Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013
8947 Okunma, 22 Yorum

Değerli arkadaşlar;

Eski iki makaleye yazdığım gecikmeli iki yorumu; affınıza sığınarak buraya makale olarak tekrar aldım.

A- Dr. Fridinin "Sarsar, Salsal" makalesine eklenen yorumdur:

Arkadaşlar farkına varmadan, belki de benim işaret etmek istediğim şeyi yapıyorlar ama, bunu birbirlerini tekzib ederek yapıyorlar. Aslında olması gereken benim söylemeye çalıştığımdır. Salsal veya sarsar; yalnızca birinizin dediği gibi sadece biyolojiyi, diğerinizin dediği gibi CPU teknolojisini değil; her ikisini de, hatta mesela, ekonomi ile ilgili bir oluşumu da ve başka şeyleri de anlatıyor olabilir.

Geçmiş binyılda, bazı ayetler astronomi, bazı ayetler biyoloji vb. ile ilgilidir, şeklinde kabul ediliyordu. Giderek gelişen bilgilerimizle görüyoruz ki, daha çok ayet daha çok ilmi ilgilendirmektedir. Bunun sonunda ise, bütün ayetler bütün (ana kategorideki) ilimlere uygulanabilir, bu mümkündür, bunu denemeliyiz; zira artık elimizde bilgisayar denen ve işlemleri ve aramızdaki iletişimi kolaylaştıran bir aletimiz var.

Cansızların (evrenin tamamının) oluşumu, işleyişi, gelişimi ve anatomisini iyi bilen bir arkadaş (veya grup) okuduğu her ayeti kendi konusuyla ilgili düşünecek; canlıların oluşumu, işleyişi, gelişimi ve anatomisini iyi bilen bir arkadaş (veya grup) okuduğu her ayeti bu konu ile ilgili çevirmeye çalışacak; Sosyal ve ekonomik olayların oluşumu, işleyişi, gelişimi ve toplulukların anatomisini iyi bilen (bu konuya ilgi duyan) bir arkadaş ve arkadaş grubu da bütün ayetleri bu konuyla ilgili düşünecek, çevirecek ve Kuranın mucize üstü mucize olduğu bugün sahip olduğumuz ilim ve ayetlerle ortaya konacaktır. Kuran 600 sahifelik ve kendisini değiştiremeyen (oluşumu sıra dışı olsa da) sıradan görünüşlü bir kitap olmasına karşılık mucizeliği sayesinde her ilmin 600 sayfalık ana prensiplerini de ortaya koymaktadır. Bunun için Karagüllenin önerdiği gibi mesela "kalb" kelimesine Türkçe Pompa/çevirici gibi bir karşılık bulursak (bulunan kelime mutlaka işlek ve Türkçe olmalıdır)  ; bu kan dolaşımı için YÜREK, sinir dolaşımı için BEYİN, finans sektörü için BANKA, ulaştırma sektörü için GAR/OTOGAR şeklinde herkesin kullanabileceği ve mekanizmayı tam anlatan ve karşılayan bir çeviri olur. O zaman tek çeviri bütün ilimleri karşılamış olur ki, bu belki de bu binyılda değil, gelecek binyıl da mümkün olacaktır. Zira kıyamete kadar bu basit görünen kitap yepyeni şeyler ortaya koyacaktır. Böylece sosyal evrimin ilham kaynağı olmaya devam edecektir.

Bu konuyu daha etraflı tartışalım ve kanaat getirirsek ve imkan da olursa yardımlaşalım.

Saygılarımla.

H:Kayahan

 

B- Kayahan’ın Nuh Tufanı makalesine eklenen yorumdur.

Yeryüzünde halen tespit edilmiş 3.8 milyon cıvarında canlı türü vardır. Kaybolan ve henüz bulnmamış olanlar da göz önüne alındığında bunun 10 milyon olduğu sanılıyor. Bu rakam "erginlik teorisinde" kabul ettiğimiz metrik sistem mantığıyla da çakışan bir rakamdır.

İnsana yakınlık araştırmalarında hayvanların "alet" kullanıp kullanamadıkları da göz önüne alınmaktadır. Milyonlarca yıllık geçmişleri olan bazı hayvanlar ilk zamanlarından beri alet de kullanabilmektedirler.

İnsanın öncülleri kabul edilen "homonidler" de alet kullanmaktaydılar. Habilislerin aletleri daha ilkel ama dünyanın her yerinde ve her devirde aynı düzeyde idiler. Erectusların aletleri ise onlardan daha gelişmiş olarak her devirde ve rastlanılan her bölgede aynı düzeyde idiler. İki tür arasında bir sıçrama olmuş ama ara formda aletler bulunamamıştır. Bunların yapılmış aletler olduğunda şüphe edilmemektedir. Mesela 1,5 milyon yıl hiç bir geliştirme yapamadan her yerde hep aynı türde aletler kullanmışlardır. Elbette taş aletlerden bahsedebiliyoruz, zira bu kadar uzun zamanda bize taşlardan başka bir şey kalmamıştır. Tahta, deri, kemik vs. gibi malzemelerden de aletler yapmış olabilirler ama onlar 100 binlerce, milyonlarca yıl dayanamadıkları için bize bir şey ulaşmamıştır.

