ŞÛRA SÛRESİ TEFSİRİ(42.SÛRE)
Süleyman Karagülle
1163 Okunma
14 VE 15.AYET

***

ŞÛRÂ SÛRESİ TEFSİRİ - 5

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمْ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ(14) فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ(15)

 

وَمَا تَفَرَّقُوا (Va MAv TaFarRaQuv)  “Teferruk etmediler.”

Bir toplulukta sosyal gruplara ayrılıp hayırda yarışmak Allah tarafından emredilmiştir. Bu bir tür örgütlenmedir. Nasıl askerlikte manga, takım, bölük, tabur, alay gibi örgütlenme varsa; topluluk içinde ilmî, dinî meslekî ve siyasî gruplar oluşturup halkın bunlardan birine bağlanarak örgütlenmesi iç düzeni sağlar. Teferruk ise dinin, devletin, otoritenin, iktidarın parçalanmasıdır. Birbirini ortadan kaldırmak isteyen grupların oluşmasıdır. İstenmeyen budur.

Burada bir hususa işaret etmede yarar vardır. Bir ülkede o ülkeyi yıkmak, parçalamak, dağıtmak isteyen bir fırka oluşur. Buna hizbuşşeytan denmektedir. Bunun karşısında bir fırka vardır; o topluluğun saadetini, huzurunu, sükununu ve selametini isteyen fırka vardır. Bu da hizbullahtır.

Hizbullah devletin kendisidir. Yani devlet demek, ülkede bulunan hizbuşşeytana devleti yıkma fırsatı vermemektir. Bunlar insandaki mikroplar gibidirler. Devlet de insandaki tüm organ ve kendi hücreleridir. Hizbullahı oluşturan tüm devlet içindeki partiler hayırda yarışırlar, kendi cemaatlerini korurlar, dayanışma içinde olurlar.

Sosyal sadece iki grup olmazlar, on civarında olurlar. Beşten az olmazlar, ondan fazla da olmazlar. Bunu nerden biliyoruz? Hayırda sebkat ediniz demek, serbest rekabet oluşturunuz demektir. Serbest rekabetin olması için ikiden fazla olması gerekir, yoksa ikili çekişme olur, kutuplaşma olur. Çok fazla olursa da yarışma olmaz, karışma olur.

Muhalif grubu yok edip devleti tek başına ele geçirmeye çalışanlar teferruk içindedirler. Bunların aralarında yarışma değil boğuşma olur.

Bugün lâikler ile dindarlar arasında teferruk vardır. Lâikler dindarları fiilen yok etmek istemişlerdir. Dinlerine karışmış, örtülerine karışmış. okullarını ve mabetlerini kapatmış bulunmaktadırlar. Sonuç olarak dindarları yok etmeye kalkışmışlardır. Bunda başarılı olamayınca dindarların da onları yok etmeye yönelmeleri her zaman muhtemeldir. Bunlar da buna kalkışırlarsa, başarmaları söz konusu değildir.

Bizim bu konudaki istediğimiz nedir?

Dindarların böyle karşı tarafı yok etmeye kalkışmamaları ve onlara yani karşı tarafa da kendileri gibi haklar tanımalarıdır. İşte “Adil Düzen” budur.

Büyük sermaye, küçük ve orta ölçekli sermayeyi ortadan kaldırmak için savaş vermektedir. İnsanlık tarihinin bir döneminde küçük ve orta ölçekli sermaye büyük sermayeyi ortadan kaldırmaya kalkışmış ama başaramamıştır. Sosyalizmin mânâsı budur.

Biz ne diyoruz; Adil Düzen Çalışanları olarak biz ne diyoruz?

Gelin, teferruk etmeyelim. Yani birbirimizi yok etmeye kalkışmayalım. Birbirimizi tanıyalım. Tanıyalım ve hayırda yarışalım.

إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمْ الْعِلْمُ  

(EilLAy MiN BaGDi MAv CAvEaHuMu eLGılMu) 

“Ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarında teferruk ettiler.”

Çoklu sosyal gruplarda farklılık ilmin farklılığından gelir. Herkesin görüşü farklıdır, yani ilmileri farklıdır. Bu sebeple Hakkı aradıkları için gruplanmalar vardır; yoksa birbirlerinin haklarını yemek için değil.

Teferruk edenler arasındaki bölünme ise tam tersine bilgilerdeki ve kurallardaki farklılıktan değil; ilimde birlik olduğu halde, sadece çıkar çatışması dolayısıyla aralarında ayrılık meydana gelmektedir.

Burada açık bir şekilde şu kural teyit edilmektedir. İktidarda olanların idare biçimini beğenmeyip ‘böyle değil şöyle yapılmalıdır’ dense, işte bu hayırda yarıştır. Ama hayır, böyle yapılmıyor; ‘yapılan doğrudur ama sen beceremiyorsun, ben daha iyi beceririm’ diyerek, program farklılığından değil, sadece iktidar çekişmesinden dolayı muhalefet teferruktur.

Öyleyse çok açık bir ifade ile söyleyebiliriz ki, İslâmiyet’te iktidara gelmek için muhalefet teferruktur. Devlet düzenini parçalamadır. Ama program farklılığından dolayı iktidarı programa getirmek veya nöbet değişikliği ile iktidar olmak için muhalefet hayırda yarıştır ve parti içidir. Bu kural çok açık bir kuraldır.

İktidarda olanları çözüm üretmeden sadece kötülemek teferruktur.

Yapılanları eleştirmek ve ne yapılması gerektiğini anlatmak hayırda yarıştır.

Bir kimsenin kendisini başkalarından daha üstün görmesi tekebbürdür. Şirktir.

Ama kendi içtihadını savunması hakkı tavsiyedir.

Her işte olduğu gibi particilikte de fıkhın kuralları içinde hareket edilmelidir. Normal hayatta ne haram ise particilikte de o haramdır, normal hayatta ne helal ise particilikte de o helaldir.

Davranışlarınız eğer şeriata uygunsa o hayırda yarıştır, değilse o teferruktur.

“İlim geldikten sonra.”

İlim nasıl gelecektir?

Eğer bir konuda ittifak ediyorsak o ilimdir. Yani icmalar ilimdir. Hepimiz icmalara uymak zorundayız. Orada muhalefet olmaz. Ama içtihatlarımızdaki farklılıklardan dolayı farklı amel etmek durumundayız. Orada birlik aranmaz.

Örnek verelim.

Eğer baştan hepimiz ‘başımızı örteceğiz’ deyip icma yaparsak, sonra açarsak; bu ilme muhalefettir. Aksini yaparsak, o da ilme muhalefettir. İcma olmamışsa, hepimiz kendi içtihadımızla hareket ederiz. O da hayırda yarış olur.

