ZUHRUF SÛRESİ TEFSİRİ(43.SÛRE)
Süleyman Karagülle
1302 Okunma
61 VE 65.AYETLER

ZUHRUF SÛRESİ TEFSİRİ - X. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ(61) وَلَا يَصُدَّنَّكُمْ الشَّيْطَانُ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ(62) وَلَمَّا جَاءَ عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِي(63) إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ(64) فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ(65)

 

وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ(Va EinNAHUv La GıLMun Lı elSAvGaTi) 

“Ve o saatin ilmidir.”

Buradaki “Ve” “İn Huve”deki “Huve”ye atfedilmiştir. “O bizim in’am ettiğimiz kulumuzdur.” diyor. “Ve o saatin ilmidir.” diyor. Bu âyeti Hazreti İsa’nın geleceğine delil kabul ediyorlar. Oysa Hazreti İsa’nın tekrar gelmeyeceği nassla sabittir. “Ben seni vefat ettireceğim, sonra bana ref’ edeceğim.” diyor. Diğer taraftan âhirette Hazreti İsa’ya, “Sen mi annene ve kendine ibadet etmeyi emrettin? diye soracak. Hayır, ben öyle bir şey emretmedim. Sağlığımda böyle bir şey yapmadılar. Sen beni vefat ettirdikten sonrasını sen bilirsin.” diyecek diyor.

Demek ki dünyaya gelip görmeyecek, yoksa ‘ben gelince öyle yaptıklarını gördüm’ demesi gerekirdi. Bu husus çok açık olmakla beraber, böyle de olsa, yani Hazreti İsa tekrar gelecek olsa da bu âyet ona delalet etmez.

Önce Hazreti İsa’nın geleceğine ait inancın nerden doğduğunu iyi bilmemiz gerekir. Tevrat’ta hem Hazreti İsa’nın hem de Hazreti Muhammed’in geleceğine dair açık âyetler vardır. Bu sebepledir ki İsrail oğulları hâlâ Mesih’i bekliyorlar; onlar Hazreti İsa’yı Mesih kabul etmedikleri için hâlâ bekliyorlar...

İnsanlar sıkıntıya girince bir kurtarıcı bekler. Hazreti İsa da kendisinden sonra dünyaya hükmedecek bir kimsenin geleceğini çok açık şekilde ifade etmiştir. Hazreti Muhammed aleyhisselâm gelince, Hıristiyanlar ona inanmamak için ‘kendisi gelecek’ şeklinde bir inanca daldılar. Kimi Kur’an ehli de Yahudilerin ve Hıristiyanların Hazreti Muhammed’i inkâra dayanan izahlarına uyarak Hazreti İsa’nın tekrar geleceğine inanmaktadır. Bununla beraber bunu yeterli görmeyenler bir de Mehdi’yi icat etmişlerdir. Kimi insanlar İsa gelecek, Mehdi gelecek rivayetleri ile oyalanmaktadırlar...

Bu vesileyle bizim bu konudaki anlayışımızı özetleyelim:

Evet, Kur’an’da; sen mübelliğ ve mübeşşirsin, her kavme bir hadi vardır denmek suretiyle, kıyamete kadar hadilerin geleceğini haber vermiştir. Bu doğrudur. Cemaati oluşturup insanları Allah yoluna davet eden hadidir. Kur’an’a çağıran herkes hadidir. Her müçtehit hadidir. Kur’an’dan sonra Cebrail gelip insanlara vahiy getirmeyecek, lafzî vahiy gelmeyecektir. İlham anlamındaki vahiy ise kıyamete kadar devam edecektir.

Her insan ilham almaktadır. Bizim vahyimizle peygamberlerin vahyi arasındaki fark, bizde yanılma ve hata her zaman mümkün olur. Bu hata peygamberlerde de olurdu ama Cebrail gelir ve düzeltirdi. Bizimkini düzelten yoktur. Yapılan hata, hata olarak kalır. Bunun dışında Cebrail’le mülaki olacak bir nebi veya resul gelmeyecektir. Bunun böyle olduğu Kur’an’da açıkça bildirilmiştir. Hazreti İsa da gelse nebi olarak gelmeyecektir, resul olarak gelmeyecektir, bir  mü’min olarak gelecektir. Bunun da bir mânâsı yoktur.

Mehdi yoktur ama hadiler vardır. Hadiler de Cebrail yoluyla bir vahiy almayacaklar, ilham veya içtihatları ile amel edecekler. Bunu yaparken de her zaman hata etme ihtimali içinde olacaklardır. Hazreti İsa gelse, artık vahiy almayacağı için o da hata edebilecektir. Cebrail gelip hatayı tashih etmeyeceği için de bize delil olmayacaktır.

Hasılı, İslâm içtihat ve icma sistemi, son kitap sistemi içinde Hazreti İsa’nın gelişini açıklamak mümkün olamamaktadır.

Peki, bu durumda sorulacak soru şudur: Hazreti İsa nasıl saatin ilmi olmaktadır?

O İsrail oğullarına mesel olmak üzere bir ilimdir. Yani onun gelişi saate ilimdir. Kime? İsrail oğullarına; dolayısıyla tüm insanlığa ilimdir.

İlim kıraati Asım’ın kıraatidir, mütevatirdir. Hazreti Peygamber aleyhisselâmın böyle okuduğunda şüphe yoktur. Ama başka kıraatlerde “ilim” değil “alem” şeklinde okunmaktadır. O da mütevatirdir. O şekilde okunduğunda da şüphe yoktur. İki kıraat de doğru olduğundan birbirini tamamlar anlamındadır. İsa “ilim”dir dersek, İsa’nın bildirdiklerinde saat için ilim vardır demektir.  Eğer İsa “alem”dir dersek, o zaman Hazreti İsa’nın gelişi bir alamettir demek olur.

Her iki mânâ da sonunda birbirini tamamlar.

Bunu daha iyi anlamak istersek İncil’e dönmemiz gerekir.

Hazreti İsa diyor ki; Ben gidiyorum. Size beni gönderen tarafından birisini göndereceğim. O gelecek. Dünyaya hükmedecek. Dinin merkezi fethedilecek. Ben gitmezsem o gelmez. Ben gideceğim ki o gelsin.

Bunlar bugünkü İncil’de yazılıdır. Hazreti İsa gerek gelişi gerekse bildirdikleri ile bir şeyin yaklaştığını haber vermektedir. İşte ona “saat” denmektedir.

Saat” demek, yeryüzünün tamamının İslâmiyet’le kaplanması demektir. Çünkü Tevrat sadece İsrail oğullarına hitap ediyordu. İnsanlık tek dine bağlanmamıştı. Oysa Hazreti İbrahim aleyhisselâm insanlığı tek millet olarak birleştirmek için görevlendirilmiştir. Bu görev Kur’an’ın nüzulü ile başarılmış olacaktı. İşte saat budur.

Saat” demek, ortaya çıkan bir olayın vuku bulduğu zaman demektir. Kur’an ve diğer semavi kitapların dünyaya hakim olması ve bunlar arasında bir dayanışmanın meydana gelmesi vaat edilmiştir. Allah nurunu tamamlayacaktır. İşte bu vadin gerçekleşmesi zamanı saattir. Kelime marifedir. O saat gelecektir.

Saat”e kıyamet mânâsını verenler olduğu gibi, Hazreti İsa’nın babasız yaratılması veya Hazreti İsa’nın ölüleri diriltmesi gibi olayları ile de açıklayanlar olmuştur. Yani bizim görüşümüz icmaya muhalif değildir.

