ZUHRUF SÛRESİ TEFSİRİ(43.SÛRE)
Süleyman Karagülle
1091 Okunma
54 VE 60.AYETLER

ZUHRUF SÛRESİ TEFSİRİ - IX. Hafta

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ(54) فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ(55) فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ(56) وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ(57) وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ(58) إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ(59) وَلَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلَائِكَةً فِي الْأَرْضِ يَخْلُفُونَ(60)

 

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ(Fa iSTaPafFa QaVMaHUv)  “Kavmini istihfaf etti.”

Hazreti Musa aleyhisselâm mucizelerini gösterdikçe halk Hazreti Musa’ya inanır gibi oldu, onun tarafını tuttu. Ne var ki Firavun kavmini, halkını istihfaf etti, ‘halk ne anlar’ dedi.

Burada kıyamete kadar sürecek çok önemli bir gerçek ifade edilmektedir: Halkı istihfaf etme hastalığı. Bizim halk bunu anlamaz, bizim halk bunu kaldırmaz, halkın buna aklı ermez. Halk bir sürüdür mantığı her yükselenin aklından geçmektedir.

Akevler’in sırtından iktidar olanlar; “Siz ne yaptınız ki, üç-beş ev!” diyorlar. “Cemaatiniz yok, paranız yok, iktidarınız yok!” diyorlar. Birkaç kuruş kazanan bizimle istihfaf etmektedir. Cemaatleri çoğalanlar bizimle istihfaf etmektedir. Anayasa ekseriyeti elde edenler bizimle istihfaf etmektedir. Doğrudur, gerçekten de bizim hiçbir şeyimiz yok. Biz sadece Rabb’imizin bize gönderdiğini anlamaya çalışan yoksul kimseleriz. Biz, bizim bir şeyimiz olduğunu söylemiyoruz. Biz sadece Allah’ın bizlere Kur’an’da bildirdiklerini sizlere aktarıyoruz. Siz de bizim gibi okursanız anlarsınız. Biz, bizim gücümüzden söz etmiyoruz, Allah’ın gücünden söz ediyoruz.

Burada anlatılan yöneticilerin halkını istihfaf etmeleridir. Firavun halkını istihfaf etmiştir. Osmanlı yönetimi adil davranmıştır; ancak halkına saygısından çok, Allah’a şükründen dolayı öyle davranmıştır. Sultanlara göre halk reayadır. Allah onlara adil davranmayı emrettiği için adildirler. Nitekim sarayın içinde bu adaletten eser yoktur.

Cumhuriyete gelince, önce İstiklâl Savaşı’nda halkla bir olanlar sonra halkı istihfaf etmiş ‘halk ne anlar’ demiş, kendiliklerinden halka zorla inkılapları dayatmışlardır. Onlara göre gelecekte din ortadan kalkacak, halk devlet veya sermaye tekelinde sürü olarak idare edilecekti. Cumhuriyet Halk Partisi’nin mantığı bu idi. Mustafa Kemal akıllı olduğu için dayatma olan bu anlayışa karşı çıkmış ve çözümü zamana bırakmıştır. 

O gün halkı istihfaf edenler, sonra Batı’nın dayatması ile Türkiye’ye demokrasi gelince artık onlara itaat etmek zorunda kalmışlardır. Bu mantık Türkiye’de Osmanlı zamanından beri oluşmuş bir memur  mantığıdır. Bu mantığın uygulayıcısı Osmanlılardır. Batı’ya da onlar öğretmiştir.

Halk ikiye ayrılır. Biri reayadır ki bunlar hayvan mertebesindedirler. Onlar güdülürler. Kendilerine iyi bakılır ki sütü-eti iyi olsun. Bir de kullar yani köleler vardır. Bunlar devlet görevlileridir. Çoğu devşirmedir. Yerli halktan görevli yapılmaz, çünkü sonra saltanatta gözleri olur. Kullar çobandır. Halk sürüdür. Kendileri de patron.

Bu mantık ve anlayış Bizans’tan gelmektedir, Emevi ve Abbasi düşüncesidir. İslâmiyet’le hiçbir ilişkisi olmayan bu mantık Batı’ya aynen intikal etmiştir. Bürokratik bir sınıf oluşmuştur. Türkiye bu yönde organize edilmiştir. Bunlara göre halk sürüdür, bir şey anlamaz. Padişah en üst makamda oturur. Kullar ve onun köleleri de sürüyü güderler.

Cumhuriyet dönemine gelindiği zaman mantık değişmemiştir. Önce Mustafa Kemal padişah olmuştur. Sonra İsmet Paşa padişah olmuştur. Her ikisi de bu durumdan memnun değillerdi. Demokrasiye geçilmesini istemişler ve başarmışlardır.

İstihfaf hâlâ bitmemiştir. Bu sefer tek kişi yerine parti başkanları halkı istihfafa başlamışlardır. Bir derin güç oluşmuştur. Bu derin güç Osmanlıların kullarından gelen bürokratik sınıfın kitleselleştirilmesidir. Bu derin güç Türkiye’de çöreklenen dış sermayenin parasal desteği ile geliştirildi. Bunlara göre halk birer sürüdür, işbirliği içinde yönetelim, sömürelim diyorlar. Dünyada sömürü sermayesi var, aptal halkı o sömürecektir. Buna “kapitalizm” denir. Siyasi güç var, aptal halkı o sömürecektir. Buna da “sosyalizm” denmektedir. Bazen tek başlarına bu sömürüyü başaramazlar, birleşirler ve “karma ekonomi”yi oluşturup halkı birlikte sömürürler.

Halk Millî Görüşe oy veriyor, oyunu her seferinde artırıyor. O derin güç bunu sindiremiyor. Müdahalelerle iktidarı eline geçiriyor. Halkın seçtiklerini indiriyor.

Bundan önce derin güç Türk ordusuna dayanıyordu. Sömürü sermayesi orduyu kullanıyordu. Müdahaleleri onlara yaptırıyordu. Sonra sömürü sermayesi gördü ki, ordu müdahale ediyor, iktidarı ele geçiriyor, sonra onun istediğini yapmıyor. Bunun üzerine sömürü sermayesi yeni bir şey deniyor; ordusuz müdahale. Orduyu uzak tutuyor...

Sonra güya halk hareketi ile meclis basılıyor, yeniden seçimler yapılıyor. Ukrayna, Kırgızistan ve Gürcistan’da bu yapıldı. Şimdi de benzer oyun Türkiye’de oynanmak isteniyor. Asker uzak tutulacak, sokak çapulcuları ile meclis basılacak veya indirilecek, sonra oralara onun istediği kimseler oturtulacak.

İşte bu da halkın istihfafıdır.

Halk sürüdür. İktidar ne yaparsa halk ona uyar.

Oysa ne Kırgızistan, ne Ukrayna, ne de Gürcistan’da istenen olmuştur.

Evet, biz burada açıkça ilan ediyoruz. Türkiye’yi ya Türk milleti yönetecek, ya Türk ordusu yönetecektir. Halkı istihfaf eden derin güç yönetmeyecektir.

Devam edelim bakalım, Kur’an bize bu hususta ne diyor… 

فَأَطَاعُوهُ(FaEaOAvGUvHUv)  “Ona itaat ettiler.”

Burada itaat edilen kimdir? Firavundur. İtaat eden kimdir? Kavmidir, halkıdır. İstihfaf edilen halk; evet, biz aptalız, siz akıllısınız diye itaat etti.

Cumhuriyet döneminde itaat etti. Padişahlara taptığı gibi yöneticilere tapmaya başladı, başkanlara tapmaya başladı.