Ülkede iki çeşit lise olacaktır; lâik liseler ve İslâmî liseler. Halk çocuğunu istediği liseye gönderecektir. Birinde baş örtmek zorunlu, diğerinde yasak olacaktır. Sonra her iki taraf da ağırlıksız ve ayrımcılık yapılmaksızın imtihana girerek yarışırlar. Bakalım hangisi daha başarılı olur? İşte bu yarıştır. Belki bir gün İslâmî liseler başarısız olur, hepsi başını açarlar veya lâik liseler başarısız olur, ondan sonra hepsi örterler. Bundan sonra başarısız olduğu sabit olduğu halde hâlâ başını açmak veya örtmek muhalefeti bağyen olur.

Bugün Türkiye’de olan nedir?

İslâmî okulların daha başarılı olduğu kesin olarak belli olduğu halde, zulüm kanunları ile İslâmî liseler eziliyor. İşte bu teferruktur, bağydır.

بَغْيًا بَيْنَهُمْ (BaĞYan BaYNaHuM)

“Aralarında bağy olmak üzere.”

Bağy etmek” saldırmak, onu emrine almak demektir. İcma yoluyla ilmen sabit olan hususlara muhalefet içtihat farklılığından olamayacağına göre, o zaman bu çıkar farklılığına döner. Yani teferrukta muhalefet içtihat farkından ileri gelmiyor, çıkar çatışmasından ileri gelmektedir. İşte bu tür program farklılığından dolayı değil, çıkar çatışmasından dolayı ayrılık ve muhalefet teferruktur.

Tarihte doğan mezheplerden Şiilik ve Sünnilik, iktidar boğuşmasından doğan mezheplerdir. Bunun için teferruktur. Ama Hanefiler, Şafiiler, Hambeliler, Malikiler arasında doğan farklılık içtihat farklılığıdır. Bu farklılık hayırda yarıştır. Farklı mezheplerin olması rahmettir.

Demokrat Parti gelmiş, Halk Partisi ile program birliği içinde iktidar olmak istemiştir. O teferruktur. Ama Türkeş veya Erbakan program farklılığı ile çıkmışlardır. Gayeleri iktidar olmak değil, yeni bir şey yapmaktır. Özal da yeni bir program ile gelmiştir.

Biz Türk milleti olarak İstiklâl Savaşımızı saltanatı yıkmak için yapmadık ama yıkılmış saltanatın yerine daha ileri cumhuriyeti kurmak için yaptık.

Demek ki Kur’an bize farklı yaşamanın sırlarını çok açık bir şekilde belirtiyor.

1- İslâmiyet’teki sosyal gruplar tearuf amacıyla sosyal gruplar oluşturdular.

2- İslâmiyet’te sosyal gruplar mensuplarının hukukunu korumak içindir, diğer sosyal gruplarla barışı sağlamak içindir.

3- İslâmiyet’teki sosyal gruplar içtihat farklılığına ve farklı programa dayanırlar.

4- İslâmiyet’teki sosyal gruplar birbirine karşı zor kullanmaz, aralarındaki nizaları hakemler yoluyla çözerler.

Teferruk edenler ise neden teferruk ederler?

  1. Teferruk edenler ise kendi cemaatlerini diğer cemaatlere karşı tecrit etmek için gruplanırlar. Birbirlerinin gazetesini okumaz, televizyonunu seyretmezler.
  2. Teferruktaki sosyal gruplar kendi mensuplarını sömürmek için veya karşı grupları ezmek için oluşurlar.
  3. Teferruktaki sosyal gruplar içtihat farklılığına değil, çıkar çatışmasına dayanırlar.
  4. Teferruktaki sosyal gruplar zorla, savaşla, silahla karşı tarafları yok etmek isterler.

Teferrukta hizipçilik ayrı şeydir, hayırdaki yarışta velayet yani âkile apayrı şeydir.

Bazı kardeşlerimiz hizipçilikle velayeti ve dayanışmayı birbirine karıştırmakta, ya ikisini helal ya da ikisini haram yapmaktadır. Oysa biri helal, diğeri haramdır.

وَلَوْلَا كَلِمَةٌ (Va LaV LAv KaLiMaTun) 

“Bir kelime (sebkat) etmeseydi.”

Kur’an’da kelimeler vardır. Lugat mânâsı ile kelimelerin mânâları nazil olduğu zaman ortaya konmuştur. Istılahi mânâları ise zamanla anlaşılacaktır. Kelime sözü, asmanın budanmasında ortaya çıkan parçalardır. Kalem kelimesi de buna akrabadır. Sonra cümle içinde mânâsı olan sözlere “kelime” denmektedir. Ama Kur’an’daki “kelime” sözü bizim için zor ve anlayamadığımız şekilde geçmektedir.

Bu âyetin bize ilham ettiği “kelime”nin mânâsı nedir?

Kelime” demek plan demektir. Daha doğrusu kelimât plan demektir. Kelime ise plan içinde planın parçasıdır. Hazreti İsa da bir plan zincirinin bir parçasıdır. O nedir? Hazreti Nuh düzen getirdi ama hâlâ din düzen idi. Hazreti İbrahim ilmi dinden ayırdı. Hazreti Musa şeriatı dinden ayırdı. Hazreti Davut iktisadı dinden ayırdı. Hazreti İsa ise dinin düzen içindeki yerini belirledi. Böylece lâikleşme kelimâtının bir kelimesi oldu. Yani planın parçası oldu.

Burada da üçüncü bin yıl kelimâtının bir parçasıdır. Onların teferruku, onların ayrılmaları yani teferruk bir planın gereğidir. İlmî, dinî, siyasî ve meslekî kuruluşların işbölümü içinde ayrılıp her birinin kendi görevi içinde barışta olmasını sağlama düzenine insanlığı ulaştırmak için böyle teferruka gerek vardı.

Gerçekten Batılılar İslâmî kavramları almışlar, geliştirmişler ve ortaya daha ileri anlamlar koymuşlardır. Demokrasi, lâiklik, sosyallik, liberallik, hukuk düzeni, insan hakları gibi kavramları almışlar ve eskileri yıkmak için kullanmışlardır. Ancak uygulamada bunların mânâlarını tahrif etmişlerdir. Mesela, demokrasiyi ekseriyeti korkutup oyunu alabilme şeklinde yorumlamışlar; lâikliği dinsizlikle yorumlamışlar; liberalliği tekellik şeklinde anlamışlar; sosyalizmi askeri düzene çevirmişler; insan hakları deyip insanları nasıl sömüreceklerinin yollarını aramışlar.

Ama bütün bunlara ihtiyaç vardır.

