Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 201
‘EKO-Sosyal Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…
çare ve çözüm önerilerimiz de bu yazılarda uygulanmayı bekliyor…
Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
***
“İz karrabâ kurbânen / İkisi bir kurban takrib etmişti” (Maide 27)
“Kurban” kelimesi “kırba”dan gelir. Türkçede de kullanılmaktadır. Batılıların “matara” dedikleri su kabıdır. Yolculuk yapan insanlar yiyeceklerini normal olarak meyvelerden alabilirlerdi ama su her yerde bulunmazdı. Yaprakla örtüldüğü gibi kabak bitkisinin içini boşaltırsanız doğal su kabı olur. Herhangi bir kap anlamına da gelebilir.
“Karrabâ” kelimesi su kabını doldurmak anlamımdadır.
“Kurban” kelimesi masdardır, nekredir. Tek kap anlamına geldiği gibi benzer kaplar anlamına da gelir. Yani bir tür kap demek olur.
İnsanın ilk yaratıldığı günden itibaren aşiret hayatı başlamıştı. Hz. Âdem’in çocukları vardı. Çocukları evlenmişler ve torunları olmuştu. Bunlar bir arada yaşamaya başladılar. Topladıkları meyveleri veya kırbaya doldurdukları suları getirip Hz. Âdem’e veriyor, Hz. Âdem de onları ihtiyaca göre bölüştürüyordu. Beş-on tavuğun horozu veya beş-on civcivin anası da böyle yapmaktadır. Tam olarak bugünkü mübadele yoktu ama iyi çalışan kimselerin hakları da Hz. Âdem tarafından gözetiliyordu. Diyelim ki, aşiret içinde suyun depolandığı bir yer vardı. Bu yer taşlarla yapılmış ve çamurla sıvanmış bir yer olabilir. Gelen sular bu havuza doldurulabilir. Yahut toplanan meyvelerin saklandığı yer olabilir. İşte bundan dolayı yerleşik kap dolunca artık onun içine yenisi ilave edilemez. Ertesi gün yeniden devşirmek için kabın boşaltılması gerekir. O takdirde onlar dışarıya dökülür. Kardeşler getirdikleri şeylerden birinin kabını boşaltmış, diğerini boşaltmamış olabilir.
“Fe tukubbile min ehadihimâ / İkisinin birinden kabul edildi” (Maide 27)
Kabul eden kimdir?
Babaları Hz. Âdem’dir.
Burada ilk dönemin hukuku anlatılmış olmaktadır. Devlet aşaması döneminden önce insanlar kabileler hâlinde yaşarlardı. Kabile başkanı kabilenin bütün fertlerini tanımaktadır. Herkes onun emrindedir, tüm yaptıklarını ona yapmışlar kabul edilirdi, sonra ihtiyaçları ondan alırlardı. O Allah’ın halifesi olarak insanların tüm sorunlarını çözerdi.
İlk baba ve ilk oğullar, üstelik o baba Allah ile de görüşmektedir. Bunun çocukları üzerindeki etkisi çok büyüktür. Yusuf Suresi’nden bildiğimiz gibi, çocukların temel sorunu kardeşlerinden farklı muameleye maruz kalmalarıdır. Kardeşler arasında yarış vardır.
Kardeşlerden biri suyu önce getirmiştir. Baba onunkini kabul etmiş, diğeri ise geç getirmiş, yer kalmadığı için onunkini kabul etmemiştir. Yahut beraber getirmişler ama birininki daha iyi olmuştur, diğerininki o kadar iyi olmadığından kabul etmemiştir.
“Kabul etme” demek ne demektir?
İlk insanda mübadele ve borçlanma genleri mevcuttur. Mülkiyet fikri bebeklerde bile vardır. O halde Hazreti Âdem çocuklarının çalışmasını değerlendiriyor ve onları alacaklı kılıyordu. Birim olarak muz meyvesini yani bir meyveyi seçmiş olabilir. O onlar için para olmuştur. Alışverişlerde para alınıp verilmiyor ama zihinde kaydî para olarak bir şey yani bir meyve para oluyordu. Kabul edilmesi demek onu alacaklı kılmak demekti.
“Ve lem yetekabbel mine’l-âhari / Ve diğerinden kabul olunmadı” (Maide 27)
“Kabul edilmemek” demek karşılığını vermemek demektir. “Tekabbül” tefe'ül bâbıdır. Karşılamak anlamındadır. Bir şeyi kabul etmek mukabilini vermek veya vaat etmek demektir. Bugün müteahhitler inşaat yaparlar, sonra kabulü yapılır ve istihkakları verilir. İşte, burada reddedilen bir şey vardır. Daha iyisini kardeşi yaptığı ve diğerininkine ihtiyaç olmadığı için reddedilmiştir. Şimdi fıkıh bakımından şu soru/sorun ile karşı karşıya geliriz...
(Devamı var)