Halk seçimle oyunu beyan ediyor, gerçeği ortaya koyuyor. Ama halkı istihfaf edenler onun seçtiklerini iktidar etmiyorlar. Bu da İlâhi takdirdir. Çünkü iktidar olanlar da halkı istihfaf etmeye başlıyorlar. Başörtüsü ile halkı kandıracaklarını sanıyorlar. Başörtüsü serbestliği İslâmiyet değildir. Bunu iktidarda olanlar da biliyorlar, derin güç de biliyor. Ama başörtüsü meselesini halledip halletmemekle “Adil Düzen”in gelmesini önleyeceklerini sananlar konuyu oraya hasrediyorlar. Halk Partisi zannetmesin ki başörtüsüne direniyor. Başörtüsü savaşı yıllarca sürecek. Bir iktidar bu meseleyi halledecek. Başka bir konu ortaya çıkacak ve  yıllarca sürecektir. Böylece halk “Adil Düzen”in gelmesiyle ilgilenmeyecektir.

Ben buna iki misal vereceğim.

Ben Elmadağ Barut Fabrikası’nda çalışıyordum. Herkesin üç yılda bir terfi etme hakkı vardı. Terfi ettiğinde ücretine zam yapılırdı. Ama hiçbir zaman terfi ettirilmez, iki yıl oyalanır. Memur terfi edeyim diye kayıtsız şartsız ona itaat eder. Üçüncü yıl geçikmiş olarak hakkını alır. Ama bu sefer yeni hak doğar. Böylece kişiye zulmedilerek itaat ettirilir.

İkincisi ise; Demokrat Parti ve onun zihniyetindekiler, bir köye “elektrik getireceğiz, su getireceğiz” der, beş sene getirmez, senelerce oyalar, o köyün oyunu öylece baskı ile alır. Sonra sıra su meselesine, sonra yol meselesine gelir. Her seçimde bir et parçası bulunur. İllere fabrika yapılmaz, vaat edilir ama yapılmaz.

Erbakan “her ile fabrika” dedi, dedi; kıyamet koptu. Şimdi birkaç fabrikası olmayan ilçe var mı, bilmiyorum. Şimdi ilçelerde sanayi siteleri vardır. Dört-beş sene fabrika vaat edilir, dört-beş sene fabrikanın yeri seçilir, böylece o işin oyu Millet Partisi’ne kaptırılmaz.

Erbakan ne yaptı?

Her ile üç fabrika vaat etti ve sanayi planlamasına aldı. Yerini gösteren ilçede hemen inşaat başladı. Böylece yıllar yılı süren kavgalar bitti, her ilde fabrikalar kuruldu, 70 ilde kuruldu. Bugün artık sadece illerde değil, birçok ilçelerde bile sanayi siteleri vardır.

Bugün başörtüsü, İmam-Hatip, İlâhiyat gibi sorunlar, halkı oyalayan sorunlardır. Bir Erbakan gelecek, asker bir Erbakan gelecek, halkın seçtiği bir asker cumhurbaşkanı gelecek ve “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nı getirecek, sorunlar sanayi sorunu gibi çözülecek.

إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ(EinNaHuM KEaNUv QaVMan FaSıQIyNa)  

“Onlar fasık kavim oldular.”

Firavun’un istihfafını kabul edip itaat edenler fasık kavim oldular. Kavmini istihfaf etmiş ama kavim de ona itaat etmişti.

Şimdi önemli bir soru ile karşı karşıyayız. Firavun gibi halkı istihfaf edenlere karşı halk ne yapacaktır? Halk isyan edip onu iktidardan indirecek midir? Yoksa ona itaat mi edecektir? Burada anlatılanlarla halk ona itaat etmeyecektir. Yönetime de karşı gelinmeyecektir. Halk karşı gelmeyecek ama direnecek.

Nasıl direnecek?

Örnek verelim.

Meclis ve hükümet yargıya müdahale etmeyecek. Onları usul dışına çıkıp değiştirmeyecek ama onların kararlarını tanımayacak. Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekillerinin milletvekilliklerini düşürmeyecektir. Çünkü mahkeme dokunulmazlığı olan bir milletvekilinin milletvekilliğini düşüremez. Başbakan başbakanlığa devam edecektir. Mahkemenin kararlarını dinlemeyecektir. Yargı haksız kararlar verince infaz etmeyecektir. İçişleri Bakanlığı direnecektir. Adalet Bakanı direnecektir. Sonunda iş orduya dayanır. Cumhurbaşkanı ve Başbakan, Yüksek Askeri Şura’yı toplayacak. Ordudan şunu isteyecek. Hukuk sona ermiştir; ya biz ya onlar. Bizim bu şartlarla seçime gitmemiz bir şey ifade etmez. Bu bürokrat istifa etsin, biz de seçime gidelim denecektir.

Kim istifa edecek?

Tüm yüksek yargıçlar istifa etmelidirler. Çünkü onlar derin güce itaat ediyorlar. Sonra da seçime gidilecek. CH P seçimi kazanırsa onlar yeniden görevlerine iade edilirler. Sorun biter. Yok eğer AK Parti kazanırsa, o zaman da AK Parti kendi kadrosunu oluşturur.

Bugünkü fitnenin kaynağı bir de rektörlerdir. Onlar da istifa etsin.

Hayır, asker derse ki; bu uygun değildir. Bunu sıkıyönetim ilan ederek de yapabilir.

Asker kabul etmezse, o zaman Gül ve Erdoğan görevlerinden ayrılıp meclise gider. Hükümeti meclis başkanına bırakırlar. Onlar nasıl isterlerse öyle idare etsinler. Meclise devam edilir ama hiçbir kanun çıkarılmaz. Asker meclisi de dağıtırsa ses çıkarılmaz. Seçim yapıldığında yine eskiden olduğu gibi direnmelere devam edilir.

Demek ki isyan edilmeyecek ama itaat edilmeyecek, direnilecektir. Baskılara da sabredilecek. Tarih bu gibi direnişlerin zaferini daima kaydetmiştir.

İran’da mollalar ve halk direnmiştir...

Hıristiyanlar Romalılara direnmiştir...

فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ(FaLamMAv EAvSaFuvNav ıNTaQaMNAv MıNHuM) 

“Bizi is’af edince onlardan intikam aldık.”

Esef etmek” demek ne demektir?  Sevdiğiniz birinin yanlış yapmasına üzülürsünüz. Ama onu affetmez, cezasını verirsiniz. Kızarsınız ama üzülürsünüz.

Allah burada Firavun’un kavmini boğmuştur. Çünkü hak etmişlerdi. Ama bunları boğmaktan hoşlanmamıştır. Allah onların böyle yapıp boğulmalarını istememiştir. Onlara sadece, bırak İsrail oğulları çıkıp gitsinler demiştir. Bırakmamıştır ve olanlar olmuştur. 

Bugün bizim laikçilerden fazla bir şey istemiyoruz. Bırakın biz bizim dinimizi yaşayalım. “Adil Düzen” içinde çalışalım ve kazanalım. Yönetici siz olun. Bizi sadece serbest bırakmalarını istiyoruz.

Neler istiyoruz?

Önce, bizi kendinizden aptal kabul edebilirsiniz. Bizim aklımız sizin aklınız kadar olmayabilir. Sizi dahi olabilirsiniz. Biz sadece bizim aklımız bizim olsun, sizin aklınız sizin olsun diyoruz. Bizi sömürmeyin. Bizim hak ve hürriyetlerimize dokunmayın. Karşılıklı olarak varolan hürriyetlerden yararlanalım ama birbirimizi sömürmeyelim. Biz sizi sömürelim demiyoruz. Siz bizi sömürmeyin diyoruz. Sömürüsüz düzen kurulsun. Biz size zorla baş örttürmeyelim, siz de zorla açtırmayın. Sizin sitelerinizde sizin kurallar geçerli olsun. Bizim sitemizde de bizim kurallar geçerli olsun.