Bunlar olmasaydı biz Kur’an’ı şimdi yorumlayamaz, uygarlıkta ileri adım atamazdık.

İşte uygarlaşmanın bir parçası olarak genel planda yer almış bulunmaktadır.

سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ (SaBaQaT MiN RabBiKa) 

“Rabbinden sebkat etmeseydi.”

Rabbin” kelimesi getirilerek bütün bunların evrim gereği ve icabı olduğunu ifade etmiş oluyor.

Ağaçlar sonbaharda yapraklarını dökerler; ilkbaharda yenileri meydana gelsin diye. Yapraklarını dökmekle yaşlılık zehirlerini dökmüş olurlar. Yeni yapraklar genç olarak ortaya çıkarlar. Ama bu arada bir şey daha olur, ağaç da büyümüş olur. Eğer yaprakları dökülmeseydi büyüme de olmazdı.

İşte insanlık Hakkı üstün tutan uygarlıklarla kuvveti üstün tutan uygarlıklar arasındaki nöbetleşme ile gelişmektedir. Her nöbet değişikliğinde insanlık daha ileri uygarlığa gitmektedir. İşte kuvvet medeniyetinin sıra ile hakim olması uygarlaşmanın olması gereğidir. Plan gereğidir. İlahi takdirdir. Rab bunu evrim olması için koymuştur.

إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى (EiLAv EaCaLin MüSamMan) 

“Eceli müsemmaya”

Buradaki “İlâ Ecelin Müsemmen” kelimenin zarfı, sıfatıdır. Plan eceli müsemmayı taşımaktadır. İki türlü plan vardır. Biri mutlak plandır. Mesela, İstanbul’da dördüncü köprü yapılsın derseniz, bu plandır. Muallak plandır, yani zamanlanmamış plandır. Şu tarihte yapılsın derseniz, eceli müsemmalı plandır, zamanlamalı plandır.

Uygarlıklar bin yılda bir yenilenecektir. Nasıl gece ile gündüzün saatleri varsa, nasıl  yaz ile kışın mevsimleri varsa, aynı şekilde uygarlıklar da bin yıldır. Zamanlanmıştır. 300 yılda olgunlaşır, 400 yıl olgunluk çağını yaşar ve 300 yılda yaşlanıp çöker. İnsanlardaki bu yaş merhaleleri 30, 40 ve 30 sene şeklindedir. Uygarlığın çökmeye başladığı son 300 yıl içinde bir kavim çıkar ve yeni uygarlık için hazırlık yapar. Her şey plan içinde cereyan eder.

Milâdî II. bin yıl uygarlığı 18, 19 ve 20. asırlarda çökmeye başlamıştır ama aynı zamanda bu asırlar içinde Tanzimat’la birlikte III. bin yıl uygarlığının hazırlıkları gerçekleşmiştir. Batı uygarlığı ise son iki asırdır zirvededir. Daha iki asır zirvede kalacak, çökmeye iki asır sonra başlayacaktır.

İlâ Ecelin Müsemmâ” bütün bunları ifade eder.

لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ (La QuWıYa BaYNaHuM) 

“Aralarında kaza olunurdu.”

Haklı-haksız ortaya çıkar, zalimlerin hesabı görülürdü. İktidarlarını ellerinden alırdık.

Tarihte neler olmuştur?

Önce 1683’de Viyana bozgunu olmuştur. 1700’lerde Batı hayranlığı başlamıştır. Lâle devri bu dönemdedir. 19. yüzyılda Tanzimat olmuştur. 20. yüzyılda ise Osmanlı imparatorluğu yıkılmıştır. 1900’larda İslâmiyet alenen tahkir edilmiştir. 1933’lerde dinsizleşmede duraklama olmuştur. 1997’de ise dindarlaşma başlamıştır. 2000 yıllarından sonra İslâmlaşma hareketi dünyada hız kazanmıştır.

2002’de AK Parti anayasa ekseriyeti ile iktidar olmuştur.

Türkiye Papa’nın fetvası ile Avrupa Birliği’ne alınacağı sözünü almıştır.

Papa Türkiye’ye gelmiş ve Sultanahmet Camii’nde kıbleye yönelerek dua etmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Barack Hüseyin Obama ABD başkanı seçilmiştir.

Başörtülü bir Türk hanım (Mahinur Özdemir) Belçika parlamentosuna seçilmiştir.

20. yüzyılın sonunda dünya “Adil Düzen”e karşı birleşmiş iken, bugün dünya “Adil Düzen”e karşı tarafsız olmuştur. Yakında “Adil Düzen”i aramada insanlık birleşecektir.

Bütün bunlar eceli müsemmanın geldiğine işarettir.

Bu asrın ilk 33 senesi içinde artık Adil Düzen müesseseleri Türkiye’de oluşacaktır zannediyorum. Sonraki 33 yılda “Adil Düzen” dünyaya yayılacaktır. Asrın sonunda artık “Adil Düzen” insanlığın aradığı bir düzen olacaktır. Nasıl bugün “demokrasi” moda ise, o zaman da insanlık “Adil Düzen”i moda olarak benimsemeye başlayacaktır.

“Adil Düzen”in tam olması 300 yıl sürecek ve 2700 yıllarına kadar en parlak devirlerini yaşayacaktır. Sonra dördüncü (IV.) daha gelişmiş İslâm uygarlığının oluşması için hazırlığa başlanacaktır.

Biz biliyoruz ki yarın sabah olacak, sonra güneş yükselecek, öğle olacak ve akşamleyin gece başlayacaktır. Biz bunları bilerek nasıl kendi hayatımızı düzenliyorsak, bundan sonra insanlık ne zaman ilerleyeceğini, ne zaman duraklayacağını, ne zaman da karanlıklar içinde olduğunu bilecektir. Bunları bildikleri için kendi düzenlerini ona göre düzenleyeceklerdir.

وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ

(Va EinNa elLaÜIyNa EUvRiÇUv elKiTAvBa MiN BaGWıHıM) 

“Onlardan sonra kitaba vâris kıldıklarımız.”

Kendilerine ilim geldikten sonra da teferruk edenlerin kim olduğunu yukarıda açıklamıştık. Bunlar İslâmiyet’i öğrendikten sonra onu tahrif eden ve aralarında kanlı savaşlar geçiren Avrupalılardır. Türkiye’de din düşmanı lâiklerdir.

