Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012
11032 Okunma, 58 Yorum

PROGRAM, RUH, NEFS ve DİĞERLERİ…

 

Ondalık sayı sistemini bilirsiniz. Hepimiz devamlı kullanıyoruz.  İkili sayı sistemini de birçoğunuz biliyorsunuz. Bilgisayarlar, İKİ HARLİ BİR ALFABE KULLANIRLAR. 1 veya 0,  AÇIK veya KAPALI ile bütün her şeyi ifade edebilirsiniz. İkili sistemin onluk sayı sistemi ile kombinezonu ile sekizli ve 16 lı sayı sistemleri de kullanılır. Yani bununla konuşan, çalışan makinalar/varlıklar vardır.

Canlıların hücreleri ise 4 harfli bir alfabe kullanırlar. Bu 4 harfin defalarca tekrarlanması ile her türlü cümle ve komut yazılabilmektedir.

İnsanlar ise; 22li değil, 4lü değil, 8li değil, 16lı değil, 32 harfli bir alfabe kullanırlar. İnsan dilinin harf sayısı NOMİNAL OLARAK 32 ADETTİR. Bazı dillerde bundan az, bazılarında ise bundan fazladır. Hece dillerini konuşanlarda bu 64 değil, 128 değil, 256 değil, 512 değil, 1024 civarında olmaktadır. Kelime dili kullanan bir topluluk olsaydı onlarda herhalde 32768 sembollü bir alfabe kullanırlardı herhalde

Harfleri tekrarlarız, yerlerini değiştiririz kelimeleri, kelimeleri gruplarız sıralarız, yerlerini değiştiririz ve her türlü anlamı ifade ederiz. Kuran da böyle yapıyormuş…

Üstad Karagülleden öğrendiğim pek çok bilgi vardır. Kurandaki kelimelerin birden çok manada kullanıldığını, hele kelime gruplarının ise farklı manalarda olduğunu bize öğretmişti.

Mesela:

Allah: Allah dediğimiz varlığın zatı, Allah’ı yeryüzünde temsil eden topluluk, topluluğun tam olarak temsil ve ilzam edildiği meclis,

Resul: Elçi, Topluluğun başkanı,

Resulullah: Peygamber, Yürütme,

Allah ve Resulü: Yargı

Buradan şunu çıkarıyorum. Bir kelimeye yapılan değişik bir ekleme veya tamlama artık yeni bir manaya işaret eder.

Bilgisayarların program olmadan çalışmayacağını biliyorsunuz.  Canlıların da bir program olmadan çalışamayacağını biliyorsunuz. Aslında ister micro prosesörlerle olsun veya olmasın her varlığın varlığını devam ettiren ve hareketlerini yapmasını temin eden bir komutlar silsilesi olmak zorundadır. Cansız bir makine için de bu böyledir. Program bir varlıktır. Soyut bir varlıktır. Bununla ilgili alt kısımda eski ana kitabımdan bir alıntıda var. Alt tarafa ekledim.

Ölüm iki şekilde olur. Ya Bilgisayarınızı besleyen enerji kesilir (bedenin ölümü), hem ruh hem de nefs programınız çalışamaz olur ve ölürsünüz, ya ruh programınız kapatılır ve sadece nefs programınız çalışır ve bitkisel hayatta yaşarsınız, ya hem ruh hem de nefs programınız kapatılır beyin ölümünüz gerçekleşir ve beden de ölür, ya ruh programınız askıya alınır ve uyku moduna geçersiniz, buna yarı ölüm denmektedir. Ruhlar bir kez oluşturulduktan sonra ölmezler. Bugün bizim yaptığımız programlar da böyledir. Ne zaman uygun bir bilgisayara yüklenirse tekrar çalışmaya başlar. Öldüğünüz zaman ahirette yeniden inşa edilecek olan bedeninize yüklenmek üzere size tahsisli olan ruh programınız ve nefs programınız bekletilmektedir.

Bu bağlamda; RUH kelimesinin genel olarak (tüm programların genel adı olarak) PROGRAM manasında, RUHİ (ruhum) kelimesinin İNS/ünsiyet oluşturan yalnızca Allah ve İnsanda olan bir program manasında, NEFS kelimesinin ise insan dahil, canlıların biyolojik varlıklarının işletilmesini temin eden program manasında, RUHİNA kelimesinin. (burada matrisi dolduracak bir izah konacaktır), KELİME, DNAları dizen ve değiştiren programlar manasında, MELEK kelimesinin ANTİVİRÜS gibi faydalı, yapıcı ve düzeltici program manasında, İBLİS kelimesinin VİRÜS gibi zararlı, yıkıcı ve bozucu programlar olduğunu çıkarıyorum.

Saygılarımla.

Hüseyin Kayahan

 

 

Ek: (Eski Erginlik Teorisi kitabundan alıntıdır)

PROGRAM

Bugün artık bilgisayarı bilmeyenimiz, en azından duymayanımız yoktur. Bilgisayarlarda iki ana bölüm vardır. Birincisi bilgisayarın maddesel bedenini meydana getiren hardware, ikincisi de onun çalışmasını temin eden software, yani program. Hardwareyi anlamak kolaydır ama programı anlamak, bilgisayarla uğraşmayanlarımız için daha zordur. Program dediğimiz şeyi, madde mi kabul edelim, enerji mi kabul edelim, yoksa üçüncü bir cins mi kabul edelim? Ne dersiniz, birazda siz düşünün bakalım. Aslında program, bir tasarım, daha doğrusu bir gayedir. Mesela en basitinden sıfırdan N rakamına kadar olan sayıların toplamını hesaplayan bir program yaptığımızı farz edelim. Bunu bir çok programlama dili ile yapabiliriz. Öncelikle kafamızda tasarladığımız akışı, kağıda dökeriz veya direkt olarak bunu bir klavye yardımıyla ekranda da oluştururuz. Programı bitirir, kontrol eder ve çalıştırırız. Sonra onu hafızaya alır, bir kasete, bir diskete veya bir CDye kaydederiz. Şimdi düşünün bakalım bunlardan hangisi programdır? Kağıt üzerine yazdığınız bir takım yan yana dizilmiş çizgiler mi, yoksa ekran denen cam tüp üzerinde görünen bazı ışık ve gölgeler mi, yoksa kaset veya disketinizdeki manyetik bir titreşim mi, CDnizdeki ışığı titreştiren bir takım girin ve çıkıntılar mı, hangisi programdır dersiniz? Herhalde hiç biri değil... Bunların hepsi birer araçtan ibarettir. Program, bu araçlar yardımıyla ifade edilmiş olan bir tasarım veya gayedir ki, bu araçların ifade ettiği manadır.

 

TESİS (HARDWARE), İŞLETİM (SOFTWARE)

 Öyleyse tarifimizi iyice yalınlaştıralım: CANLI, PROGRAMI (SOFTWARE) OLAN CANSIZDIR. Bir programla organize edilen cansızların (inorganik varlıkların) oluşturduğu yeni varlığa; canlı varlık (organik) diyoruz. Bu oluş,  varlığı meydana getiren her hücrenin kendi DNAsındaki programla sağlanır. İnsanı örnek alırsak, oluşum tamamlandıktan sonraki işletim ise beynindeki program sayesinde olur. Bu programın çalıştırıcısı olan bilgisayar beyindir. Bunun korunması için bir başa ihtiyaç vardır. Dış dünyadan bilgi aktarımı için beş duyuya, hatta kızılötesi iletişimi kullanan bilgisayarlar gibi telepati, ilham ve rüya gibi yollarla kablosuz iletişim kuran sistemlere, bu sisteme enerji sağlamak için kan dolaşımına, bu enerjinin temini için beslenme, sindirim ve boşaltım sistemine, sistemler arasındaki iletişim için sinir sistemine, bu varlığın devamını sağlamak için üreme sistemine, bütün bunların sürekliliğini için gereken ekonomik faaliyetlerin yapılabilmesi için de kas ve iskelet sistemine, sosyal ilişkileri oluşturmak için de konuşma sistemine ihtiyaç vardır. Yani, sadece bir programdan ibaretiz. Geri kalanların hepsi yalnızca bu programın işletilmesi için gerekli olan gereçlerdir (hardware). Bu programa ben, ŞUUR (BİLİNÇ) diyorum. Hücrelerin DNAlarındaki programa gaye(amaç), insan beynindeki programa da şuur(bilinç). Beynimiz ise tam bir bilgisayardır; onun toplam işlem kapasitesine AKIL, işlem hızına ise ZEKA diyebiliriz. Evreni oluşturan ve çalıştıran programa ise……… Henüz gerekli matematiği oluşturulup, fiziksel olarak da ölçülemediği için, metafizik olarak adlandırılabilecek olan bu konudaki bazı öngörülerimi kitabın son bölümüne bıraktım. İlgi duyanlar o bölümleri de okuyabilirler.

Milyonlarca türü olan bitki, hayvan ve diğer canlılar, nesillerinin devamı için inanılmaz çeşitli yöntemler kullanırlar. Bitkiler bu konuda olağanüstü harikadırlar. Çiçekler, döllenebilmeleri için, arıları usareleri ve çeşit çeşit renkleri ile kendilerine davet eder ve onlar ondan istifade ederken çiçekten çiçeğe konan arılar sayesinde onlara çiçek tozlarını (polenlerini) taşıtarak kendi döllenmelerini temin ederler. Kimileri tohumlarının başka yerler taşınması için rüzgarı kullanırlar, tohumları rüzgarla sürüklenebilecek kadar hafiftir. Kimi ağaçlar ise, türlerine göre ya bir meyvenin içinde binlerce çekirdek ya da binlerce ayrı meyve üreterek onları kuşların, insanların ve diğer hayvanların yemesini sağlarlar. Buradaki ayrıntı inanılmazdır. Meyveyi yiyen canlı onu sindirir ama içindeki çekirdeği sindiremez. Çünkü onu imal eden bitki, ürettiği meyvelerinin içindeki tohumları (çekirdekleri) onları yiyen hayvanların ve insanların midelerinin sindiremeyeceği bir madde ile kaplamıştır. Bu çekirdekleri üreten bitki, mide asitlerini nasıl tahlil etmiş ve o asitlerin eritemeyeceği bir maddeyi üretip, sadece çekirdekleri onunla kaplamıştır? Önce üreme için, çekirdeği düşünmüş; çekirdeği taşıtmak için canlılara yem (tuzak) olması için etrafını meyve ile kaplamış, belirli bir süre dayanabilmesi için onu da bir mum tabakası ile kaplamış, ama bunu yiyen canlıların çekirdeklerini de sindirdiklerini görünce laboratuarında, topraktaki ve atmosferdeki muhtelif maddeleri kullanarak hangisinin mide asitlerinde erimediğini bulmuş ve bundan sonra tohumlarını hep böyle kaplamış, bunu sadece kendi varlığında yapmamış, kendisini de oluşturan DNAlarına yazmış ve  milyonlarca yıldan beri yaşamayı başarmıştır. Yani, içgüdüler böyle mi oluşur? Milyonlarca yıldan beri bu meyveleri yiyenler bazen onu düşürerek, genellikle de yedikten sonra, bu tohumu onun ağacından daha uzak yerlerde dışkılıyarak tohumları tüm yeryüzüne yayarlar. Özellikle de göçmen kuşlar milyonlarca yıldan beri kıtalar arası tohum taşıma görevini görmektedirler. Hayvanların da bazıları doğurarak, bazıları yumurtlayarak ürerler. Bozulan hücrelerini tamir etme, eskiyeni yenisi ile değiştirme ve sonunda eskiyen tüm bedeninin yerine yeni beden koyma hep onun genlerindeki programla olmaktadır. Bu program onun doğuştan yapısında mevcuttur.

 

 

 

İÇGÜDÜ

İnsan da dahil bütün canlılar varlıklarını devam ettirecek biyolojik gereklilikleri genlerindeki program sayesinde yaparlar. Kendinize bir bilgisayar aldığınızda nasıl ki, onun içinde kendi iç yapısı, hard disk, ram, disk drive ve diğer bütün aksamlarının çalışma bilgileri içindeyse, canlının da bütün organlarının çalışması, birbirleriyle dayanışması ve benzeri gereksinimler hep genetik olarak kodlanmıştır. İşte hayvanlarda ve hatta bitkilerdeki bu yaşama fonksiyonlarının otomatik olarak yerine getirilmesi, içgüdü”dür. Bu onların DNAlarındaki bilgiler (kodlanmış programları) sayesinde olmaktadır. Makro hayvanlarda pek az olmakla beraber bazı davranışların sonradan öğrenilmesi de mümkündür. Anne gözetiminde geçen sürede bazı çevre bilgileri küçüğe öğretilmektedir.  Sadece insanda bulunan ve insanı diğer hayvanlardan ayıran bir takım özellikler ise onun beyni sayesinde sonradan kazanılmaktadır. İnsanın bilgisinin büyük çoğunluğunu sonradan edinir.  Bazı antropologlar insandaki içgüdüsel davranışın sadece emme** eylemi olduğunu söylüyorlar. Halbuki en basitinden mesela nefes almayı, işemeyi de biliyor yeni doğan bebek. İşeme sürekli bir eylem değildir. Kesikli bir sürekliliktir. Biriktirilir ve periyodik olarak da boşaltım vanaları açılır ve dışarıya atılır.

 

 


