Faiz sömürüsü yerine ‘Selem Sistemi’ gelecek-4
Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam edelim…
SONUÇ olarak -özellikle bundan önceki yazımızda durumu anlattığımız üzere- hangi yoldan sürülürse sürülsün, sonunda artan para kadar enflasyon olur.
Eğer üretimde artış varsa -ki bu artış %5 civarındadır- bu kadar miktarda paranın artması faydalıdır, bunun üstünde paranın artması zararlıdır.
Genel kural şudur
a) Eğer enflasyon %10’dan az ise bu üretimi teşvik edeceği için faydalıdır. İslâmiyet’teki zekât gibidir. Halk para saklayacağına iş yapmayı tercih eder. Ekonomik canlılık olur. Gelişmiş ülkeler faizi, dolayısıyla enflasyonu bu seviyede tutarlar.
b) Eğer enflasyon %100’den az ise ve yaklaşık olarak her yıl sabit kalıyorsa, sıkıntılı olmakla beraber ekonomi döngüsü devem eder. Herkes enflasyona göre ayarlama yapar, ona göre ücretlendirir ve fiyatlandırır. Türkiye 1930’lardan bu yana bu enflasyon ile yaşıyor. Kalkınamıyor, ama ölmüyor da.
c) Enflasyon %100’ün üstüne çıktığı zaman artık fiyat anarşisi olur. Ne ücretler ne de fiyatlar bilinir. Artık kimse hiçbir şey üretemez. Borç alamaz ve veremez. Artık ekonomik çöküş olur. Dış ülkeler müdahale eder. Ya öldürür ya da düzeltirler. Osmanlı İmparatorluğu’nu böyle öldürdüler. Dış borçlara boğdular. Sonunda leşini paylaştılar.
Türkiye’de dış borçlar artıyor; faizi bile ödeyemez hâle gelince ne olacak?!.
Önce üretİm-sonra tüketİm
d) Bütün bu faizli sistemin tanımı şudur:
“Önce tüketİm-sonra üretİm” olursa stoklar erir ve sonunda fiyat anarşisi oluşur. Bu da “veresiyecilik” demektir.
Bunun tek tedavisi vardır.
“Önce üretİm-sonra tüketİm”.
Bunun yegâne yolu da “selem sİstemİ”dir.
FAİZLİ SİSTEM ÇÖKECEKTİR
Faizli sistem çökmeye mahkumdur.
Düzgün ekonomide halkın elinde servet vardır, satın alma gücü vardır. Faiz zamanla halkın elinden bu gücü alır, serveti tekellerde toplar, krizler olur. Tarihte;
a) Tarım dönemine geçildikten sonra halk topraklarını elden çıkarmak zorunda kalmış ve “toprak ağalarının kölesi” hâline gelmiştir. Halk kendisine yetecek kadar gıda temin edemeyince borçlanmaya başlamıştır. Zamanla borcu da ödeyemeyince kredisi kesilmiş ve isyan etmiştir.
b) Tarımdan vazgeçmiş, şehre taşınmış ve halk “işçi” olmuştur. Ama ürettiği malı satın alacak ücret kendisine verilmediği için sonunda yine borçlanmaya başlamıştır. “Veresiyecilik” doğmuştur. Halk önce veresiye malları satın alır, sonra çalışır ve borcunu öder. Böylece bu mekanizma sürüp gider. Halkın malı satın alması için stokların bulunması gerekir. Bu stoklar bankadan alınan faizli kredilerle sağlanmaktadır. Ne var ki, üretici ürettiklerini satamaz olur. Çünkü halkın elinde satın alma gücü yoktur. Bunun sonucunda “ekonomik kriz” olur. 1930’larda böyle krizler olmuştu.
c) Bankalar “kredi”yi üreticiye değil de tüccara vermeye başladılar. Böylece riziko üretici ve tüketiciden başka bir sınıfa geçti. Bunlar ucuza ürettiler, pahalıya sattılar. Denge oluştu. Ancak nakıs istihdam oluştuğu için “sosyal krizler” doğdu.
d) Bugün “borçlandırma ekonomisi” vardır. “Sömürücü sermaye” para basıyor, borç olarak ülkelere veriyor, onlar da halka dağıtıyor. Halk malları satın almaya başlıyor. Böylece halkın borcu faiz kadar artıyor, zenginlerin alacağı da faiz kadar artıyor. Ne var ki, enflasyon da arttığı için otomatikman borç ve alacak reel değeri ile sabit kalıyor. Ancak zenginler halka bu yolla hükmediyor.
(Devamı var)