Erectusların son halkası "homo sapiens" lerdir. Bazıları "homo sapiens sapiens" diye bir alt kategori daha tanımlamaya çalışmaktadırlar. Evrimin çıkmaz sokağı kabul edilen "homo Neanderthaller" sapienslerin bir koludur. Bunlardan bize kalan çok fazla malzeme vardır. Çok gelişmiş mağara resimleri, gelişmiş aletler ve yaşadıkları mekanların altlarına ölülerini gömdükleri mezarlar, vs bulunmuştur.  29.000 yıla endekslenen gerçek, figüratif ve stilize resimler bulunmuştur. Bunlar entellektüel seviyelerinin bir göstergesidir. Sadece ölüyü gömme ihtiyacı duymaları bile başlı başına onların insani melekelerinin, öte dünya inancının ne kadar geliştiğinin bir göstergesidir. Bunlardan da bize maalesef daha dayanıksız malzemelerden yapılmış eşyalar (mesela giysiler) ulaşmamıştır.

Yeni evrimciler, bu türlerin yok olmasını "SOSYALLEŞEMEMELERİNE" de bağlamaktadırlar. Bu Kuran'da anlatılan "Kurban" olayıdır. Kendisinin ihtiyacı olan malzemenin bir kısmını ayırıp, topluluğa verme, topluluğa bağlanma ve topluluğun da bunu kabul ederek onu himayesine alması olayı "kurban" misali ile anlatılmaktadır. Kuranda ne kişilerin isimleri, ne de verilen eşyanın isimleri zikredilir. Soyut bir anlatımla anlatılır: "...bir yakınlaştırıcı ile yakınlaştılar..." Hepimiz ve herkes bunun nasıl bir olay olduğunu düşüneceğiz ve anlamaya çalışacağız.

Erginlik Teorisinde hayat hikayesini anlatmaya çalıştığım benim Adem'im, bundan "nominal" olarak 17.000 sene önce, Tuba (Etopya) Cennetindeki dönüşümünü tamamlayarak, çoğalmış olarak yeryüzüne inen Adem(ler)in serüvenidir. Bana göre Neanderthaller bu tarihten (son buzul çağından çok önce) en az 10-15 bin sene önce buradan ayrılmışlar, Tevrat’ın anlatımıyla Kuzeye (Akdenize doğru), sonra Doğuya (Ortadoğu), Anadolu ve Avrupa'ya doğru yayılmışlar ve son buzul çağı başında türleri yok olmuştur. Meteoroloji tarihi ile beraber bu türün maruz kaldığı koşulları aynı anda değerlendirmek gerekir.

Bugün "DNA ARKEOLOJİSİ" daha önemli hale gelmiştir. İnsanın atası Afrikalıdır ve Etopya-Kenya civarındandır. Bu canlının varlığı 160.000 yıl geriye kadar gitmektedir ama DNA onun 160.000 yıl önce yeryüzüne yayıldığını söylememektedir. Yeryüzüne inen (dağılan) Adem, o ilk Adem değildir. Benim kanaatim Cennetteki değişim/dönüşüm ve evrimleşme öyle bir kaç yılda, bir kaç yüzyılda, bir kaç binyılda değil, bir kaç 10.000 yılda oluşmuş olmalıdır. Kuran bu süreyi "SÜMME" kelimesiyle; oldukça soyut ve belirsiz bir sözcükle ifade eder. Sümme çok uzun zamandır ama miktarı belirsizdir. Milyonlarca yıl da olabilir, yüzlerce yıl da olabilir. Biz bunu ulaştığımız bilimsel verilerle ölçeklendirmeğe çalışırız. Ben Cennetten/yemişlikten yeryüzüne inme tarihini milat, başlangıç olarak alıyorum. Kronolojiyi buradan başlatıyorum.

Erginlik teorisinde Tevratta verilen Peygamber ömürlerini de, bir tevil yaparak, bu varsayımla çakıştırıyorum. O zaman bu sayılar da anlamlı hale geliyor. Analojik olarak, insanın 7 yaşında okula, yazıya başlaması gibi; Nuh peygamber dönemi de İnsanlığın derse başlaması, yazıyı öğrenmesi, yazılı kurallar geliştirilmesi, göçer hukukundan yerleşik hukuka geçilmesi dönemidir. Göçerlikte bulduğun av ve meyve senindir. Yerleşik düzende baktığın hayvan ve meyve senindir. Bu geçişe itiraz eden kitlelerin başlarından geçen sosyolojik olay; Nuh peygamber ve etrafındakilerin şahsında bir roman tarzında anlatılmaktadır. Kuranın her yerinde, sosyal olaylar kişilerin şahsında hikaye/kısas formunda anlatılmaktadır.

Sesli anlatımın yanında görsel (yazılı, resimli, heykelli) anlatımlar hep vardır, olmalıdır. Sümerlerin Tabletleri pişirme yöntemini bulmalarına kadarki sürede yazı için kullanılan materyaller bizlere kadar ulaşmamıştır. Bu ulaşmama yok olduğunun delili değildir. Pişirilen tablet bizlere kadar ulaşabilmiştir. Metaller de (bronz ve demir) henüz o tarihlerde bulunmadığı için taşlar üzerine küçük yazıların kazınması da mümkün olmamıştır. Bitkisel boyalarla yazılan yazılar da günümüze kadar ulaşmamıştır.

Kuranın dediği gibi; insanın insan gibi bir varlık olup, insan diye çağrılmasına kadar üzerinden geçen sürenin yanında; insan olduktan sonra geçen süre, adını bile anmaya değmeyecek kadar kısa bir süredir...

Kritikleriniz, uyarılarınız ve katkılarınız için teşekkür ederim.

Saygılarımla.