Firavun’dan istenen de bu idi. Sadece bizi bırakın, gidelim diyorlardı. Hayır, Firavun bırakmıyordu. Çünkü ekonomisi onların bilgisine ve çalışkanlığına dayanıyordu. Halkını onlar sayesinde sömürebiliyordu. Onların gitmesi ile işçi takımı ortadan kalkacaktı.

Şimdi de biz fazla bir şey istemiyoruz. Bırakın biz bizim okulumuzu açalım. Neden sizin din düşmanı okullarınızda okuyalım? Biz bizim üniversitelerimizi açalım. Biz bizim fakültelerimizde başı örtülü okuyalım. Siz sizin fakültelerinizde başı açık okuyun. Ülkenin bölünmemesi için de ortak imtihanlar yapalım. Okullar okutsun ama diploma vermesin. Diploma imtihanlarında ortak sorular soralım. Böylece siz sizin okuttuklarınızı okutmak zorunda kalın, biz de bizim okuttuğumuzu okutmak zorunda kalalım.

Hakimlik sistemini kaldıralım, hakemlik sistemini getirelim. Siz bir hakem seçin, biz bir hakem seçelim, baş hakemi da hakemler seçsin. Hakemlerin kararlarına uyalım. Hakem kararlarını kabul etmeyen sitesini değiştirsin, ilini değiştirsin, ülkesini değiştirsin. Gelin, barış içinde yaşayalım. Hayır, siz ille de, “biz sizi sömüreceğiz, size hükmedeceğiz” diyorsunuz; yolunuz açık olsun! Bakalım sonu ne olacak? Siz mi galip geleceksiniz, biz mi?..

Evet, biz bugün mağlubuz. Çünkü henüz Kur’an’ın düzenini öğrenmemişiz, aramızda uygulayamıyoruz. Bilmiyoruz ve yapamıyoruz. Allah sizi bize galip getiriyor. Allah böylece Kur’an düzenini öğrenmemizi ve yaşamamızı istiyor. Ya Kur’an düzeni, ya ölüm düzeni. İşte siz bunun için bugün galip görünüyorsunuz. Ama akıbetinizi Kur’an haber veriyor. 

فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ(FaEaĞRaQNAvHuM ECMaGIyNa) 

“Onları birlikte gark ettik.”

Kavmi ona itaat etti. Ona itaat edenler Hazreti Musa’yı ve kavmini kovalayanlardır. Hazreti Musa ne yapmıştı? Halkını almış, Mısır’ı terk ediyordu. Bütün varlıklarını orada bırakmışlardı. Tevrat’a göre ziynetleri borç alarak çıkmışlardı. Kur’an’da böyle bir hüküm yoktur. Tevrat’ta anlatılan doğru olsa bile, Firavun mallarını o altın ve gümüş sahiplerine dağıtabilirdi. Nitekim Cumhuriyet hükümeti böyle yaptı. Gidenlerin yerlerini gelen göçmenlere dağıtmıştır. Firavun onları kovalamıştır. Ona itaat etmişlerdir. Oysa askerler onu dinlemeyecek, Firavun’un peşinden gitmeyeceklerdi.

Burada yine yönetimle ilgili çok önemli bir husus ortaya çıkmıştır. Askerler kendilerince meşru olmayan emirlere itaat etmekle yükümlü değildirler. Irak’a girme emrini alan ordu isterse girmeyebilir. İran’a saldırı emrini alan parlamentoya asker itaat etmeyebilir. Çünkü sonra hepimiz boğulacağız. Hâsılı, zorla savaştırma yoktur.

Savunma savaşları yapmak zorundayız. Çünkü mağlup olanlar yok edilirler. Ama saldırma savaşlarını yapma zorunluluğu yoktur. Askerlik savunma savaşları içindir. Saldırma ise gönüllülere aittir. Saldırı da savunmanın en önemli aracıdır. Dolayısıyla savunmada karşı saldırı da savunmadır. İtaat gerekir.

“Onları birlikte gark ettik.” 

Yani kavminden ona itaat edip Firavun’un peşine takılanların hepsini boğduk.

Bugün derin güce itaat edip onun peşine düşen CHP’nin akıbeti de öyle olacaktır. Derin güç başaramayacak, kovalarken kendisi boğulacaktır. Adil Düzenciler boğmayacak, zulmederken kendileri yok olup gideceklerdir.

Cumhuriyet Halk Partisi Millî Görüşle yani Millî Selâmet Partisi ile ittifak yaptı ve  en büyük parti oldu. İhanet etti ve iktidardan gitti. Ecevit tevbe etti, Nurcularla işbirliği yaptı, tekrar iktidar oldu. Merve Kavakçı’nın arkasına düştü, saldırdı, sonra kendisi süründü...

Deniz Baykal Erbakan’a karşı çıktı, senin pisliğini sen temizle dedi, meclisin dışında kaldı. Anadolu solunu icat etti, tekrar meclise girdi ama muhalefet partisi oldu. Şimdi yine saldırmaya başladı. Boğulacak, meclisin dışında kalacaktır. Allah boğacak, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan halk boğacak, sandık boğacak, CHP zihniyeti tarih olacaktır... 

İslâm düşmanlığı yeryüzünde bitecektir.

Kur’an’ın düzenini sadece Kur’an Allah’ın kitabıdır diye değil; en iyi düzen olduğu için kabul edecek, insanlığa barış getireceği için kabul edeceklerdir.

فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا (FaCaGaLNAvHuM SaLaFan)  “Biz onları selef yaptık.”

Mısır’da hanedan değişmiş ve yeni düzen kurulmuş olmalıdır. Mısır tarihi üzerinde yapılan çalışmalarda Tevrat ve Kur’an çok şeyler anlatmaktadır. Mısır’daki papirüsler de çeşitli bilgiler vermektedir ama henüz Mezopotamya’da olduğu kadar Tevrat ve Kur’an’ı Mısır papirüsleri onaylamıyor.

Mesela Mezopotamya’da tufan hikayesi onaylanmaktadır ama Mısır’da denizde gark hikayesi onaylanmıyor. Bunun iki sebebi vardır.

Mısır’da tüm yazı devletin elindedir ve halktan kopuktur. Gerçeklerle ilgisi olmayan şeyler yazılmaktadır. Nitekim günümüzde Türkiye’deki muhasebe hep hayalidir, sahte faturalarla dolup taşmaktadır, kayıtlar sadece uydurulmaktadır. Mahkeme kararları da böyledir. Kanunlar olaylara uydurulmuyor, olanlar kanunlara uyduruluyor. Olmayanlar olmuş gibi mahkeme kararları alınıyor. Tarih yazılmıyor, tarih icat ediliyor. Roman yazar gibi uydurma tarihler yazılıyor. Bu sebeple Mısır’daki olaylarla Tevrat ve Kur’an arasında doğrulayan açıklamalar bulamıyoruz.

İkinci sebebi de, bu araştırmalar sömürü sermayesi tarafından yapılmaktadır. Nasılı kendiliğinden oluşa dayatılıyor. Mısır araştırmacıları da aynı dayatmayı yapıyorlar.

Gelecekte ise bunlar ortaya çıkacak, yine Tevrat ve Kur’an’ın zaferi olacaktır.

وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ(VaMaÇaLan Li elEAPaRIyNa)  “Ve aharlara mesel olacaktır.”

Firavun’un arkasından gidenler helâk olmuşlardır.

Sonra neler olmuş?

Denizi geçip kurtulanlar İbrani uygarlığını kuracaklardır. Mezopotamya uygarlığının yerini alacak olan bu uygarlık gelişecek ve dünyaya İslâm uygarlığını yayacaktır. Mezopotamya ve Tevrat ilimlerini Yunanistan’da tedris eden Eflatun ve Aristo’nun talebesi olan İskender, Tevrat’ın öğretileri ile büyük imparatorluk kuracak ve Mısır’ı işgal ederek Firavunlar yönetimine ebedi olarak son verecektir. Sonra Tevrat hukukunu laikleştiren Roma orasını işgal edecek, sonra Roma Hıristiyan olacaktır. Sonra da Kur’an ehli orasını alacaktır.