YorumcuYorum
Sam Adian
04.05.2012
13:43

Varlık ve Kavramlar Varlığın oluşturulmasına yönelik kavramlar genellikle çokça karıştırılıyor. Özellikle efsanelerden fazlasıyla etkilenen bir anlatım biçimi var. Ancak kanaatimce Kur’an kavraları yeteri kadar tanımlıyor ve önemli olan bu parçaları yerli yerine koymak. Buna göre: RUH: Kur’an “Ruh” kelimesini üç değişik şekilde kullanıyor. Birincisi, “Ruh-Vahiy”, ikincisi “Ruh-Yardım” üçüncüsü ise “Ruh-kelime” şeklindedir. Kullanım yerlerine baktığımız zaman Ruh-Kelime : Mesela Hz. Meryem hadisesinde kullanılmaktadır. Anlaşılan o ki, Isa’nın oluşturulması için gerekli olan kodlar Meryem’e aktarılmış ve hücreye kodlar yüklenerek harekete geçmesi sağlanmıştır. Bir çeşit bilgi transferi gerçekleşmiştir, yani program yüklenmiş. Bu ilk yaratılışta da böyledir. Meryem’e Ruh vasıtasıyla ulaştırılan “kelime” sonucunda Isa oluşmuştur. Ruh-Vahiy : Nahl 2. Ayette ifade edilmektedir. “melek –ruh” ikilemi şeklinde kullanılır. Demek ki, “Ruh” bir çeşit mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayetin içeriğine baktığımız zaman, bir çeşit “download” olduğu anlaşılmaktadır. Ruh-Bağlantı : Pek çok ayette geçen “ruh-ul Kudus”, “Ruh-ul Emin” ifadeleri, ayet içeriklerine baktığımız zaman Meryem de dahil olmak üzere peygamberlere yönelik kullanılmaktadır. Isa’ya verilen beyyineler’in “Yüce Ruh” aracılığıyla indirildiği ve onun desteklendiği söylenir. Yine bir çeşit “Download” söz konusudur. Aynı şekilde Resulullah’a vahyin gelmesi de “ruh-ul emin” olarak isimlendirilmektedir. Netice itibariyle, “Ruh” kelimesi Kur’an da gerektiğinde başvurulan “Özel bir yöntem” olarak kullanılmaktadır. Bilgi transferi için kullanılan özel bir yöntem, özel ve güvenilir bir bağlantı şeklidir. İlk yaratılışta “Ruh üflenmesi” ise, kavramsal olarak yine Ayete baktığımızda bir çeşit program transferi olduğunu görüyoruz. Çünkü bu aşamadan sonra görmek, işitmek ve algılamak gibi yeteneklerin kullanılabilir hale geldiğini görüyoruz. Kısaca “RUH” kavramının biyolojik varlık ile doğrudan bir ilişkisi yoktur. Görünen o ki, bu özel bir bağlantı şeklidir, özel bir “download” şeklidir. İhtiyaç olduğunda kullanılan bir yöntemdir. Öte yandan, “Ruh” kavramı ile “ölüm” arasında da doğrudan bir ilişki yoktur. Bunun delilini Kur’an da bulamıyoruz. Sizin de söylediğiniz gibi ölüm, bir çeşit fişi çekmek gibidir. Bağlantıyı kesmektir. Ölüm ile ilgili olarak “Nefs” kelimesi kullanılmaktadır. Bu kelime Kur’an da “bir şeyin aynı, bir şeyin karşılığı” olarak geçmektedir. Bir çeşit tanımlayıcı unsurdur. Yani, “INSAN” denilen aygıtın biyolojik varlık üzerindeki yansımasıdır. Biyolojik varlığın fonksiyon icra etmesini sağlayan şeydir. Ölüm “nefsi geri almak” şeklinde tanımlanmaktadır. Yani, biyolojik varlık ile olan bağlantıyı kesmek demektir. Sinyal alamayan biyolojik varlık ölmüş olur. Başka bir ifade ile, Nefs, biyolojik varlığın işletim sistemidir. Bilgisayar teknolojilerini bilenler anlayacaktır. Her bilgisayarın işletim sistemi vardır, ama bir bilgisayar tek başına çok anlamlı değildir. Eğer bir sisteme bağlı ise, bir network üzerinden bilgi alışverişinde bulunuyorsa o zaman bilgisayar, bir “bilgi işleme ünitesi” haline dönüşür. Tek başına bağlantısız bilgisayar bir çeşit elektronik daktilodan farksızdır. Ancak bir Server’a bağlı ise, veya Internet’e bağlı ise, o zaman geniş kanallı bir bilgi alışverişi ve bilgi işleme kapasitesi olacaktır. Bilgisayarın çalışması için üzerine bir işletim sistei yüklü olması da yetmez. CPU denilen, merkezi işlecinin de bilgi sahibi olması gerekir. Buna da birtakım temel bilgilerin verilmiş olması gerekir. Aksi halde işletim sistemi yüklemiş olsanız bile bilgisayar çalışmaz. Çünkü kodları anlayamaz. Çekirdeğin mutlaka kodları anlayabilecek şekilde programlanmış olması gerekir. (DNA ların kodlanması gibi) Bunun yanında çeşitli aygıtlar ile desteklenir ama onlar tali aygıtlardır. Aslolan çekirdeğin, yani “central processing unit” denilen mikroişlemcinin farklı dizilimlerdeki kodları algılayabilecek ve işleyebilecek altyapısının olmasıdır. Bu da yine bir programdır. İnsan da böyledir, Aslında bilgisayar, Ademoğlunun yarattığı bir “insan”dır. Varlık oluşurken hücreye kodlar aktarılmaktadır. Genellikle bu aktarım işleminin “anneden veya babadan” olduğu düşünülür. Ama bize göre öyle değildir. Kur’an ın ifadelerine baktığımız zaman, rahim içerisinde ilk hücre çarpışması geçekleştiğinde iletişim kurulmakta ve kodlar “download” edilmektedir. Böylece hücreler nasıl gelişeceğini ve ne olacağını bilmektedir. Buna göre şekillenmektedir. Öte yandan, canlıyı oluşturan şey de cansız maddelerdir. . Hücreler bir çeşit titreşilerle (Resonans) hareket kazanır. Organizma ortaya çıkar. Dolayısıyla ölüm sonrası varlığını sürdüren şey “Ruh” değildir. Çünkü Ruh denilen şeyin biyolojik varlık ile bir ilişkisi yoktur. Merkezi işlemci ve onun üzerinde yüklenmiş bulunan kişiye özel program varlığını sürdürmektedir. Zamanı gelince yeniden şekillendirilmek üzere saklanmaktadır.

Vesselam

Sam Adian
04.05.2012
14:16

Biz Ruh kelimesini biyolojik varlığın "modemi" olarak tasvir ettik. Ancak bu da çok doğru değildir. Çünkü ruhun doğrudan biyolojik varlık ile ilgisi yoktur. Oysa biyolojik varlık yani beden, sürekli olarak iletişim halindedir. Çünkü iletişimin kesilmesi demek ölüm anlamına gelir.

Öte Yandan "şeytan" ı bir virüs programı olarak tanımlamak mümkündür. Çünkü şeytanın doğrudan biyolojik varlığa müdahalesi söz konusu değildir. Sadece aradaki iletişime "parazit" yaparak varlığı etkileeye çalışaktadır. Yani doğrudan bize müdahalesi söz konusu değli. Siste içerisindeki iletişim kanallarına sızarak müdahale etmeye çalışmaktadır.

Melek kavramı ise biraz daha farklıdır. Bunlar bir çeşit robotlardır. Programlanmış varlıklardır. Görevlilerdir. Sistemin işletmenleri gibidirler. Ama bunları da bir varlık olarak düşünmek kolay değildir. Programlanmış makineler olarak algılamak çok daha doğru olur kanaatindeyiz.

Vesselam

Hüseyin Kayahan
04.05.2012
22:05

Sayın Sam Ben cevap vermesem de siz eksikleri tamamlamaya, varsa yanlışları düzeltmeye devam ediyorsunuz. Dedik ya, insan bilip bilmediğini başkasına öğretmeye kalkınca daha iyi anlar. Siz bize yazınca aslında kendi sisteminizi de test etmiş oluyorsunuz. Onun için düşünmeye devam.

Siz de, Kuran'daki kelimelerin, birden çok anlamda kullanıldığını kabul ettiniz. Kelimeye 3 anlam verdiniz. Aynı anlamda iki kelime kullanılmamıştır, tezine iştirak ediyor musunuz?

Ruh-ul Kudus konusunda görüşüm var, inşallah bir gün yazarım.

Ruh bedenden ayrı canlılığını, dinamizmini, sürdüremez. Her program gibi ruh da ancak kendisini çalıştırabilecek kabiliyette/kapasitede bir hardware/beyin ile buluşunca ve gerekli enerji temin edilince aktif olur. "Program" için, tanımını yaptığım paragraflara tekrar bakınız, o nasıl bir varlıktır tarif etmeye çalışmışım 12 sene önce.

Melekler robot değildir. Robotlar "huri ve gılmanlardır". Huriler dişi görünümlü, gılmanlar ise erkek görünümlüdür. Onlar için "... daha önce onlara ne ins ne de cin değmiştir.." diye ibare vardır. Mefhum muhalefet yoktur, bundan sonra değecektir denemez. İns ve cin değmemiştir, çünkü onlar o cinsten değildirler.

Ayrı makalede yazacağım ama kısaca esas kabulümü burada zikredeyim: Biz cenneti yavaş yavaş hazırlıyoruz. Artık kimse yerde oturmuyor, herkes yüksek serirlerde, ne soğuk, ne sıcak olmayan klimalı ortamlarda, "cennetan... + cennetan..." yani; iki yemişiliğin yanında iki yemişlik daha var dediği; yaz, kış, ilkbahar ve sonbahar yemişlerini devamlı olark ürettiğimiz seralarımız var, "tahtında nehirlerin cereyan ettiği"/altından damla sulama yaptığımız bahçelerimizve daha neler neleri daha işin başındayken yapmayı başardık. Robotlar hergün gelişiyor... Biz tamamını yapınca, Allah onları kaldırıp, kendi hazırladığı takdim edecek diye düşünüyorum. Aferin benim akıllı halifelerim; beni utandırmadınız ve başardınız... diyecek mi merak ediyorum.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
04.05.2012
22:29

Sayın Üstat

Kur’an bir kelimeye bir mana verir ve her yerde onu kullanır. Eğer farklı bir mana verecekse o zaman yanına başka bir kelime daha koyar, bir vasıta koyar bir illet belirtir. Dolayısıyla standart değişmemiş olur. Bana göre Kur’an ın yöntemi budur. Ama kelimeler tek başına her yerde aynı manadadır. Yanında o manayı etkileyecek başka bir kelime yoksa. Elbette bu şekilde farklı manalar türetilmektedir. Bu konuda bir itirazım yoktur. Ancak şu doğru değil bana göre: bir kelime bir yerde başka manada başka bir yerde başka bir manada olmaz. Başka bir manaya gelebilmesi için mutlaka bir vasıta, bir illet bir sebep olması gerekir. Ruh kelimesine benim verdiğim mana da çok farklı ve uzak değil. Her şekil aynı yöntemin farklı versiyonları gibi karşımıza çıkıyor. En azından ben böyle anlıyorum.

Ruh ile ilgili benim Kur’an dan çıkarımlarım biraz farklı. Bana göre Ruh, gerektiğinde başvurulan bir şey. Bir çeşit download yöntemi. Yani bilgisayarınıza bir programı download etme işleminiz “Ruh” iledir. Ama programı indirdikten sonra artık internet bağlantınız olmasa da olur, o program çalışacaktır. İşte “Ruh” bu indirme esnasında kullanılan bir yoldur. Sürekliliği yoktur. Beşeri varlıkla doğrudan ilintili değildir. Hayvanlar için de böyledir. “Ruh üflemek” dendiği zaman programın download edildiği/sisteme yüklendiği manası ortaya çıkar. Yani biyolojik varlığa ihtiyacı olan program yükleme işlemidir. Yükleme işlemi sona erince sistem normal kanallarla çalışmaya başlar. Yani Ruh’a artık ihtiyaç kalmaz. Bana göre ayetler de buna işaret ediyor. Kaldı ki, ölüm tarif edilirken hiçbir yerde “Ruh” kavramı kullanılmıyor. Benim açıklamak istediğim nokta burası idi.

Sizin program ile ilgili yorumunuz büyük oranda doğrudur. Beyin biyolojik bedenin kontrol ünitesidir, bir çeşit bilgi işleme merkezi. Gelen sinyalleri yorumlayan ve biyolojik bedenin kullanabileceği hale getiren bir bilgisayardır denebilir. Bir çeşit kablosuz iletişim sisteminden beslenir.

Bana göre melekler de bir çeşit robot olmalıdır. Bir programa bağlı olarak çalışan bir robot veya bir ünite. Cennet tahayyülü ile, varlığın komuta merkezinde görevli olanlar arasında fark vardır. Bugün sistemi idare edenler zannediyorum meleklerdir ve bir çeşit robot gibi faaliyet göstermektedirler. Hiçbir şeyden etkilenmeyen, sadece görevlerini yapan varlıklar da diyebiliriz. Bunlar sistemi idare ediyorlar. Sistemin işletmenleridir.

“Cenneti yavaş yavaş hazırlıyoruz” fikriniz doğrudur. Hatta biz ahireti de hazırlıyoruz, inşa ediyoruz. Aslında nihai hedefi bizler hazırlıyoruz. Ama bu cennet nihai hedef üzerinde yaşadığımız dünyada değil. “geçici bir süre için” burada olduğumuzu düşünüyorum. En azından ayet böyle söylüyor.

Haklısınız, insan yazarken daha çok öğreniyor.

Vesselam

Sam Adian
04.05.2012
22:39

Aynı anlamda iki kelime kullanılmamıştır. Bu doğrudur, benim çekinceli oldğum nokta, bir kelimenin her yerde farklı manalarla manalandırılmasıdır. Bu ancak bir vasıta veya kelimenin manasını etkileyecek bir sebep, illet ile mümkündür. Daha önce tartışıldığı için örnek verebilirim: Kat'a kelimesi gibi. Bu kelimesi gimi, bu kelimenin her yerdeki manası bağlantıyı kesmektir. Ama mesela yusuf 31 de fiziksel olarak kesmek kastedilmek istendiği zaman yanına Bıçak kelimesi konmuştur. Böylece orada kastedilen mananın bıçak vasıtasıyla eli kesmek olduğunu anlıyoruz.

Bunun dışında aynı manada kullanılan birden çok kelime Kur'an da yoktur.

hakansarilar
06.05.2012
01:16

"fî-hi min rûhî"....????

Sam Adian
06.05.2012
02:36

“Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min salsâlin min hamein mesnûn” (Hicr 28) Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. “Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fekaû lehu sâcidîn” (Hicr 29) Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için secde edenlerden olun” demişti. “İz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn” (Sad 71) Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.” “Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn” (Sad 72) “Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secde edenlerden olun.” “Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh…” (Secde 9) Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin evrilmenizi sağlayarak işitme, görme ve idrak edebilmenizi sağladı…. “ve nefahtu fihi min ruhi” Ve ruhumdan üflediğim zaman… Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, dizayn süreci tamamlandıktan sonra fonksiyonel hale getirmek için birtakım özelliklerin yüklendiği anlaşılmaktadır. Secde 9 u da birlikte değerlendirdiğimiz zaman, ruhundan üflemenin ne manaya geldiği de anlaşılıyor. Buna göre, şekillendirme süreci tamamlanmış ve gerekli programlar yüklenerek fonksiyonel hale getirilmiştir. Böylece bu yeni varlık, işitebilen, görebilen ve idrak edebilen bir biyolojik varlık haline dönüşmüştür. Demek ki, Ruhundan üflemek özel bir “installation” şeklidir. Biyolojik varlığa fonksiyonlar yüklenmiş veya onun ihtiyacı olan yazılım yüklenerek çalışır hale getirilmiştir. Ayetlerde kullanılan kelimelere bakıldığı zaman işlemin yapılıp bittiği manası da ortaya çıkmaktadır. Yani bir süreklilik yoktur. Bir bilgisayar üretmek istiyorsunuz. Bilgisayarınızın parçalarını bir araya getirdiniz ve onu çalıştıracaksınız. Yapmanız gereken ilk şey bilgisayarınıza bir işletim sistemi yüklemektir. (Elbette işletim sistemi tek başına anlamsızdır, eğer bilgisayarınız bu yüklediğiniz işletim sistemini/programı anlayabilecek/değerlendirebilecek kodlara sahip değilse.) İşletim sistemini yükledikten sonra bilgisayarınız çalışmaya başlar. Ancak bu haliyle önemli bir aygıt değildir. Bundan sonra onunla birtakım verileri işleyebilmek için ilave yazılımlara ihtiyacınız olur Bir sisteme entegre edersiniz ve bilgi işleme ünitesi haline dönüştürürsünüz. İşte “ve nefaha fihi min ruhi” ifadesi bu manaya gelir. Organizmanın şekillenme süreci tamamlanmış, artık fonksiyonel hale gelebilmesi için gerekli olan yazılım transfer edilmiştir/yükenmiştir. Bundan sonra bu yeni biyolojik varlık bir bilgi işleme ünitesi olarak varlığını sürdürecektir. Elbette bununla sınırlı değildir, süreç içerisinde yazılını güncelleyecek ve kendisini geliştirecektir. Vesselam

Hüseyin Kayahan
06.05.2012
07:51

Sam,

kelimelere anlam verirken hiç olmazsa lügatlardaki manalarından biriyle yapalım derim. Biz bu mananın en eski ve somut (eşya) olmasına gayret ediyoruz. Verilen eylem manalarını esas almıyoruz. Bı bir yöntemdir elbette, başkası başka yöntem uygular.

Download, instalation gibi kavramlar, NZL kökünden(zaten indirmek manası kendisinde olan) bir kelimeyle veya NFH (Üflemek, aktarmak manasında olabilir) gibi bir kelimeyle karşılanmalıdır diye düşünürüm. RUH en azından bir nesne gibi görünüyor. Ruh ve melekler iner veya indirlir diyor. inme işlemini belirtiyor. Biz de internetten program indiririz. Allah ta oradan indiriyor. Ana serverden. Mekanizma aynı ve çok basit. Rüyada, telepatide (burada hem ana serverel iletişim, hem de biribirimizin bilgiyasarları ile network kurmuş oluyoruz. Bilgi alışverişinde bulunuyoruz. Fal bakanlar da bana göre bunu yapıyor. Baktığı kişinin bilgisayarından bilgi alıyor) ana servere bağlanıyoruz. Vahy ve ilhamda da böyledir. Konu basit ama anlatması uzun. Allahtan muhataplarım "leb demeden leblebiyi anlayan kişiler"...

Saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
06.05.2012
09:01

Üstat

Ruh için, bir çeşit yükleme, programı aktive etme manası vermek gerekiyor. NZL’de böyle bir mana çıkmaz diye düşünüyorum.

“Nafaha” bir çeşit wireless bağlantı manasında kullanılabilir. Uzaktan kumanda gibi. Buna göre “ve nefaha fi ruhi minhu” dediği zaman, uzaktan programı aktarıp aktive etmek anlamı çıkar.

NZL de bir çeşit indirmedir ama bu kelime daha çok nesnel bir eylemi ifade eder. Mesela A’raf 24 te “kad enzelnâ aleykum libâsen” demektedir. Bu bir download değil, bir tenzil anlamına gelir. Yani yukarıdan aşağıya indirilmiş bir şey. Bir masayı üst kattan alt kata indiriyorsanız burada NZL kullanırsınız. Veya yağmur indiriyorsanız burada da NZL kullanırsınız.