H. Kayahan

 

 


YorumcuYorum
Sam Adian
13.10.2013
23:45

Bir iki konuyu hem düzeltmek hem de açmak yararlı olacak diye düşünüyorum. 1. Salsal ile ilgili olarak, ayette anlatılan şeyin, “inorganik bir oluşum” olduğu ve bunn “INSAN”ı tarif ettiği idi. Bunun anlamı, sadece “teknolojik” anlamda bir anlatım değildir. Ancak bu anlatımlardan yola çıkarak “CPU”nun üretildği de bir vakıadır. Dolayısıyla, ayetteki ifade CPU teknolojisini anlatıyor demek tek başına yeterli değildir ve zaten ayetin hedefi de bu değildir. Ayet “INSAN”ın nasıl üretildiğini anlatmaktadır. Siz bunu alırsınız, bilimsel araştırmalarınıza konu edersiniz ve sonuçuta CPU teknolojisi ortaya çıkar. Bu açıdan da iyi bir örnektir. “biyolojik” vurgunun veya yorumun yapılamayacağını söyledik, çünkü, biyolojik oluşum, yani organizmanın nasıl oluşturulduğu da yine Kur’an da anlatılan bir meseledir. Dolayısıyla “İnsan” denilen inorganik oluşum ile, “organizma”nın temelini oluşturan biyolojik hücre oluşumu farklı şeylerdir ve birbirine karıştırılmamalıdır. Her ikisinin, yani “inorganik” hücre ile “organik” hücrenin birbirine nasıl bağlandıklarını da yine Kur’an anlatmaktadır. İkisi hiçbir zaman çakışmıyor, üst üste gelmiyor. Ayrı ayrı anlatılıyor ayrı ayrı ifade ediliyor ve bağlantının sadece “Nefs” ile oluduğu da açıkça anlaşılıyor. Biz bunu “DENEY” yoluyla da anladık. Siz de bilimsel deneyler yapabilirsiniz ve oradan elde edeceğiniz sonuçlara göre bir anlam çıkarabilirsiniz. Hatta bunu yapmalısınız, aranızda en azından “tıp” ile uğraşanlar da var. Her ikisi de ayrı ayrı laboratuar ortamında üretilmiş ve eş zamanlı olarak geliştirilmişlerdir. Hücreler karşılıklı çoğaltılmış ve karşılıklı olarak eşleştirilmişlerdir. Bugün de böyle olmaktadır. Bu konu oldukça uzundur, burada sadece meselenin “CPU” teknolojisine indirgenmiş gibi algılanmasını önlemek adına bu notun yeterli olacağını düşünüyorum. 2. Tufan meselesi ve Adem’in yeryüzünde geliştirilmiş olduğu varsayımınız tamamen sizin yorumunuzdur ve biz buna sadece saygı duyuyoruz. Bu açıdan bir eleştirimiz yok. Ancak öteden beri, bizim anlayamadığımız veya anlamlandıramadağımız temel “prensip” hatalarına işaret etmiştim. Şöyle ki: Nuh Tufanı olarak adlandırılan olayın, sürekli olarak “seller, denizin kabarması vs.” gibi bir trajediye dönüştürülüyor olması şaşırtıcı gelmektedir. Mitolojik anlamda böyle hikayelerin anlatılyor olması ile, Kur’an da anlatılanların da buna paralel olması beklenemez. Kelimelerin doğal anlamlarını bırakıp onlara farklı anlamlak yüklemeye kalktığımız zaman “Fulk” kelimesini “gemi” yapmak kolaydır. Ama öte yandan Kur’an ın “gemi” kelimesini de ayrıca kullandığını göz ardı etmek zorunda kalırız. Bu, en azından “Akevler usulu” açısından da sıkıntılı bir durumdur. Çünkü bizim anlayabildiğimiz kadarıyla, Akevler de, farklı kelimelerin aynı anlam içeremeyeceğini benimsemiş görünüyor. Böyle ise, siz kendi usullerinizi de gözardı etmiş oluyorsunuz demektir. Buradan yola çıkarak gemi için denize veya en azından geniş bir su kitlesine ihtiyaç olacaktır. Böylece hikayeyi geliştirmek mümkündür. Ama bu hikayenin karşılığını Kur’an da bulamıyorsak eğer, biz istediğimiz kadar kelimelere anlamlar yükleyelim, Kur’an ın söylemek istediğini anlamış olmaktan çok uzak kalırız. Görünen o ki, zaten öyle de yapıyoruz. Oysa, ayetlerde, ne deniz vardır, ne de sel felaketi. Kaldı ki bu meselenin global bir felaket olmadığı da açıkça anlaşılan bir durum. Yani her halukarda, yeryüzündeki bütün canlılar yok edilmemiş, veya insanlık sona ermemiştir. Sadece bölgesel bir etkisi olmuş ve o bölgede bulunanları etkilemiş bir olaydır. Bu nedenle, insanlığın ikinci başlangıcı olarak algılanması da pek mümkün görünmüyor. 