Artık Firavunlar dönemi mesel olmuştur. Onların sadece ehramlarını seyrediyoruz.

Bugünkü laikçilerin hali de böyledir. Selef ve mesel olacaklardır.

Demek ki Adil Düzen Çalışanları çok güçsüzdürler ama söyledikleri Kur’an’ca söylenmekte, müsbet ilimce onaylanmaktadır.

Laikçiler, millî irade ile istihfaf edenler, mağlup olacaksınız, selef ve mesel olacaksınız. Sizden daha güçlü olan Sovyetlere ne oldu?

وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا  (VaLamMAv WuRiBa iBNu MaRYaMa MaÇaLan) 

“Meryem Oğlu mesel olarak darb edilince.”

Tarihte insanlık büyük uygarlıklar geçirmiştir.

Bahçeler içinde meyvecil olarak yaratılan insan yaz kış meyve veren yerlerde yaşarken, yavaş yavaş meyvelerin olduğu yerlere taşındı. Meyveleri kurutarak, turşu yaparak, toprağa gömerek, serin yerde tutarak saklamaya başladı. Böylece gittikçe nüfusunu artırdı.

Sonra birden soğuklar başladı. Artık meyve yetmedi. Peygamberlerin öğretisi ile avcılığa başladılar. Bu sefer et yemeye başladılar. Hazreti İdris peygamber ders vermek üzere bu zamanlarda geldi. Mağaralarda hayvan resimleri üzerinde ders vermeye başladı. İnsanlar bu dönemde dünyanın her yerine yayıldılar. Okyanuslardaki adalara da ulaştılar.

Nüfusun artması sebebiyle av hayvanları azaldı. Yeniden sıcaklar gelmeye başladı. Bu sefer insanlar çobanlık dönemine geçtiler. Hayvanların etinden değil de sütünden yararlandılar. Peygamberler her dönemde olduğu gibi bu dönemde de onlara kılavuzluk ediyordu.

Ondan sonra hayvanlar çoğaldı, otlaklar azaldı. Kuraklık başladı. İnsanlar bu sefer tarımcılığa başladılar. Elde ettikleri sap ve samanları hayvanlara yedirdiler, süt ve et oldu. Tohumları kendileri yediler, ekmek oldu. Ormanları açarak doğayı kendilerine yarayacak hâle getirdiler. Sulama yaparak daha fazla bitki elde ettiler. Hayvanların gübresi ile tarlalarını verimli yaptılar.

İşte bu dönemde insanlar yerleşik düzene geçmiş oldular.

Ne var ki herkes kendi tarlasının  başında birbirinden uzak tarımcılık yapıyordu. Bu döneme ilkel dönem diyoruz. Yazı yok. Devlet yok. İnsanlar hâlâ birbirini tanıyanlar arasında yaşamaya devam ediyorlar.

Sonra orman tarımını bilen ama esas itibariyle çobanlıkla geçinen Sümerler kuzeyden Mezopotamya’ya indiler. Fırat ve Dicle kenarlarında büyük barajlı sulama tekniğini geliştirdiler. Böylece çevreden birçok halk geldi, kentler oluştu. Artık örf ve adetler yaşayamıyordu. Yazılı kurallara ihtiyaç hasıl oldu, yazı icat edildi. Devlet örgütlenmesi ortaya çıktı. İlk uygarlık böylece oluştu. Ne var ki halk buna uyamadı. Hazreti Nuh’u dinlemedi. Sonunda tufanda gark olup yeni uygarlıklar oluştu. Hazreti Hud, Salih, Lut, Şuayb buralara gelip binlerce yıl İslâm uygarlığını yaşattılar.

Bu arada Mısır’da kuvvet uygarlığı gelişti. İbraniler Mezopotamya’dan geldiler. Hazreti Musa hem Mısır’da hem de Mezopotamya’da Medler’in yanında eğitim aldı. İbrani uygarlığı böyle doğdu. Hazreti Musa zamanında harf yazısı gelişmiştir. Tevrat bir yasa olarak konmuştur. Yöneticilerin de uyması gereken yasalar konmuştur.

Bundan önceki âyette bu uygarlık anlatıldı, İbrani uygarlığının doğuşu anlatıldı.

Tarihte ikinci gelişme şöyle oldu. Yunanistan Avrupalı ırk olan Dorlar tarafından işgal edilir. Doğu uygarlığını bilen Yunanlılar ülkelerinden sürülür. Kimi Batı Anadolu’ya İyonya’ya, kimi Trakya’ya, kimi de İtalya’ya gider. O arada İbraniler büyük deniz filoları kurmuş, sahiller boyunca yolcu taşımaktadırlar. Yunan sürgünleri bu gemilerle seyahat ederek gerek Akdeniz gerekse Karadeniz kıyılarında Yunan siteleri kurarlar.

Bu arada Batı Anadolu’da önemli bir olay vardır, buraları İranlılar işgal etmişlerdir, onların yönetimindedir. Ne var ki Persler yerel yönetime karışmıyor, burada yaşayan Lidyalılar satraplık şeklinde yönetiliyordu. Bunların benimsedikleri din de Yahudilikti. Havralarda devamlı Tevrat okunduğunu gören Yunan göçmenleri İyonya’da yeni dersler başlattılar. Mezopotamya ilimlerini Yunanistan’dan gelen göçmenlere okutmaya başladılar. Atina’ya dönüş serbest bırakılınca, hem Anadolu’daki Yunanlılar, hem İtalya’daki Yunanlılar, hem de Trakya’daki Yunanlılar Atina’ya dönerler; Atina’da böylece büyük felsefi ekoller kurulur. Sokrat, Eflatun ve Aristo ekolü gelecekte hep etkili olacaktır; bugünkü uygarlığın ekolü olacaktır. Bu arada Kıbrıslı Zenon yeni bir ekol kurar. Bu ekol Tevrat’ın laikleştirilmesidir. Yani Tevrat hukukunu Yahudilerin dışında uygulamayı başlatır. Sonra İtalya’da bu Stoa ekolü Roma’da on iki levha kanunları şeklinde Roma hukukunu doğurur. İskender’in başlatıp da ölümüyle sona eren büyük imparatorluk, Tevrat’tan alınan Roma hukuku sayesinde büyük başarı kaydeder, Akdeniz’i hükümranlık açısından göl hâline getirir.

İşte bunların arasında Meryem’in Oğlu İsa ortaya çıkar. Bakire kızdan doğmuştur. Ama çocuk daha beşikteyken konuşmaktadır. Halk bir şey diyemiyor, Meryem’i suçlayamıyorlar. Zaten Meryem’in nişanlısı Yusuf da Meryem’e sahip çıkmış, Hazreti İsa’nın babalığını kabul etmiştir. Tevrat’ta Hazreti İsa’nın nesebi sayılırken Meryem’in değil Yusuf’un nesebi sayılır, Davud’un oğlu Yusuf’un nişanlısı Meryem’den diye bahsedilir.

Bugün Hazreti İsa’nın doğumunu tüm insanlık kutlamaktadır.

İşte önce Hıristiyanlara çok büyük zulümler yapan Roma sonra teslim olmuştur. Germenler Roma’yı işgal ederler ama Hıristiyanlığı kabul ederler...

Hıristiyanlık İslâmiyet’ten sonra da devam etmiştir. Kur’an Rumları desteklemekte, Hıristiyanların galip geleceklerini bildirmektedir. Onlara Hazreti Musa’dan sonra Hazreti İsa’yı da mesel olarak anlatmakta, ne kadar zayıf durumda iken ne güçlere eriştikleri anlatılmaktadır. Kur’an Hazreti Muhammed’i de mesel olarak anlatmış, onlar gülmüşlerdir.