Download bu manaya gelmez. Bu bir şeyi bulunduğu yerden başka bir şeyin içine indirmek demektir. Soyut bir mana taşır. Daha açık bir ifade ile, download edilen şey, hem bulunduğu yerde bir şeyin içindedir, hem de indirilen ve yüklenen yer de bir şeyin içidir. Ayetlerde de dikkat ederseniz bu yönde bir mana ortaya çıkmaktadır.

Mesela “Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ bi izni rabbihim min kulli emrin.” (Kadr 4) demektedir. Her ikisi de aynı manada olsaydı aynı cümlede tekrar etmezdi.

Aynı şekilde “Nezele bihir rûhul emîn” (Şuara 193) demektedir. Böyle olunca “Ruh” NZL den ayrılmış oluyor.

Bana göre NZL, yukarıdan aşağıya indirmek, bir şeyi tenzil etmek manasındadır. Genel olarak böyle kullanılmıştır, daha çok nesnel bir mana taşır.

Ruh ise, bir şeyin içinden bir başka şeyin içine soyut bir aktarım ifade eder. Nesnel değildir. Bu yüzden “Download” ve “installation” kelimelerini kullandım. Ana serverdan biyolojik terminale program aktarımı şeklinde algılanabilir. Ama bu yüksekten aşağıya indirmek manasına gelmez. Yatay da olabilir. Ve benim anlayabildiğim, bu transfer şekli bağlantısızdır, bir çeşit kablosuz bağlantı. Bir temas yoktur. Bu yönüyle de NZL den ayrılmaktadır diye düşünüyorum.

Bu manada baktığımız zaman Vhy de hemen hemen aynı manaya gelir. Ama işlevi farklıdır. Bana göre Ruh ile NZL kelimesini değil, Ruh ile Vhy kelimesini kıyaslamak lazım. Çünkü ikisi de “özel yöntem”lerdendir. Özel koşullarda gerçeleştirilen bir uygulama gibi görünüyor.

Benim kullandığım mana

Down : Aşağı yönde, aşağı

Load : Yüklemek

Ama bunu bir bilgisayar terminolojisi olarak kullandım. Bildiğiniz gibi bilgisayar terminolojisinde download etmek bilgisayarınıza bir program indirmek demektir.

Öte yandan NZL kelimesinin karşılığı "Revelation" veya "Descend" olmalıdır. Bu kelimenin karşılığı Download değildir.

Türkçe'de uygun karşılık bulamadım.

Vesselam

Vesselam

Sam Adian
06.05.2012
09:02

Sanırım Download kelimesinin türkçe karşılığı "Karşıdan yüklemek" demektir. Yanılmıyorsa bu manaya geliyor

Hüseyin Kayahan
06.05.2012
12:32

Ben bilmiyorum ama Gürcüce de 3 boyutlu yön ekleri varmış. Harf-i cerlere benziyor herhalde.Yukarı aşağı, sağa sola ve ieri ve geri ekleri almasına göre kelime yeni anlam kazanırmış. Ruscada da böyle. Gelmek kökünü geri eki kullaırsanız gelmek, ileri eki ile kullanırsanız gitmek, yukarı eki ile kullanırsanız çıkmak, aşağı eki ile kullanırsanız inmek gibi... Kelime tek ama kural 6 alunca altı yeni kelimeniz oldu demektir.

Arapçada da benzer mantıkla yeni yeni kavramlar türetebiliriz ve yeni uygarlığı bu kavramlarla oluşturabiliriz. Bunun için karşılıklı çalışmak gerekiyor. Böylece etkileşimler ve yeni ilhamlar oluşmaktadır.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
06.05.2012
15:21

Sayın üstat

Diller konusunda çok fazla uzman sayılmam

Kur'an ile ilgili olarak bir kelimenin aynı manada kullanılması konusunda size katılıyor olmakla birlikte, mananın aynı olması için eylemin de aynı olması gerekir.

Bahse konu Ruh kavramında ise eylemler farklı, bu sebeple kelimeleri aynı manada kullanmamız imkansız hale geliyor. Burada sanırım "Ruh" kelimesi ile ifade edilen şeyi tanımlamak gerek

Saygılar

Sam Adian
06.05.2012
16:40

Sayın Üstat

Bir konu ile ilgili sorum var:

Dilin kuralları ile ilgili yazılarınız okudum, daha önce de yazmıştınız, şimdi de dil ile ilgili bir makale kaleme aldınız. Elbette harc-ı alem manalandırma olamaz. Bu konuda sizinle hemfikiriz. Keyfimize göre bir anlamlandırma yapıyor isek, bu Yahudilerin yaptığını yapmak olur. Bukonuda hiç bir itirazım yok.

Ancak, öteden beri sizinle iletişimimizde karşımızda bir "kural" duvarı var. Genel olarak diyorsunuz ki, "dilin kuralı budur, bu kurala göre de mana budur." Geçmişte insanlar düşünmüşler, yazılı olayan kuralları yazılı hale getirmişler. Ancak şimdi biz ne yapmalıyız?

Elimizde "Ruh" kelimesi var. Eğer geçmişe göre anlayacaksak, Ruh hayatın kaynağıdır. Beden ölünce ruh yaşamaya devam eder ve ruh yeniden dirilir.

Evet ama bu manayı verebilmek için elimizdeki delil nedir? Ruh ne ölümün sebebidir, ne de hayatın. Kur'an da böyle bir bilgi yok. Şöyle mi yapmalıyız: Kur'an da böyle bir bilgi yok ama kural budur bu şekilde anlamalıyız? Bu oabilir mi?

Daha önce usul ile ilgili eleştiriler olmuştu. Sanırım o konuyu geçtik ama dilin kuralları meselesi devam ediyor. Dikkat ederseniz, bu tartışmalar ve eleştiriler sebebiyle ayetleri ele alırken genellikle gramere veya usule dokunmadan izah etmeye çalışıyoruz. Yine de aramızdaki duvarı yıkmış değiliz.

Lütfen söyler misiniz ne yapmalıyız? Önerebileceğiniz bir yöntem var mı?

Vesselam

Hüseyin Kayahan
06.05.2012
21:34

Sayın Sam,

ben cevap verene kadar, sizin benim vereceğim cevaptan daha iyi bir yol bulacağınıza inanıyorum. Gerçekten bu etkileşim iyi gidiyor bence. Biz karşımızdakine tuttuğumuz aynada kendimizi görüyoruz. Eğer samimi isek, bir gün kendi açmazlarımızı kendimiz görüp, kendimizi güncelleyeceğiz diye düşünüyorum.

Saygılarımla.

H.Kayahan

hakansarilar
07.05.2012
02:25

Yaradılış nazariyeleri bilgi arttıkça yeni bir şekil almasına rağmen aslında babaannelerimizin söylediklerinden çok da farklı değil. Üzerinde düşünmek her insan için belli bir bilinç düzeyinden sonra kaçınılmaz ama "dünle birlikte gidenler cancağzım" kendi bilgi birikimleriyle kestirebildikleri şeyler. Doğrusu çoğu yabana atılacak cinsten değil. Ben şimdi buradaki yazarlar arasında kendi algılamalarıma en yakın teori olarak Mete beyin yazdıklarını görüyorum.

Kayahan'ın da belirttiği gibi aslında bir memeliden Adem'in doğduğu ortak kabul. Özünün toprakta bulunan elementler olduğu da... Bedenden fazla bir şey olduğu da...

Babaannem şöyle derdi(çoğunuzunki de demiştir.): "Vücudu melekler topraktan yaptı. Kafasını Allah... Onun için kafaya vurmayın ve küfür etmeyin. Öbür dünyada bedenimizle yaratılacağız. Bir kemiğimiz hiç çürümeyecek Allah oradan bizi yeniden bedenlendirecek. Her insanın bir arabı vardır. Kendisinin aynısıdır. Bazılarının arabı bu dünyada görünür. Eğer bir insanın arabını görürseniz hiç belli etmeyin, bir iyilik için gelmiştir. Çünkü her insanın arabı iyidir. Ruhumuz bedenimizin içindedir. Ölürken önce ayaklardan yukarı doğru çıkar ve son nefesimizle bedeni terkeder. O Allah'tandır. Cennette her şey tersine dönecek. Burada zor gelen orada sevdiğimiz şeyler olacak. Çalışmayı seveceğiz. Burada ağaçların kökü yerde ya; orada havada olacak. Yemişler elimizin altında olacak. Bir kuş uçarken görünce şunu yesem ne tadlı olurdu dediğimizde o soframızda olacak. Karnımız doyunca onun öldüğü için üzüleceğiz o zaman kemikleri tüyleri bir araya gelecek canlanıp uçacak. Herkes 32 yaşında olacak çünkü insanın en güçlü ve güzel olduğu yaştır. v.s. "

Şimdi ben bu kadar bilgi ve emekten sonra vardığımız teorilerle bunun arasında çok paralellikler görüyorum. Bilince atıf var. Yazılıma atıf var. En çok da Sam beyin processor beden önerisine atıf var. Yalnız babaannem bu dünyada da görülebilir diye bir ayrım getiriyor. Tabii toplam bilgi arttıkça yeni bir bakış getiriyoruz. Bu da son hali olmayacak. Bilgisayarların gittiği yön bizi de daha farklı açıklamalar yapmaya yönlendirecek, gerçek biraz daha açık olarak görülecek. Kök hücreler, genetik düzeltmeler, düşünceyle kontrol edilebilen bilgisayarlar, düşünen ve harekete geçen bilgisayarlar, beyinle kontrol edilebilen ve tıpkı sinirlerimiz gibi beyne sinyal gönderebilen vücut organlarının olabileceği artık tahmin edilebiliyor. Bu da bizim Kuranla olan ilişkimizi derinleştiriyor.

Bizim çoğumuzun ruha verdiği anlamı Sam bey processor bedene veriyor. Yanılıyor muyum? Ruh hakkında da henüz tam berrak bir görüşe sahip olmadığını da söylüyor. Onun üzerinde düşünmeye devam ediyor. Geldiği yer hakkında da burada açıklamalar yapıyor. Varacağı sonuçları merakla bekliyorum. Bir soruyla katkıda bulunmak istiyorum. Hepimiz Allah'a döndürüleceğiz. Bu konu zihninizde nasıl şekilleniyor?

Herkese baki selamlar...

Lütfi Hocaoğlu
07.05.2012
13:03

Ancak, öteden beri sizinle iletişimimizde karşımızda bir "kural" duvarı var. Genel olarak diyorsunuz ki, "dilin kuralı budur, bu kurala göre de mana budur." Geçmişte insanlar düşünmüşler, yazılı olayan kuralları yazılı hale getirmişler. Ancak şimdi biz ne yapmalıyız?

Biz de o kuralları belirlemeliyiz. Örnek verecek olursak, Mete beyle de tartıştığımız konu:

"Halakakum min nefsin vahidetin"

Burada şu soruyu sormalıyız: Nefsin kelimesi de tek bir nefis anlamına gelir. O zaman niye sonuna vahidetin (tek, bir) sıfatını getirdi.

Yine başka bir ayette: لَا تَتَّخِذُوا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ

La tettahizu ilaheyni isneyni innema hüve ilahun vahidun. (İki olan İki ilah edinmeyin, o yalnızca tek olan tek ilahtır)

Burada da ilaheyni zaten iki ilah demektir. Buna sıfat olarak niçin tekrar iki geliyor. Ayetin devamında ilahun diyor ve sıfat olarak vahidun (tek) getiriyor.

Biz buralarda bu fazlalık niçin diye sormalıyız? Yöntem bana göre budur. Yani bir cümle başka bir şekilde gelebiliyorsa o geliş şekilleri arasındaki mana farkını ayırd etmeliyiz ve bunun kurallarını ortaya koymalıyız.

Yukarıda nefsin vahidetin diyor. Nefsin deseydi yani sıfatsız olarak bir nefis gelseydi "bir tür nefis" veya "herhangi bir nefis" anlaşılırdı. Ama sonuna vahidetin gelince tür anlama imkânımız ortadan kalkmış olur ve yaratılışımızın gerçekten tek bir nefisten meydana geldiğini anlarız. Ondan da zevcini yarattı diyince o tek bir nefisten onun meydana geldiğini anlarız ve zevcinin de onun gerçek eşi olması gerektiğini anlarız. Biz bu nedenle yaratılış konusunda Mete beyin veya Sam beyin söylediklerine katılmayız. Dildeki bu incelik bizi o sonuca iter.

"İlaheyni isneyni"ye (İki olan iki ilah) gelince de aynı durum vardır. Eğer sadece ilaheyni (iki ilah) olsaydı o zaman iki ilah türü veya iki ilahlık vasfı anlaşılabilirdi. Ama isneyni (iki) sıfat olarak gelince gerçekten iki varlık anlaşılır. Arkasından ilahun vahidun (tek olan tek ilah) demekle gerçekten de tek bir ilah olduğu anlaşılır. İlahlık vasfı veya bir ilahlık yönü anlaşılmasına engeldir.

Diğer taraftan Sam beyin söylediği kat'a konusu da böyledir. Normalde Sam beyin dediği gibi kat'a bağlantısını kesmedir. Eli kat etmek demek elin vücutla bağlantısını kesmektir yani koparmaktır. Ama eğer bir karine varsa ki Yusuf suresinde öyledir, meyve için verilen bıçakla, şaşkınlıkla kendi ellerini kesmişlerdir ki koparma anlamamıza engeldir.

Tabi ki bunlar benim kendi metodolojimdir. Herkesin bunlara uyması gerekmez. Ama herkes kendi metodolojisini belirler ve o metodolojiyi genele uygular ve sonra da ona uyar.

Mete Firidin
07.05.2012
14:13

Nefsin vahidetin:nefsin demek, bir tür demek; Vahidetin Bir kişişisinden demek.

Sonuç Bir nefis türünün bir dişisinden yarattık deniyor. Amaç Akrabalığın ve aramızdaki yakınlığın vurgulanılması.

Mete Firidin
07.05.2012
14:22

Bütün eski ve yeni müşrik tplumlarda olduğu gibi Araplarda Yaratıcı tanrı olan Allahı , yani ilahı bilirlerdi. Ama onların ayrıca "Bizi Allaha yaklaştırsın" diye edindikleri ikincil tanrılarıda vardı. İşte putları onlardı. Konuyla ilgili bir makalem var. (İLAH).

Kısaca Bir yaratıcı tanrı "İL" vardır. Fakat sonra çağrılan veya dua edilen tanrı anlamında "İLAH" lar edinmişlerdir.

Fakat bir "İL" ve birtek "İLAH" vardır. İkiside yalnızca ALLAH dır. Yani İL ve İLAH birtek kişidir.

Sam Adian
07.05.2012
19:23

Halakakum min nefsin vâhıdetin Deniliyor ki : “Burada şu soruyu sormalıyız: Nefsin kelimesi de tek bir nefis anlamına gelir. O zaman niye sonuna vahidetin (tek, bir) sıfatını getirdi.” (Diğer soruyu konuyu dağıtmamak adına burada ele almak istemiyoruz) Doğal olarak iki tane 1, 1’e eşit değildir. Dolayısıyla “Halakakum min nefsin” denmesi yeterli olmalıydı. Dilin kuralları açısından baktığımız zaman “Bir bardak su” da aynı şekildedir. Bardak kendi başına “bir tane” olduğunu ifade eder. Ama biz başına “bir” getiririz. Çünkü iki bardak da olabilir çok bardak da olabilir. Su da tek başına bir tane olduğunu anlatır ama akışkanlığı sebebiyle bardağın içine koyar ve “Bir bardak su” deriz. Böylece bir tane bardağın içine sığabildiği kadar su istemiş oluruz. Ama bizi asıl istediğimiz şey “Su” dur ama suyu bir “kap” olmadan getirmenin imkanı olmadığına göre, bardağı da yanına koyarız. Böyle ifade ettiğimiz zaman hiç kimse “su istemek” ten başka bir şey anlamaz. Mesela “su verir misin” diye sorduğumuz zaman, aslında “Bir bardak su” istemiş oluruz. (başka manalar da olabilir, çiçeği sulamak için bir bardak su yeterli olur veya çiçeğe su vermek manasına da gelebilir vs.) Demek ki kastedilen şey bardak değil içindeki sudur. Ama ikisi birlikte bir mana kazanır diye düşünüyorum. Elbette ben dilbilimci değilim. “tek bir nefs” için önce ayetlere bakalım: “Ve huvellezî enşeekum min nefsin vâhıdetin fe mustekarrun ve mustevda…” (En’am 98) O, sizi bir tek nefsten inşa edendir. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var… “Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ…” (A’raf 189) Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. “Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ…” (Nisa 1) Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın yayan…. “Halakakum min nefsin vâhıdetin summe ceale minhâ zevcehâ…” (Zümer 9) O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti.