3. Sizin Ergenlik Teorinize de itirazımız yoktur. Bu sizin teorinizdir. Ancak burada da anlayamadığımız bazı noktalar vardır. Yine öteden beri, özellikle “evrim” meselesine getirilip kilitlenen hikaye ve devamında ortaya atılan teorilerden yola çıkarak “Kur’an ın anlattıklarını” nasıl örtüştürebiliriz? Biz “ihbit” kelimesi üzerinde çok çalıştık. Bu kelimenin “yatay geçiş” anlamınıda içerip içeremeyeceği üzerinde çok araştırma yaptık. Ve sonunda gördük ki, bu kelimenin “asla” “yatay geçiş” anlamına gelemez. Kelimenin gerek etimolojisine ve gerekse kullanım pratiklerine aykırı bir anlamlandırmadır bu. Bu kelime özetle, yüksekten bir taşı serbest bıraktığınız zaman yere düşüşü gibi bir düşüşü ifade eder. Yani 90 derecelik açıyla dikey bir düşüş. Bu Kur’an ın ifadesidir. Ama bu yeterli değildir elbette. Üretim aşamları ve bu aşamalar için zikredilen mekanları da sorgulamak gerek. Üretim, dönüşüm, gelişim alanlarının da birbirinden bağımsız ve farklı odlularını da görebiliyoruz. Ve tabii bizim için en önemli veri “ayetlerdir” Ayetlerde kullanılan ifadeleri ile, bugün elimizde var olan teorileri örtüştürmek imkansız görünüyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ya ayetleri görmezden gelmek gerekir, veya onlara farklı anlamlar yükleyerek bizim istediğimizi söyletmemiz gerekir. Yapılan da budur bize göre. Mesela “ihbitu cemian” ifadesini “tekil” olarak anlamamız mümkün olmayacağı gibi, yeryüzüne düşüşün ardından “evcil hayvanların ve birtakım eşyaların” da arkalarından gönderildiğini anlıyoruz. Eğer bu düşüş yeryüzünün yüksek bir yerinden daha aşağıdaki bir yere iniş şeklinde ise, ve eğer hep birlikte “göç” etmiş iseler, bu durumda geride kimse kalmamış olmalı. Öyleyse arkalarından kim neyi göndermiş olabilir? Bunlar gibi, Kur’an ın anlatımlarından yola çıkarak “pek çok sorunun” cevabını ne yazık ki teorilerde bulamıyoruz. Ama buna karşılık, teorileri, “kur’an verisi” gibi sunmayı da anlayamıyoruz. Adem’in dönüştürülmesi meselesi de aynı şekildedir. Yine ayetlerde kullanılan ifadelerden anladığımız, bu dönüşümün “hedefinin” üzerinde yaşadığımız yeryüzü” olduğunu ama dönüşümün burada gerçekleşmediği şeklindedir. Kaldı ki bu zaten mümkün de görünmüyor. Pratik olarak, bu dönüşümün gerçekleşmesi için uygun koşullar yeryüzünde yoktu ve hala da yok. Aslında bu sıkıntı ortaya atılan teorilerde de var. Ama başka bir açıklama bulunamadığı için tabir yerinde ise “kerhen” kabul edilmiş görünüyor. 4. Sizin “sosyolojik, biyolojik vs.” okuma dediğiniz şeye de itirazımız yoktur. Bizim anlayamadığımız bu işin “yöntemi” ile ilgili hususlardır. Mesela, şöyle bir sorunun cevabını bulmak gerekir : “kur’an ı doğal haliyle anlayıp bir şablon mu çıkardınız?”… Eğer böyle bir şey yapmadıysanız, yapacağınız okuma ne türden olursa olsun anlamı “tahrif” olur. Bu sizin “usullerinize” de pek uygun düşmüyor aslında. Çünkü kelimelerin anlamlarını değiştirerek bunu yapmaya çalışıyorsunuz. Oysa bize göre bunu yapmanıza gerek yok. Öncelikle Kur’an ı “olduğu gibi” hiçbir şeyi değiştirmeden bir şablon çıkarırsınız, böyle bir şablondan sonra dilediğiniz her alana uygulamanız mümkün olur. Hiçbir şeyi değiştirmeye veya yeniden anlamlandırmaya gerek kalmadan. Böylece yapacağınız iş, gelecek nesillere geçmişin bize miras bıraktığı gibi, “anlamı bozulmuş, tahrif edilmiş” bir metin değil, orijinal bir metni, orijinal haliyle bırakmış olursunuz. Yoksa, sizin kelimelerin anlamlarını değiştirerek, farklı anlamlar yükleyerek bir okuma yapma gayretiniz ile, geçmişin yaptığı arasında nasıl bir fark var? Antropolojik veya arkeolojik bulguların böyle bir neticeye ışık tutmayacağı açıktır. Elimizdeki bilgiler son derece sınırlıdır ve zaten elimizdeki bilgilerle geçmişin yaşam tarzını resmetmemiz de mümkün değildir. Bu tahminden öteye geçemez. Dolayısıyla delil de olamaz. Elbette bunlardan yararlanmak gerekir, ama orijinal metne bağlı kalmak şartıyla. Ne var ki, yapılan yorumlar, bağlamından koparılarak yapılıyor. Bütüncül bir algılama ile ele alınmıyor ve bu nedenle de hep eksik kalıyor. Doğru sonuçlar vermiyor. Mesela, konunun başlangıcı olan “salsal” kelimesini tek başına aldığınız zaman yapabileceğiniz şey, kelimenin doğal anlamını bulmak olabilir. Bunun dışında kullanılış şekli ve ifade ettiği anlamı ancak konunun bütün detaylarını ortaya koyduktan sonra çözmek mümkün olur. Eğer biyolojik hücrenin “salsal” ile bağlı olmadığını görmüyorsanız, bu durumda bütün kurgunuz farklılaşacak demektir. Saygılar sunuyorum.