Hazreti İsa ve İncil, artık yeryüzüne İbrahim dini hakim olacaktır diyor. III. bin yıla girerken Hazreti İsa’nın bu delaleti bütün heybetiyle görülmektedir. Neler olacak?

  1. Uluslar kendi devletlerini kuracaklar, kendi güvenliklerini ve savunmalarını kendileri yapacaklardır. Uluslararası güvenliği sağlama yükümlülüğü ise İncil ve Kur’an ehline ait olacaktır. Hıristiyanlarla Müslümanlar bir olup dünyanın barışını ve güvenliğini sağlayacaklardır. Tevrat ehli kendi topraklarında bunlar tarafından korunacaklardır. Tevrat ehli ekonomide ve ilimde insanlığa hizmet edebilecektir. Siyasette ise Hıristiyanlar ve Müslümanlar birlik içinde hükümran olacaklardır. Sömürü olmayacaktır. Din ise dört büyük din olarak tüm insanlığı hidayete götürecektir.
  2. Savaşlar devam edecek. Ancak “Adil Düzen” gelecek. Hakemlerin verdiği kararlara uyanlar olacak, uymayanlar olacak. Hakem kararlarına uyanlar müslim olacak, uymayanlar ise müşrik olacak ve savaş hakem kararlarına uyanlarla uymayanlar arasında olacaktır.
  3. Dünyadaki dört büyük din birbirleriyle çatışmayacak, hayırda yarışacak ve küfürle mücadelede birbirlerine dayanışacaklardır. Her din kendi dinini müsbet ilmin verileri içinde yeniden yorumlayacak. Biz de Kur’an’ı yeniden yorumlayacağız. Müsbet ilme uyacak şekilde onu doğru anlatacağız. Çünkü bu kitaplar ve kâinat tek Tanrı’nın eseridir. Onlar arasında çelişki olmaz.
  4. Bugünkü teknolojinin ulaştığı merhalede her türlü uluslararası ilişkilerde engeller kalkacaktır. Pasaport ve vize sözkonusu olmayacaktır. İnsanlar yeryüzünü rahatlıkla dolaşabileceklerdir. Her türlü gümrükler ve kotalar kalkacaktır. İsteyen malını istediği yerde istediği fiyatla satabilecek. İstediği kimse ile anlaştığında çalışabilecektir. Her türlü patentler ve kotalar kalkacaktır. Telif hakları ve ihtira beratları kamu tarafından alınacak, halkın hizmetine karşılıksız verilecektir.

İşte “Adil Düzen” budur. Bu düzen gelecektir. Buradaki marifeli “saat” kelimesi “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın geleceğinin habercisidir. Çünkü Kur’an ancak bugünkü teknoloji imkanları ile uygulanır olabilmektedir. 

فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا(Fa LAv TaMTaRunNa BiHAv)  

“Ondan miryede olmayın.”

Hazreti İsa haber vermiş; Kur’an düzeni uygulanacak. Bu nasıl olacak?

Önce Müslümanlar çıkacak ve fıkıh ilmini getirip geliştireceklerdir, dil ilmini getirip geliştireceklerdir, müsbet düşünceyi ortaya koyacaklardır...

Sonra Hıristiyanlar bayrağı ele alacak ve teknolojide her türlü imkanları hazırlayacaklardır. Ay’a gidilecek, uzaktan haberleşme mümkün olacaktır...

Sonra III. bin yılın başında bunları sentez eden bir “Adil Düzen” ve Adil Düzen Çalışanları çıkacak, insanlık kısa zaman sonra Hıristiyan ve Müslimlerin hazırladığı imkanları sentez ederek “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı kurmuş olacaktır...

Şimdi bize demektedir ki; bu husustan yani “III. Bin Yıl Adil Düzen Uygarlığı”nın geleceğinden kuşku içinde olmayın. Bugün buna inanan insan mü’mindir. Bundan şüphe eden ise mirye içindedir. İlk başta bu ne zaman olacak, bu nasıl olacak denmiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra inkılaplara girişilmiş, tüm İslâmî faaliyetler tatil edilmiştir. Onlara göre 70 sene sonra artık din diye bir şey kalmayacaktı. Herkes ümidini kesmiş, kıyameti bekliyordu...

Türkiye’de iki kişi çıktı ve ‘hayır, bu böyle gitmeyecek’ dedi.

Biri Bediüzzaman’dır; Risaleleri ile Kur’an’ın o günkü kurtuluş reçetelerini ortaya koydu. Bugün dünyada onun ekolü yayılmış durumdadır. Onun halefi Fethullah Gülen’e ise dünyada en etkin insan olma ünvanını Batı tevcih etti. 

İkinci insan ise Süleyman Tunahan idi. Tunahan da Kur’an’ın kaçak da olsa öğretilmesi cihetine gitti. Kur’an tedrisatına başlattı. Pratik ve kolay şekilde halka hizmet götürecek Kur’an Kursları tedvin etti. Bugünkü Kur’an Kursları, İmam-Hatip Okulları ve İlâhiyat Fakülteleri, onun başlattığı gelişmelerin sonucudur. Bu ekolün diğer İslâm ülkelerindeki tedrisattan farkı vardır. Bunlar Kur’an’ı bugünkü ilimlerle ele almamaktadırlar. Henüz bunu başarmış değildirler ama başarma yolundadırlar.

Ondan sonra Akevler kurulmuş ve bu iki ekolü desteklemiş, onlarla teşriki mesai yapmış, ayrıca Millî Görüşün oluşmasında da katkıda bulunmuştur.

Akevler, büyüme yerine “Adil Düzen”in kendisini keşfetmekle meşguldür.  Bu satırlar ve sayfalar o çalışmaların mahsulüdür. Şimdilik etkisi azdır. Ancak gelecek yıllarda “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın kaynağı buna benzer satırlar olacaktır.

Millî Görüşçüler ortaya çıktılar ve Akevler’in geliştirdiği müsbet ilme göre Kur’an’ın yorumu görüşlerini benimseyip “Adil Düzen”i dünyaya ulaştırdılar. Bütün bu gelişmelere baktığımızda her şeyiyle Kur’an düzeninin gelmekte olduğunu görürüz.

وَاتَّبِعُونِي  (Va itTABıGUvNIy)  “Bana tabi olunuz.”

Burada bu sözü kim söylüyor? Ne Hazreti İsa’nın ne de Hazreti Muhammed’in kavli olacak gibi herhangi bir işaret yoktur. Demek ki bu sözü söyleyen Allah’tır. Bize kendisine tâbi olmamız emredilmiştir. Burada o büyük saate bir daha işaret vardır.

Kur’an’dan önce Allah insanlara kitaplar gönderiyor, peygamberler gönderiyor; peygamberlere tâbi olanlar Allah’a tâbi olmuş oluyordu. İnsanlar henüz kendi içtihatları ile amel etmiyorlardı. Kur’an’dan sonra vahiy sona erdi, peygamberlik sona erdi. Artık kitap nâzil olmuyor. Bundan sonra Kitap olarak kıyamete kadar Kur’an kalacaktır. Vahyin yerini de içtihat almıştır. Herkes kendi içtihadı ile amel edecektir. Bu da Allah’a vasıtasız tâbi olmadır.

Artık peygamberler gelmeyecek, onlara değil bana yani Allah’a tâbi olun.

Hazreti İsa’nın verdiği saat gelmektedir.