Biz de şimdi “Adil Düzen”i kavmimize anlatıyoruz; bize gülüyorlar...

İşte Kur’an bize bu günleri haber vermektedir. Sünnetullahtır. Maç yapılacak, herkes kuralına göre oynayacaktır...

إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ(EiZAv QavMuKa MiNHu YaÖidDUvNa) 

“O zaman kavmi ondan sudud ediyorlar.”

Burada “Lemmâ”dan sonra “İzâ” gelmiştir. “Lemmâ” geçmişi ifade etmektedir. Meryem Oğlu İsa mesel olarak onlara darb edildiğinden o zaman ondan sudud ediyorlar. “Lemmâ” geçmişi, “İzâ” geleceği ifade eder. “Lemmâ”dan sonra mazi gelmiştir. “İzâ”dan sonra muzari gelmiştir. Böylece bu devamlı vuku bulacak bir olay olarak ortaya çıkıyor.

Kur’an yeni düzen getirmektedir.

Hıristiyanlıkta şeriat yoktur, şeriat olarak Tevrat’a uyuyorlar.  Kur’an çevredekilere Hıristiyanlığın sona ereceğini söylese daha çok taraftar bulurdu. Ama İranlıların yok olacaklarını, Rumların ise hep var olacaklarını bildirmiştir. Bugün aradan 1400 yıl geçmiştir. Hıristiyanlık yok oluyor diyebilecek kimse var mıdır?

Bir ara sosyalistler böyle bir hayale kapıldılar ama bugünkü Kırgızistan’da 2000 cami ve 2000 de kilise inşa edilmiştir. Artık papalık dünyada en saygın devlet başkanı rolünde...

Bütün bunlar “Adil Düzen”in geleceğine delalet etmiyor mu? Kur’an’ın hangi dediği boşa çıkmış ki nurunu tamamlayacaktır sözü yanlış olsun.

Kimileri çıkıp diyebilirler ki “Adil Düzen”in Kur’an düzeni ile ilgisi yoktur. Zaten biz bizim düzenin geleceğini iddia etmiyoruz, biz Kur’an düzeninin geleceğini iddia ediyoruz. Biz hatada olabiliriz, yanlış anlamış olabiliriz, o bizim hatamızdır. Ama Kur’an hep yeryüzüne hakim olacaktır. Allah nurunu tamamlayacaktır. Biz ise yanılmış olabiliriz ama yine de sevabımızı alırız.

Kur’an’ı rafa koyup da Avrupa sokaklarındaki faiz ve zina bataklıklarında kurtuluş arayanlara diyoruz ki; yanlış yoldasınız, hatalı yoldasınız. Takiyye yapıyorsanız münafıksınız, takiyye yapmıyorsanız küfür içindesiniz. Batı uygarlığı batmaktadır. Siz su almış gemiye biniyorsunuz. Biz bununla Batı uygarlığı düşmanlığı yapmıyoruz. İyi ne varsa hepsi bizim de malımızdır. Dün siz bizden aldınız, bugün de biz sizden alacağız. Bizim sözümüz bâtıla karşıdır. Sizde olsun, bizde olsun, ne fark eder, bâtıl bâtıldır, bâtılı sizden almayız. Siz de bâtılı bizden almayın. Biz Meryem Oğlu İsa’nın da peygamber olduğunu söylüyoruz. Ölü insanlara tapılamaz. O zaman yaşayanlar ona dayanarak zulüm mekanizmasını kurarlar. 

وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ  “VaQaLUv EaLıHaTuNAv PaYrUn EaM HuVa) 

“Bizim tanrılarımız mı daha hayırlıdır yoksa o mu diyorlar.”

Nedir onların âliheleri? “İlâh” kelimesini tanrı olarak tercüme edip geçiyoruz. Ama acaba onların ilâhları nedir?

a) Dolarları yani paraları bir numaralı ilahlarıdır. Dolar mı galip gelecek yoksa kilise mi? Yarın dolar yerine papalığın onayladığı para geçerli olacak. Elinizi bu faizli pisliğe sürmeyin dediği zaman, artık yeryüzünde doları kimse eline almayacaktır. Onun yerine altın karşılığı çıkarılan altın lira geçerli olacaktır. 

b) Onların ikinci ilahları ise bombadır, silahtır, atomdur. Biz istersek papalığı bir günde yok ederiz. Ne gücü varmış ki papalığın ve onun tanrısının diyorlar. Oysa yüz tane papalığı yok etseler iki milyar insanın her biri birer papa olur ve varlığını sürdürür. Papalık saltanatla intikal etmiyor.

c) Üçüncü tanrıları ise yalandır. Ellerine geçirdikleri basının uygulamalarıdır. Bu suretle yalanın onları her yere ulaştıracağını sanmaktadırlar. Yalancının mumu yatsıya kadar sürer. Bu sahte ilah da bir gün buz gibi eriyip gidecektir. 

d) Onların dördüncü tanrıları ilimdir. İlmin gücünü görünce kendilerini güçlü sandılar. Ne var ki ilim 20. yüzyılın sonunda onlara ihanet edip cephe değiştirdi, bizim tarafa geçti. Artık Hıristiyanlar da âlim oluyorlar. Bu tanrıları onlarla değil bizimle beraberdir. Yarın bütün tanrılar âlemlerin rabbi olan Allah teslim olacaklardır.

Biz burada dört örnek verdik ama onların bunlar dışında daha pek çok tanrıları vardır. O tanrılar peşinde koşarken tanrıları gerçek değildir, onlar ise helâk olurlar.

مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا  (MAv WaRaBUvHu  LaKa EilLAv CaDaLAn) 

“Sana onu cedelin dışında darbetmediler.”  

Aslında onlar da karşılıksız paranın tanrı olmayacağını senden önce biliyorlar. Silahla sorunların çözülmeyeceğini onlar da biliyorlar. Yalanla bir yere varılmayacağını onlar da biliyorlar. İlim tanrı değil, tanrıya götüren araçtır, dunu da biliyorlar. Ama cahil halkı belki ikna edip sömürebiliriz diye yalanlarına devam diyorlar. Bu tanrıları savunurken tanrı olmadıklarını biliyorlar ama halkı inandırmak için inanmış görünüyorlar.

Tezekkür etmek, tefekkür etmek, bunları topluca yapmak ne kadar sevaplı bir işse; “cedel” de o kadar kötü bir iştir. “Cedel” kendini haklı çıkarma çabasıdır. Karşı tarafı haksız çıkarmadır. Hiç kimse ‘ben haklıyım’ dememelidir.

Ben kendi içtihadımla hareket ederim, sen de senin içtihadınla hareket edersin. Ben seni benim görüşlerime çağıramam, sen de beni senin görüşlerine çağıramazsın. Birbirimize görüşlerimizi aktarırız. Sonra herkes kendi içtihadına göre hareket eder. Haksızlığa uğrarsak hakemlere gideriz. Hakemlerin kararlarına kesinlikle uyarız. Dünyada topluluk böyle kazanılır. Unutmayalım; şeriat demek ne demektir?

  1. Herkes kurallara göre hareket edecek. Kuralları kendisi için kendisi koyacak, bu şeriattır. İçtihat her zaman değiştirilebilir. Değiştirilinceye kadar herkes kendi koyduğu kurallara uyacaktır.
  2. Taraflar sözleşmeler yapacaklar ve yaptıkları sözleşmelere uyacaklar. Sözleşme yapmak veya sona erdirmek serbesttir ama sözleşme devam ettikçe herkes ona uymak zorundadır. Bu da şeriattır.
  3. Eğer taraflar sözleşme yapmaları gerektiğinde anlaşmış ama sözleşme içeriğinde anlaşamamışlarsa, bir ortak hakem seçerler; ortak hakemin verdiği karar geçerlidir. Tarafları bağlar. Aksine anlaşma yapıncaya kadar ona uyarlar.
  4. Sonuçta haksızlığa uğrayanlar hakemlere giderler. Hakemlerden birini biri seçer, diğerini diğeri seçer. Baş hakemi de taraflar seçer. Hakemlerin verdikleri kararlar kesindir, taraflar ona uyar. Hakemlerin kararları için hakemlere gidebilirler ama baştan uymak zorundadırlar. Karar bozulmaz, hakemler mahkum edilir, dayanışmaları öder.