Bu arada “Ve” harfi ile atfedilmiştir. Onlardan başka bunlar kimlerdir? Şimdi hatırlayalım. 1900’larda başlayan periyotlarla her seferinde biraz daha Batıcı iktidarlar gelip geçmiş ve sonunda Millî Görüş anayasa ekseriyeti ile iktidar olmuştur. Yani zalimlerin yönetiminden sonra Kur’an ehli anayasa ekseriyeti ile iktidar olmuştur. Bunlar onlardır. Millî Görüşçüler ve AK Partililerdir. Erbakan dışındaki bütün eski ve yeni Millî Görüşçülerdir. İşte burada onlardan sonra kitaba vâris olanlar, “Adil Düzen”e vâris olanların hepsi yukarıda tarif edilenin içindedir. Bir ara Erbakan da aynı şek içine düşmüş, “Adil Düzen”i bırakmıştı. Şimdi ise yeniden “Adil Düzen” cihadına çıkmıştır. Dolayısıyla o, o gruptan değildir.

AK Parti ve Numan Kurtulmuş grubu Saadet Partililer, zalimlerden sonra kitaba vâris olanlardır. Onların durumu nedir? Şimdiye kadar âyette bunların yerini net olarak bulamıyordum. Burada ise diğerlerinden tefrik edilmiş durumda Allah bunları bize tasvir etmektedir.

لَفِي شَكٍّ مِنْهُ (La FIy ŞakKin MiNHUv) 

“Ondan şek içindedirler.”

Biri ilmi olmamak, yani bilmemektir. Biri de bilmektir. Biri de vardır ki, arada olursunuz, tam olarak bilmezsiniz ama tahmin içinde olursunuz. Bu da iki şekilde olur. Ya oluşta kanaatiniz fazladır, buna “zan” denir. Yahut olmayışında daha çok kanaatiniz vardır, buna da “şek” denir.

Şimdi bunlar “Adil Düzen”e vâris oldular. Millî Görüş mensuplarının yaptığı cihat sonunda anayasa ekseriyetini elde ettiler. Ama “Adil Düzen”den kuşku içindedirler. Onun hakkındaki görüşlerinde yanlış anlamada daha çok hakim kanaat sahibidirler. Açıkça cephe almıyor, reddetmiyorlar. Ama ya hiç ağızlarına almıyor, ya da ‘Adil Düzen yasaktır’ gibi iftiralarla onun lehinde konuşmayı yasaklıyorlar. Eskiden “Adil Düzen” güya suçtu, onun için bahsetmiyorlardı. Böyle yalan söylüyor, iftira ediyorlardı. Bu yasak yalanı ortaya çıkınca, şimdi de “Adil Düzen” bize oy kaybettirir diye bahsetmiyorlar. Erbakan’ın bütün dürtülerine rağmen bunlar ısrarla “Adil Düzen”e karşı değilseler de, taraftar da olmuyorlar.

Erbakan’ın çabaları ile “Adil Düzen”i dünya benimsemiş, artık onun tarafına meyletmiştir. İşte İran Necmettin Erbakan’ı resmen davet etmiş, “Adil Düzen” mimarını en üst düzeyde karşılamıştır. Putin, Rusya’nın İslâm Konferansı’na alınması için resmen başvurmuştur. ABD Başkanı Obama İslâm dinini Mısır’da övmüştür. Dünya artık “Adil Düzen”i hoş karşılamaya devam ederken, bunlar hâlâ “Adil Düzen”e karşıdırlar. AK Parti hâlâ “Adil Düzen”i ağzına almamaktadır.

İşte Kur’an bunların bu hallerini bize bildirmektedir.

مُرِيبٍ (MuRIyBin)  “Mürib bir şekkin içindedirler.”

Reybe” irine benzer alacalıktır, alaca demektir. Bazan kabul edip bazan reddetmek, yahut bazısını kabul edip bazısını reddetmek. Şek ile zan arasında kalmak. Bunlar şektedirler ama tamamen şekte değil, bazan zanna geçmektedirler. Bazan “Adil Düzen”i kabul ediyorlar, ama daha az mânâda kabul ediyorlar. “Adil Düzen”in kimi taraflarını kabul ediyorlar, ama daha az tarafını kabul etmektedirler. Durumları mürib şekke ne kadar da uymaktadır.

Kâinatı Allah yaratmıştır. Kimse çıkıp da bu kâinat böyle olmasaydı, şu kısım şöyle olsun diyebiliyor mu? Geceler kısa olmuş, yaz kötü olmuş diyebiliyor mu? Kâinatı Allah böyle yaratmış. Varlığını sürdürmekte ve evrimleşmekte de olduğuna göre, Allah kâinatı çok iyi yaratmış demekten başka bir seçeneğimiz var mı?

Kur’an Allah sözüdür. Buna inanıyorsunuz. Buna inandığınıza göre ona vârissiniz. Ama içindekileri beğenmiyorsunuz! Bu nasıl imandır? Beğeniyorsunuz ama gücümüz yetmez diyorsunuz; yani Allah “Adil Düzen”i tesis etmeye kadir değildir diyorsunuz! Dolayısıyla kuşkulu bakıyorsunuz.

Bu durum da takdiri İlahidir. Küfür düzeninden sonra bir de böylesine bir reyb düzeni geçecekmiş. Böylece yaşadığımız dünyayı Allah çok açık bir şekilde bize tasvir etmektedir.

***

فَلِذَلِكَ(Fa Li ÜAvLiKa)  “Bundan dolayı”

Batılılar ve Batıcılar İslâmiyet’e ve “Adil Düzen”e cephe aldılar. Ancak onların da eceli müsemmaları vardır; onu doldurdular ve iktidarı Millî Görüşçülere devrettiler.

“Adil Düzen” onlara tam ulaşamadı. Bilmiyorlar, bundan dolayı reyb içindedirler. Bu onlar için bir suç değildir. Çünkü bilmedikleri bir şeyi nasıl uygulayacaklar. Belki öğrenmek istemediler. Bundan dolayı sorumlu olabilirler. Ama ömürleri bu uğurdaki cihatla geçti. Öğrenmeye vakitleri olmadı. O halde onlardaki bu eksiklik, bu reybli şek doğaldır.

Bu durumda ne yapılmalıdır?

Onların bu reyblerini giderecek faaliyette bulunmamız gerekir. Kusur onlarda değil, belki Karagülle ile Erbakan’dadır. Biz de bu kusurlarımızı biliyoruz ki bu yaşlarımızda sizlerle Adil Düzen Çalışmalarımızı yapıyoruz. Sizin de Adil Düzen Çalışmaları ile ilgili görevi artık bizden devralma zamanınız gelmiş bulunmaktadır. Her biriniz bundan sonraki dönemde kendinizi sorumlu kabul ederek gece gündüz çalışmanız gerekmektedir.

فَادْعُ (FaWGu)  “Davet et.”

Her birimize düşen görev davettir; bir başkan etrafında birleşerek davettir. Emir almış bulunuyoruz; bu kardeşlerimizi yani Saadet Partilileri ve AK Partilileri davet etmeliyiz.