“III. Bin Yıl Adil Düzen Uygarlığı” geliyor, ondan şüphe etmeyin ve bana tâbi olun, başkalarına tâbi olmayın.

İşte bundan dolayı “Adil Düzen”i iyi anlamak gerekiyor. Bu düzen ne Karagülle’nin ne de Erbakan’ın düzenidir. Biz sizi bizim anladığımız “Adil Düzen”e çağırmıyoruz, biz sizi “Adil Düzen”e çağırıyoruz ama sizin anladığınız “Adil Düzen”e çağırıyoruz. Önce müslim olun diyoruz, yani savaşçı değil barışçı olun diyoruz. Uzlaşalım ve birlikte yaşayalım diyoruz. Anlaşamadığımız yerde herkes kendi içtihadı ile hareket etsin diyoruz. Görüşmemiz ve tartışmamız devam etsin ama dayatmamız olmasın, zorlamamız olmasın diyoruz. Mağdur olursak hakemlere gidelim, onların kararlarına uyalım diyoruz.

İşte “Adil Düzen” bu kadar basittir. Diyalog, herkesin kendi içtihadıyla amel etmesi, hakem kararlarına uyma. İşte Allah bize bunu söylüyor, bunu emrediyor. Birbirimize değil Allah’a tapmak. Topluluğun çıkarları ile çıkarlarımızı birleştirmek.

هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ(HAvÜAv ÖIRAvOun MuSTAQIyMun) 

“Bu müstakim bir sırattır.”

“Bana tâbi olunuz. Bu mustakim bir sırattır.” 

Sırat” burada nekire gelmiştir. Yani başka sıratlar da vardır. Fatiha Sûresi’nde ise marifeli gelmiştir. O bütün insanlığın ortak mustakim sıratıdır. Hazreti Adem’den kıyamete kadar değişmeyecek müstakim sırattır.

Bunun dışında içtihat ve icmalara dayanan müstakim sıratlar da vardır. Bunlar herkes için ayrı olan sırattır. Her topluluk için ayrı olan sırattır. Bu sıratların hepsi de müstakimdir. Ama farklıdır. Yer ve zamana göre değişmektedir. Bu sıratların birleştiricisi icmalar ve Kur’an’dır. İcmalardır, beşeri icmalardır.

“III. Bin Yıl Uygarlığı”nda bin kişilik bir insanlık meclisi oluşacak, bu Mekke’de oluşacak. Her ülkenin üniversitesi bir ilim adamını temsilci olarak gönderecek. Yüz ülkeden bin ilim adamı gelecek, bunlar insanlık meclisini oluşturacaktır. Bunların içtihatları temsil ettiği üniversitelerin içtihatları olacaktır. Sonra her ülkenin icmaları kendilerine sıratı müstakim olacaktır. İlin icmaları olacaktır.

وَلَا يَصُدَّنَّكُمْ الشَّيْطَانُ(Va LAy YaWudDanNaKuMu elŞaYOANu) 

“Şeytan sizi sudud ettirmesin.”

Sed” sin ile Arapçada baraj demektir. Bir sed daha vardır. Ona “savak” denir. Akan suyu mecrasından saptırmak anlamındadır. Değirmene giden suyu kesmek için oluğa bir set konur. O sad harfi ile söylenmiş olur. “Sudud ettirmek” demek, mustakim sırattan ayırmak anlamındadır.

Şeytan” özel bir yılandır, çift kuyruklu yılandır, iki taraftan zehirler. İnsanlar için yılan zehirleyen anlamındadır.

İnsan hayatta daima iki dürtü ile karşı karşıyadır. İyilik hissi ile insan iyilik etmek ister, iyilik yapmaktan zevk alır. Diğeri de kötülük yapmak ister, kötülük yapmaktan zevk alır. 

İşte şeytan dediğimiz zaman insana kötülüğü telkin eden varlıktır.

Şeytanı biz dört şekilde görebiliriz.

Birincisi, içimizdeki kötü hislerdir. Kin, nefret, kötülük etme duyguları, şeytanın hisleridir. Bunun kaynağı biyolojiktir. Bu duygular beyindeki programda yerleştirilmiştir. Bunlara hayvani hisler denmektedir. İnsan da hayvandır, ondaki hislerin tamamı vardır. Ama insanda o hisleri frenleyen ve iyiye yönelten fikir melekesi vardır. Böylece insan dengededir. Kendi iradesiyle iyilik de kötülük de yapabilmektedir.

İkincisi ise içimize vesvese veren bizim göremediğimiz cinlerden oluşan şeytan vardır. Bu şeytan beynimizdeki devrelere girerek bizim sağlıklı düşünmemizi önlemektedir. Bilgisayarın virüsüne benzemektedir. Allah bunları da bununla görevli yapmıştır.

Üçüncü şeytan ise insan suretindeki şeytanlardır. Bunlar Ademoğludurlar. Kendileri kötülük yapmakla kalmaz, başkalarını da kötülüğe sürüklemek isterler. Sigara içenler içmeyenleri sigara içmeye zorlarlar.

Dördüncü olarak bir de sosyal şeytan vardır. Toplulukların kötü âdetleri vardır. Herkes ondan şikayetçidir, herkes ona karşıdır ama bunu söyleyemezsiniz. Gerçeği söylerseniz sizin hasımlarınız size saldırırlar. Ona karşı oldukları için değil, sizi yenmek için böyledir.

Mesela, bugün Kemalizm böyledir, kimse bugünkü uygulamasından memnun değildir. Mesela, Dengir Mir Mehmet Fırat travma geçirmiştir veya ‘travma geçirilmiştir’ diye bir laf etmiş; muhalifleri bunu nimet bilmiş ve saldırmaya başlamıştır. Mustafa Kemal tartışılmıyor. O kutsallaştırılmış, tanrılaştırılmış, tapılıyor! Mustafa Kemal mücadeleyi sanki Batı’ya karşı değil de İranlılara karşı yapmış gibi, Avrupa Birliği’ne girmek onun isteği imiş gibi gösteriliyor. Oysa Mustafa Kemal Batı’nın yedi düveline karşı savaş vermiştir. Mustafa Kemal’in en yakın dostu İran Şahı olmuştur. Çünkü Mustafa Kemal hayattayken başka ülkeleri ziyaret etmemiştir, dışarıdan da yalnız İran Şahı Türkiye’ye gelmiştir.

Biz Mustafa Kemal’i değil ama Cumhuriyeti ve inkılapları savunuyoruz. Çünkü yapılanlar doğrudur. Dolayısıyla ister istemez Mustafa Kemal de savunulmuş oluyor.

Şeytan bundan da hoşlanmıyor.

Mustafa Kemal’in ilkeleri çok açıktır: Hakimiyeti Milliye, Kuvvayı Milliye, Vahdeti Kuvva ve Müsbet İlim. Müsbet ilme dayanarak muasır medeniyetin fevkine çıkmak. Şimdi bunun neresine karşı çıkacağız? Mustafa Kemal cumhuriyeti laiklikle, milliyetçiliği inkılaplarla, halkçılığı devletçilikle dengelemiştir. Biz bunun neresine karşı çıkacağız? Bugün bu ilkeler ayaklar altına alınıp Mustafa Kemal’in içkisi, cinsi ilişkileri ve benzeri zafiyetleri kutsallaştırılarak istismar ediliyor. İşte bu şeytanlık yani sosyal şeytanlıktır.