(Farklar anlaşılsın diye mealleri olduğu gibi alıyoruz) Önce diyor ki, sizi tek bir nefs’ten inşa edendir.(En’am 98, Zümer 9) Demek ki herkesi aynı şeyden inşa etmiştir. Sonra diyor ki, o sizi tek bir nefs’ten oluşturdu ve o oluşturduğu şeyden (ana malzemeden) de eşini de oluşturdu. (A’raf 189) Yani birini diğerinden değil, birini hangi malzemeden oluşturduysa diğerini de o malzemeden oluşturdu. Sonra da diyor ki, “sizi tek bir neftsen oluşturdu, eşini de o şeyden oluşturdu ve her ikisinden de pek çok erkek ve kadın türeterek yaydı…” (Nisa 1) Yani, “zevc”ler aynı malzemeden üretildi, ve üretilen bu “zevc”ler de çoğaltıldı ve türler oluşturuldu. Genel olarak yaratılış süreci “Adem”e endekslenmektedir. Oysa Kur’an da yaratılış süreci iki aşamalıdır. Birinci aşama “INSAN” denilen varlığın oluşturulmasıdır. İkinci aşama ise bu INSAN denilen varlık ile biyolojik bir beden birbirine bağlanarak varlık haline getirilmesidir. Biz bunu “Adem-i Varlık” olarak tanımlamıştık. Bu aşamadan sonra türlerin oluşması mümkün olmuş ve Adem nesli de bu aşamadan sonra ortaya çıkmıştır. Yani altyapısı hazırlanmış olan bir varlığa çeşitli fonksiyonlar yüklenerek oluşturulmuş olan Adem-i Varlığın bir parçası olarak Adem nesli oluşturulmuştur. Bunu nereden anlıyoruz?

“Yâ eyyuhen nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârefû, inne ekremekum indallâhi etkâkum, innallâhe alîmun habîr” (Hucurat 13) Demek ki, bu biyolojik varlık bir erkek ve bir dişiden türetilmiş ve farklı farklı topluluklar oluşturulmuştur üstelik bu şuub ve kabail birbirini tanıyan topluluklar değildir. İşte Adem topluluğu da bu farklı topluluklardan bir tanesidir. Buraya kadar varlığın şekillenmesini daha önceki yazılarımızda anlatmıştık. Ancak bu niçin “nefsin vahidetin” dendiğini anlayabilmek için yine Kur'an'a bakmakta ve süreci anlamakta yarar olabilir: “Hel etâ alel insâni hînun mined dehri lem yekun şey’en mezkûrâ” (İnsan 1) “İnnâ halaknel insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fe cealnâhu semîan basîrâ” (insan 2) INSAN denilen varlık oluşturulduktan sonra onun “kayda değer bir varlık” haline gelmesi için çok zaman geçmiştir. (insan 1) Sonra diyor ki “min nutfetin emşacin” (insan 3) demek ki iki ayı hücrenin birleşiminden üretilmiş ve işiten ve gören bir varlık haline dönüştürülmüş. Nedir bu iki hücre? ““Ve lekad halaknal insâne min sulâletin min tîn” (Mü’min 12) ve “Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn” (Mü’min 13) Demek ki bu iki şey, “min sulaletin” ve “min tin” dir. Bu ikisi neyi ouşturuyor? “Nutfe” yi oluşturuyor. Demek ki “nutfe” iki şeyin bir araya getirilmiş halidir. (bu konuyu da yazmıştık) Ve devam ediyoruz: “İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ” (İnsan 3) Demek ki bu nutfeden oluşturulmuş olan varlık bir yola konmuş ve varlığını sürdürebilir hale gelmiş. Öte yandan “vahidetin” kelimesini türün bir kişisi olarak algılayabilmek için, (dişi) elimizde delil olması gerekir. Kur’an zaten türler oluşturudğunu, bunların birbirinden farklı olduğunu, birbirini tanımadıklarını, tanımanın sonra olacağını zaten açıklıyor. (Hucurat 13) Kaldı ki, yaratılışta türlerin “dişi”den çoğaltıldığına dair de herhangi bir kanıt yoktur. Tam aksine, erkek ve dişinin her birinin ayrı ayrı çoğaltıldığını söylemektedir. Böylece varlık yoluna konmuştur. Şimdi, buraya kadar “dil kuralları”nın hiç birine ihtiyacımız olmadı. Çünkü zaten hangi kelimeden ne kastedildiğini yine sözün sahibi bize söylemiş oldu. Konunun detaylarını daha önce yazdığımız için burada tekrar etmenin gerekli olmadığını düşünüyoruz. Şu halde: “Halakakum min nefsin vahidetin” ifadesinden ne kastedildiği de yine Ayetlere göre yeniden düşünmek yararlı olabilir. Belki “dilin kuralları” her şeyi açıklamak için yeterli değildir. Olamaz mı? Sayın hocaoğlu ile yöntemlerimiz farklı olmakla birlikte sonuçlar açısından farklı bir yerde olmadığımızı zannediyorum. En azından yaptığı açıklama çerçevesinde.

Sam Adian
07.05.2012
19:27

Benzer şekilde “Kat’a” kelimesinin ne kasdettiğini de daha önce yazmıştık. Deniliyor ki, “Kat’a nın manası bağlantıyı kesmektir. (bize göre de böyledir) “El” de vücuda bağlıdır, o halde buradan kastedilen şey elin vücuttan ayrılmasıdır” Aklımızla şöyle bir soru soralım: “Elin suçu nedir?” El düşünebilen ve karar verebilen bir şey değildir ki suç işlemiş olsun. Eğer birey suç işlemek istiyorsa eli olmadan da işleyebilir. Kelimeleri farklı algıladığımız açık. Kur’an ın Kat”a kelimesini kullanış şekline baktığımız zaman biz “eli koparmak” olarak anlayamıyoruz. Bunun için sadece bu kelimenin kullanış şekli değil, yine Kur’an ın koyduğu kurallar da engeldir. Koparıp atmak olarak anladığımız zaman Kur’an ın kurallarını göz ardı etmemiz gerekir ki bu durumda da bir çelişki ortaya çıkar. Halbuki, ayette kastedilen şey “hırsızlık” sebebiyle “el”in sadece bir sembol/araç olduğudur. Çünkü eylemin kendisine baktığımız zaman “bir irade” ve bunun sonucunda “başkasına verilen zarar” söz konusudur. Suç ise iradenin kendisindedir. Burada eylemin gerçekleşmesinin sebebi ortaya konulan “irade” olduğuna göre, bir eli kesmek ile iradeyi ortadan kaldırmak mümkün olmaz. Kaldı ki, ayetin kendisi de bu noktaya işaret etmektedir. Bütün bu verileri topladıktan sonra biz dedik ki, “burada kastedilen şey, kişinin iradesini ortadan kaldıracak, onun iradesini ve bu iradesi sonucu ortaya koyduğu eylem ile bağlantısını kesecek tedbirler” manasına gelir. Bu da Bizim Kur’an dan çıkardığımız/anladığımız metodolojiden kaynaklanmaktadır. Bu metodolojinin ne olduğunu da daha önce yazmıştık.

Bu da bizim Kur'an dan anladığımız metodolojinin bir sonucudur. Bizi kullandığımız metoddur. Başkası başka türlü anlar ve uygular. Biz böyle anlıyoruz.

Sam Adian
07.05.2012
19:31

RUH meselesine gelince. Öncelikle bu kelimeden veya ifadeden kastedilen şeyin “ne olmadığına” bakmak lazım. 1. Ruh, Biyolojik varlığın fonksiyonel olmasını sağlayan şey değildir. 2. Ruh, süreklilik arzeden bir şey değidir 3. Ruh, yaşam konsepti için gerekli olan şey değildir 4. Ruh, ölüm için gerekli olan şey de değildir. Daha önce yazdık, “Ruh üfleme” eyleminden sonra bedenin fonksiyon kazandığını anlatıyor ayetler. Yine vahiy ile ilgili transferde de benzer bir yönte kullanıldığı, zaman zaman insanlara da yine bu yöntemle birtakım transferlerin yapıldığı da anlaşılıyor. O halde ruh “Yaşayan bir şey” değidir. Çünkü ayetlerden böyle anlıyoruz. Böyle olunca bu konu bizi sadece eylemin kendisini tanımlamak açısından ilgilendiriyor. Onun ötesinde bizim varlığımız ile ilgili olarak, bizi doğrudan bağlantılı olmamızı gerektiren bir şey değildir. Çünkü onun iradesi bize ait değildir. Bizi dışımızdaki bir iradenin kullandığı bir yöntemdir sadece. Biz varlığı tanımlarken, “INSAN-processif varlık + modem + biyolojik varlık” şeklinde tanımlamıştık. Biyolojik varlık ile processif varlık arasında sürekli bir iletişimin bulunması gerekliliği sebebiyle “modem” için “ruh” demiştik. Ruh kavramının ortaya koyduğu “kesintililik” sebebiyle bunun doğru bir tanımlama olmayacağı, çünkü biyolojik varlığın iletişim kanallarının sürekli açık olması gerektiği sebebiyle söyledik/düzelttik. Gerçekte de Nefs, hem processif varlık üzeride hem debiyolojik varlık üzerinde etkili olan bir işletim sistemidir. Sürekli bir iletişim olması gereklidir. Doayısıyla bu sürekliliği “ruh” ile sağlamak mümkün olmaz. Bu bir çeşit yazılım güncellemesi gibi bir şeydir. Nefs zaman zaman güncellemelere ihtiyaç duyar. Bu yolla da ihtiyacı olan güncellemeleri alır ve sistemi upgrade eder. Kanaatimizce Ruh bu güncelle işleminin adıdır. Vahiy ve diğer açıklamalarda da buna benzer bir anlatım vardır. Dolayısıyla Ruh, üçüncü tarafa ait bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Özel bir yöntem. Şimdilik böyle anlıyoruz.

Allah'a döndürülmek konusu bir yazımızın konusudur. Onu ayrıca detaylı olarak anlatmış olacağız. Burada sadece, sistemin bağğlantıyı kesmiş olması, ve bağlantıda kalınmış olduğu süre içerisinde kaydedilmiş olanlar doğrudan sistemin kontrolündedir.Dolayısıyla zaten Allah'a dönmüş olur.

Vesselam

Lütfi Hocaoğlu
07.05.2012
20:27

Demek ki bu iki şey, “min sulaletin” ve “min tin” dir. Bu ikisi neyi ouşturuyor? “Nutfe” yi oluşturuyor. Demek ki “nutfe” iki şeyin bir araya getirilmiş halidir.

Yine bir dil kuralını belirteyim, katılın veya katılmayın. Eğer nutfe iki şeyin karışımından olsaydı "min sülaletin min tin" denmezdi, "min sülaletin ve tin" denirdi. Burada min ibtida yani başlangıç içindir. "Min tin" sülalenin sıfatıdır ve tinden dönüşen, gelen, oluşan sülaledir. Nutfe de tinden dönüşen sülalenin devamıdır. Yani tin -> sülale -> nutfe anlarız.

Yani dilin kurallarını kullanırız ve onu da bilimle birleştiririz. Tin döllnemiş yumurtadır ve tüp içindedir. Tüp içinde hareket etmeye başlar ve bir taraftan hücreler çoğalmaya başlar. Bu hareketli hali sülaledir. Sülale rahme (kararin mekin) varınca adı nutfedir.

Sonuçta biz bir ifadenin Kuran'da nasıl geldiğini ve nasıl gelirse ne anlam ifade ettiğini dil kuralları içinde değerlendiririz. Bu nedenle vahidetin (bir) veya isneyni (iki) sıfatlarını getirince tek bir veya iki müşahhas varlık olduğuna karar veririz.

Sizin de vahidetin veya isneyni demekle ne düşündüğünüzü öğrenmek isterim. Çünkü Allah israf edenleri sevmez ve kendisi de sözü ısraf etmez. Mutlaka arada fark vardır ve bunu açıklamamız lazımdır.

Vesselam.

Sam Adian
07.05.2012
22:43

Sayın Hocaoğlu, Herşeyden önce, biz sizin yöntemlerinizi, metodlarınızı eleştirmiyoruz. Onlar sizin yöntemlerinizdir. Siz kendi yöntemlerinize göre anarsınız, biz de bizimkine göre anlarız. Yarıştırırız hangisi daha iyi sonuca ulaşırsa o başarılı olmuş olur. Bu manada, kimseye “nasıl anlamak gerektiğini” söyleme hakkımız olmadığını düşünüyorum. Bahse konu mana için bizim sıkıntılarımız vardır. O da şudur: Eğer bahsettiğiniz gibi ayetin ifade ettiği şey “rahim” içinde bir gelişim ise, o zaman INSAN varlığını doğuran şeyin ne olduğunu açıklamak gerekir. Çünkü bu ayetler biyolojik varlığın oluşumunu yani ilk yaratılışı anlatmaktadır, varlık oluştuktan sonra üremenin nasıl olacağını değil. Bu sebehle, ayetleri anlarken bu noktayı göz ardı edemiyoruz. Eğer insan varlığı da doğmuş ise, onu doğuran varlık nedir? (Adem’in evrilmesi ayrıdır) Bir başka sıkıntımız, biz bu kelimeleri gördüğümüz zaman başka ayetler aklımıza geliyor ve ona göre anlamak gerektiğini düşünüyoruz. Haklısınız, Allah kelimeleri israf etmez. Bu sebeple cümleyi şöyle kullanmamıştır: “Ve lekad halaknal insâne min sulâletin” “Ve lekad halaknal insâne min tîn” “Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn” Eğer iki maddeyi karıştırıp (homojenize) edip başka bir şey yapılıyor olsaydı, o zaman belki sizin söylediğiniz şey doğru olabilirdi. Oysa burada bahsedilen şey, iki ayrı şeyin fonksiyonel olarak bir araya getirilmiş olmasıdır. Yani birlikte hareket etmelerinin sağlanmasıdır. Elbette bize göre böyledir. مِنْ cer harfinin başlıca kullanıldığı manalar: Başlama yeri, başlama zamanı, sebep, kaynak-kök, çeşit, belirtme, açıklama, parça, ayrıntı-tafsil, iki şeyi ayrıt etmek, yeğleme-karşılaştırma, olumsuzluğu kuvvetlendirme, geçişlilik: Çocuk mektepten eve kadar koştu / جَرَى الطِّفْلُ مِنَ الْمَدْرَسَةِ إِلَى الْبَيْتِ Hafta başında kitabı okumaya başladım / جَعَلْتُ أَقْرَأُ الْكِتَابَ مِنْ أَوَّلِ الْأُسْبُوعِ Çocuk karnındaki bir ağrı yüzünden ağladı / بَكَى الطِّفْلُ مِنْ وَجَعٍ فِي بَطْنِهِ O subay asil bir ailedendir / ذَلِكَ الضَّابِطُ مِنْ أُسْرَةٍ أَصْلِيَّةٍ Müdür yünden bir elbise giydi / لَبِسَ الْكُدِيرُ ثَوْبًا مِنَ الصُّوفِ Hasta sütten bir yudum içti / شَرِبَ المَرِيضُ جَرْعَةً مِنَ الْلَبَنِ Satın aldığımız hurmayı yedik / أَكَلْنَا مَا اِشْتَرَيْنَاهُ مِنَ التَّمْرِ O çiçek, yeryüzünün çeşitli ülkelerinde yetişir / تَنْبُتُ تِلْكَ الزَّهْرَةُ فِي الْأَقْطَارِ الْمُخْتَلِفَةِ مِنَ الْعَالَمِ Fabrika 5 katlıdır / يَتَرَكَّبُ الْمَصْنَعُ مِنْ خَمْسَةِ طَوَابِقَ Hoca, çalışkanı tembelden ayırt eder / يَعْرِفُ الْأُسْتَاذُ الْمُجْتَهِدَ مِنَ الْكَسْلَانِ Tacir memurdan daha zengindir / اَلتَّاجِرُ أَغْنَى مِنَ الْمُوَظَّفِ Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur (Hac 22/71) / وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ اِقْتَرَبَتِ الْقَافِلَةُ مِنَ الْمَدِينَةِ Kervan şehre yaklaştı (tek başına lâzım olan “ikterabe” fiili, “min” harf-i ceri ile müteaddî oluyor yani meful alıyor) Allah Teala’ya tövbe ettim / إلَي: تُبْتُ اِلَى اللَّهِ تَعَالَى Buna göre istediğimiz manaya yormamız da mümkündür. Diyelim ki, “tin” bir sıfattır ve “sülale”nin “tin”den dönüştüğünü geldiğini anlamamız gerekiyor. Bizi sınırlandıran şey nedir? Beyaniye ve tebiz de olabilir, “fi” veya “lam” veya “ba” manalarında da olamaz mı? Buna göre, yer, zaman, madde, şeylerin kısmı, mekan, temin, imkan gibi manalarda da düşünemez miyiz? Demek ki dilin kurallarına uyduğumuz zaman da dilediğimiz gibi mana verebiliriz. Biz hiçbir manayı, kur’an ın dışında aramadık. Kur’an’da ulaştığımız manalarla yetindik ve onları ilmi verilerle karşılaştırdık. Biz böyle anlamaya çalışıyoruz ve böyle mana veriyoruz. Bu size göre yanlış olabilir, ama bize göre doğrudur. Çünkü bize göre Kur’an böyle yapıyor. Kaldı ki, biz bütün kuralları reddediyor da değiliz. Böyle bir iddiamız hiç olmadı. Ancak daha önce de anlattık, Metodoloji ile ilgili makalemizde de belirttik. Bir manayı Kur’an veriyor ise biz başka bir yönteme bakmayız. Bu sebeple biz “karışım” değil, “birleştirme” olarak algıladık ve öyle mana verdik. Bu da bizi bazı sonuçlara götürdü ve onları da yazdık. Tabii ki bunları kabul etmek zorunda değilsiniz. Vahidetin kelimesi de bu manada çok açıktır. Ayet ürettik diyor. Oluşturduk diyor. Üretim demek, farklı şeylerin bir araya getirilmesiyle elde edilen sonuçtur. Üretim sonucu elde ediliş olan bir şey için “iki” veya daha fazla bir ifade kullanmayız. Onu oluşturan maddelere göre değil, ortaya çıkan sonuca göre değerlendiririz. Dolayısıyla “tek şey” manasında isimlendiririz. Bir sandalye deriz mesela. Veya bir Koltuk. Bizim yöntemlerimiz size göre yanlış olabilir, sizin yöntemleriniz de bize göre yanlış olabilir. Kabul edersiniz veya etmezsiniz, biz usul olarak neyi benimsediğimizi deklere ettik. Siz de deklere ettiniz. Siz Kur’an ı dil kurallarına göre anlayın, bırakın biz de kur’an ı kur’an ile anlayalım. Bundan sonra yapılması gereken şey, ortaya konulan sonuçlara bakmak olmalıdır. Karşılıklı görüşleri beyan ettikten sonra hata ettiğimizi anlıyor isek düzeltiriz. Nitekim bunu da yapıyoruz. Kimse hatasız değildir. Vesselam