Peki, biz nasıl dâvet edeceğiz?

Saadet Partilileri ve AK Partilileri nasıl dâvet edeceğiz?

Bunun üzerinde düşünmemiz ve öneriler getirmemiz gerekir.

a) Bu daveti; ‘ben biliyorum, size öğretiyorum’ şeklide yapmamalıyız. Çünkü o zaman size uyarlar ama hatalarını da size yüklemiş olurlar. Birinci dâvetimiz şudur: Gelin, Allah bize nasıl bir düzen emrediyorsa birlikte öğrenelim diyeceğiz, birlikte çalışmaya davet edeceğiz.

b) Bu daveti; ‘gelin, bize katılın, her akşam ders yapalım’ şeklinde yapmamalıyız. Çünkü bugün onlar için bu mümkün değildir. O halde ne yapmalıyız? Onlara bir proje götürmeliyiz. O projeye katılmaya davet etmeliyiz. Bunun için Erbakan ve Karagülle -1969’daki bağımsızlık adaylığı dönemindeki gibi- birleşip gençlere yeni hamle yaptırmalıyız. Başta Erbakan ile bu öneriyi görüşmeliyiz. Adil Düzen Çalışanları bu anlaşma üzerinden faaliyet göstermelidir.

Bin sene sonra bile okunacak bu sayfalarda bu öneri yer almış bulunmaktadır.

  1. ESAM’ın başına Necmettin Erbakan geçmelidir. Arif Ersoy ilmî çalışmaların başında yer almalı, başkan yardımcısı olmalıdır. Recai Kutan da mâli işlerden sorumlu başkan yardımcısı olmalıdır. Süleyman Karagüle de sekreter olmalıdır.
  2. ESAM’ın merkezi İstanbul’a taşınmalıdır. MİLSAN tesislerinde ona kirasız yer verilmelidir. TV5 ESAM’ın emrine verilmeli ve tamamen Adil Düzen Televizyonu olmalıdır. “Adil Düzen Üniversitesi”ni kurmadan önce, “Adil Düzen Televizyonu”nu kurmalıyız. “Adil Düzen Dergisi” internette çıkmaya başlamıştır; bu dergiyi basılı hâle getirmeliyiz.
  3. Önce Türkiye’nin 12 yerinde/bölgesinde; İstanbul, Ankara, Samsun, Erzurum, Van, Diyarbakır, Adana, Konya, Kayseri, İzmir, Afyon ve Bursa illerinde ESAM’ın şubelerini faaliyete geçirmeliyiz. İlmî çalışmalara başlamalıyız, Sonra bu faaliyet bütün dünyada örgütlenmelidir.
  4. “Bin Dil Üniversitesi” kurulduğunda, ne üzerinde nasıl çalışılacağı hususunda araştırma yapıp, “Adil Düzen Üniversitesi”nde okunacak kitapların hiç olmazsa taslakları oluşturulmalıdır.

Saadet Partisi’ni bizim bu çalışmalarımıza destekçi olması için davet etmeliyiz. Bizim dergimizin satılmasını ve dolayısıyla yayılmasını onların faaliyeti sağlayabilir.

AK Parti’ye ise “Bin Dil Projesi”ni götürmeliyiz. Ondan 20 000 dönümlük yeri “Bin Dil Vakfı”na ortak olarak koymasını isteyeceğiz. Beş senede bunu amorti edecek, sonra 20 000 işçi çalıştıran, Adil Ekonomik Düzene göre işçi çalıştıran işyerlerine sahip olacaktır. İşte bu teklifi de AK Parti’ye götürmekle davet etmiş oluruz.

Bir hafta evvel böyle bir daveti Durmuş Güney aracılığıyla götürmeyi Süleyman Akdemir’le planladık. Bir hafta sonra Allah bunu yapın diye burada emir verdi.

Kur’an’ı işte böyle okumanız ve ne demek istediğini anlamanız gerekir.

Burada bir kural daha koymuş oluyoruz. Bir ortaklık kuracağız. “Adil Düzen”e göre işletme yapacağız. İnsanları bu ortaklığa çağıracağız. Bu da davet olacaktır.

Ne yapıyoruz?

Dergi çıkardık. Yorumcu yazar olarak katılın diyoruz. Müsbet cevaplar gelmektedir. Bir adım daha atacağız.

a) İşletme sahiplerini hakemlik sistemine davet edeceğiz. Bu onlar için çok kârlı olacaktır. Kooperatife ortak olarak koymaya karar veren Dilek ailesinin bin metrekarelik yeri kırk senedir davadadır, mahkemededir. Kırk senedir ruhsat alamıyorlar. İşte bu yargı çıkmazından ancak hakemlerle kurtulabiliriz.

b) Mahkemelerin böyle uzun zaman karar verememelerinin sebebi bugünkü içinden çıkılamaz mevzuattır. Oysa hakemler bildikleri konularda seçileceklerinden davalar yalnız çabuk bitmekle kalmayacak, adil bir şekilde çözülmüş olacaktır.

c) Hakemlik sistemi, Türkiye Cumhuriyeti mevzuatının da kabul ettiği bir sistemdir. Lâikler mahkemelere, dindarlar hakemlere gitsinler; bakalım kimlerin işleri daha iyi olacak. “Adil Düzen”e inanmak, Kur’an’a inanmak demek, hakemlik sistemini kabul etmek demektir. Bugünkü şehadet kelimesi hakemlik sistemini kabul etmektir.

d) Bugünkü yargı avukatları halktan bac alma durumuna düşmüştür. Avukatlık masraflarından da kurtulmuş olacaklardır.

Hakemlik sistemini kabul eden ve adını dergide yayınlatan her işletme “Adil Düzen”e gelmiş olacaktır. İşte bu da davettir.

Demek ki dergi abonesi ile tüm halkı bilgilendirme, dergiye reklam verme, hakemliği kabul eden işetmeler, Bin Dil Projesi ile AK Parti’yi; ESAM’ın İstanbul’a nakli ve TV5’in ESAM’ın emrine verilmesi teklifi ile Saadet Partilileri ve Erbakan’ı davet etmiş oluyoruz.

Biz davet etmiş oluruz. Davetimize icabet bizim görevimiz değil, davet olunanların görevidir. Davete icabet edip etmemenin hesabını onlar verirler.

Biz böylece Kur’an’ı artık kendimizin amelleri için yorumlamış oluyoruz. İşte bu şekilde Kur’an bize nüzul etmeye başlamış demektir. Hamd edip çalışmalarımızı artırmalıyız.

وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ  (VaiSTaQıM KaMAv EuMirTa) 

“Emr olunduğun gibi istikamet al.”