Sam Adian
14.10.2013
02:30

Burada bir hususa daha dikkat çekmek isterim, hem varoluş süreci açısından hem de sizin teoriniz açısından. Şöyle ki: “Eğer varlık, yani organizma (inorganik-organik) doğal yollarla ortaya çıktı ise, neden bugün buna tanıklık edemiyoruz?” Bugün doğal yollarla üreyebiliyoruz, ama doğal yollarla bir “canlı türü”nün ortaya çıktığına tanık olmuyoruz. Tam aksine, canlı türlerinin yok olduğunu görüyoruz. Yerlerine yeni türler de gelmiyor. Aynı şekilde, “Adem”in dönüşümü de eğer doğal yollarla gerkleşmiş ise, neden başkaları yok? Neden başkaları,başka türler veya başka ademler dönüşmüyor? Oysa Kur’an üretimin veya dönüşümün doğal yollarla değil, “Laboratuar koşullarında” kontrollü olarak gerçekleştirildiğini söylüyor bize. Böyle ise, örneğin bir makine yapıyorsanız, pek çok farklı parçayı birleştirmeniz gerekir. Farklı yerlerde üretilmiş, farklı mühendislik ürünü parçaları bir araya getirirsiniz ve sonuçta ortaya bir makine çıkar. Böyle ise, “DNA Arkeolojisi” dediğiniz şey, bize ne kadar bilgi verebilir? Hangi parçanın taşıdığı DNA nın ortaya çıkan makine üzerinde baskın olduğunu söyleyebilir miyiz? Muhtemelen söyleyemeyiz. Elbette bu ilk üretimle sınırlı değil. Adem’in dönüşümü de buna benzerdir. İsa’nın tek bir hücreden üretilmiş olması gibi. Hücreye aktarılan kodlar neticede yapay kodlardır. Taşıdığı bilgi de kendisinden öncekileri anlatmayacaktır bize. Yeryzünde Adem veya Isa gibi dönüştürülmüş veya üretilmiş kaç nesil olduğunu biliyor muyuz? Eğer bunları bilmiyorsak, ve eğer sadece fosillerden elde edilen bilgilerle bir DNA arkeolojisi yapılıyorsa, bulabildiğimiz fosillerden başka fosiller olmadığını kim söyleyebilir ki? Veya elimizdeki en eski fosilin nereden geldiğini? Saygılar