Nefsi şeytan, cin şeytanı, beşeri şeytan ve sosyal şeytan. Bunlar birleşerek insanı doğru yoldan ayırmak ister. Kur’an insanları bunlara karşı uyarıyor.

إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ(EinNAHUv LaKuM GaDuvVun MuBIyNun) 

“O size mübin aduvdur.”

Mübin” kelimesi açıklayan demektir. İf’al babından gelir. Ama kişi kendi kendisini açıklarsa, kendisi ortaya koyarsa, buna da “mübin” diyoruz.

Arapçada böyle if’al babından lazım kelimeler vardır. İf’al babı tadiye için gelir ama bazen kendi kendine yaptığı için lazım olabilir.

O düşmanlığını açıkça ortaya koymuştur. Bizim ona karşı savaşımız nasıl olacaktır? Burası önemlidir. Şeytanla savaş şeytanca olmamalıdır. Tam tersine, biz sıratı mustakimde olmaya devam edersek şeytan mağlup olur.

Bugün laikçilerin ortaya sürdükleri öneriler şeytancadır. Bizi mustakim sırattan saptırmak istemektedirler. Bizim görevimiz onlara cevap vermek değildir. Bizim görevimiz sıratı mustakimden ayrılmamaktır. Başka bir deyişle, bugün zulüm yapılmaktadır. Mahkemeler şöyle karar almakta, savcılar böyle yapmaktadır. Bunların hepsi şeytanın emrindeki hareketlerdir. Ama bizim görevimiz bunlar değildir. Bizim görevimiz mustakim sıratı ortaya koymaktır. Biz anayasayı değiştireceğiz ama, AK Parti’yi kurtarmak için değil, mustakim sıratı bulmak için yapacağız. Bunun da çok basit yolu vardır.

Bir “Anayasa Yüksek Kurulu” oluşturulur. Bu kurul üyeleri partilerin aldıkları yüzde beş oy oranıyla seçilirler. AK Parti olarak da seçerken alim olanları seçeriz. Her görüşü temsil edeni seçeriz. Sonrası onlara kalmış olur. Orada onlar uzlaşır ve bir anayasa çıkarırlar. Uzlaşamadıkları yerlerde hakemlere giderler. Sonunda uzlaşma ortaya çıkar. Bunun sonunda AK Parti ya tasfiye edilmiş olur, ya da sağlam temellere oturur. Şeytanı memnun edeceğiz diye anayasa değişmesi durdurulmaz, şeytanın katkısıyla da anayasa hazırlanmaz.

وَلَمَّا جَاءَ عِيسَى بِالْبَيِّنَاتِ(Va LamMAv CAvEa GIySa Bi eLBayYıNAvTı) 

“İsa beyyinelerle ciet ettiğinde.”

“Âyet” delildir. “Beyyinat” ise ispattır. Âyetlerde kalıcılık vardır. O âyeti herkes her zaman görebilir, tahkik edebilir. Oysa beyyinatta geçmişte cereyan eden veya görünmeyen, bilinmeyen yerlerde cereyan eden olaylardan bilgi gelir. Bu bilgi belgelere dayanıyorsa, vesikalara dayanıyorsa, o beyyinattır. Âyette kendisini tetkik ederek sonuçlara varırsın. Beyyinelerde ise izlerle sonuca varırsın.

Hazreti İsa İncil’de birçok şeyleri anlatmıştır, onları ikna edecek delillerle ispat  etmiştir. Ne Tevrat ne de İncil kitap olarak mucize değildir. Peygamberler kendileri mucize göstererek söylediklerini kanıtlamışlardır.

Beyyinat” hem marifedir, hem de dişi kurallı çoğuldur.

O halde beyyinat nedir? Hazreti İsa ne beyyinat getirmiştir?

O beyyinat bizim de bildiğimiz bir beyyinattır. Bütün peygamberlerin getirdikleri bir beyyinattır. O İslâmiyet’tir. O yeni şeyler anlatmıyordu. O Hazreti Nuh’un, Hazreti İbrahim’in, Hazreti Musa’nın, Hazreti Davud’un anlattıklarını anlatıyordu. İnsanlar tarafından zaten bilinen ama unutulan veya bilinmemezlikten gelinen şeyleri anlatıyordu.

Hazreti İsa’ya Yahudiler neden düşman oldular, o onlara ne yaptı, Tevrat’ı mı inkâr etti? Allah’ın daha önce anlattıklarından başka bir şey mi anlattı? Ona neden düşman oldular?

Bizim de bugün “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı oluştururken beyyinat ile gelmemiz gerekir. Tıpkı Hazreti Muhammed’in, Hazreti İsa’nın, Hazreti Musa’nın ve diğer peygamberlerin getirdikleri beyyinelerle gelmeliyiz.

Bu tarih insanlığın tarihidir, bu hikaye peygamberlerin hikayesidir. Semavi kitapların açıklamaları ve o açıklamaların yeryüzünde nasıl yayıldığını bugün insanlar dört büyük din içinde cihatla halledebilirler. 20. yüzyılda mağlup olmuş görünüyorlardı. Ama III. bin yıla ayak bastığımızda artık kendilerini göstermeye başladılar. Şimdi tüm bu dinlerin el ele vererek 500 senelik sistematik dinsizliği ortadan kaldırmaları gerekir. Bu kitapların ve Kur’an’ın getirdiğinin insanlara hidayet olacağını açıklamaları gerekir.

Beyyine nedir?

İnsanlar ancak peygamberlerin getirdikleri ile uygarlıkları oluşturdular. Peygamberin izinden gitmeyen uygarlık yoktur. Onların ortaya koyduğu varsayımlarla bugün bu seviyeye çıktık. Bugün Batı uygarlığı kendisini ateist bir uygarlık olarak takdim etmektedir.

Batı uygarlığı nasıl doğdu, ona bir göz atalım.

  1. Batı uygarlığı Girit uygarlığı ile başlar. Bu uygarlık Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları ile gelişmiştir. İlk yazıları okunamadığı için bunların neyi Mısır’dan neyi Mezopotamya’dan aldığını bilmiyoruz. Ne var ki bu uygarlık Doğu uygarlığının kesin uzantısıdır. Zaten bu uygarlığın Batı uygarlığına etkisi yok gibidir. Anadolu uygarlığının uzantısıdır.
  2. Yunan uygarlığı tamamen Mezopotamya ilminin Tevrat’la örneklenmesi ile doğmuştur. Tamamen peygamberlere dayanır.
  3. Roma uygarlığı Kıbrıslı Zenon’un Tevrat’ı laikleştirerek Stoa ekolüyle Romalılara öğretmesi ve on iki levha kanunları ile oluşan Roma Hukukuna dayanır ki, kaynağı Tevrat’tır.
  4. Orta çağda ise Avrupa zaten Hıristiyanlığı resmen kabul etmiştir  ki, asıl Roma zaten bundan sonra Roma olmuştur.
  5. Endülüs yoluyla İslâm uygarlığı ile tanışan Batı, böylece aydınlanma dönemine girmiştir.
  6. Haçlı Savaşları ve sonunda İstanbul’un fethinden sonra Batı uygarlığı laik bir anlayış içinde uygulanmaya başlanmıştır.

Görülüyor ki Batı uygarlığı demek, İslâm uygarlığı demek, peygamberlerin uygarlığı demektir. İşte bizim bunları yani o kitapları ve tarihi ele alarak ispat etmemiz gerekir.