Lütfi Hocaoğlu
07.05.2012
23:14

Sayın Adian,

Öncelikle Allah razı olsun.

İzleyenlere dil kurallarıyla nasıl yorumladığım üzerine bir örnek vereceğim, umarım faydalı olur, düşünmek için bir vesile olur.

Hicr 28-29: وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ: “Rabbin meleklere demişti.” Burada إِذْ gelmiştir. Olayın geçmiş zamanda olduğunu ifade eder. Yani Allah meleklere geçmişte söylemişti.

إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ: “Kesinlikle ben dizili hamadan gelen salsaldan gelen beşer yaratanım.” Burada Allah meleklerle konuşmaktadır.

Cümle şöyle gelebilirdi: أَنَا خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ Yani ben bir beşer yaratanım. Ayette ise sadece ben getirilmek yerine İnnî (Kesinlikle ben) getirilmiştir. Yani te’kîd vardır. Kesinlik ifade etmektedir. Böyle te’kîdler karşıdaki muhatabın şüphesini, tereddüdünü yok etmek için ve itiraz etmesini önlemek için söylenir. Demek ki melekler de bu konuda bir tereddüd, bu beşer hakkında gereksizlik hissi vardır ve bunu da başka ayetlerden te’yit ediyoruz.

Yine cümle fiil cümlesi olarak gelmek yerine isim cümlesi olarak gelmiştir. Yani خَالِقٌ (Halikun) kullanılmıştır. Oysa أَخْلُقُ (Ehluku) gelebilirdi. Böyle gelseydi “yaratacağım” anlamına gelecekti. Oysa ayette yaratacağım dememekte “yaratan” denmektedir. Yani ism-i fâil gelmiş, fiil gelmemiştir. İsm-i fâil istimrar-ı subuti bildirir. Yani kesiksiz süreklilik bildirir. Yani bu halk etme olayı süreklidir. Yani burada bahsedilen beşer bir şahıs değildir. Bir türdür. Zaten bilinen bir beşer olsaydı beşeren vahiden şeklinde gelmeliydi. Yani burada bahsedilen ilk insanın şahsı olsaydı: أَخْلُقُ بَشَرًا وَاحِدًا (Ehluku beşeren vahiden) şeklinde gelmeliydi. Yani halk etme de istimrar-ı subuti olmamalı, bunun için ism-i fail olan halikun değil fiil olan Ehluku gelmeliydi. Beşerinde bir tür olma olasılığını yok etmek için vahiden (bir, tek) sıfatı gelmeliydi.

Sonra arkadan gelen min salsalin beşerin sıfatıdır. Salsal’den oluşmadır. Salsalın ne olduğunu anlamamız için arkadan min hamain salsalın sıfatı olarak gelmiştir. Sonra mesnun (dizilmiş) de salsalın sıfatı olarak gelmiştir. Yine başka ayette salsalın fehhar gibi olduğu söylenmiştir. Fehhar içi boş cisimlerdir. Sürahi, vazo, boynuzdan yapılan borazan, bunlar fehhardır. Salsal hama adı verilen dizilmiş bir şeyden oluşmalı ve vazo, borazan gibi içi boş olmalıdır. Bu DNA’dır, Hama gendir.

Devam eden ayette fa ile bağlantı kurulmuş ve onun tesviyesinden bahsedilmiştir. Burada hu zamiri beşere gitmektedir. Ama karine ile meleklerin secdesi ile türün ilk canlısına da gidebilir. Ya da secde etme onun emrine girme anlamında insan türü için meleklerin çalıştığını ifade edebilir.

Sad 71-72: إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ Birbirine çok benzeyen bu iki ayette tek bir fark vardır. İlkinde salsal, bu ayette ise tin’den yaratıldığı söylenmektedir.

Buna göre tin de önceki ayetteki kurallar gereği beşer türünün tamamı için geçerli olmalıdır. Ehluku denmeyip Halikun denmesi, beşeren vahiden denmemesi ile ilk beşer değil, tüm beşerler tinden yaratılmalıdır. Bu nedenle tin bana göre döllenmiş yumurtadır ve ilk beşerden itibaren beşer türünün halk edilmesinde her zaman tin vardır. Bu nedenle tin’i burada çamur olarak anlayamıyorum.

Ancak Adem ve İsa’da turab yani topraktan yaratılma anlatılmakta ve birbirine benzetilmektedir. Bu nedenle turab da döllenmemiş yumurtadır. Meni ile sulanınca tıpkı toprağın çamur olması gibi tin haline gelmektedir. Ancak Adem ve İsa’da meni ile değil polar cisimciklerle döllenmiştir. Bu nedenle onlarda da bir tin dönemi vardır.

Yani Adem ve İsa bir anne tarafından doğrulmuş, babasız doğmuşlardır. Zaten ayet bu benzetmeyi yapmıştır. İsa Meryem tarafından doğrulmuş, Adem ise günümüz insanı olmayan bir anne tarafından doğrulmuştur. Bunun ispatı ise günümüz insanlarında yapılan DNA çalışmalarında ilk kadının 200.000 yıl önce, ilk erkeğin ise 60.000 yıl önce yaşadığı ve tüm insanların bu ikisinden geldiğidir. Açıklayamadıkları aradaki farktır. Oysa açıklama Kuran’dadır. 200.000 yıl önceki bir kadının soyundan olan 60.000 yıl önceki bir kadın (muhtemelen Neanderthal) tıpkı İsa’ya yapılan müdahale gibi Adem ve Havva’yı doğurmuştur. Babaları olmadığı için Y kromozomundaki baba izi 0 km’dir. Annelerinden ise 200.000 yıl önceki kadına giden DNA izi vardır. Bu kadın doğrudan doğurmamıştır. Tıpkı Meryem’in İsa’yı doğurması gibi bir müdahale ile gebe kalıp doğurmuştur. Bu 140.000 yıllık mitokondrial DNA farkı ilk insanın dünyada bir türün bir kadın üyesi tarafından doğrulduğunun işaretidir.

Bu benim metodolojimdir. Buna göre yorumlar yapıyorum ve ilmi veriler eşliğinde yorumluyorum. Bunlar kesin doğrudur demiyorum, hatasızdır demiyorum. Mutlaka hataları vardır.

Okuyanlara bir fayda vermişimdir umarım.

Vesselam

Sam Adian
08.05.2012
00:25

Sayın Hocaoğlu Allah düşünen herkesten razı olsun Yorulunuz ile ilgili bir eleştiri getirmek amacıyla değil ama bir iki noktaya temas etmek istiyorum ve bir iki tane de sorum var size: Birincisi, biz de "tin" kelimesini çamur olarak anlamıyoruz, bunu yazmıştık. Dolayısıyla burada bir sıkıntımız yok. Ancak Isa'nın yaratılması Adem'in yaratılması gibidir. ifadesinde çekincemiz var. Bu yaratılış Adem’in yaratılışına benzetilirken, kastedilen şey, biyolojik varlığın ilk yaratılışı olabilir mi? Turab topak manasına geldiği gibi toz manasına da gelmez mi? Yani, Isa, babasız oluşmuştur. Hücreye bilgi aktarılarak harekete geçirilmiş ve İsa oluşmuştur. İlk hücre de böyle oluşmuştur. Adem’e benzedilmesi onun da mensubu olduğu varlık türünün ilk yaratılışı manasında olabilir mi? Çünkü Adem’in babasız doğduğuna dair herhangi bir işaret yoktur. Tam aksine, varlık oluşurken erkek ve dişilerin ayrı ayrı oluşup çoğaldığını söylüyor. Bu Adem’den önce idi, demek ki Adem’in bir babası olma ihtimali yüksektir. İkincisi, erkek ve kadın arasındaki 140 bin yıllık farkı nasıl açıklıyorsunuz? Buna göre varlık ilk olarak kadındı, erkek daha sonra yaratıldı. Ancak 140 bin yıl gibi çok uzun bir süre kadın varlığını nasıl sürdürmüş olabilir? Bu lafzın anlatımına biraz aykırı düşmüyor mu? Kur’an da sadece Adem adı geçiyor, Havva geçmiyor, ancak kura gereği bir dişinin de olması gerektiği açık. Ancak bu iki kişiyle sınırlı mıdır? Yoksa bir topluluk mudur? Ayetler, her ikisinin de aynı kaynaktan bölünerek üretildiğini söylüyor. Yani erkek ve kadının. Dolayısıyla bu bölünme sürecinde ilk olarak kadının oluşmuş olduğunu anlamamızı gerektiren hiçbir bilgi yok. Buna karşılık erkek ve kadın olarak çoğaltıldığını söylüyor. Dolayısıyla adem’in doğmuş olma ihtimali var. Ancak Isa ile kıyasında Adem’in oluşumu toprakla ilişkilendirildiği için acaba, varlığın ilk yaratılması mı işaret ediliyor? Vesselam

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
09:17

Ancak Isa'nın yaratılması Adem'in yaratılması gibidir. ifadesinde çekincemiz var. Bu yaratılış Adem’in yaratılışına benzetilirken, kastedilen şey, biyolojik varlığın ilk yaratılışı olabilir mi? Turab topak manasına geldiği gibi toz manasına da gelmez mi?

Toz da aslen toprak olduğu için gelebilir. Yani, Isa, babasız oluşmuştur. Hücreye bilgi aktarılarak harekete geçirilmiş ve İsa oluşmuştur. İlk hücre de böyle oluşmuştur. Adem’e benzedilmesi onun da mensubu olduğu varlık türünün ilk yaratılışı manasında olabilir mi? Çünkü Adem’in babasız doğduğuna dair herhangi bir işaret yoktur. Tam aksine, varlık oluşurken erkek ve dişilerin ayrı ayrı oluşup çoğaldığını söylüyor. Bu Adem’den önce idi, demek ki Adem’in bir babası olma ihtimali yüksektir. İkincisi, erkek ve kadın arasındaki 140 bin yıllık farkı nasıl açıklıyorsunuz? Buna göre varlık ilk olarak kadındı, erkek daha sonra yaratıldı. Ancak 140 bin yıl gibi çok uzun bir süre kadın varlığını nasıl sürdürmüş olabilir? Bu lafzın anlatımına biraz aykırı düşmüyor mu? Kur’an da sadece Adem adı geçiyor, Havva geçmiyor, ancak kura gereği bir dişinin de olması gerektiği açık. Ancak bu iki kişiyle sınırlı mıdır? Yoksa bir topluluk mudur?

Günümüzde yapılan genetik çalışmaların en büyüğü National Geographic’in yaptığı Genographic çalışmasıdır. Bu çalışmada dünyanın her yerindeki insanların ağız mukozasından DNA örnekleri alındı ve incelendi. Bir erkeğe babasından Y kromozomu gelir. Ona da babasından gelir. Yani anne genleri ile bir karışma olmadan doğrudan babadan gelir. Buna göre dünyadaki her erkeğin Y kromozomları aynı olmalıdır. Zaten aynıdır. Ancak Y kromozomu üzerinde protein sentezlemede kullanılmayan bir bölge bulundu. Bu bölgede DNA bazlarının dizilişinde farklılıklar incelenince bu baz dizisinde her 33 nesilde bir, bir bazın programlı mutasyona uğradığı ve değiştiği saptandı. Böylece her erkeğin Y kromozomundan ilk erkeğe kadar babasının babasının babasının .... babası bulunabilmeye başlandı. Peki anne izleri neredeydi.

İnsan hücresinde Mitokondrial DNA (mtDNA) vardır. Sperm yumurta içine girerken mitokondrisini dışarıda bırakır ve bu nedenle bir insanda sadece annesinden gelen mitokondriler var olur (Yumurta içindeki mitokondriler). Hücre içindeki mitokondri enerji üreten bir organeldir ve kendi DNA’sı içindedir. Onunla ilgili genler çekirdek içinde değildir, kendi içindedir. Çok ilginç bir şekilde mtDNA da da tıpkı Y kromozomu üzerinde olan bir bölge bulundu. Bu bölge annenin annesi, onun annesi, onun annesi .... şeklinde devam edip ilk kadına ulaşıyordu.

Ancak ortaya öyle bir sonuç çıktı ki şaşırtıcıydı. mtDNA 200.000 yıl önceye, Y kromozomu ise 60.000 yıl önceye gidiyordu. Çünkü 200.000 yıl önceki bir kadının kızının kızının kızının kızının .... soyundan gelen bir kadın bundan 60.000 yıl önce babasız bir erkek ve kadın doğurdu. Bu erkek Adem di, kadınsa Havva idi. Adem'de Y kromozomunda babasına ait bir iz yoktu ve sayaç 0 km idi. Ancak hem Adem hem de Havva annelerinden mtDNA almışlardı ve bu mtDNA günümüzden 200.000 yıl öncesine ait bir kadından geldiği için sayaç 140.000 km de idi. Adem’in babasız olduğunun işareti bu çalışmadır, bu konuda “Genographic project” şeklinde internette ararsanız verileri görebilirsiniz. Ayetler, her ikisinin de aynı kaynaktan bölünerek üretildiğini söylüyor. Yani erkek ve kadının. Dolayısıyla bu bölünme sürecinde ilk olarak kadının oluşmuş olduğunu anlamamızı gerektiren hiçbir bilgi yok. Buna karşılık erkek ve kadın olarak çoğaltıldığını söylüyor. Dolayısıyla adem’in doğmuş olma ihtimali var. Ancak Isa ile kıyasında Adem’in oluşumu toprakla ilişkilendirildiği için acaba, varlığın ilk yaratılması mı işaret ediliyor?