İşte bunun dışında cedel bu kurallara uyulması için yapılır. İçtihadınla amel et, sözünde dur, vekilin tasarruflarını kendin yapmışsın gibi kabul et, her nizada hakemlere git ve hakem kararlarına uy; işte buna “ahsen cedel” denir.

بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ(BaL HuM QaVMun PaÖıMUvNa)

“ Evet, onlar hasmeden kavimdir.”

Onlar hasım kavimdir. Onlar haklı oldukları için değil, kendilerini haklı çıkarmak için seninle cidal yapıyorlar.

Sorunu iyi anlamamız gerekir. Yeryüzünde savaş vardır, mücadele vardır, cidal vardır. Sömürücülerin saldırıları ve halkın savunmaları vardır. Küresel sömürü sermayesi ‘dünyayı ben yöneteceğim’ diyor. Asker ‘dünyayı ben yöneteceğim’ diyor. Halkı idare edebilirlerse birbirinin hasmıdırlar. Ama eğer halk direnmeye başlarsa, halkı bastırmak için uzlaşırlar. Sermaye ile asker bir olur ve halkı idare eder.

1950’ye kadar asker Türkiye’yi yönetiyordu. Tek başına asker halka söz dinletemeyince sermaye ile uzlaştı ve 2000 yılına kadar asker sermaye ile birlikte ülkeyi yönettiler. Sonra sermaye orduya karşı cephe aldı. Onu ortadan kaldıracak ve Türkiye’yi parçalayacaktı. O zaman da araları açıldı. Şimdi asıl savaş ordu ile sermaye arasındadır. Ordu yanlış ata oynadı, şimdi çıkmazdadır.

Peki, ordu ne yapacaktır? 

Demokrasiye teslim olacaktır. Kimin kazanacağına o karışmamalı, halkı serbest bırakmalıdır. Halk iktidara kimi getirirse ona kendisi itaat etmese bile, halkın ve diğer bürokratların itaat etmesini sağlayacaktır. Daha önce darbelerle Cumhuriyet Halk Partisi’ni getiriyordu. Sonra AK Parti’yi destekledi ama şimdi de koruyamıyor. AK Parti’yi desteklediği için CHP de MHP de orduya karşı cephe aldı.

Ordu neyin bekçiliğini yapmalıdır?

a) Anayasayı hep o getirdi, hep o değiştirdi. Orada  hata yaptı, kurucu meclisler kurdu.

Sivil anayasa diyorlar. Bütün anayasalar sivildir, çünkü anayasa kurulu yaptı. Bunlar sivildi ve sivil anayasa yapıldı. Sonra kurucu meclisler seçildi. Onlar da sivildi. Oysa Kenan Evren meclisi kapatmayacak, anayasayı ona yaptıracaktı. O zaman “sivil anayasa” diye tutturamazlardı.

b) Meclise daima saygılı olmalıdır. Meclisin kayıtsız şartsız üstünlüğünü tanımalıdır. O meclise itaat etmezse, millet de orduya itaat etmez ve devlet yok olup gider. Meclise karşı tavır alana şiddetle tavır almalıdır. Gerekirse askeri metotlarla meclisi hakim kılmalıdır.

c) Adil yargı sistemi mutlaka kurulmalıdır. Bu da hakemlerden oluşan yargı sistemidir. Ondan sonra da yargı kararlarına kesin olarak uyulmalıdır. Yargı kararları yine yargı kararları ile düzeltilmelidir. Yargı üstünlüğü yargıç üstünlüğüne çevrilmemelidir.

d) Devlet başkanı askerlerden olmalıdır. Meclis de dahil ordu üzerinden sivillerin oynaması sona ermelidir. Çünkü ordusuz meclis olamaz. Bugün olanlar hep cedelden ibarettir. Doğruyu bulma yerine karşı tarafı yani hasmı yenme çabasıdır. Yargılama değil savaşmadır. Türk milleti sabırla bunların hepsini yenecektir.

إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ(EiN HuVa EilLAv GaBDun)  “O abdden başkası değildir.”

Hazreti İsa bir abddir, Allah’ın abdidir.

Abd” ibadet eden demektir. Biz her namazda “yalnız sana ibadet ederiz” diye Allah ile sözleşme yapıyoruz. Günde en az on defa Allah’la böyle anlaşmalar yapıyoruz.

“Adil Düzen” işte bu yalnız Allah’a ibadet etme mekanizmasıdır.

İşçilik sistemi patrona ibadettir. Oysa kişi topluluğa ibadet edecektir; yani topluluğun kölesi olacaktır, topluluğun işçisi olacaktır. Bunun için onu hür insan hâline getirmeliyiz. Kişi birine değil şeriata yani hukuka ve sözleşmelere uymak zorunda olmalıdır. Patronu ile eşit haklara sahip olmalıdır. Bunun gerçekleştirilmesi için şunlar yapılacaktır.

  1. Herkesin yeryüzünde kira payı vardır. Çalışmasa da herkes yaşayabilmelidir. Kira payından yararlanarak, isterse çalışmak zorunda olmamalıdır. Bunun için kişiye iki hâl tanıyoruz; ya emekliliğini al ve çalışma, ya da emekliliğini alma, çalışma kredisini al. Böylece kişi yaşamak için çalışmak zorunda olmaktan kurtarılmıştır. Çalışmayanlar fonda toplanan miktarı paylaşırlar. Sayıları çoğalırsa payları azalır, o zaman çalışmak zorunda kalırlar.
  2. Herkese çalışma kredisi verilir ve “git istediğin işyerinde çalış” denir. Senin ücretini biz ödeyeceğiz ve işvereni borçlandıracağız. Ayrıca aldığı ham maddenin bedelini de onu borçlandırarak biz ödeyeceğiz. Bu borç icrasız ve faizsiz olacaktır. Böylece herkes sermayesini sırtında taşıdığı için işverenle eşit hâle gelmiş olacaktır.
  3. Küçük firmaların büyük firmalarla birlikte faaliyetlerine devam edebilmeleri için “Genel Hizmet Kooperatifleri” kurulmalıdır. Küçük işletmeler kendi içlerinde tamamen bağımsız ama dışarıya karşı tek marka hâline gelmelidirler. Sabit giderleri olmamalıdır. Bedel, emek, tesis ve genel hizmet üretimden pay almalıdır.
  4. Masraflarını asgariye indirmek ve işletmeleri teke gitmeye zorlamak için dayanışma ortaklıkları kurulmalıdır. Sigortalama böyle yapılmalıdır.

İşte bu şartlarla eşitlik sağlanacak ve herkes yalnız topluluğun yani şeriatın kulu olacaktır. Bu kul olma Hazreti İsa için de aynıdır, Hazreti Muhammed için de aynıdır. Onların dahi kimseye hükmetme yetkileri yoktur. Amir yok, ulu’l-emr vardır, görevli vardır. Hakim değil hadim vardır.

أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ(EaNGaMNAv GaLaYHi)  “Biz ona in’am ettik.”

Hazreti İsa’ya in’am ettiğini söylemektedir.

Allah acaba neyi in’am etmiştir? Zenginlik mi vermiştir? Hayır. Makam mı vermiştir, vali veya hükümdar mı yapmıştır? Hayır. Binlerce müntesip veya mürit mi vermiştir? Hayır.