Kaim olmak” durmak demektir. Üzerinde durmak yani yönetmek, bakımını yapmak demektir. “İstikamet” ise kendi kendini yönetmek demektir, kendi işlerini yapmak demektir. Senin görevin ne ise onu yapmak. Öğrenmek, uygulamak, göstermek ve ondan sonra da davet etmek. Buna devam etmek. Kendi çalışmanı ve kendi yapmanı gevşetmemek demektir.

Davet etmenin başka bir yolu da dergi çıkarmaktır.

Biz nasıl bir dergi çıkardık?

Tamamen lâik bir dergi çıkardır: Akevler Adil Düzen Dergisi. Biri çıkıyor. Bu kişi ateisttir. Bir ateist yazar seçiyor. Dergimize yorumcu yazar olarak giriyor. Biz bunu alıyoruz. Sen ateistsin demiyoruz. Ne oldu? Dergimiz herkese yorumcu ve yazar olarak açık oluyor.

Bütün görüşlere açık bir site; bu arada biz Adil Düzen Çalışanlarına da açık bir site. Biz onları okuyacağız, onlar da bizi okusun. Bu uygulama işte bunu sağlıyor.

Zaten bizim onları okumamız farzdır. “Her söze kulak verirler” denmektedir Kur’an’da. Onlar da okuma fırsatı bulurlar.

İşte “davet et” emrinin bir edası da böyle yapılacaktır.

“Emr olunduğun gibi istikamet et.”

“Dâvet et ve emr olunduğun gibi istikamet et.”

İslâmiyet’te amelde taviz her zaman vardır. Şartların müsait olmadığı zaman ve yerlerde amel ertelenebilir. Vaciplikten düşer. Mekke döneminde baştan sadece “oku” emri vardı. Asıl amelî emirler Medine’de gelmiştir. Hele iman etmeden önce kimse Kur’an’la amel etmekle mükellef olmadığı gibi, ehil de değildir. Kâfirin namaz kılması geçerli değildir. Ama davette yani kavilde ise asla taviz verilmez, çok açık olarak söylenir.

Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kanunlarına uyarız; ya bu ülkeyi terk eder, hicret eder veya uyarız. Allah bizi burada muhayyer kılmıştır. Ama davet ederken asla taviz vermeyiz, takiyye etmeyiz. Cumhuriyet kanunlarını çok açık şekilde tenkit ederiz ve değiştirilmesini isteriz.

Örnek verelim. Türkiye Cumhuriyeti lâik bir devlettir. Buna uyarız ama biri çıkıp da değişmez madde olduğu halde değiştirilmesini isteyebilir. Bunu söylüyor diye ceza kanununda bir madde yoktur. Zulüm kanunu olarak bunu iddia eden partiler kapatılır. Oysa bir partinin kapatılması bizce caiz değildir. Suç işleyen yönetici cezalandırılır. Ama tüzel kişiliğe dokunulmaz. Çünkü hukuk düzeninde kollektif suç yoktur, kollektif ceza da yoktur. 163’üncü madde kaldırıldığı için kişilere ceza veremiyoruz. Ama zulüm kanunu olan parti kapatma kanunu devam ettiği için partiler kapatılıyor. Suçluya ceza veremiyoruz ama suçsuzları cezalandırıyoruz. Bu sözlerim suç değildir. Ama suç olsa bile biz söyleriz, cezasını da çekeriz. Yani söylememe yasağına uymayız. Mahremi ifşa etme suçtur. Ona uyarız. Mesela, biz Taraf gazetesinin yaptığı ifşa gibi bir askeri belgeyi yayınlamayız; gerçekse de yayınlamayız, sahte ise de yayınlamayız. Taraf gazetesindeki yazar suçludur. Ama suçsuz olanı cezalandıramazsınızı her zaman söyleriz.

وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ (Va LAv TatTaBiG EaHVAvEaHuM) 

“Onların hevalarına tâbi olma.”

Yani onlar yanlış yapıyorlarsa, onlara bunları söyle.

AK Parti ne gibi yanlışlıklar yapıyor?

  1. Özelleştirme faaliyeti külliyen yanlıştır. KİT’ler satılmaz, özerkleştirilebilirdi. Mesela, Sümerbank’ın hisse senetlerini çıkarıp tesisleri halka satabiliriz. Çalışanların kıyam mülkiyetini de koruruz. Yani fabrikanın işletilmesi çalışanların olur. Yararlanma mülkiyeti hisse senedi sahibinin olur. Bir yabancı bir ev alıp oturabiliyor. Türkiye’nin bütün şirketlerini alabiliyor. Bu ne akılsızlıktır, bu nasıl bir bedeldir? Yabancılar Türkiye’de gayrimenkul edinemezler. Fabrikaların hisse senetlerini alıp gelirinden yararlanabilirler, ama fabrikaları satın alıp Türk işçisini kendilerine köle yapamazlar.
  2. Bir devletin hakimiyeti para basmak ve hutbe okutmak ile sabit olmaktadır. Bağımsız olarak para basamayan bir topluluk artık devlete sahip değildir. IMF anlaşmaları külliyen yanlıştır. Merkez Bankası anayasal kuruluş değildir. Ona bağımsız yetkiler vermek demek, devleti parçalamak demektir. Maalesef bu gibi yanlışlar yapılmaktadır.
  3. Avrupa Ortak Pazarı’na girmek doğrudur, gümrükleri kaldırmak doğrudur. Ama Avrupa devletinin vilayeti olmak İslami değildir. Avrupa yanlış yoldadır, tek devlet olma peşindedir. Buraya kayıtsız şartsız teslim olmak yanlıştır. İmtiyazlı ortaklık anlaşması yapılabilir. Şartlar İslami olmalıdır.
  4. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye zinayı meşrulaştırıp kutsallaştıran kanunları çıkarmak yanlıştır, hatalıdır. Biz bunları söyleriz. Ama oyumuzu yine de AK Parti’ye veririz. Çünkü biri davettir, diğeri ise ameldir.

Buradaki hitapta “onlar” dendiği zaman, Saadet Partililer ve AK Partililerdir. Bunlarla olan ilişkimizin şeklini anlatmaktadır. Biz “Adil Düzen”i kim benimserse onların yanında oluruz. Bu “Adil Düzen”in bizim anladığımız “Adil Düzen” olması gerekmez. Cumhuriyet Halk Partisi Hakkı üstün tutan düzeni benimsesin, kendileri ateist olsalar da biz onların yanında yer alırız. Ama bir baş örtüsüne bile dayanamayacak kadar zalim olan bir anlayışı biz nasıl destekleyeceğiz? Onun için bizim sıralamamızda;

  1. Millî Görüş partileri öndedir. AK Parti de Millî Görüş partisidir.
  2. Milliyetçi partiler ikinci sırayı alırlar. MHP de bunlardandır. 
  3. Bundan sonra CHP ve sol partiler gelir.
  4. Bundan sonra DYP ve ANAP gelmektedir. CHP’den sonra gelirler, çünkü bunlar program partileri değil, ‘sen in ben çıkayım’ partileridir. Bunlar Batı’ya kayıtsız şartsız teslim olan partilerdir.