Evet, ayetlere göre karine ilkinin Adem olduğu yönündedir. Ama bu Adem tıpkı İsa gibi ilk önce dişi olan Adem’dir. Kendisinden Havva bölündükten sonra genetik değişiklikle Y kromozomu oluşturulmuş ve erkek haline gelmiştir. Bu nedenle ilk insan için ayetlerde sadece nefs der, zeker veya ünsa demez. Ancak zeker ve ünsa oluştuktan sonra bütün insanlar bu zeker ve ünsadan oluşmuştur.

Sam Adian
08.05.2012
12:49

Sayın Hocaoğlu

Elbette bu konu,, bilim adamlarının konusu, Onlar bilimsel araştırmalarını yaparlar ve biz de onları takip ederiz. National Geographics’in yaptığı çalışmayı kısmen takip etmiştim. Ancak o çalışmada aklıma yatmayan şeyler var. Şimdi sizin söylediklerinizde olduğu gibi.

Önce Kur’an verileri: Kur’an iki türlü üretimden söz ediyor, birincisi, ilk hücrenin geliştirilmesi ve çoğaltılası. Benim anlayabildiğim, bu ilk hücre de laboratuar koşullarında geliştirdi, inorganik maddelerden üretildi ve çoğatıldı. Bu ilk hücrenin bir de karşılığı vardı o da benim “processing unit” dediğim şey idi.

Sonra biyolojik varlık oluşmaya başladı. Elbette bu uzun bir süreç idi. Kur’an da öyle diyor zaten, “kayda değer bir varlık oluncaya kadar çok uzun zaman geçti”. Ancak bu uzun zaman içinde sadece tek bir örnek olmadı. Çünkü yine ayetlere baktığımız zaman, ilk hücre oluştuktan sonra, bölünerek erkek ve dişi hücreleri şeklinde çoğaltıldı. Farklı programlar kullanıldı. Buna göre, hem erkek hem de kadın biyolojik varlıklar olmalıydı.

Son aşamada ise, yani bu tek hücrelerden geliştirilen erkek ve kadınlar belli bir seviyeye geldikten sonra Adem-i Topluluklar olarak fonksiyonel hale getirilmeye başlandı. Bu da bir süreç elbette. Yani Adem-i topluluklar, geliştirilen ve zaten var olan bir biyolojik varlıktan upgrade edilerek üretildiler. Bir sürecin devamı oldular.

Benim anlamadığım, ilk kadının 200 bin yıl önce ve ilk erkeğin ise 60 bin yıl öncesine dayanıyor olması tezidir. Çünkü Ayet her ikisi arasında yani zeker ve ünsa arasında zaman farkından söz etmiyor, her ikisine birden INSAN diyor ve bunun kayda değer bir varlık haline gelebilmesi için uzun zaman geçtiğini söylüyor. Akli olarak, aradaki 140 bin yıllık farkı da açıklayamıyorum. Yani bir tür, çoğalmayan bir tür nasıl 140 bin yıl yaşadı?

Çünkü, yine ayetlerden anlayabildiğimize göre, ilk hücreler geliştirilip çoğaltıldıktan sonra kadın ve erkek birer varlık haline dönüştükten sonra neslin yani sürdürülebilirliğin yoluna konmuş olduğu yönündedir. Yani bugün varlık nasıl çoğalıyorsa onar da en azından buna benzer bir şekilde çoğalıyor olmalıydılar. Yani ilk hücreden başlayıp bir beden üretildikten sonra tekrar tekrar aynı koşullarda bir üretim soz konusu değil. Bir klonlama da yok. O halde bir erkeğe ve bir dişiye ihtiyaç vardır.

Denebilir ki, ilk kadın bedeni oluşturuldu bu da 200 bin yıl önceydi. Evet ama, eğer bu beden ilk beden ise henüz fonksiyonel hale gelmemiş bir bedenin “anne” gibi değerlendirilmesi ve üreyebiliyor olması muhayyeldir. Dolayısıyla üremesi de söz konusu olmamalı. Fonksiyonel hale geldiğinde ise bir erkek varlığının da olması gerekir ki üreyebilsin. Çünkü ayet yoluna koyduğunu söylüyor. Demek ki normal üreme sistemine geçilmiş idi.

Eğer, “Isanın meseli Adem gibidir” ifadesini, Isa’ya göre anlarsak, bu durumda Adem’in babasız olarak doğmuş olması gerekir. Bu mümkündür. Ancak buna ihtiyaç var mıydı diye sormak gerekiyor. Eğer böyle ise, niçin ayetler, ilk hücre üretilirken onun erkek ve kadın olarak çoğaltıldığını söylüyor? Eğer “isa meseli Adem gibidir” ifadesini Adem’e göre anlarsak, o zaman Varlığın ilk yaratılışına yani ilk hücrenin programlanmasına gitmemiz gerekir. Bu durumda da Isa’nın babasız oluşması anlaşılabilir. Ama ben kendi aklımla ve Kur’an ın anlatımıyla, aradaki 140 bin yıllık zaman farkını açıklayamıyorum.

Eğer bu süre zarfında erkek yok ise, o zaman kadının kendi kendine üreyebiliyor olması gerekir. Böyle olduğunu düşünmek de kolay değildir. O zaman ayetlerin “bir erkek ve bir dişi hücresinden çoğaltıldığı” ifadesini yok saymamız gerekir.

Adem kelimesini “dişi” olarak düşünmek mümkün müdür? Evet mümkündür, çünkü ayetler Adem ve eşi olarak zikretmektedir. Eşin cinsiyeti olmadığına göre yani hem erkeği hem dişiyi ifade etitğine göre Adem’i kadın olarak düşünmek mümkün. Ancak, Vahyin geldiği zaman Adem bilinen bir isimdi ve bir erkek ismiydi. Kaldı ki Kur’an daki kullanımına baktığımız zaman da “kadın” olarak anlayabilmemiz için bir karine yok.

Bu ve bunlara benzer pek çok gerekçe ile bu çalışmada zaman hatası yapıldığı kanaatindeyim. Çünkü Kur’an verileri ile uyuşmuyor.

Vesselam

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
13:09

Sayın Adian,

Herhalde ben iyi anlatamadım. Arada 140.000 yıllık fark yok. İlk erkek de ilk kadın da 60.000 yıl önce. Ancak bugünkü insanların Y kromozomundaki baba izi 60.000 yıl önceye, mtDNA'daki anne izi ise 200.000 yıl önceye dayanıyor. Yani 60.000 yıl önceki insan olmayan bir kadın (Bu nedenle buna Havva denmiyor, mitokondrial Havva deniyor) insan olan ilk erkek ve ilk kadını doğuruyor. Bu ilk erkek ve kadının mtDNA'sı annelerinden geldiği için önceki 140.000 yılın izini taşıyor. Babaları olmadığı için baba izi yok. Aradaki fark buradan kaynaklanıyor. Yani Adem ve Havva 60.000 yıl önce yaşadılar. Annelerinin soyu ise 200.000 yıl önceki bir kadına dayanıyor.

İşte İsa ve Adem benzetmesi de buradan kaynaklanıyor. Baba izi olmayan iki erkek birbirine benzetiliyor. Yaratılışları da benzer. İsa ilk önce Meryemin yumurtasını kendi polar cisimciğinin döllenmesi ile yaratılmaya başlanıyor. Yani önce dişi. Sonra X kromozomu kesiliyor, 3. kromozomda DAZH genleri alınıp X kromozomuna ekleniyor ve erkeğe dönüşüyor. Adem'de de bu olay kendisinden Havva bölündükten sonra gerçekleştiriliyor. O yüzden ikisi de başlangıçta dişi, sonra erkek haline getiriliyor. İsa'nın ve annesinin bizim için tek ayet olması da bunun içindir. Kuran ikisi iki ayettir demez, ikisi için tek ayettir der.

Vesselam

Sam Adian
08.05.2012
13:58

Sayın Hocaoğlu

İşin bu kısmını anladım, buna benzer açıklamaları okumuştum. Sizin açıklamalarınız da gayet anlaşılır. Bu açıdan bir problem yok. Adem ve eşinin, kayda değer bir varlık olarak ortaya çıkması ile ilgili bir sıkıntı yok. Bu x bin yıl önce olmuş olabilir. Benim anlayamadığım şey, bundan önce, yani henüz kayda değer bir varlık değilken, sadece bir dişi olarak varlığını nasıl sürdürmüş olduğudur. 140 bin yıl çok uzun bir süredir. Yani 140 bin yıl boyunca varlık bir hücre olarak mı kaldı? Diye düşünsek bile, “anne izi”ne baktığımız zaman böyle olmadığını anlıyoruz. Yani üreyebilen bir “anne” var her şeyden önce. Baba izi olmadığına göre, bu bir “erkek” varlığın olmadığı anlamına mı geliyor? (Herhalde böyle olmalı) Sorun şudur: İlk önce bir processing unit oluşturuldu ve bunun karşılığı olan organizmal hücre üretildi. Bu ilk ve tek hücre idi. Sonra bu bölündü ve “erkek ve dişi” olacak şekilde programlandı. Böylece hücreler bu programa göre gelişerek “erkek” veya “dişi” organizmalar haline geldi. Çünkü ayetler hücrenin bölünerek zevc’ler oluşturulduğunu söylüyor. Buna göre henüz bir BEDEN ortada yok. Hücre bölünüp zevcleştirildikten sonra da bölünme devam etti ve erkek hücreden erkek hücreler kadın hücresinden de kadın hücreleri çoğaltıldı. Sonra bunlar programa göre gelişerek “Biyolojik Varlık” oluştu. Yani şekillendi. Tıpkı şimdi anne rahmindeki şekillenmesi gibi. Aradaki fark, ilk şekillenme bir çeşit laboratuar koşullarında idi. (Bana göre elbette) Sonra bu şekillenen beden belli bir aşamadan sonra fonksiyonel hale getirildi. Araştırmaya göre bu 60 bin yıl önceydi. Hem erkek, hem de dişi olarak kayda değer bir varlık oluşumu yani. Bu varlık da yeterli değildi muhakkak, ondan sonra da evrim devam etti. Yani Adem ve eşi, ilk olarak 60 bin yıl önce ortaya çıktı. (Bizim mensup olduğumuz Adem-i varlık bu) Bundan sonrası için bir problem yok gibi görünüyor, pek çok tez geliştirilebilir anlaşılabilir. Problem bundan öncesi ile ilgili. Araştırmaya göre, 60 bin yıldan daha öncesi için bir “baba” izi yoksa ve kadın varlığı 200 bin yıl öncesine dayanıyor ise, o zaman aradaki 140 bin yıllık sürede sadece dişi varlık vardı. Buna göre, bu dişi varlık bölünerek mutasyona uğradı ve bir erkek oluştu. Bu duru “kaburga kemiği” efsanesini doğrular nitelikte. Ancak, bunu destekleyen bilgi Kur’an da yok. Tam aksine “çelişkili” bir durum ortaya çıkıyor. Yani kadın izi 200 bin yıl öncesine dayanıyor ise, arada 140 bin yıllık süre içerisinde sadece hücresel olarak mı varlığını sürdürdü? İlk hücre üretildikten sonra bölünerek çoğaltılması arasında belli bir süre geçmiş olabilir. Ama bu hücresel bir çoğalma idi ve hücreler programlanarak erkek ve dişi oluşturulmuştu. Kur’an böyle diyor. Eğer böyle ise, erkek de olmalıydı. Yani arada bir boşluk olmamalıydı. (bu varlık kayda değer bir varlık olmayabilir) Ayetler bunu tarif ediyor, tek bir hücreden üretildiğini sonra bölürerek zevcler oluşturulduğunu ve bu zevclerden de pek çok rical ve ünsa lar üretildiğini ve bunlardan da şuub ve kabail oluşturulduğunu söylüyor. Buna göre üreme de normal koşullarda gerçekleşiyor olmalıydı. Yani ilk üretim gibi tek bir hücreden değil, erkek ve dişi hücrelerinden olmalıydı. Ürettik ve yoluna koyduk diyor. İşte benim anlamak istediğim kısım budur. Sizin anlatımınızla ilgili değil. Fakat ilk hücrenin çoğaltılmasının polar döllenme şeklinde olduğunu düşünmüyorum. Ama bu ayrı bir konudur. (Polar döllenmeden kastınız eğer programlama değilse) Vesselam

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
15:00

200.000 yıl önceki kadından geliyor demek bu kadının 140.000 yıl yalnız yaşadı anlamında değildir. Soyu kendisinden 140.000 yıl önceki kadına dayanıyor. Bunlar yıl uyumu itibarıyla bana göre Neanderthallerdir.

Bu topluluk içinde 60.000 yıl önceki bir kadın doğurmuştur.

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
15:07

Herhalde ben anlatamıyorum ya da çok teknik mi anlatıyorum?

Sizin veya herhangi birinin mtDNA'nız 200.000 yıl önceki bir kadına dayanır. Bu kadının kızının, kızının, kızının, kızının ..... oğlu veya kızısınızdır.

Sizin veya herhangi birinin Y kromozomu 60.000 yıl önceki bir erkeğe dayanır. Bu erkeğin oğlunun oğlunun oğlunun .... oğlusunuzdur.

Aradaki 140.000 yıl boyunca yaklaşık 7.000 nesil geçmiştir. Ve her nesil de annesinin annesinin annesinin ..... annesinin izini taşımıştır. O ilk kadından 140.000 yıl sonraki bir kadın yani o 200.000 yıl önceki kadının kızının kızının kızının kızının .... kızı olan bir kadın Adem ve Havva'yı doğurmuştur.

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
15:23

Yani Adem ile Havva'yı doğuran kadının babası vardır. Babasının babası da vardır. Normal bir topluluktur. Tıpkı Meryem'in İsa'yı doğurması gibi, içlerinden bir kadın Adem ve Havva'yı doğurmuştur.

Anlatma özrümden dolayı özür dilerim.

Sam Adian
08.05.2012
15:53

Sayın Hocaoğlu

Bu sizin konunuzdur ve muhtemelen çok iyi biliyorsunuz. Ama biz konunun dışındayız. Sizin anlatımınızda bir sorun yok, bizim anlamamız zor sadece. Aslında benim anlatımımda sorun var sanırım.

Biraz daha yalınlaştırmaya çalışayım:

Erkeğin izleri 60 bin yıl öncesine kadar gidiyor

kadının izleri 200 bin yıl öncesine kadar gidiyor.

Şimdi, diyelim ki 60 bin yıl önce de topluluk vardı ve hepsinin anne babaları vardı. (böyle de olması gerekir)

Ama niçin kadının izleri 200 bin yıl geriye giderken erkeğin izleri 60 bin yılda kesiliyor?

Şu anlama mı geliyor: İnsan genetik izlerini annesinden alır. Dolayısıyla tek bir anneden bir kadın ve bir erkek dünyaya geldi ise ve bu kadın ve erkekten de bir nesil türedi ise, erkeğin izi de nihayetinde o kadına kadar gidecek. Böyle midir? Yani Adem'in de bir babası vardır ama eşi (havva diyelim) de aynı anneden olduğu için adem ile erkeğin izleri kesilmiş oldu. Bu şekilde anlayabilir miyiz?

Vesselam

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
16:14

Aslında bunu anlamak için İsa'yı anlamak lazım. İsa'nın bir annesi var. Babası yok. İsa peygamberin genlerine bakılabilseydi onun da mtDNA'sı 200.000 yıl önceye gidecekti. Ama Y kromozomuna bakılında 0 yıl çıkacaktı.

Adem'de ise mtDNA 140.000 yıl önceye gitmekteydi ama Y kromozomu 0 idi.

Yani eğer İsa'nın çocuğu olsaydı, bugün çok basit bir şekilde İsa'nın soyundan gelenler hemen anlaşılabilecekti. Çünkü onların Y kromozomu 2000 yıl önceye gidecekti, diğer insanlarınsa 60.000 yıl öncesine. İsa'nın çocuğunun olmamasının hikmeti de bu olsa gerek diye düşünüyorum.