Yalanlarla uyutulan insanlığı uyandırmak biz Allah’a inanan dört din mensuplarının ortak görevidir.  

قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ(QAvLa QAD CıETuKuM Bi ElXıKMaTi)  

“Size hikmet ile gelmiş bulunuyorum.”

Beyyinat delilleri, illetleri içerir. Ne yapılırsa ne sonuçlar elde edileceği anlatılır. Geçmişte cereyan eden olayları tesbit ederiz. Onlara illetler yani sebepler buluruz, bugün de bunu yapsak şu sonuç çıkar deriz. Bu beyyinattır. Doğa kanunları olduğu gibi sosyal kanunlar da vardır. Dolayısıyla sosyal kanunlardan nasıl yararlanılacağı beyyinat ile öğrenilir.

Bugün sömürü güçlerinin kendi çıkarları için aklına gelen kuralları koyup sonra onu istedikleri gibi yorumlama veya değiştirme imkanı yoktur. Örnek olarak idam kaldırılamaz, çünkü o zaman insanları caydırmak mümkün olmaz. Ailede eşler arasında saygı kaldırılamaz, çocuklar üzerindeki anne baba velayeti yok edilemez, çünkü insan böyle yaratılmıştır. Tek evlilik müessesesi getirilemez, çünkü insan böyle yaratılmıştır. Zina yasağı kaldırılamaz, çünkü insan böyle yaratılmıştır.

Beyyinattan sonra yapılanlardan elde edilecek sonuçlar önemlidir. Ne gibi sonuçlar alabiliriz? Bize yarayışlı sonuçları elde etme “hikmet”tir.

İşte Hazreti İsa beyyinatı getirmiş ve ona hikmet verilmiştir.  

Demek ki şimdi Adil Düzen Çalışanlarının iki görevi vardır. Biri, dış borçları nasıl ödeyip faizden kurtulacağımızı belirleyeceğiz. Bunun için dört çözüm yolu öneriyoruz.

a) Dolar borcu YTL borcuna çevrilsin. b) Faizli borç kredileşme borcuna çevrilsin. c) Döviz borcu mal borcuna çevrilsin. d) Borç iştirake çevrilsin.

Böylece faizli borçtan kurtulunsun. Bu beyyinattır. Ondan sonra da bu borçtan kurtulunca ne gibi sonuçlar doğacağını ve ne fayda getireceğini anlatmamız gerekir.

Bugün döviz borcumuz 250 milyar dolardır. Bize yüklediği faiz yükü % 15’tir, yani 40 milyar dolar faiz ödüyoruz. Bunu 15 milyon aileye bölecek olursak, her aile yılda 3000 dolar faiz ödemektedir, bu da her ay ortalama 300 dolar faiz ödüyoruz demektir. Bir ailenin aylık ortalama gelirini 600 lira kabul edersek, demek ki bir evde karı koca çalışıyor ve gelirlerinin dörtte birini faize ödüyor; yarısını da kiraya veriyor, dörtte biri ile geçiniyor…

Bu durum bugün böyledir.

Yarın tüm maaşlarını verseler yine geçinemeyeceklerdir.

İşte bunlar hikmettir.

Bugün Türkiye’de olan kötülükler sayılmakta ve AK Parti’ye iftira edilmektedir. Oysa bugünkü bu zulüm AK Parti’nin değil, zalim düzenin zorunlu sonucudur, faizin meşrulaştırılmasının sonucudur. Burada AK Parti de diğerleri kadar, hattâ daha az suçludur.

Bütün basın ve yayın hep kötülükleri anlatmakta, faturayı da AK Parti’ye kesmektedir.

Oysa önce AK Parti’nin veya herhangi bir iktidar partisinin neler yapması gerektiğini anlatmak durumundayız ama onların anlatılması yasaktır. Bizden bahsedemiyorlar. Yokluğa mahkum ediyorlar. Yarın “Adil Düzen”i bozarak kendileri kendilerine uygun şekilde uygulayacaklar. Ama yine biz kazanacağız. Hıristiyanlığı bozdular ama dünyaya da hakim kıldılar. Bugün İbrahimî dinin duyulmadığı ve bilinmediği yer kalmadı.

Bizim görevimiz Kur’an’ı anlamak, uygulamak, anlatmak ve isteyenlerle barış içinde bir olmak; saldıranlara karşı da ortak savunmaya geçmektir.

وَلِأُبَيِّنَ لَكُمْ  (Va Lı EuBayYıNa LaKuM) 

“Ve size beyan etmem için geldim.”

Buradaki “Ve” “Kad Ci’tukum”a atıftır. “Cae” fiili “Ba” ile taaddi ettikten sonra, şimdi de “Lam” ile taaddi ediyor. Beliğ olanı “ve ubeyyinukum” denmesi gerekir. Ancak hazf edilmesi daha beliğdir. Ben size hikmeti getirdim ve ihtilaf ettiklerinizi de beyan etmek için… Yani beyyinat ve hikmetle beyan etmem için geldim.  Mahzuf olan  burada fiil değil “ene”dir. Ve ben sizin ihtilaf etmeyesiniz diye varım.

Ci’tukum tekrar edilseydi “lekad ci’tukum liubeyyine lekum” yani “ben size sadece beyan etmek için geldim” mânâsı verilir. Böylece ci’tukum hazf edilerek ifadedeki rekaket kaldırılmıştır. Mânâsı zahir olan yerde hazf belagat sanatıdır.

بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ  (BaGDa elAÜIy TaPTaLiFUvNa FIyHi) 

“İçinde ihtilaf ettiklerinizden bazısını açıklayacağım.”

İnsanlık ihtilaflar içinde gelişmiştir. Bugün ise Batı ihtilaflar üzerine oturmuştur. Batı önce müsbet ilme karşı gelmiştir. Kilise dünyanın yuvarlaklığını bile inkâra kalkışmıştı. Kur’an’ın getirdiği müsbet düşünme tüme varma usulü ile cehalet karanlıkları bir bir ortadan kalkarken, Hıristiyanlar ihtilaf edip savaşa başlamışlardı. İlim adamları ile kilise arasında kavga başlamıştı. İlim adamları dinsiz olmamışlar, sadece kiliseye karşı çıkmışlardır.

Benzeri bir ihtilaf da Hazreti İsa geldiği zamanlarda olmuştur. İsrail oğulları tüm hakimiyeti kaybetmişler, Roma İmparatorluğu dünyaya hakim olmuştur. Oysa Tevrat Allah’ın nizamının dünyaya hakim olacağını bildiriyordu.

Böylece İsrail alimleri ihtilafa düşmüşlerdir. Kimileri tekrar İsrail oğullarının hakim olacağını, kimileri de artık Tevrat’ın bildirdiklerinin tevil edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Hazreti İsa gelmiş ve dünyaya yeniden İlâhi melekutun hakim olacağını bildirmiştir. Hiçbir emare yokken bu mucize gerçekleşmiştir.

Neler olmuştur?

Koskoca Roma İmparatorluğu iki üç asır sonra Hıristiyan olacaktır. Böylece Tevrat’ın hükümleri tüm Akdeniz havzasını içerecektir. Biraz sonra da Kur’an âyetleri inmeye başlayacak, Kur’an dünyaya İbrahim dinini yayacaktır. Daha sonra Batı uygarlığı doğacak ve tüm dünya tek uygarlığa dönüşecektir. İşte onlara bildirdiği şeyler bunlardı. Tevrat’ın hükümleri bitmedi. Allah’ın melekutu sona ermedi. Onlara ümit ve cesaret verdi.