وَقُلْ (Va QuL)  “Söyle.”

Dâvet et ve söyle. Dâvet onları “Adil Düzen”e çağırmadır. AK Partilileri ve Saadet Partilileri “Adil Düzen”e çağırmadır. Onlar ise taviz isterler. Oyalama yapabilirler, ne onlardan ne bizden olma hareketlerini yapabilirler. O zaman onlara deyin ki; siz yolunuza devam edin, biz de yolumuza devam edeceğiz.

İşte şimdi nasıl söyleyeceğiz sistemine gelinmiştir. Bunun iki yolu vardır. Ya bir dergi çıkarırsınız ve herkese ulaştırmaya çalışırsınız. Ki biz bunu gerçekleştirmek üzere internet dergimizi inşaallah yazılı hâle getireceğiz. Bakkallara bırakacak, sattıklarında derginin bedeli olan 100 kuruşun 25 kuruşunu yani dörtte birini onlara vereceğiz. Diğer taraftan bakkallardan hangi partiden olurlarsa olsunlar, hangi dinden olurlarsa olsunlar, isterlerse dinsiz olsunlar; lâik dergimizi satmalarını isteyeceğiz. Yapmayanlar bize cephe almış olacaklardır. O zaman hemen yanlarında bir Adil Düzen bakkalını açacağız. Böylece tüm vatandaşlara ulaşma imkânını bulacağız.

İkinci yol ise Adil Düzen Partisi’ni kurmakla olur. Bu parti iktidar olma partisi değil, sadece tebliğ partisi olacaktır. Bu ikinci faaliyet için parti programı ve tüzüğü yazılmıştır. Henüz zamanı gelmediği için şimdilik durmaktadır.

آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ

(EAvMaNTu BiMAv EaNZaLa elLAHu MiN KiTABin) 

“Allah kitabında neyi inzâl etmişse ben ona iman ettim.”

Onunla kendimi emniyete aldım.

Burada “Kitaptan” denerek inzâl olunanın kitap olmadığı anlatılmaktadır.

Mâ Enzelellahu” demekle de, inzâl olunan ile Kur’an’ın lafzının kastedildiği ve bizzat kendisinin olmadığı anlatılmaktadır.

Önce, en önemlisi “Kitab” kelimesi nekredir. Kastedilen nedir? “Kitab”ın “El-Kitab”la arasında ne farkı vardır? “El-Kitab” dendiğinde elimizdeki yazılı mushaf anlaşılacaktır. O El-Kitab bize 1400 sene evvel gelmiştir ve kıyamete kadar değişmeden devam edecektir. Nekre olarak “Kitab” ise bugün bize nâzil olan “El-Kitab”ın mânâlarıdır ki, bu dört delili içerir; kitap, sünnet, icma ve kıyası içerir. Ayrıca örf, istishab, istihsan ve maslahat da dahildir. Kur’an bu yönüyle her bin yılda bir yenilenir, yeniden nâzil olur. Çünkü eski içtihat ve icmalar yeni uygarlık doğurmuyor. Artık o hükümler bu uygarlıkta uygulanamıyor. Dört delile dayanarak yeniden Kur’an’ı anlayıp yeni hükümler çıkaracak ve uygulayacağız. İkinci Kur’an uygarlığı bu şekilde doğacaktır.

İşte bu durum her bin yılda bir yenilendiği için “Kitab” nekredir.

Min” kelimesi ile bizim getirdiğimiz “Adil Düzen” çağımızla ilgili her konuda cevap veriyor anlamında değildir. 300 yıl içinde tamamlanacak içtihatlarla ve icmalarla “Adil Düzen” kemale erecektir. Bize de bu hizmet yolunda bir adım atma düşmüştür. Akevler ve Millî Görüş’ün geliştirdiği “Adil Düzen” işte budur.

Burada “bize inzâl ettiği” denmektedir. Çünkü o “Adil Düzen” hepimize nâzil olmamıştır. Biz “Adil Düzen”e inanıyoruz. Sizin aykırı uygulamalarınıza katılmıyoruz. Biz partimizi (ADP) kuruncaya kadar size oy vermeye devam edeceğiz.

وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ

(Ve EuMiRTu LiEaGDiLa BaYNaKuM) 

“Ve aranızda adalet etmek için emrolundum.”

Bir toplulukta tarafsız ve adil hükmeden birileri olmalıdır. İnsanlar onlara inanmalıdır. Biz bir taraf olmamalıyız, biz adil olmalıyız. Yani hak ne ise onu söylemeliyiz. AK Parti neyi başarmışsa onu başarı olarak göstermeliyiz; neyi başaramamışsa onu da göstermeliyiz.

  1. AK Parti Türk ordusu ile barışık halde siyaset yürütmüştür. Burada büyük başarı elde etmiştir.
  2. AK Parti dış politikada başarılı politika yürütmüştür. Dünyadaki bütün devletlerle barış içinde olmuştur. Türkiye’nin dünyadaki itibarını yüceltmiştir. İslâm âlemi ile Hıristiyan âlemi arasındaki kin ve buğuzu bitirmiştir.
  3. AK Parti ekonomide bir düzeltme yapamamıştır. Ama istikrarlı politika gütmüş, faizli sistem içinde dengeyi korumuştur. Türk halkı da bundan yararlanarak halk ekonomisini geliştirmiştir.
  4. AK Parti kendisine saldıran Saadet’e saldırmamış, aksine onu hep korumuştur. Böylece bir siyasetçinin nasıl siyaset yapacağını ortaya koymuştur.