Reşat Nuri Erol
14.10.2013
16:22

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN... REŞAD

Hüseyin Kayahan
14.10.2013
18:08

Sayın Sam; Fikirleri kritik ettiğiniz sürece size cevap veririm. Daha doğrusu cevap vermeğe çalışırım. Zira şöyle bir zorluk var: Çok uzun ve muhtevalı yazıyorsunuz ve tamamına cevap vermek benim değil saatlerimi, günlerimi alabilmektedir. Çünkü hızlı yazamıyorum ve yazarken çok harf hatası yapıyorum, düzeltmek çok uğraştırıyor. Kişiliği veya bir davranışı kritik ettiğinizde size cevap vermem. Bu “ene”yi körükler. Organik, inorganik ve anorganik bileşikler/moleküller birbirinden ayrıdır. Aktarmak yerine Tübitaktan alıntılayayım: Organik bileşikler, genellikle canlıların yapısında bulunan ve hepsi mutlaka karbon atomu taşıyan moleküller. Organik moleküllere örnek olarak proteinleri, karbonhidratları, lipidleri ve nükleik asitleri verebiliriz. Ancak, burada bir yanılgıya düşmeyelim, karbon içeren her bileşik organik olmak zorunda değil. Örneğin, yapısında karbon içeren karbonat, bir inorganik molekül. İnorganik bileşikler ise, sıklıkla karbon taşımayan moleküller. Bunlara örnek olarak da, anyonlar veya katyonlar olarak sınıflandırılan çeşitli iyonik bileşikler ile kovalent bileşikleri verebiliriz. Bir de, “anorganik bileşikler” var. Bu bileşikler de, canlı organizmaların yapısında bulunan ama karbon atomu taşımayabilen moleküller. Organik moleküllerden farklı olarak karbonat ile de bileşikler meydana getirebiliyorlar. İnorganik moleküllerse karbonat ile bileşikler yapamıyorlar. Anorganik moleküllere örnekler de su, çeşitli asit ve bazlar ile tuzlar. İnsan vücudunun işlevleri, sıklıkla organik ve anorganik bileşiklere gereksinim duyuyor. İnorganik bileşikleriyse, sentezlemek yerine dışarıdan besinlerle almayı yeğliyoruz. Çoğu kaynakta inorganik bileşik olarak sınıflandırıldığını görebileceğiniz su (H2O), vücutta sentezlenebilen, ya da tepkimelerin yan ürünü olarak ortaya çıkan bir bileşik. Herhangi bir maddenin insan vücudunda (ya da başka bir ortamda) sentezlenememesi, sentez tepkimesi için gereken enzim, katalizör ya da benzeri koşulların bulunmamasından kaynaklanır. Organik moleküllerin senteziyse, oldukça ayrıntılı ve çok uzun bir konu. Her organik molekül, uygun bileşenlerin ve enzimlerin varlığında, farklı şekillerde sentezlenir. Ayrıntılı bilgi için bir üniversite Biyokimya kitabına ulaşarak, organik bileşiklerin farklı sınıfları konusundaki bilgileri okumanızı öneririm. İnorganik bir oluşum canlı olma, dolayısıyla insan da olmaz. Belki de siz bu sözcüğe farklı anlam veriyorsunuzdur. Düşünen, araştıran ve deneyen insanlar saygıyı hak ederler. Bu cehttir, cihattır, içtihattır. Yaptığınız her çalışma saygıya değerdir. Hiç kimse kitabın aslını tahrif edemez, zira onun muhafızı onu inzal edendir. İnsanlar ya isabet ederler ya da hata ederler, sonunda karşılığını da kendilerini görürler. Bu kitabın muhatabı tüm Nas’dır. Bazıları az da olsa, herkese hitap eden cümleleri vardır. En fazla “müminlere” hatta onların alt kümesi olan “ellezine amenu” olanlara hitap etmektedir. İbarelerin ne manaya geldiği ayrı bir tartışma konusudur, ama farklı ibarelerle hitap etmektedir. “Kelimelerin doğal anlamlarını bırakmak” ne demektir? Arapçayı ben oluşturmadım, 1300-1400 sene önceki kelimelerini, cümle yapılarını ben tespit etmedim. Diller nasıl oluşur konusu da “erginlik teorisinde” işliyorum, burada aktarmak gereksizdir. Kısaca söylemeliyim ki; diller sosyolojik olarak, birbirlerini etkileme derdi olmayan insanlar tarafından, çok uzun zaman dilimi içinde doğal olarak oluşmuşlardır. Oluşumlarında, değişmelerinde elbette pek çok etken vardır ama bu emirlerle ve talimatlarla, yasaklamalarla vb. yöntemlerle olmaz. Dilcilerin yaptığı, sadece biri topluluğun tamamının kullandığı kalıp ve kelimeleri ve onların manalarını tespit etmek ve varsa aralarındaki mantık kurallarını ortaya çıkarmaktan ibarettir. Kuralları dilciler koymaz, sadece ortaya çıkarırlar. Newton yer çekimi kuralını koymamıştır, işlemekte olan kuralı dil ve matematikle ifade etmiştir.. Gramerciler de sadece bunu yapabilirler. Kuran’da geçen kelimelere her zaman; Arapların kendi yaptığı ve (sanırım bunu yapanların bir kısmı da Müslüman bile değildir), o gün tespit ettikleri sözcüklerin o günkü manalarını kabul ediyorum. Bir Kuran kelimesini Arapça-Rusça lügate yazıp, orada çıkan Rusça kelimeleri de Rusça-Türkçe sözlüğe yazıp, karşısında çıkan manalara göre mana vermiyorum. 14 asır önce yapılan sözlükler, Arapça kelimeleri Arapça açıklıyordu. Elimizdeki sözlükler de onların Türkçe tercümesidir. “Doğal anlam” dediğiniz, bizim varsayımlarımızı sağlayacak bir karşılık olmamalıdır. Ben elimde o olduğu için Mevarid’de bulmadığım bir karşılığı kullanmam. Karşılıkların hepsini okurum, bir tanesi bana ilham verir ve onunla çeviriyi yaparım, ama başka bir dilcinin anladığı mana asla beni bağlamaz. Farklı kelimeler farklı mamadadır ama sal, tekne, kayık, yelkenli, vapur, gemi, feribot, transatlantik, vb belki onlarca kelime su taşıtlarını ifade eder. Her dilde olduğu gibi, Arapçada da böyledir. Büyüklük, fonksiyon vs yönlerinden taşıtlara yeni isimler verilir ki, diğerlerinden ayrılabilsin. Kara taşıtları da böyledir. Kamyon, kamyonet, otobüs, minibüs, taksi, motorsiklet, bisiklet, vs. Hepsi kara taşıtıdır ama adları farklıdır. Sadece belirtmek için söylüyorum, fülk de su taşıtı, sefine de su taşıtı, hatta Yunusun Hutu da bir su taşıtı olabilir, buna mani bir hal yoktur. Denizde yüzen her şeye gemi demiyoruz, değil mi? Hikayede, mevc/dalga vardır; gark/boğulmak vardır; su, yer, gök, imla ve ibla vardır; fülk vardır, enam vardır, hasılı her şey vardır. Yeryüzünde tufanların olduğu bilinmektedir. Bu anlatılan tufan bana göre bölgeseldir. En azından bir bölgede yaşayanların başından geçenler anlatılmaktadır. Geçmiş ve birbirinden bağımsız eski nesiller de bunları anlatagelmişlerdir. (Bu konuda da yorumlarım vardır, şu meşhur natamam kitapta…) Yine