Tek şeyi vermiştir; ilim vermiştir, sanat vermiştir.

Hayatında ancak 12 müridi olabilmiştir.

Bugün Akevler Adil Düzen Çalışanlarından 12 mü’min var mıdır? Bilemiyoruz...

Hazreti İsa da bilmiyordu. Çünkü onlardan biri ona ihanet etmişti.

Ancak şunu söyleyebiliriz ki bugün biz Hazreti İsa’dan daha çok imkanlara sahibiz.

Önce Adil Düzen Çalışanları bir kooperatif kurmuşlar ve bu kooperatif kırk senedir devam etmektedir. “Adil Düzen” üzerinde çalışmalar yapmakta ve çözümler üretmektedir. Akevler’le yakın ilişkileri olan Millî Görüşçüler ve Gülenciler bugün dünya çapında etkin olmuşlardır. Akevler’in onların bu etkinliklerine katkıları vardır. 20 000 sahifenin üstünde hazırlanmış ve düzeltilmiş yayınlanabilecek bir  müktesebata ulaşılmıştır. 20’den fazla ilim adamı “Adil Düzen” üzerinde ciddi çalışmalar yapmışlardır. Bunlardan Necmettin Erbakan “Adil Düzen”i tüm dünyaya duyurmuştur.

Bizim durumumuz Hazreti İsa’nın durumu gibidir. Bizim durumumuz Bediüzzaman’ın durumu gibidir. Ne paramız, ne mevkiimiz, ne de cemaatimiz vardır. Garibanız. Ama ilmimiz vardır.

İşte Hazreti İsa’ya Allah bunu in’am etmiştir. Hiç tereddüdünüz olmasın, gelecekte “Adil Düzen” Hazreti İsa’nın cemaati gibi olacaktır. 

Korkulacak şey, bizim de onlar gibi bozulmamızdır. 

Allah bize ilmi in’am ettiği için O’na şükretmeliyiz.

Yenibosna’da başlanan çalışma bize geleceği haber vermektedir. Neler yapıyoruz?

  1. Bilgisayarlı Kur’an Arapçası üzerinde çalışılmakta, yeni bir öğrenme usulü elde edilmektedir.
  2. Matematik dersine tekrar başlanmıştır. Mantık dahilinde ilerlemeler olmaktadır.
  3. Bilgisayar dersi başlamıştır. Bilgisayar programının nasıl yapılacağı anlatılmaktadır.
  4. Muhasebe dersleri başlamıştır. Uygulama yapılarak muhasebe ilmi oluşmaktadır.

Allah Akevler Adil Düzen Çalışanlarına in’am etmiştir. İlim vermektedir.

Dersler ilerledikçe sertifikalar verilecektir. Adil Düzen iktidar olunca görev yalnız bunlara verilecektir. Dersler yazılı hâle getirilecek ve uzakta olan Adil Düzenciler de dersleri takip edebilecektir. Merkezi imtihan sistemi geliştirilerek tüm ilimler Adil Düzene göre yeniden düzenlenecektir. 

وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا(Va CaGaLNAvHu MaSaLan)  “Onu da mesel yaptık.”

Buradaki “Ve” harfi daha önce geçen “Ve cealnahum selefen ve meselen”e atıftır. Firavun ve ona tâbi olanların helaklerini mesel yaptık, İsa’yı da mesel yaptık.

Bugün yeryüzünde iki merkez vardır. Biri Akevler, diğeri de New York’tur. New York’ta dünyaya hükmeden sermaye vardır. Roma İmparatorluğu gibi güçlü bir merkez. Bugünkü Müslümanlar da o zamanki Yahudiler gibi onların yanında yer alıyorlar. Bir de birkaç kişinin bir araya gelip de “Adil Düzen” üzerinde çalışmalar yaptığı Akevler...

Evet, gelecekte neler olacak?

Bu büyük güç yıkılacak ve dağılacak, mesel olacak. Birkaç yüzyıl sonra adları bile okunmayacak. Oysa çok geçmeden, belki otuz kırk sene içinde Adil Düzen Çalışanları her tarafta Kur’an düzenini getirmiş olacaklardır.

Kur’an düzeni teokratik düzen değildir, Kur’an düzeni barış düzenidir. Düzende zorlamanın olmadığı düzendir. Hakem kararlarına herkesin kendi isteğiyle uyduğu bir düzendir. Orada tutuklama yoktur, orada yakalama yoktur, orada hapishane yoktur. Orada sadece savunma savaşı vardır, düzensizliğe karşı savaş vardır. O da yine yargının denetimindedir.

Hazreti İsa işte bu Adil Düzen Çalışanlarına bir meseldi.

Bediüzzaman da aynı şekilde mesel olmuştur.

Dünkü sosyalizm, bugünkü sömürü sermayesi de Firavun’un meselindendirler.

لِبَنِي إِسْرَائِيلَ(Li BaNIy İSRAEIYLe)  “İsrail oğullarına.”

Her peygamber daima kendi kavmine gelmiştir. Hazreti Musa Tevrat’ı getirmiştir ama Mısırlıları Tevrat’a davet etmemiştir.

Hazreti İsa da yalnız İsrail oğullarına hitap etmiştir. Hazreti İsa’nın 12 havarisi de İsrail oğullarındandır. Hayatında başka hiçbir kavme hitap etmemiştir. Hazreti Muhammed de hayatta iken Arap yarımadası dışında herhangi bir kavmi muhatap almamıştır. Hıristiyanlık Hazreti İsa’dan sonra yayılmaya başlamış, Havarilerine ‘gidin başka yerlerde tebliğ yapın’ demiştir. Onlar da yayılmış ve İslâmiyet’i her yere ulaştırmaya çalışmışlardır.

İsrail oğulları Hazreti İsa’yı öldürmeye çalışmışlardır. Ama bugün onların yani Hıristiyanların sayesinde İsrail devletini kurabilmektedirler. Hazreti İsa onlara mesel olmalıdır. “Adil Düzen” de aynı şekilde dünyaya hakim olacaktır. İsrail devleti ortadan kalkacak ama İsrail toprakları Adil Düzenciler sayesinde onların vatanı olacaktır.

Bunlar Kur’an’ın verdiği haberledir.

Hazreti İsa onlara meseldir, ders almalıdırlar. Nasıl Hazreti İsa’yı yok edemedilerse, Adil Düzen Çalışanlarına karşı otel odalarında aldıkları kararlarla ve yaptıklarıyla bunu başaramayacaklardır. Onların idam fermanları geçersiz olacaktır. Hazreti İsa ve 12  havarisi dünyaya Kur’an’ı yayacaklar ve insanlık aydınlanacaktır.

وَلَوْ نَشَاءُ(Va LaV NaŞAvEu)  “Meşiet etseydik.”

Bugün kâinatımızı çok iyi biliyoruz. Işık hızı ile genişlemekte olan dört boyut içinde üç boyutlu uzaydır. Galaksileri, yıldızları, gezegenleri, güneşi, uydusu olan yerleri; karaları, denizleriyle yeryüzü canlıları ve insanları olan; ayrıca sıcak yerlerde cinleri, bâtın âlemde de ruh ve melekleri var etmiştir. Kâinat yaratılmıştır. Ölüme doğru gitmektedir...

Bir göl düşünün, o gölden denize akan su vardır. Göl boşalmaktadır. O akan su üzerinde  kurulmuş değirmende biz yaşıyoruz. Biliyoruz ki su bir gün bitecektir.

Allah böyle bir dünyayı meşiet etmiş. Burada insanı günah veya sevap işleyecek şekilde yaratmış. Gezegenleri insanlar için yapmış. Onlara kötülük ve iyilik yapma imkanlarını sağlamış. Onlara akıl vermiş, ilim vermiş. Peygamberler göndermiş, onlara yol göstermiş...

