve hayat hakikattir, nimettir, güzeldir, diyemiyorlar. Anlamsızlık ve absürtlük içinde boğuluyorlar. Bu çukur durum Batı alemi için de Asya için de geçerlidir. Ve bu surenin birinci amacı Kur’an’ın mucizeliği ile, dengeli ve bilimsel yapısıyla bu çukuru kapatmaktır.
111. Ayet: “Şüphesiz senin Rabbin, hepsinin de amellerinin karşılığını eksiksiz verecektir. Muhakkak O, onların yaptıklarından çok iyi haberdardır.”
Evet, zerre kadar ne iyilik ne kötülük karşılıksız kalmayacaktır.
112. Ayet: “Artık sen de sana tabi olanlar da emredildiğiniz gibi dengeli ve dosdoğru yolda (sırat-ı müstakimde) yürüyün. Sakın ve sakın azmayın. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızı ve sizin dengesizliklerinizi çok iyi görendir.”
113. Ayet: “Zulmedenlere/dengesizlere meyletmeyin, Allah’ın dışında hiçbir dost bulamazken size de ateş dokunur. Sonra size yardım da edilmez.”
Acaba Müslümanlar ve İslam Alemi için bu iki ayetten daha net daha keskin bir uyarı ve ikaz olabilir mi?! Halbuki sadece iman-bilim dengesine riayet etseler yine paçayı kurtaracaklar.
114. Ayet: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu namaz, zikredenler için bir uyarıcı bir bilgidir.”
Aslında beş vakit namaz var. Hz. İbrahim için yedi vakit varmış. (İbn Nedim Fihristi). Fakat burada ayet namazın dengeleyici yönüne ve akşam-sabah diyalektiğine ve onların dengesine dikkatleri çekmek için cümle öyle gelmiştir. Gündüz için ayrıca namaz kılın dememiş. Çünkü gündüzde yapılan işler namaz yerine geçiyor. Kur’an iki yerde (2/238; 24/41) günlük işlere de namaz diyor. Evet, bu ayette namaz ifadesi böyledir. Bu ayet Tarihe de ışık tutuyor; çünkü Mekke Döneminin başlarında yani bu surenin indiği zaman, namaz sadece üç vakit idi.
115. Ayet: “Ve ey Muhammed, varlık ve hayattaki zıtları dengelemede zorlanma; sabret. Çünkü Allah, iyilerin ve güzellik yapanların ücretini zayi etmez.”
Kur’an hayata bir sanat nazarıyla bakıyor. Bu sanat da bu estetik yaklaşım da bütün zıtları sırat-ı müstakimde denge içinde yaşamakla olur. Bu çok zordur. Ama insan için meleke haline gelirse daha onun dışında yaşamak istemez. Demek ahiret için dünyayı, iman için bilimi terk etmek ve dengesiz gitmek İslam dininde esas değildir. Kur’an’da hayat, sanat, estetik ve güzellik yoktur diyenlerin kulakları çınlasın.
116. Ayet: “Sizden önce gelip geçen, mal ve mülk/bakiye/büyük birikim sahibi olan o çağların hiçbiri neden yeryüzündeki bozgunculuğu bu mucizevi, canlı dengelerle engellemedi? Yalnız oralardan kurtardığımız çok az bir grup engellemeye çalıştılarsa da zulmedenler kendilerine verilen refahın peşine düştüler ve ağır suçlulardan oldular.”
Bakiye, Kur’an’da üç sefer geçer; büyük birikim demektir. Türkçedeki silinecek bakiye demek değildir. Nitekim Avrupa’da sırf bu kelime için bir müsteşrik kitap bile yazmıştır.
117. Ayet: “Köy ve kasabaların ahalisi yapıcı/barışçı olduğu müddetçe, imtihan için her şeyi zıtların dengesiyle yaratan Rabbin, onları zulüm ile helak (yok) edici değildir.”
Kötülüğü Allah’a verenlerin kulakları çınlasın.
118, 119. Ayet: “Şayet Rabbin dileseydi, bütün insanları bir tek ümmet (toplum) yapardı. (İnanan-kafir, fakir-zengin gibi sınıflar olmazdı.) Fakat Rabbinin rahmet ettikleri (başarı verdikleri) hariç, onlar sürekli ihtilaf içindedirler. Zaten Allah da onları bu ihtilaf için yaratmıştır. (Yani onları imtihan ve kalite gereği yaratıyor.) Ki, Rabbinin; Ben Cehennemi tümüyle, cinlerden ve insanlardan dolduracağım, sözü gerçekleşsin.” (*)
(*) Diyalektik yapı ve zıtların çatışması, kâinat yapısının iki temel unsurudur. Allah, kâinatı o iki temel üzere yaratmıştır. Evet, Allah bir zıddın varlığını başka bir zıt ile gösteriyor. Varlığa ve hayata sonsuzluk veriyor.
O zıtları birbiriyle çarpıştırarak kâinata hareket ve güzellik veriyor. Ve o hareketler kâinatı güzel gelişmelere doğru götürüyor. Nihayet iyilikler ve iyiler Cennete, kötülükler ve kötüler Cehenneme… Bunun tersini istemek ise, varlığın ve hayatın olmamasını istemek demektir.
120. Ayet: “Peygamberlerin her biri bir yasa ve arketip olan haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz.: (Senin modelin üzere uyguluyoruz.) Bu surede de müminler için zikir (bilgi ve mesaj), öğüt ve dengeye dayalı hatırlatmalar sana geldi.”
Sen de ey Muhammed, bir müminsin. İmtihan altında olduğunu bil.
121. Ayet “Bütün bu mucizeliklere rağmen inanmayanlara de ki: “Kendi yerinizde çalışın, biz de çalışıyoruz.”
122. Ayet: “Bekleyin, biz inananlar da kesin bekliyoruz.”
Yani dinin temelinde irade ve özgürlük var. Bekleyin kelimesi 1564 ediyor. Biz de bekliyoruz, cümlesi ise, 1748 (19*92) ediyor. Bunlar bireysel ve kitlesel ölümlerin; kıyametlerin bilgisidir.
123. Ayet: “Göklerin ve yerin (fizik ve metafiziğin) gaybı (gizli idaresi) Allah’ın elindedir. (Çünkü yazılımla yönetiliyor.) Her şey bütünü ile O’na döner. (O'nun elindedir.) O’na ibadet et ve O’na tevekkül et: (İşini ona bırak). Çünkü o yaptıklarınızın hiçbirinden habersiz değildir.”
İşte bu surede anlatılan detaylar, bu davaların güçlü bir delilidir.
14.07.2026
Bahaeddin Sağlam
[1] Bugün bilim dünyasında kaos kavramının duman ile ifade edilmesi de Kur’an’ın bir mucizeliğinin işaretidir.