İnsan genetik izlerini hem anneden hem babadan alır. Onlar da anne ve babasından alır. Yani bir insanın dedeleri ve nineleriyle dört koldan genetik izi gelir. Ama takip edilebilen sadece annenin annesi, onun annesi .... ve babanın babasının babasının babası şeklindedir. Yani İsa'nın dedesi ve anneannesi vardır. İsa genetik izini annesi üzerinden iki koldan almıştır. Adem de öyle. Biz ise dört koldan alıyoruz.

Aslında o 200.000 ve 60.000 bizim sadece izlediğimiz kısım oluyor. Yani genetik geçmişleri Adem'inden annesi üzerinden ataları olan erkeklere ve kadınlara dayanıyor tıpkı İsa gibi.

Vesselam

Hüseyin Kayahan
08.05.2012
16:21

Sayın Sam,

1- sanırım açmazlardan bir tanesi Adem=İnsan diye kabül edilmesindendir. İnsan üst gruptur, hepsini kapsar. Adem ve oğulları onun içindeki alt gruptur. Bizim yaşadığımız dünyadaki insanın adı Adem ve Ademoğullarıdır. Evrendeki tüm insanların adı da insandır. Tabii bu kabul evrende bizden başka insanların da olduğu kabülüyle mükündür. Elbette tüm evreni gerekli zamanın geçmesi ile sadece bizim yeryüzümüzdeki bizim torunlarımızın dolduracağı da söylenebilir, ayetler bu konuda ne diyor bilmiyorum.

2- Görünen diğer açmaz ise, sizin 140.000 yıl boyunca o dişinin nasıl olupta yaşadığı veya kendi kendine nasıl döllendiğidi meslesi görünüyor. Benim anladığımı şöyle anlatayım: Bu mitokondiriyal Havva var ya, kısaca ona burada primat Eva diyeyim. Bu Pirimat Eva ve eşi, çocukları ve torunları aynı bizim gibi eşeyli üreme ile ürediler, yani çiftleşerek. Bu döllenmelerden yine herşeyiyle aynı primat eva veya onun erkeği dünyaya geliyordu. Aradan 140 yıl geçtükten sonra, günlerden bir gün, melekler bu primat Eva'nın torunun torununun torunlarından birine geldiler ve İsa olayında olduğu gibi onun kendi türünden bir erkekle birleşmesine izin vermeden, hepinizin anlattığı yöntemlerle, erkek eli değimeden, -zira erkek eli değerse aynı tür çıkacaktır-, halbuki istenen yeni bir türdür ve bunun için mutasyona, Kurani ifadeyle KELİME VE KELİMATA ihtiyaç vardır ve bu temin edilerek; Dr Lütfinin analizleri doğru ise, bizim herçek büyük babamız ve gerçek büyük annemiz olacak olan, MUTANT Adem ile MUTANT Havva dünyaya geldi. Bu ikisi de yetişkin çağa geldiklerinde birbiri ile eşleşerek bizim atalarımızı normal, bildiğimiz ve bugüne kadar gelen yöntemlerle doğurdular.

3- Nedendir bilinmez, arada yine müdahele ettiğini söylüyor Allah. İbrahim, Zekeriyya, Musa ileİmran Kızı Meryem ve oğlu İsa olayında. Ankayamayacak olsak anlatmazdı elbette. Bir gün mutlaka anlayacağız.

4- "Mezkur" oluncaya kadar zamandan geçen süre ise; Evrenin ömrü, Dünyanın ömrü, ilk tek hücrelinin ömrünü düşündüğünüzde ister 60000 yıl kabul edin, isterseniz 200000 yıl fark etmez, küçücük bir süredir. Benim teorimde ise Bildiğimiz son Ademden bu yana yaklaşık 17000 yıl geçmiştir.

Umarım katkı olmuştur.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
08.05.2012
17:00

Sayın üstatlar

Ben aslında meselenin biraz farklı bir yerindeyim. Sanırım en ciddi açmazlardan biridir. Ama sırayla anlatayım 1. Yeryüzünü torunlarımızın doldurması: Benim anladığım, evrenin çok geniş olduğu ve bizim de zaten yeryüzünde misafir olduğumuz. Zamanı gelince başka dünyalara transfer olmamız gerektiği yönündedir. Ayetlerden ben böyle çıkarıyorum. Süreci zaten ayetler anlatıyor. Zamanı da bizim tahminimize bırakıyor ki bunun önemi yok. Uzun zaman olduğu kesin.

2. Eva konusunda hemen hemen aynı fikirdeyim. Ama orada da açıkayamadığım şeyler var. Meselenin dönüp dolaşıp TEK BIR ANNEYE dayandığını görebiliyorum. Bu yüzden de erkeğin izlerini anneye kadar takip etmek mümkün oluyor. Dolayısıyla orada kesiliyor. Ancak mutant olması konusunda tereddütlerim var. Benim anladığım eşeyli çiftleşmede de KELIME ve KELIMATA ihtiyaç vardır. Tek fark, eşeyli çiftleşmede hücreler çarpıştıkları anda bu KELIME’yı normal yollardan, yani annenin iletişim kanallarını kullanarak download ederler. Isa olayında ise, çarpışan iki hücre olmadığı için bu müdahale sonucu olmuştur. Neticede Aynı KELIME yüklenmiştir. Burda MUTANT olabileceğini düşünmüyorum.

3. Aradaki müdahaleleri de bir gün mutlaka anlayacağız elbette. Belki bozulan programı tamir etmek içindi. Fakat Zekeriya olayı daha farklı görünüyor.

4. Ben türlerin yaşı veya evrenin yaşı ile ilgili çok sıkıntı yapmıyorum. Çünkü bizim için x bin yıl ile x milyar yıl arasında bir fark yok. Sadece tahminden ibaret. Bizim için önemli olan gelişim ile ilgili olan kısım. Muhakkak bu gelişim uzun zaman almıştır. Ama onların zamanına göre uzun zaman almıştır. Bize göre bu uzun zaman göreceli hale gelir.

5. Asıl soru şudur: Şimdi eğer Adem ve Havva Aynı mom Eva’dan dünyaya geldiler ise, o halde ortada bir sorun daha var. Bunlar birbirleri ile evlendiler yani kardeş idiler. Yani şimdi biz Ensest bir evlilik sonucu ortaya çıkan bir tür müyüz? İşte tam da burada takılıyorum ben çünkü bu durum Lafza ters düşüyor. Efsanelere uygun ama Lafza uygun değil.

Bu sebeple biraz fazla soru sordum galiba, bu konuda ne düşündüğünüzü anlamak için. Doğrusu bu benim çıkmazımdır. Sizin fikriniz nedir bilmiyorum tabii.

Vesselam

Hüseyin Kayahan
08.05.2012
18:46

Demin bir şeyi daha vurgulamak istemiştim, unutttum. Zaten soru sormadığınıza göre siz de o kısmı anladınız. Genetik izleme ile yani DNA analizleri ile, çapraz izleme mümkün olmuyor. Benim genlerimden babamın kim olduğunu, baamın babasının kim olduğunu anlıyorlar ama babamın annesini izleyemiyorlar. Benzer şekilde benim genlerimden annemin kim olduğunu, Onun annesinin (anneannemin) kim olduğunu söylüyorlar ama annemin babasının kim olduğunu söyleyemiyorlar. Allah bunu niye böyle yapmış? Bununla ne muradı vardı ve bunun bie ne faydası olacak acaba?

Peygamberin br hadisi var, mealen yazıyorum: "Çocuk kimin döşeğin doğmuşsa, onundur" şeklinde. Bunu şimdiye kadar, SOSYOLOJİK BABALIK BİYOLOJİK BABALIKTAN ÖNEMLİDİR, çok fazla kuşkucu olmayın, gibi anlıyordum. Ama şimdi düşünüyorum, bu genetik izlemede bu babalık %100 olarak anlaşılmaz, siz onun için kimin döşeğinde doğuşsa çocuğun babasıodur mu demek istemiştir...? Gerçi bu hadistir, ayet değil. Bu konuda ayet var mı arkadaşlar?

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
08.05.2012
19:02

Ensest ile ilgili Tevratta bir hikaye var. Lut ve kızlarının hikayesi. Gerekçe babalarının neslini devam ettirebilmedir. Tüm erkeklerin yok olduğunu, nesillerinin devam edebilmesi için bunun zorunlu olduğuna, bunun br zorunluluk olduğu için de "zaruretler haramları mubah eder" deyip, tevessül etmişlerdir. Tekrar da etmemiştir.

Adem ve Havva ile ilgili yapılan genetik/kelimesel müdahele, onların çocuklarının doğumlarında da devam etmiş midir, bilmiyorum. Buna işaret eden bir ibare bulamazsak sadece sipakülasyon olur, dediklerimiz. Ya nakli, ya da akli delil bulmak gerekir. Doğada hem bitkilerde, hem de hayvanlarda ensest ilişki oluşmaması için olağanüstü tedbirler alınmıştır. Üstadlar neler söyleyecekler, bekleyelim.

Doktorun; turap döllenmemiş yumurtadır tespiti, çok akla aykırı değildir, zira "turab", kubbe gibi, küre gibi, turp gibi yuvarlaklakların adıdır, demiştik/demiştim. Zaen yumurta da yuvarlak, yani türbe/turab formunda bir şeydir.

Cennetteki yiyecekleri sayarken, "...etrabe..." şeklinde bir ibare vardır. Meyvesi toprak altında oluşan, turp, şalgam, patates, pancar vs gibi yiyeceklerin genel adı olması gerekirken, eskilerimiz bunu, "göğsü tomurcuklanmış yaşıt kızlar" filan diye tercüme etmişlerdir. Açın meallere bakın, ben mi ynlış hatırlıyorum?...

Saygılarımla.

H.Kayahan

Lütfi Hocaoğlu
08.05.2012
19:06

Çocuk kimin döşeğin doğmuşsa, onundur hadisine uyan ayet:

Bakara 233: وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

Bu ayette onların rızkı ve giyinmesi ma'ruf ile Elmevludu leh üzerinedir demektedir. Mevludun leh: onun için doğrulan demektir. Babası üzerine olsaydı ya Valid ya da Eb kullanılırdı.

Hüseyin Kayahan
08.05.2012
20:01

Ayet için teşekkür ederim, Eddoktor...

Bir taşla kaç kuş vurulabilir? Bir "turab" diyeceksiniz, bununla herşeyin başlangıcı toprağı, sonra memeliyi, sonra yumurtayı, dha sonra kimbilir daha neleri ifade etmiş olacaksınız... Baştan bütün bunları (diller dahil) planlamamış olsanız, bu ihtimalkaçta kaçtır?

Saygılarımla.

H.Kayahan

Mete Firidin
09.05.2012
07:13

Sapıttıkca sapıtıyorsunuz. Bilimsel verileri de inkar ediyor. Sapıtıyorsunuz. İkiz falan yok. Bu gün besbelli ki Adem ve çocuklarında enses ilişki yok. Ayrıca Lut un Kızları konusunda da sapıttıkca sapıtıyorsunuz. "Hz. Lut un kızları" adlı makaleyi okuyunuz.

"Doğru yola girmezler, sapıklık yolunu görseler hemen oraya saparlar"

Lütfi Hocaoğlu
09.05.2012
09:00

Adem ve Havva kardeştir. Çocukları da kardeştir. Günümüzde Allah kardeşle evlenmeyi haram etmiştir ve haramdır. Ancak Allah'ın şeriatı da toplumların evrimiyle değişmiştir. Bizim için geçerli ilk şeriatı Nuh'un şeriatından başlamıştır. Ayette Nuh'a koyduğu şeriattan size de koydu demektedir.

İlk insanda kardeş evliliği vardı. Daha sonra haram edildi.

Biz bugünkü aklımızla düşünüyoruz. Bugün Trakyalılara göre 3 göbekten daha yakın akrabası ile evlenmek kardeş evliliği gibi kabul edilmekte ve tahayyul bile edememektedirler. Batılılarda da böyledir. Onlar kuzenlerini kardeş gibi görürler. Ama bizde akraba evliliği gayet normaldir.

Bu nedenle biz bugünkü hislerimizle düşünüp ayetlerin lafzına ters bir şekilde onlar kardeş olamazlar şeklinde düşünüp ilme aykırı ve sadece teorilerden ibaret iddiaları savunmamalıyız.

Lütfi Hocaoğlu
09.05.2012
09:13

Lut'un kızları konusuna gelince, Mete Beyin yazdığı gibi o Yahudiler tarafından tahrif edilme ile ortaya çıkarılmış bir hikâyedir. Tevrat'a sokulmuş bunun gibi iddialar (Hz. İbrahim hakkında da mevcut) kabul edilebilir değildir.

Hüseyin Kayahan
09.05.2012
09:17

Tarihi Begama/Pergamon krallığında arka arkaya gelen 3 kral (I., II., ve III. Attalos'lar olabilir) krallığın verasetle bölünmemesi için olsa gerek; kızkardeşleri ile evlenmişlerdir. Gençken aldığım Arkeoloji ve Turizm derslerinde böyle öğretmişlerdi. Bize oldukça yakın tarihte geçen bu olayı anımsadım.

H.Kayahan

Mete Firidin
09.05.2012
09:49

Ben meseleye yalnız, ahlaki açıdan yaklaşmıyorum.

1 - Bilimsel veriler akraba evliliği o dönemde olmadığını gösteriyor. Siz kabul etmesenizde.

2-Akraba evliliği bilimsel açıdan sakıncalı, Bunu Allah bilmiyor mu?

3-Genetik çeşitlilik açısından Ademin farklı , Havvanın farklı genetik yapıları olması daha uygun değil mi?

4-DNA sonuçlarına göre Adem 60 bin yıllık, Homosapiens 200 bin yıllık, denisov ve neandertal en az 400 bin yıllık , bu günkü insanlar bunların karışımı. Yani bu günkü insanların Ademin çocukları olmakla birlikte %5 i Havvanın çocukları değil, bunu nasıl açıklarsınız. Neandertal somatik genlerin bazı insanlarda da bulunmasını nasıl açıklarsınız.

5- Nefsin vahidetin aynı zamanda sizi birtek canlıdan yarattık anlamı ile uyumlu olmak zorundadır. Yani Bütün canlılar bir ilkel canlıdan türetilmiştir. sizi yerden bitki gibi bitirdik. içerikli ayet bunun ispatıdır. İnsan da ilkel bir canlıdan gelmektedir. Bu ilkel canlı başlangıçta sadece dişidir. Erkek nesli daha sonra üretilmiştir. İşte nefsin vadidetin ayeti aynı zamanda bunu da ifade etmek zorundadır. Bunu nasıl açıklayacaksınız.

Hüseyin Kayahan
09.05.2012
10:40

Evrimcilerin arasındaki tartışmaların başında; evrimin tek merkezli mi, yoksa çok merkezli mi olduğu sorusu vardır. Bu insan için de öyledir, diğer türler için de geçerli bir sorudur. Birden çok yerde ve biribirne çok yakın zamanlarda aynı türler oluşmuş mudur, yoksa her bir yeni tür bir yerde oluşmuş ve değişik yol ve yöntemlerle farklılaşmalar mı olmuştur?

Şimdilik galip görünen görüş tek merkezli olandır. Kurandaki ifadede de bu böyledir. Yeryüzündeki canlıların tamamı ilk ve en ilkel dediğimiz, ama aslında kendi içinde düşündüğünüzde en gelişmiş, -zira kendisinden başka hiç bir şey yok ve kendi kendine yeterli bir tür- olan bu tek hücreli canlı çoğala çoğala, bu kadar tür ve sayı elde edilmiştir. Kurandaki "nefsin vahidetin" ibaresini ilk tek hücreli de dahil, her tür için düşünmek gerekir.

Kurandaki yasak ağaç/seçer ilginçtir. Biz mutasyonların ruhaniler, melekler, kelimeler veya buna benzer şeylerle izah etmeye çalışıyoruz. Halbuki yenilen bir yiyeceğin türde kalıcı etki yaptığını görmüyoruz. Eğer bu yenilen yiyecek eğer üreme organlarımızdaki üreme hücrelerinin içindeki DNA larımızı değiştirmezse sadece onu yiyenin mesela kılları dökülür ve çocukları yine kıllı doğarlar. Bugün böyle tesirler yapan ilaçlar ve bitkiler vardır. Sadece kullanana ve kullandığı kadar tesir eder. Burada ise yerine geçen yeni nesillerin de kılsız, giysisiz olabilmesi için bu bitkinin genetik değişikliğe de sebep olmuş olması lazımdır. Yoksa yeni nesil eskisi gibi doğacaktır. Allah bana göre çok da, en azından bu olayda ruhanileri kullanmamış görünüyor. Normal ve tabii bir yoldan, ağızdan alınan bir yiyecekle onların kıllarını dökmüş, sosyal bir yeti olan utanma (bunu ana kitapta izah etmiştik, merak eden oradan okuyabilir) duygusunu de vermiştir. Bu yiyeceği ne kadar zaman yediler, o belli değildir. Bir kere yemekle mi, yoksa yıllarca yemekle mi bu dönüşüm ve değişim oldu ayrı bir konudur.