Bugün yeryüzüne sömürü sermayesi hakimdir. Bunu Kur’an bildirmiştir. Kur’an İsrail oğullarının gelecekleri hakkında da bilgi vermiştir. Tevrat, İncil ve Kur’an insanlığın önünü aydınlatmıştır. Vedalar ve Purkanlar da öyle yapmıştır. Biz bugün bilmiyoruz ama gelecekte öğrenilecek ve görülecektir ki o kitaplar da aynı şeyleri söylemiştir.

Demek ki bizim bugün yapacağımız şey nedir?

Geçmiş kitapları okuyarak usulü fıkıh içinde yapacaklarımızı öğrenmek, uygulamak, gözetmek ve davet etmek. Bunu yaparken de çözümler üretmek. Çünkü hikmet demek çözüm üretmek demektir.

Nelere çözüm üreteceğiz? 

  1. Açlığa çözüm üretmeliyiz. Adil paylaşım sistemi getirmeliyiz.
  2. İşsizliğe çare bulmalıyız. Adil faizsiz kredileşme sistemi getirmeliyiz.
  3. Teröre çare bulmalıyıyız. Bağımsız, yansız, saygın ve etkin yargı sistemi kurmalıyız.
  4. Zulme çare bulmalıyız. Dayanışma ortaklıkları kurarak bir taraftan sosyal güvenliği, diğer taraftan siyasi güvenliği sağlamalıyız.

“Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası” budur. Bunun nasıl yapılacağını beyan ediyor.

Kur’an’ bununla ilgili hükümleri ortaya koyuyor. Çağın sorunlarını çağın imkanları ile çözüyor. İşte Hazreti İsa da bunu yapmıştır. Mağlup ve perişan olan İsrail oğullarına kurtuluş yolu göstermiştir. Biz de bugün Kur’an’ı bugünkü müsbet ilimle yorumlayarak, vahiy ile değil ilimle insanlığa sorunlarını çözerek beyanda bulunuyoruz.

فَاتَّقُوا اللَّهَ(Fa itTaQUv elLAHa)  “Allah’a ittika ediniz.”

Allah’a ittika ediniz yani şeriata uyunuz. Tevrat’ın hükümlerine uyunuz.

Biz de diyoruz ki, Kur’an’a ve diğer bütün İlahi kitaplara uyunuz. Bizim Kur’an’ı yorumlamamız bize aittir. Biz sizden bizim yorumlarımıza uymanızı değil, kendi yorumlarınıza uymanızı istiyoruz.

İnsanlıktan istediğimiz nedir?

  1. Birincisi, her söze kulak vermek. Kim ne söylemişse anlamak. Hiçbir iddiayı ve görüşü dışlamamak. Sonra da o sözlerin içinden en iyisi olanı akıl yoluyla, ilim yoluyla seçip uymak. Asla bizim dediklerimizi kabul edin demiyoruz, bizim dediklerimize de kulak verin diyoruz. İşte insanlar bunu yapmıyor; inananlar da yapmıyor, inanmayanlar da yapmıyor. İnatla ve küfürle bizi dinlememekte ısrar ediyorlar. Bu ise büyük felaketin gelmesi anlamına geliyor. Sosyal tufan kapımızda.
  2. Sonra bizim sizden istediğimiz iyilikte dayanışmadır. Bir şey iyi ise onu birlikte yapalım, kötülükte ise birbirimizden uzak olalım. Laikliğin iyiliğini siz de biz de kabul ediyoruz. Ama siz laiklikte bize saldırıyorsunuz. Bundan vazgeçin. Biz size zor kullanmıyoruz. Biz ilme dayandığımız halde sizin bâtıl inançlarınıza saldırmıyoruz. Siz ise bizim hak inançlarımıza saldırıyorsunuz. Bundan vazgeçin.
  3. Birbirimizi sevelim. Biz sizi yok etmeye, siz bizi yok etmeye çalışmayalım. Bizim sizi uyarmamız, sizden nefret ettiğimiz, sizi sevmediğimiz için değil, tam tersine sizi sevdiğimiz ve sizi kurtarmak içindir. Bunun için tebliğ yapıyoruz. Biz kötülerle değil, kötülükle mücadele ediyoruz. Eşkıyalıktan ve zulümden vazgeçin, biz sizi affedebiliriz. Biz intikam peşinde değiliz. Biz Allah’a inanıyoruz, O size gereken cezayı verir. Affederse de bize yaptıklarınızdan dolayı bizim derecemizi yükseltir. Affetmezse bizim karımız olmaz. Ama affederse bizim derecemiz yükselir. Bizim inancımıza göre biri bize bir tokat attı mı, ya Allah ona adaleti gereği tokat atar, ya da onu affeder ama bize mükafatını verir. Dünyada biz böyle hükmediyoruz, ya ceza ya da diyet.
  4. Dördüncü ilkemiz de hükmettiğimiz zaman adaletle hükmedelim. Tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın yargı düzeni oluşturalım, sonra da ona uyalım. Bu da hakemler sistemi ile mümkündür.

İşte Allah’a ittika etmek bu demektir. Bu aynı zamanda insanlığa ittikadır, çünkü insanlık Allah’ın yeryüzündeki halifesidir.

وَأَطِيعُونِي(Va EaOIyGUvNIy)  “Ve bana itaat ediniz.”

Bu âyetin üzerinde fazlaca durmamız gerekir. “Bana itaat ediniz” demek suretiyle Hazreti İsa ne demek istiyor? Başkan olmayı, kral olmayı mı istiyor? Bunu kime söylüyor? Önce havarilere söylüyor. Ondan sonra da İsrail oğullarına söylüyor. Ondan sonra da Romalılara söylüyor. Nihayet tüm insanlığa söylüyor.

Bunu söylemesi onun o anda gerçekleşeceği anlamına gelmez. Ona sadece on iki havari itaat etti. Ama zaten itaatin temeli budur. Aşiret başkanı olmak sözkonusudur. Sen ancak aşiretine emredebilirsin. Diğer insanların, herkesin aşiret başkanı vardır. Onlar ona itaat ederler. Kur’an’da da “yakın airetini inzar et” diyor. Kur’an “aşiretinden gözünü ayırma” diyor. Aşireti de kendisiyle beş vakit namaz kılanlar olarak tarif ediyor.

Yüz aşiret birleşip bir kabile olur. Kabilenin merkezinde âlimlerden oluşan bir aşiret vardır. Halk bunları alim kabul etmiş ve ilimde onlara biat etmiştir. İşte kabile başkanı yani bucak başkanı bu merkez aşirete itaat ettirir, yoksa bucağa o itaat ettirmez. Diğer aşiretlerin beş vakit imamları var, ona itaat ederler.

İl merkezi yine temsilci ilim adamlarından oluşur. Yüz aile kadar bir kuruluş il merkez bucağını oluşturur. İl başkanı o bucağın merkez aşiretinin başkanıdır, başka bir yerin başkanı değildir. Devlet merkezinde yüz ilden ilmî temsilciler gelir, merkez bucağını oluşturur, devlet başkanı o merkez bucağın merkez aşiretinin başkanıdır. Ona itaat edilecektir.

İnsanlıkta da Mekke’de  bin ilim adamından oluşmuş merkez bucağı vardır. O bucağın merkez aşiretinin başkanıdır.