Bunlar tarihî vakalardır. Bugünkü müsbet ilim bunları onaylamaktadır. Peygamberlerin geldiği tarihçe sabittir. Onlar kendiliğinden sona ermiş olsalar bile gelmiştir.

Peygamberler diyorlar ki; nasıl dağdaki göl bitmiyor, çünkü güneş denizleri ısıtıyor, yeniden yağmur yağıyorsa; kıyamet olacak, kâinat yeniden güneşlere ve yıldızlara kavuşacaktır. Kandillere yeniden yağlar konacaktır.

Burada bütün bu olaylar ilimce ve dinlerce onaylanmaktadır.

Ama şu sorunun cevabı yoktur:

Allah neden böyle bir kâinatı yarattı da başka türlüsünü yaratmadı? Yaratamaz mıydı?

Kur’an, isteseydik yaratırdık diyor, ama biz böyle bir şey istemedik diyor.

Başka bir soru da şudur: Neden Allah vardır?

Bunları sorup cevap verme gücüne sahip değiliz. Böyle olduğu için böyledir. İyi veya kötüdür, değiştirelim diye bir güce sahip değiliz.

Buradaki “Lev” cümlesi şart cümlesidir. İsteseydi öyle olurdu. Ama hiçbir zaman istemedi. “Lev” vücubu değil imkanı ifade eder. Ama ademini bildirir. İsteseydi yapardı ama istemedi ve yapmadı.

لَجَعَلْنَا  (La CaGalNAv)  “Onu ca’lettik.”

Bu “Lev” şartının cevabıdır. “Lev” şartına “Fa” gelmez. Çünkü “Fa” tekrarı ifade eder. Mutlak nefyde tekrar yoktur. Te’kit için “Le” gelebilir. İktidarı teyit için gelmiştir.

“Le Cealnâ” denmiş de “Le Halaknâ” denmemiştir. Yani sizden melekler yaratırdık demiyor, sizi melek olarak ca’lederdik deniyor. Yani insanı değiştirmeyecek, insanı görevlendirecek. Bu çok önemli bir hususu ifade eder.

Burada kastedilen bâtın âlemde yaşayan melekler değil, devlet içindeki görevlilerdir. Bürokratik yönetim, insanların insanlara hükmettiği yönetim. Yöneticiler sınıfı dokunulmazdır. İmtiyazları vardır. Mahkemenin huzuruna çıktıkları zaman onların dedikleri ispatsız kabul edilir. Siz halk olarak ispat etseniz bile davalar on sene sonra biter. Öldükten sonra haklı çıkarsınız. Allah bugün dünyayı soyan ve inleten bürokratik yönetimi sona erdirecektir. Saltanat bitecektir.

مِنْكُمْ  (MiNKuM)  “Sizden”

“Küm” denmemiş “Minküm” denmiştir. Çünkü kastedilen herkesin melek olması değildir. Kastedilen onlardan bir kısmının seçilerek devlet görevlisi ve imtiyaz sahibi olmasıdır. Yani insanların yönetici ve yönetilen diye ayrılmasıdır. Böyle sınıflaşma yoktur. Bu kalkacak, bunun yerine teminatlı ehliyet sistemi gelecektir. Kişiler şeriat kuralları içinde istediğini yapacak, kendisi sorumlu olacaktır. Hesabı hakemlere verecektir. Hakemler karşısında da herkes eşit olacaktır. Sultan bile olsa eşit olacak. Savcı hakimin yanında oturmayacak. Avukatlık yerini hakemlik alacak. Hakem tarafların hem hakemi hem de adaletin hakimi olacaktır.

Minküm” teb’iz için gelmiştir. Cins için gelmemiştir. Sarih mef’ulün yerindedir. “Min” zaide gibidir.

مَلَائِكَةً(MaLAEıKaTaNn)  “Melekler yapardı.”

Melek” ikinci mef’uldür. “Melaike” meleğin çoğuludur.

“Mülk” hükmetme, yönetme demektir. “Melik” hükümdar, yöneten, sultan demektir.

İslâmiyet saltanatı kaldırarak melikliği de kaldırmıştır. Onun yerine risaleti koymuştur. Başkanlar halkın vekili bile değildir, sadece resulleridir. Ona verilen görevleri yaparlar. Kendileri kendilerine görev icat edemezler. Kendileri kural koyamazlar.

Bu husus ancak 20. yüzyılda anlaşılmıştır. Hâlâ saltanatla yönetilen, kralları olan ülkeler sembolik olsa bile vardır.

“Melik” de sıfatı müşebbehedir. “Melek” de sıfatı müşebbehedir. “Melik” en büyük melektir. “Melek” demek devlet görevlisi demektir. Burada meleklere iman bahsi ile çelişki ortaya çıkar. Devlet görevlileri yok deniyor. Sonra devlete, görevlilere uyma emrediliyor. Görevli yoktur, görev vardır. Görevli emir sahibidir. Ona uyulması ve dinlenilmesi gerekir. Yani devlet vardır, teşkilat vardır ama imtiyazları yoktur. Ayrı sınıf değildir. Devamlı maaş almamaktadırlar. Yaptıkları işlere göre maaş alırlar.

Bu âyetlerin iyi anlaşılması için “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nın okunması, üzerinde çalışılması ve iyi anlaşılması gerekir. 

فِي الْأَرْضِ(FIy EaLEaRWı)  “Arzda”

Gezgenler arzdır. Zahir âlemin gezegenleri insanlar için yaratılmış ve insanlar halife kılınmıştır. İnsanlardan melekler çıkarılmadığı gibi insanlar melek olarak yaratılmamıştır.

Eğer bu mânâyı verecek olursak “Min” cins için gelmiş olur. Yeryüzü insanların halife olduğu bir sahadır. Herkes kendi işlerinde kendisi Allah’ı temsil eder, O’nun halifesi olarak hareket eder. İçtihat yapar, halifesi olur. Sonra abd olarak kendi içtihatlarını uygular. Kamu görevlilerinin emriyle değil, kendi içtihadı ile hareket eder. Ortak işlere kendi içtihadı ile katılır, yoksa oradan ayrılır ve gider.

يَخْلُفُونَ(60)(YaPLuFUvNa)  “Halife olurlardı.”

Yani insanların bir kısmı Allah’ın halifesi yönetici, bir kısmı ise yönetilen olurdu. Oysa bu yol değil, herkesin kendisinin halife olması ve kendi içtihadı ile hareket etmesi, yargı önünde, hakemlerden oluşmuş yargı önünde insanların eşit olması ahkâmını koymuştur.

Kırgızistan’a gitmeden önce İslâmiyet’te de lâiklik ve demokrasi var diyordum. Şimdi bu âyetlere dayanarak tereddütsüz diyorum ki; lâiklik ve demokrasi yalnız İslâmiyet’te vardır. Öbürleri kandırmacadır.

 

 


ZUHRUF SÛRESİ TEFSİRİ(43.SÛRE)
1-1 VE 10.AYETLER
1236 Okunma
2-11 VE 17.AYETLER
1107 Okunma
3-17 VE 22.AYETLER
1085 Okunma
4-23 VE 28.AYETLER
1148 Okunma
5-29 VE 33.AYETLER
1067 Okunma
6-34 VE 40.AYETLER
1260 Okunma
7-41 VE 47.AYETLER
986 Okunma
8-48 VE 53.AYETLER
1081 Okunma
9-54 VE 60.AYETLER
1091 Okunma
10-61 VE 65.AYETLER
1238 Okunma
11-66 VE 73.AYETLER
1398 Okunma
12-74 VE 83.AYETLER
999 Okunma
13-84 VE 89.AYETLER
1344 Okunma
14-1 ve 14.ayetler(YENİ USÜL OKUMA DENEMESİ)
1176 Okunma