Bizim neslimizin, Neanderthallerin son nesillerine yetiştikleri ve onlarla bir zaman diliminde beraber oldukları zaten var sayılıyor. Neanderthallerin son olarak görüldükleri Avrupada bunlara ait buluntular var. O dönemde çiftleşmeler olmuş olmalı.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Lütfi Hocaoğlu
09.05.2012
11:01

1 - Bilimsel veriler akraba evliliği o dönemde olmadığını gösteriyor. Siz kabul etmesenizde.

Hangi bilimsel veriler?

2-Akraba evliliği bilimsel açıdan sakıncalı, Bunu Allah bilmiyor mu?

Ayette açık net ve sarih ifade ile bütün kuzenlerle evlenilmesinin helal olduğunu söyler. Bilimsel açıdan akraba evliliği ile akraba olmayanların evliliği arasında sakıncalı olduğuna dair tek bir çalışma yoktur. Varsa birisi göstersin. Ben Sivas'ta böyle bir çalışmada bulundum. Bir çok köy gezdik. Bir köyde ya iki soyad ya da üç soyad vardı. Hatta bazı küçük köylerde tek soyad vardı. Tek bir sakat çocuk yoktu. Batılı mantıkta düşünen insanlar İslamiyetin izin verdiği akraba evliliğinden kendi düşünceleri ile haram etmek için bilimsel kılıflı yalanlar uyduruyorlar.

3-Genetik çeşitlilik açısından Ademin farklı , Havvanın farklı genetik yapıları olması daha uygun değil mi?

Her ikisi de tüm genlerde heterozigot oldukları zaman bütün genetik çeşitlilik ortaya çıkar. Örneğin deri rengini belirleyen melanindir. Melanin 4 çeşittir: Kırmızı, kahverengi, siyah ve sarı melanin. Bunları ve yoğunluğunu ayarlayan 6 tane gen vardır. Bu 6 gen hem Adem de hem Havva da heterozigot olarak varsa çocuklarında ve torunlarında 2 üzeri 6 = 64 çeşit deri renkli insan olur. Bütün genler için böyledir ve bu nedenle ikiz olmaları ve bunun sonucunda heterozigot olarak genlerinin ortak olmasıyla tüm genetik çeşitlilik ikisi üzerinden sağlanır.

4-DNA sonuçlarına göre Adem 60 bin yıllık, Homosapiens 200 bin yıllık, denisov ve neandertal en az 400 bin yıllık , bu günkü insanlar bunların karışımı. Yani bu günkü insanların Ademin çocukları olmakla birlikte %5 i Havvanın çocukları değil, bunu nasıl açıklarsınız. Neandertal somatik genlerin bazı insanlarda da bulunmasını nasıl açıklarsınız.

Bununla ilgili gösterilen kaynaklara baktım. Bilimsel değiller. Hatta tam tersini söylüyorlar. Yani neandertal erkeği ile sapiens kadınından olduğunu söylüyorlar. Ama Neandertal somatik genlerinin insanda olması normal. Çünkü Adem ve Havva'nın ataları zaten.

5- Nefsin vahidetin aynı zamanda sizi birtek canlıdan yarattık anlamı ile uyumlu olmak zorundadır. Yani Bütün canlılar bir ilkel canlıdan türetilmiştir. sizi yerden bitki gibi bitirdik. içerikli ayet bunun ispatıdır. İnsan da ilkel bir canlıdan gelmektedir. Bu ilkel canlı başlangıçta sadece dişidir. Erkek nesli daha sonra üretilmiştir. İşte nefsin vadidetin ayeti aynı zamanda bunu da ifade etmek zorundadır. Bunu nasıl açıklayacaksınız.

Aynı konuya geliyoruz. Nefsin vahidetin diyor. Bu belirli bir kişi. Bunda hemfikiriz. Sonra ondan eşini diyor. Eşi nasıl olacak. Eşi kendinden sonraki 100000lerce yıl sonraki biri nasıl olacak. Yani ayetin lafzına uymuyor, anlamına uymuyor. Sonra o ikisinden diyor. İkisi de müşahhas varlık. yani biri birinden yaratılan iki müşahhas varlık. Bunlara tür anlamı verilemeyeceğini sonundaki vahidetin sıfatından anladığımızı yukarıda yazdım.

Mete Firidin
09.05.2012
12:51

SN üstatdım Lütfi bey: Bilimsel veriler ,Bu gün insanların taşıdığı çok farklı genlerdir.

Sizin ikiz teoriniz mümkün değildir. İnsanlarda A, B, O grubu kan grupları vardır. Hiç bir aynı yumurta ikizi çiftleşmesinden AA, AO, BB, BO, OO, AB, kan gruplarını elde edemezssiniz . sadece bu genetik bilgi bile sizin ikiz teorinizi çürütmektedir.

Lütfi Hocaoğlu
09.05.2012
14:12

ABO kan grubu aynı genin değişik allellerinden oluşur. Yani gen aynıdır. Üç ayrı gen değildir. Ancak varyasyon farkı vardır. Yani tek genetik lokustadır.

Hatta insanda sadece A, B ve O yoktur. A1-1, A1-2, A1-3, A1-4, A2, B1, B2, B3, B3-1, B(A), B2, O1, O2, O3, O4, O5, O6, O7 şeklinde alleller vardır.

Bunlar birbirinden mutasyon yoluyla (genellikle delesyon) meydana gelmiştir. Bunların oluşmasıyla ilgili dört ayrı ağaç çizilmiştir. Ana kan grubu A1-1’dir. Bundan bazı bazların delesyonuyla diğer kan grupları olan:A1-1, A1-2, A1-3, A1-4, A2, B1, B2, B3, B3-1, B(A), B2, O1, O2, O3, O4, O5, O6, O7 allelleri meydana gelmiştir.

Yani kan grubu örneği gen çeşitliliği ile ilgili değildir. Tek genin değişik allelleridir. Bu nedenle hala ikiz olmalarına uygundur. Her ikisinin de AA veya AO olması yeterlidir. Bunlardan değişik alleller meydana gelmiştir. Hala da bu allellerin alt tipleri meydana gelmeye devam ediyor olabilir.

Mete Firidin
09.05.2012
14:29

AA ve AO olması B grubunu açıklayamaz. terside A yı açıklayamaz.

Ayrıca Bu kangrubu Alelleri yeni bir mutasyon değildir.

ÇÜNKÜ:

Şempanzeler A grubudur.

Goriller B grubudur.

Orangutanlar O grubudur.

Bu da demek olur ki bizim de taşıdığımız Kan grubu genleri en az on milyon yıl öceden beri vardır.

İnsanın ve maymunun ortak atasından itibaren vardır.

Lütfi Hocaoğlu
09.05.2012
16:11

Bütün bu alleller sadece A1 allelinden meydana gelmiştir. Yani insanda aslında 20 kan grubu vardır. Bunlar 3 ana kategoridedir: A, B, O.

İlk grup A1'dir. Bundan delesyonlarla (Bir bazın silinmesiyle) diğer 19 grup meydana gelmiştir. Yani bunun için de 20 ayrı gen yoktur.

Sadece bir gen vardır. Bu gen Adem ve Havva'da A1A1 şeklinde olmaya uygundur. Alt nesillerde diğer 19 kan grubu delesyonlarla meydana gelmiştir. Çünkü aynı gendir.

Sonuçta Kuran'ın lafzı nefsin vahidetin demektedir. Vahidetin türü değil tek müşahhas varlığı gösterir. Ondan olan zevci de tek müşahhas varlıktır. Bu nedenle bütün ilmi veriler aynı sonuca varacaktır. İlmi veri olarak internette yaygın olan hikayelerin de içi boş olduğu ortaya çıkacaktır.

Mete Firidin
09.05.2012
16:26

A geninin olması B yi açıklamaz. B geni 10 milyon yıldır zaten var.

Ayrıca ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Lütfi Hocaoğlu
09.05.2012
17:15

Açıklar.

A1 grubundan delesyonlarla diğer gruplar oluşur (insanda). Maymunlarda da benzer kan grupları vardır. Ama hiç birisi insan kan gruplarından biri ile aynı değildir. Grup olarak insandakine benzer A, B, O denebilir ama hiç birisi insandaki 20 grupla aynı değilldir.

A1 grubundan diğer 19 grup delesyonla oluştuğu için açıklar. A1-1'den bir yerdeki (297. pozisyon) baz siliniyor A1-2 olur, A1-2'den bir baz (467. pozisyon) silinir A1-3 olur. Yine A1-1'den 526 silinir A1-4 olur. A1-4'den 802 silinir O3 olur. A1-2'den 1059 silinir A2 olur. A1-4'den üç baz silinir B2 olur. Bu böyle devam eder. Yani ana kaynak Adem ve Havva'da olunca diğer 19 kan grubu da alt nesillerde oluşur. Bunlar üç gruba ayrılır: A, B ve O.

Maymunlardaki grupların hiç biri ise insanların bu 20 allelinden hiç birine uymaz. Sadece onlar da grupsal olarak A, B, O olabilirler. Ama insanlardaki oluşum şekli bellidir. Tek bir kan grubundan diğerlerinin oluştuğu bilinmektedir. Şemaları çizilmiştir.

Mete Firidin
09.05.2012
18:57

Tamam da bu bahsettiğin olay 10 milyon yıl önce olmuş zaten.

Hüseyin Kayahan
10.05.2012
20:49

İnsan, beşer, Adem, bunlardan hangisine nefyediyor?

Halaka, Hâlikun, ceale, Câilun hangisini yaratmak olarak alıyorsunuz?

Lütfi Hocaoğlu
11.05.2012
15:44

Halaka: Mazi fiil olarak yarattı demektir. Aslında bir malzemeyi kullanarak başka bir ürün ortaya çıkarmaktır.

Halik: Yaratan demektir. Halaka derseniz bir kere yarattı olur. Halik derseniz ism-i fâil olur ve yaratmada süreklilik (istimrar) olur.

CeAle: Mazi fiil olarak kıldı demektir. Bir varlıkta bir sıfatı meydana getirme veya bir varlığı başka bir hale getirme anlamındadır. Eğer bunu sürekli yapan birisi varsa onun adı Câil olur.

Hüseyin Kayahan
11.05.2012
20:44

Halaka'yı ben, canlandırmak gibi anlıyorum. Cansızken, onu canlı bir varlık haline getirecek, onu dinamik bir dengede tutacak bir programla donatmak ve o programı çalıştırmak diye düşünüyorum. Canlandırmak, canlılaştırmak, Türkçesi de herhalde, diriltmek, dirileştirmek olur. Yoktan yaratmak değildir.

Ceale'yi de, var olan bir varlığa yeni bir fonksiyon verme, ona yeni bir görev verme, atama olarak anlıyorum. Görevlendirme veya atama, Türkçe olarak hangisi tutarlı olur incelemedim. "inni cailin fil ardı halife" ibaresini, Arzda bir halife(buna hala, Türkçe bir karşılık düşünüyorum) görevlendirenim/atayanım şeklinde anlıyorum.

İnşa, bina, neş'et, daha bir kaç kelime var ki hep "yaratmak" veya en fazla da "yeniden yaratmak" gibi anlıyoruz. Buradan Sayın Adian'ın sorusuna da bir nebze cevap olarak; başlamamız gereken yer, önce kelimeleri tarif etmemizin gerektiğidir. Böylece elimizde yeni malzemeler olacak ve onunla inşaat yapabileceğiz. Kelimelerden başlayalım.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
13.05.2012
06:56

Meal çalışmalarında "halife" kelimesini "ardıl" olarak karşılamıştık diye hatırlıyorum. Harun Özdemirin de "halife" kelimesinin türevlerinden olan; muhalifve muhalefet manasından yola çıkarak yazdığı; muhalif olan varlık: İnsan diye özetleyebileceğiz bir kitapcığı da vardır. Bu halife; hem onun adına atanmış/görevlendirilmiş bir varlık, hem de herşeye ve ona karşı muhalif bir varlık. Türkçede bu manaları karşılayan bir kelime bulabilir miyiz?

Saygılarımla





Çok Yorumlanan Makaleler
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 50889 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 28950 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14172 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012 11032 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18533 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 20996 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15190 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Sam Adian
IŞLEVSIZ TANRI...!
9.9.2012 11034 Okunma
42 Yorum 18.09.2012 01:06
Sam Adian
KAT'a ve NEFY - KAVRAMLAR
7.4.2012 8363 Okunma
34 Yorum 10.04.2012 09:17
Sam Adian
EN IYI ANAYASA YAZILI OLMAYANDIR.....
7.7.2012 9338 Okunma
34 Yorum 10.07.2012 22:30
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10464 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 19876 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 27583 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012 8395 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26559 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Harun Özdemir
Evlenme hakkı üzerine
11.7.2012 8220 Okunma
30 Yorum 18.07.2012 19:12
Lütfi Hocaoğlu
Bilgisayardan Kuran Öğrenmek. Ruhu-l Kuran Projesi
1.8.2009 10018 Okunma
29 Yorum 19.02.2020 10:01
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20523 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012 10630 Okunma
27 Yorum 23.03.2012 04:25
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21659 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.8.2012 7387 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16506 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Sam Adian
KAT'A ve NEFY
31.3.2012 10040 Okunma
24 Yorum 11.04.2012 01:44
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 21720 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Sam Adian
Varlığın Rabbi....
28.8.2012 8353 Okunma
24 Yorum 05.09.2012 10:43
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21593 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
DARB-I MESEL VE YETKI GASPI
8.3.2012 6904 Okunma
22 Yorum 11.03.2012 16:10
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 8959 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13223 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26470 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Sam Adian
HMR ve SONUÇ
16.3.2012 8526 Okunma
19 Yorum 22.03.2012 23:51
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.6.2014 6126 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 39972 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Sam Adian
HADIM'DAN ZINAYA
12.7.2012 7507 Okunma
18 Yorum 13.07.2012 10:00
Özer Ataç
Karagülle ile oruç tartışması
7.8.2012 6709 Okunma
18 Yorum 17.08.2012 18:42
Mete Firidin
Şeriata Göre Kadınların Dövülebilmesi?
16.3.2014 13919 Okunma
18 Yorum 20.03.2019 10:45
Mete Firidin
Kuran’da Tasavvuf ve Lahid Köklü Kelimeler
8.5.2014 9619 Okunma
18 Yorum 10.05.2014 11:22
Süleyman Karagülle
D E R G I !
29.4.2017 4612 Okunma
18 Yorum 16.05.2017 08:11
Sam Adian
YAPISAL ILKELER - KARAR MEKANIZMALARI
29.3.2012 6447 Okunma
17 Yorum 31.03.2012 20:26
Harun Özdemir
Adem Tiflis'te insan oldu!
26.6.2012 7339 Okunma
17 Yorum 05.07.2012 21:40
Mete Firidin
Cennetteki Khamr
28.5.2015 13013 Okunma
17 Yorum 29.05.2015 19:00
Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012 6550 Okunma
16 Yorum 24.02.2012 01:08
Sam Adian
UTANMAZLIK ZINA MIDIR?
13.7.2012 8850 Okunma
16 Yorum 14.07.2012 21:14
Mete Firidin
Adet Görmekteyken Kadın Namaz Kılabilir mi?
14.6.2018 5918 Okunma
16 Yorum 17.04.2020 16:27
Sam Adian
EKIMUS SALAT - Namaz bir Ritüel midir?
1.2.2012 12777 Okunma
15 Yorum 03.05.2020 12:00
Sam Adian
RIBA VE EKONOMI
7.3.2012 8703 Okunma
15 Yorum 09.03.2012 06:04
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 24994 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Rahmet ve Şeriat
19.3.2012 6028 Okunma
14 Yorum 27.03.2012 21:05
Mete Firidin
Hamr ve Humr
12.4.2012 7978 Okunma
14 Yorum 02.05.2012 15:51
Mete Firidin
Âdemoğlu Şeytanın Halifesidir
22.3.2019 4082 Okunma
14 Yorum 27.03.2019 17:22