Hasılı, “bana itaat edin” dediği zaman, bize başkanların sadece kendi aşiretine itaat ettirmesi gerektiğini anlatmış oluyor. İşte biz buna “yerinden yönetim” diyoruz. Her bucak bağımsız yönetimdir. Canlılardaki hücre gibidir. Merkez aşiret ise hücre çekirdeği gibidir. Diğer kuruluşlar hep hücrelerin yani bucakların bir araya gelmesiyle oluşur.

Hazreti İsa’nın burada söylediklerini başka türlü açıklamada zorlanırız.

Bizim Akevler’deki eksiğimiz, aşiret oluşturmadan bucak oluşturmaya başlamamızdır. Başarılarımız bu sebeple noksan oldu.

O halde ne yapılmalıdır?

Anayasayı değiştirirken önce ocaklar yani apartmanlar kanunu çıkarılmalıdır. Herkes kendi ocağını kurabilmelidir. Ocak başkanına sakinlerinden istediğini ocaktan çıkarma yetkisi verilmeli ve ona itaat edilmelidir. Çıkarılanın mağdur olmaması için evi devlet satın almalı, sonra kârsız satmalıdır. Kanun bu imkanı sağlamalıdır. Ocak birlikte yaşamayı düzenlemelidir. Her ocak kendi düzenini kendi sözleşmesi ile kuracaktır. Böylece ekseriyet demokrasisi yerine hicret demokrasisi doğmalıdır.

Sonra bucaklar kanunu çıkarılmalıdır. Bucak meclisleri oluşmalı ve merkez ocağı kurulmalıdır. Tüm kamu hukukunu kendi bucakları için kendileri oluşturmalıdır. Ceza hukukunu da kendileri koymalıdır. Her bucak kendi kamu alanını kendisi oluşturup yönetmelidir. Bağımsız bucaklar oluşmalıdır. Birlikte çalışma böyle sağlanır. Bucak başkanının da bucaktan çıkarma yetkisi olmalıdır. Ancak işyerlerini devlet değeri ile almalı ve peşin ödeme yapmalıdır. Değer hakemlerce tesbit edilmelidir.

Sonra iller kanunu çıkarılmalıdır. Yüze yakın bucak birleşerek bir merkez il bucağı kurmalı ve bu bucak o ilin iç güvenliğini sağlamalıdır. Burada jandarma birlikleri oluşturulmalıdır. Bunlar kendi halklarından olacaktır.

Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yapılmalıdır. Bu anayasa iller arası ve merkez illerde uygulanmalıdır. İller bağımsız olmalıdır. Askeri birlikler oluşup devletin savunmasını yapmalıdır. Devlet başkanı sadece merkez bucağının başkanı olmalıdır. O da merkez bucağının merkez aşiretinin yöneticisi olmalıdır. Herkes kendi aşiretinin başkanına uymalıdır. Çünkü Hazreti İsa “ittika ediniz ve bana itaat ediniz” diyor. İtaat ancak yanında bulunan ve sana doğrudan emreden kişiye yapılabilir. Temsilcisine itaat yoktur. Çünkü görevliler üstlerini değil topluluğu temsil eder. Dolayısıyla uzakta olana itaat edilmez. 

Hazreti İsa’nın “bana itaat edin” ifadesini kavramak, demokrasiyi kavramaktır. 

إِنَّ اللَّهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ(EinNa elLAvHa HuVa RabBı ve RabBuKUm) 

“Allah, benim de rabbim ve sizin de rabbiniz olandır.”

Hazreti İsa diyor ki; evet, bana itaat ediniz ama Rabbimin şeriatında isem itaat ediniz. Yoksa ben size şeriat getireceksem, ahkam koyacaksam itaat etmeyiniz.

Şeriata uyulacaktır. İmamın emirlerine itaat edilecektir. Ama imam beyan etmelidir. Ben size ihtilaf ettiğiniz bazı şeyleri beyan edeceğim, yani doğrusunu anlatacağım diyor. Siz bana yani ispat ettiklerime itaat edeceksiniz. Keyfi olarak istediğimi söylersem itaat etmeyeceksiniz.

Allah burada misal ile bir aşiretin, bir ocağın nasıl idare edileceğini anlatmaktadır.

Başkan istediğini yapamaz. Ancak kararlaştırılmış kurallara ve sözleşmelere uyarak uygulamada itaat edilir.

O halde bir aşiret/ocak nasıl karar alacaktır? Bunun üzerinde durmalıyız. 

  1. Önce aşiret sözleşmelere dayanarak oluşur. Sözleşmelere herkes uyacaktır.
  2. Meclisin ittifakla aldığı kararlara herkes uyacaktır.
  3. Başkanın istişare ettikten sonra cemaatin vekili olarak aldığı kararlara uyulacak veya o ocak terk edilecektir.
  4. Mağduriyete uğrayan hakemlere giderek mağduriyetini giderecektir.

Allah benim de rabbim sizin de rabbiniz olandır demek, ben de siz de şeriata uymak zorundayız demektir. Şeriatta son söz hakemlerindir.

فَاعْبُدُوهُ  (FaGBuDUvHu)  “O’na ibadet ediniz.”

Yani bana ibadet etmeyiniz. Siz benim dediklerimi değil Allah’ın dediklerini yapın, benim çıkarıma değil topluluğun çıkarına çalışın.

Burada hem hicret hükmü getirilmiş, hem de hakemler hükmü getirilmiştir. Başkana şeriat içinde itaat edilecektir. Şeriatın dışına çıktığı zaman hakemlere gidilecek, sorun hakemlerle de çözülemiyorsa hicret edilecektir. Hicret eden mâlen mağdur edilmeyecektir.

هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ(HAvÜAv ÖıRAOun MuSTaQıyMun) 

“Bu bir sıratı mustakimdir.”

Buradaki “Hâzâ” Allah’a ibadet etmedir. Kişilere değil kurallara uymak ve hakem denetiminde olan mustakim sırattır. Nekire gelmiştir. Çünkü her ocağın ve her bucağın kendi şeriatı yani sözleşmeleri vardır. Herkes içtihadına göre amel edecek, hesabını da hakemlere verecektir. İşte Hazreti İsa’ya öğretilen ahkam budur.

Hazreti İsa örneği aşiret yönetiminde çok önemli bir örnektir. Kadınların cemaate katılacaklarını emreden âyette Meryem’e bunun için hitap edilmiştir. Kadınlara Cuma namazı farz değildir dediğimizde bu âyetlerle ispat etmiş oluyoruz. 

فَاخْتَلَفَ الْأَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ(Fa iHTaLAFa eLEaXZABu MiN BaYNıHıM)

“Hizipler beynlerinde ihtilaf ettiler.”

Fa” ile gelmiştir. Hazreti İsa’nın dedikleri üzerinde aralarında ihtilaf ettiler.

Yöneticilerin bir huyu vardır. Birden bir şey duydular mı önce onu reddederler. Onu kendilerine ortak etmek istemezler. Ama sonra onun üzerinde düşünürler ve kendi çıkarlarına göre değerlendirirler.

Bediüzzaman gerçekleri söylediği zaman karşı çıkılmış, hapishanelerde süründürülmüştür. Ama sonra ondan yararlanmak için şimdi Fethullah Gülen tepelere çıkarılmıştır. Çünkü şimdi Bediüzzaman’ın söylediklerini kendileri kullanıyorlar.

Bununla beraber yine Allah’ın dedikleri olmaktadır.