İşte, AK Parti yanlış yaptıklarını yanlış yapmıştır, doğru yaptıklarını da doğru yapmıştır dememiz gerekir. Bunda karşı taraf bize inanmalıdır. Bunun için tarafsız olmak zorundayız. Bu sebepledir ki bu son seçimde ben oyumu şöyle kullandım. Kadir Topbaş ile görüşmek istedim. Kendisi “Adil Düzen”e karşı imiş, o sebeple benimle görüşmemiştir. Onu defterimden sildim. Dolayısıyla ona oy veremezdim; bağımsız aday Yasin Kılar’a verdim. Saadet Partisi’nin adayına da veremezdim. Erbakan’a karşı komplo kuran, 2002 seçimlerinin olmaması için CIA’nin avukatlığını yapan bir Refah Partisi kaçkınına da veremezdim. Kaldı ki, Büyükşehir adaylığına ben talip oldum. Beni insan bile saymayıp cevap verme tenezzülünde bulunmadılar. Bahçelievler belediyesinde AK Parti adayına oy verdim. Çünkü Saadet Partisi’nin adayı “Adil Düzen” karşıtı biridir. Akevler’e karşıdır. Sonra AK Parti’nin adayını değiştirecek hiçbir olumsuz hareket görülmemiştir. Değiştirme sebebi olmadığı zaman eskisi ibka edilir. Meclis üyeliklerinde ise Saadet Partisi’ne verdim, çünkü onu güçlendirmek istedim.

İşte ben bu şekilde adil davranmaya çalıştım.

Saadet Partisi’nin en büyük günahı “Adil Düzen”i terk etmesi ve Erbakan’ın “Adil Düzen” ile ilgili çabasına cephe almasıdır. Sonra kendi siyasetini AK Parti düşmanlığına oturtmasıdır. İyi tarafı, şimdilik Millî Görüşe sahip çıkmasıdır. Zamanla inşaallah düzelirler.

اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ  

(EalLAHu RabBuNAv Va RabBuKuM) 

“Allah sizin de Rabbiniz bizim de Rabbimizdir.”

Allah böylece Millî Görüşçüleri ve AK Partilileri bizim gibi görüyor. Onların da yanında, onları da muvaffak etmesi ve evrimleştirmesi için vardır. İçtihat farklılığından dolayı böyle yapıyoruz. Yoksa bizim cepheleşme diye bir durumumuz yoktur. Onun için onları eleştiriyoruz ama reylerimizi de hep onlara veriyoruz. Böylece Millî Görüşçülere ve AK Partililere Allah’ın büyük müjdesi gelmiş bulunmaktadır.

لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ

(LaNAv EaGMAvLuNAv Va LaKuM EaGMAvLuKuM)

“Bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz size.”

Her birimiz içtihat ve icmalarımızdan sorumluyuz. Biz sizin yaptıklarınızın cezasını çekmeyeceğiz, siz de bizim yaptıklarımızın cezasını çekmeyeceksiniz.

Sonunda bu sözümüzü yalnız bizim yanımızda yer alanlara söylemeyeceğiz, bize karşı olan ateistlere de söylemek durumundayız. Çünkü Allah onları da eğitmekte, onları Hakka doğru götürmektedir. Ancak buradaki hitap onlara değil, Allah’ın hizbinde olanlaradır. Yani Hakkı üstün tutan kimseleredir.

Kim Hakkı üstün tutuyorsa o bizdendir, kim kuvveti üstün tutuyorsa o bize karşıdır.

لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ

(LAv XucCaTa BaYNaNA Va BayNaKuM)

“Aramızda hüccetleşme yoktur.”

Hüccetleşme” demek, karşılıklı tartışmadır. Sen haklısın, ben haklıyım oyunu oynamaktır. Müzakere ve mübahase ayrı şeydir, cidal ayrı şeydir. Herkes kendi içtihat ve icmaları ile hareket eder. Birbirimizi tekfir etme ve tahkir etmeye hakkımız yoktur.

Bundan önceki tefsirlerde bazan aşırı gitmiş, bu kardeşlerimizi nifakla bile itham etmiştim. Demek ki hata etmişim. Çünkü onlar içtihatları sebebiyle öyle hareket ettiler. Dolayısıyla onları dinen bizden aşağı görme hakkımız yoktur. Onların görevi öyle imiş ki öyle içtihat ettiler. Allah’tan onları mağfiret etmesini dua ediyorum. Sizler de oralardaki tefsirlerimizi okurken bu âyeti unutmayın.

اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا

(EalLAvHu YaCMaGu BaYNaNAv) 

“Aramızı Allah cem edecektir.”

Bu Allah’ın büyük mucizesidir. Yarın Saadet Partililer de, AK Partililer de Adil Düzenci olacaklardır. Bütün bunlar Adil Düzen Çalışmalarına hazırlıktır, Adil Düzen Çalışmalarına imkan ve zaman hazırlamadır.

Daha evvelki hükümetlerde olduğu gibi devlet “Adil Düzen” karşıtı olmayacak, ordusuyla ve polisiyle Adil Düzen Çalışanlarına saldırmayacaktır. Rahatça Adil Düzen Çalışmalarına devam edelim, günü gelince bu kardeşlerimiz bizim yanımızda olacaklardır.

Bizim adil olmamız yalnızca AK Parti ve Saadet Partisi arasında değildir. Millî Görüşçülerle Risale-i Nur şakirtleri arasında da böyle bir görevimiz vardır. Onlar da bizim yanımızdadır. Hakkı üstün tutan grubun savaşçılarıdır. Bağımsız Türkiye Partisi ile ilişkimiz de benzerdir. Bunların hepsi bizim cephededirler.

Milliyetçi Hareket Partisi ve Büyük Birlik Partisi ise yerlerini kendileri tayin edeceklerdir. Dua ediyoruz ki karşı cephede yer almasınlar. CHP ve DTP’den de ümidimiz kesilmiş değildir ama şimdilik karşı cephededirler. Hakkı üstün tutmak yerine kuvveti üstün tutmaktadırlar.

وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ(15)  

(Va EiLaYHi ELMaÖIyRu) 

“Dönüş O’nadır.”

Mesir” burada marife gelmiştir, o da “Adil Düzen”dir. Yani sonunda “Adil Düzen” gelecektir. Bu gelişte AK Partililer, Saadetçiler, Nurcular ve tarikatçılar bizim yanımızda yer alacaklardır. Kimlerin bize karşı oldukları da burada tesbit edilmektedir.

 

 


ŞÛRA SÛRESİ TEFSİRİ(42.SÛRE)
1-1 VE 5.AYETLER
1323 Okunma
2-5 VE 6.AYETLER
1125 Okunma
3-8 VE 12.AYETLER
1140 Okunma
4-13.AYET
1155 Okunma
5-14 VE 15.AYET
1163 Okunma
6-16 VE 19.AYETLER
1048 Okunma
7-20 VE 22.AYETLER
1020 Okunma
8-22 VE 23.AYETLER
1150 Okunma
9-24.AYET
1085 Okunma
10-25 VE 28.AYETLER
980 Okunma
11-29 VE 35.AYETLER
1189 Okunma
12-36 VE 43.AYETLER
1163 Okunma
13-44 VE 47.AYETLER
1111 Okunma
14-49 VE 50.AYETLER
1616 Okunma
15-51 VE 53.AYETLER
1310 Okunma