de kimse kimseye “sen şöyle anlamak zorundasın” diyemez. Kimsenin böyle bir yetkisi yoktur, herkes istediği gibi anlar. Bu kitap herkesindir, herhangi bir kişi veya zümreye tahsisli değildir. Yetkili yorumcu ve tefsircisi yoktur. Akevler tam mütecanis bir kitle değildir. Pek çok konuda farklı düşünebilmekteyiz. Karagülle’nin dışındakiler henüz kendi içtihatlarını deklare etmedikleri için farklar anlaşılmamaktadır. Kendim için söyleyebileceğim; Karagülle’den çok, pek çok şey öğrendim, sistematik düşünmeyi öğrendim; onun beni etkilediği görüşleri vardır, benim ona tesir ettiğim görüşlerim vardır. Bunları tadat etmek gerekmez. İlmin patenti olmaz (maalesef ekonomide de patentsiz para kazanma nerdeyse imkânsızlaşmaktadır), ilim mü’minin yitiğidir, gördüğü yerde alır. Ben ehl-i sünnetin usulünü tercih ediyorum. Eskilerin buldukları beni bağlamıyor, sadece düşünmede usulsüz olmamam beni bağlamaktadır. Onlar demişler ki; “AKIL İLE NAKİL TEARÜZ ETMEZ; EDERSE NAKİL AKLA GÖRE TEVİL EDİLİR” Bundan daha ilmi bir şart olur mu? Sonra demişler ki, akıldan maksat mutlak akıldır, bir kişinin ferdi görüşü değildir. Aklın mutlakıyeti, konunun uzmanlarının ittifakı yani İCMA ile sabit olur demişler, bu da ilmi değil mi? F=m*a; Newton söylediği için değil, bütün fizikçilerin aynı sonucu kabul ettiklerinden dolayı mutlaktır. Ne kadar alim olursa olsun, kişinin söylediği öngörü, hipotezdir, ne zaman ittifak sağlanırsa o zaman kat’i olur. Sizin eleştirdiğiniz bizim eskiler, bir kişinin bile itirazını icmanın oluşmamasına yeterli saymışlardır. Hem de bunu toplanarak, baskı ve etki altında değil, ayrı ayrı hür ve bireysel olarak söylemelerini şart koşarak işi daha da zorlaştırmışlardır. Şimdikilerin yaptığı, toplanıp ekseriyet kararı almaktan ibarettir, yazık ki. “… FASSALNAHU ALA İLMİN…” şeklinde bir ayet var. Kuran tamamen İLİM üzerine tafsil olunmuştur. İlim nekiredir ve bir tek ilme göre değil, her ilme göre tafsil edilmiştir. Bunlar benim görüşümdür, ve arkadaşlarımdan farklı olabilir. Zaten takip ediyorsanız, sadece siz değil; herkes itiraz etmektedir. Yapmaya çalıştığım, bu ilimleri tespit edip, bu tafsilleri bulmaya çalışmaktır. Herkes çağındaki ilmi seviyeye göre anlamakla mükelleftir. Ayetlerin her seviyedeki ilme göre bir izahı mümkündür ve bu izah onlar için yeterlidir. Kıyamete kadar anlaşılamayacak bir müteşabih anlayışı bana göre doğru değildir. Bizler hiçbir zaman anlayamayacaksak onu oraya koymak abestir. Allah ise abesten aridir. Bugünkü ilimlerle çakışmayan hiçbir açıklamayı ben kabul etmem. İlim böyle diyor ama, bunun aslı budur demek, ilimden nasibi olmamaktır. İlimden kastın, izaha gerek olmaksızın, mutlak ilim olduğu unutulmadan tabii. Yeryüzündeki en ilkel ilk canlı günümüzden 1,5 milyar yıl öncedir. Hayvanların ve bitkilerin evcilleştirilmesi, yani ıslahı ise 10.000 yıl kadar önce başlamıştır. İlk ıslah edilen köpektir ve toplayıcılıktan avcılık dönemine geçişte gerekli olmuştur. Bu konularda antropologlar arasında ihtilaf yoktur. Bu Kuran’ın anlatımında da böyledir. Babil’de Harut ve Marut’un yaptığı iş, bitki ve hayvanların ırk ıslahı ve onların evcilleştirilmeleridir. Bu verileri kabul etmeyenler ile bu konuları konuşmak abestir, faydasızdır. Bunlarım hepsi varsayım ve teoridir demek, oldukça kolaycılık olur. Karagülle de gökte bir laboratuvar kabul etmektedir. Zamanı gelince orada oluşturulan her canlı, bir uzay gemisi ile dünyaya gönderilmiş ve burada çoğalmıştır. Ara türler olmadığı için her tür orada hazırlanmış ve buraya getirilmiş olması gerekmektedir, bu kabule göre. Bana göre bu zor bir ihtimaldir. Zira 10 milyon civarında tür vardır. Laboratuvar olarak da bu dünya yeterlidir, üzerinde geçen zaman da yeterlidir. Bazı minerallerin uzaydan geldiği gerçektir. Zaten dünyanın kendisi de güneşten, ay da dünyadan ayrılmamış mıydı? Yaşı bizden eski dünyalarda bizden önce yaşam oluşmuş olabilir ama bu onların laboratuvar olarak kullanılmış olmaları manasına gelmez. Bu dünyanın ilk ilkel dabbesi burada oluşmuş olmalıdır. Ben karşıdakini suçlamam, eylemini de suçlamam. Fikri irdelerim. Ben Kuranı; (aynen sizin dediğiniz gibi) olduğu gibi ve doğal anlamlarında anlıyorum. En azından ben böyle zannediyorum. İlimle test edemediğim bir sonucu da öngörmem. Kelimelerin, yukarıda da söylediğim gibi, o günkü bedevi Araplarının kullandıkları manalarının dışında manasını kullanmam. Ama öyle bir karşılığını seçerim ki bugünkü teknolojiyi, bugünkü sosyal kavramları da aynı kelime ihtiva etsin. Siz sizin sözlüklerinizde olan karşılıkların doğal nasıl söyleyebilirsiniz ki? Onlar sözlükler doğuştan mı asildirler, seçkin veya seçilmişler midir? Sözlüklerdeki kelimeleri hangi kriterle doğallık testinden geçireceğiz? DNA arkeolojisi, yaşayan canlıların DNA ları üzerinde yapılan çalışmalardır. Canlının geçmiş atalarının halleri ve dönüşümleri DNA üzerinde izler bırakmaktadır. Bu izlerden tarihlendirmeler de yapılabilmektedir. Yeni bir yöntemdir ve esaslı bilgiler vermektedir. Geçmiş makalelerden birinde Dr. Lütfü bu konudan biraz bahsetmişti. Nesilleri tükenmiş türlerin DNA larını bulabilsek, onları hemen üretebileceğiz zaten. Ben sizi düzeltmeye, sizin yaptığınız bir şeye mani olmaya, sizi yasaklamaya yetkili değilim. Siz de bana yetkili değilsiniz. Fakat bakıyorum herkes diğerine “sen böyle yapmakla tahrif ediyorsun, böyle yapmayı bırak. Benim gibi yap, çünkü ben en doğru şekilde anlıyorum” şeklinde dayatmalar yapıyor. Bu tavrın en son merhalesi, “sen kafirsin, katlin vaciptir” sonucu olur ki, her din de, her ideolojide bu tavır oluşmuş, nice insanlar ne zulümler görmüş, ne canlar feda olmuştur. Ben kendim için düşünüyorum ve kendim için içtihat yapıyorum. Ebu Hanife de öyle yaptı, diğerleri de. Onların müntesiplerinin de böyle yapmaya devam ettiği söylenemez. Zira düşünme yasaklanınca muhafazakarlıktan başka çare yoktur ve eldeki koruma gayreti vatanseverlik, din severlik zannedilmeğe başlar. Saygılarımla. H. Kayahan