Sovyetlerin yıkılması ile ABD zor duruma girdi. Rusça bilen yok. Sovyetlerde de sefalet vardır. Amerikalılar oralara  gitmiyor. Sovyet halkına İngilizce öğretecek bir taşerona gerek hasıl oldu. Demirel ve Özal’a başvuruldu. Bunlara da bir taraftan Millî Görüşü çökertmek, diğer taraftan Nurculara imkan sağlamak için Gülen Cemaati önerildi. Bunu yapan Yaşar Tunagür olabilir. Böylece İngilizce tedrisat yapan okullar kuruldu, Atatürkçü okullar kuruldu. Allah rızası için beş yüz dolara o ülkelere gidip  öğretmenlik yaptılar. Böylece İngilizce bilenler yetişti. Amerika oralara girebilmeye başladı. Sömürü amacına kullanıldı. Ama şimdi tehlike olmaya başladı. Şimdi Gülen Cemaati hakkında da ihtilaf vardır. Gerek Türkiye’de gerekse Batı’da zararlı bir gidiş gibi görenler var, yararlı gidiş görenler var.

Yarın Erbakan, sonra “Adil Düzen” için de aynı tartışmalar olacak. Onu istismar edecekler ve değiştirip kendi istikametlerinde kullanacaklar, ihtilafa düşeceklerdir.

Bugün AK Parti için de durum aynıdır.

Demek ki İslâmî hareketlerin kaderi böyledir.

Ama sonunda İslâm dinine doğru dev adımlarla ilerleme olur.

Din düşmanlığı olarak başlayan Batı uygarlığı sonunda nereye varır; demokratik, laik, liberal, sosyal hukuk düzenine varır. Yani fiilen olmasa da fikren İslâm düzeni benimsendi.

Bu dünya çile dünyasıdır. Çocuk emekliye emekliye büyüyecek. Takımlar oynayacak. İnsanlar böyle imtihan olunacak. Ama kaderin çizdiği İlahi nur tamamlanacaktır.

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا(Fa VaYLun Li elLAÜIyNa JaLAMUv) 

“Veyl zulmedenlere vardır.”

Dikkat edilecek olursa veyl hizipten dolayı değildir. İster kapitalist olun, ister sosyalist olun, ister faşist olun nazist olun, ister Hıristiyan olun, ister Budist olun, görüşünüz ve inancınız önemli değildir. Önemli olan zulmetmiş olup olmadığınızdır. Adil iseniz size veyl yoktur. Veyl zulmedenlere aittir.

Daha önce de siz zulmetmiştiniz ama şimdi bir yararı olmaz denmişti.

O halde biz düzenleri nasıl karşılaştıracağız, anayasalarımızı nasıl mukayese edip bu daha iyidir diyeceğiz?

İki şeyi gerçekleştireceğiz.

Biri, topluluk yıkılmayacak, dağılmayacak, varlığını koruyacak.

İkincisi ise zulmedilmeyecek.

Zulmetmeden varlığınızı koruyabilirseniz, işte o “Adil Düzen”dir.

Bu sebepledir ki zorla asker etmek yoktur. İsteyen cizye verip bedelli olur. İsteyen asker olur ve kendi isteği ile cihada katılır. Bu da ocak ve bucakların bağımsızlığı ama il ve devlet olarak birliği ile mümkün olur. İl iç güvenliği sağlar, devlet dış savunmayı sağlar, ama bucaklar bağımsızlık içinde zulmedilmeden yönetilirler. Merkezi idareler daima zulümdür.

مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ(65)(MiN GaÜABi YaVMin EaLIyMin) 

“Elim bir azap gününden veyl vardır.”

Buradaki elim azab dünya azabı olabilir. Ancak aşağıda cennete dahil olun denmektedir. Dolayısıyla sözkonusu olan âhiret azabıdır. Âhirette insanlar zulmettiklerinden dolayı muhakeme olunacaklardır. Bu dünyada da zulümle mücadele edenler derecelerini yükselteceklerdir.

Topluluk bir araya gelince ortak sorunlar ortaya çıkar. Niza daha ilkokulda başlar. Çocuk suç işler. Öğretmen döver. Veliler karşı çıkar. Didişme devam edip durur.

Bu zulümden nasıl kurtulunacaktır?

“Adil Düzen”le.

Her öğrencinin eğitimi için bir tahsisat ayırır ve onu velisinin emrine verir; git istediğin öğretmeni seç, maaşı biz vereceğiz der. Böylece veli ile öğretmen arasında çıkar paralelliği kurulur. Öğretmen maaşını öğrencisi varsa alır. Ama ondan sonra çocuk üzerinde velinin sahip olduğu tedip yetkisini kullanır.

Çocuklarını iyi yetiştirmek isteyenler “eti senin kemiği benim” derler. Öğretmen de bu yetki ile çocuğu sıkı bir disiplin içinde yetiştirir. Böyle yetişen çocuk hayatta da sıkıntılara karşı dayanıklı olur.

Çocukları üzerinde fazla baskı yapmak istemeyenler öğretmenlere çocuğumu az tut der. Öyle öğretmenin yanına verir. Böylece o çocuk da öyle yetişir.

Bu hususta ne yapacağına anne baba karar verir. Bu yetkiyi Allah onlara vermiştir.

Bununla beraber zalim babadan çocuğu kurtarmak da yine “Adil Düzen”de yer alır. Yakın akrabaları hakemlere gidip babadan velayet yetkisini alabilirler. Kendileri veli olurlar. Yani anneye baba, babaya anne çocuk yerine denetçi olduğu gibi, bunların ihmali ile de dede, kardeş, amca da aynı denetim hakkına sahiptir. Son karar hakemlerindir.

İşte âhirete varıldığı zaman insanlar zulmedip etmediklerinden sorumlu olacaklardır. Zulme uğrayanlar gerekli cihadı vermişlerse sevap alıp derecelerini yükseltecekler. Zulmedenler de cezalarını çekeceklerdir. Yaptıkları başka iyilikten affedilebilirler ama o zaman da zulme uğrayanlara daha fazla mükafat verilecektir.

Bu dünyayı bu felsefenin dışında hiçbir şey izah edemez. Daha iyi açıklama gelinceye kadar da bunu kabul etmek zorundayız. Ona göre amel etmek zorundayız.

Hayatımda gördüm ki, zalimin zulmü benim haksız olduğum kadardır. Bana ne gibi haksızlıklar yapılmışsa benim eksikliğimden dolayıdır. Ben düzeldikçe bana yapılan zulüm de azalmıştır. Birçok kereler zulme uğradığım zaman cezam âhirete kalmadı diye sevinmişimdir

 

 

 


ZUHRUF SÛRESİ TEFSİRİ(43.SÛRE)
1-1 VE 10.AYETLER
1261 Okunma
2-11 VE 17.AYETLER
1130 Okunma
3-17 VE 22.AYETLER
1109 Okunma
4-23 VE 28.AYETLER
1174 Okunma
5-29 VE 33.AYETLER
1095 Okunma
6-34 VE 40.AYETLER
1283 Okunma
7-41 VE 47.AYETLER
1008 Okunma
8-48 VE 53.AYETLER
1103 Okunma
9-54 VE 60.AYETLER
1114 Okunma
10-61 VE 65.AYETLER
1302 Okunma
11-66 VE 73.AYETLER
1429 Okunma
12-74 VE 83.AYETLER
1020 Okunma
13-84 VE 89.AYETLER
1371 Okunma
14-1 ve 14.ayetler(YENİ USÜL OKUMA DENEMESİ)
1198 Okunma