Sam Adian
14.10.2013
20:49

Sayın Kayahan, Öncelikle, sizing görüşlerinizi veya başkalarının görüşlerini “yanlış” buluyor olmak, size veya başkalarına “şöyle yapmalısınız” demek anlamına gelmez ve zaten benim amacım da bu değil. Takdir edersiniz ki, sormak anlamanın en kolay yoludur. Belki eksik veya yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bazı noktaları açıklamak yararlı olabilir, böylece daha iyi anlamak mümkün olur. Çünkü, benim kullandığım dil eksik olabilir ve ifadelerim de yetersiz kalabilir. Öyle de oluyor galiba. 1. “inorganic” kavramından kasdettiğim şey, bir “yapı” ile ilgilidir. Bizim anladığımız, INSAN denilen hücresel oluşumun, “BEŞER” denilen organizmadan farklı, ayrı ve birbirinden bağımsız olduğudur. INSAN, BEŞER’I control etmektedir ama “Beşer”e bağlı değildir. Buradan “organizmanın, yani biyolojik varlığın inorganic bileşenlerden yararlanması veya onu sentezleyebiliyor olması” kastedilmiyor. Bu mümkündür ama benim anlatmak istediğim şey değildir. Yani, bir organizma “inorganic” bileşenleri kullanabilir, sentezleyebilir veya yararlanabilir. Ama bunu yapmakla organic olmaktan çıkmaz. Yine organiktir. Benim kasdettiğim bu değildir. INSAN ve BEŞER arasındaki farklılık ve temelde INSAN ın organizmayı control eden bir yapı olduğu ile ilgilidir. Burada hemen belirtmeliyim ki, INSAN canlı değildir. (Elbette bizim anladığımız anlamda) ama elbette işlevsel olması nedeniyle bir enerjiye ihtiyaç duyduğu ve bunu tükettiği de açıktır. Ama bu canlı olmasını gerektirmiyor. “inorganic” dememizin nedeni, “anarşist” olmamasındandır. Yani sabit, static olması sebebiyledir. Kasdettiğim şey, vücudumuzun yapısı ve bunun gereksinimleri ile ilgili değildi. Elbette vücudumuzun gereksinimleri de vardır ve söyledikleriniz doğrudur. Ama burada izah edilmesi gereken şey, Kur’an ın “INSAN” olarak tanımladığı yapı ile (biz buna inorganic dedik), nihai olarak “BEŞER” olarak tanımladığı yapının (biz buna organic-organizma dedik) nasıl örtüşeceğidir. 2. “Tahrif” ten kasdettiğimiz şey, “ISTILAH” ile ilgilidir. Yani varsayıma dayalı mana üretmek olarak algılıyoruz bunu. (Hemen belirtmeliyim, siizi kastederek bir “tahrif”ten sözetmedim. Böyle anlaşılmamıştır umarım) Ama bize gore, kelimelere farklı anlamlar yükleyerek sonuçlar üretmek, bir bakıma “tahrif” anlamına gelir. Elbette bunun muhafızı gönderenin kendisidir. Ama zaten orjinal metne kimse dokunmuyor, kelimelere verilen anlamlarla olmuyor mu her şey? Eğer geçmişte verilen anlamlar Doğru ise, bizim şikayetimiz nedir? Bize gore gönderenin ne demek istediği değil, sözün ne anlama geldiği önemlidir. Biz gönderenin ne demek istediğini bilmiyoruz, bilmemiz de mümkün görünmüyor. O halde bu söz tek bir anlama gelmeli. Bir çeşit temel, asıl metin olmalı ki, herkes buradan kendine uygun yorumlar üretebilsin. 3. “Doğal Anlam”dan kasdettiğimiz şey, bir kelimenin manasını geriye Doğru takip ettiğinizde kesintiye uğrayan manalarla ilgilidir. Mesela “fulk” kelimesiinin 10 tane anlamı varsa, bunların sadece 2 tanesine (o da bir illete binaen) “gemi” manası verildiğini gördük. Şu halde, bu kelimeyi anlarken Nasıl “suda yüzen gemi” olarak anlayabiliriz? Mesela, Bu gemi yük de taşıyabilen bir yolcu gemisi olmalı. İçine hayvanlar ve insanlar binmektedirler. Ama Musa’nın karşılaştığı gemi de böyle değil miydi? O halde niçin bunu da böyle anlamalıyız? Veya sizing işaret ettiğiniz gibi “gemi çeşitlerinden” de olabilirse eğer, o halde neden illa da suda yüzmesi gereksin? Uzayda seyredenlere de gemi demiyor muyuz? gemi سفينة firkateyn الحراقة سفينة حربية şilep شحن tanker ناقلة بترول denizaltı gemisi غواصة yük gemisi سفينة شحن yolcu gemisi kruvazör الطراد uzay gemisi السفينة الفضائية roket صاروخ

Başka kelimeler de vardır ama aralarında "fulk" yoktur.

Bir noktaya önemle temas etmek gerektiği kanaatindeyim. Birincisi, vahyin geldiği dönemde, Bugünkü gibi gemi çeşitliliği yoktu. Bundan başka, eğer dilin gelişimini de dikkate alacaksak, bu durumda, kelimlerin bugün ne anlama geldiğine de bakmamız gerir diye düşünüyoruz. Yeni şeyler ortaya çıkmış, yeni kelimeler üretilmiş veya kelimeler yeni anlamlar kazanmıştır. Dilin doğal gelişimi içerisinde. (Elbette ıstılahın “etkileme” amacı taşımadığını söyleyemeyiz.) Bu kıssada pek çok soru sorulabilir, en başında da, “Kaynayan yerde suyun nasıl durabildiği” olabilir mesela. Tennur feveran ettiğine gore, suyu nerede tutacağız, buharlaşmış olması gerekmez mi? Evet kıssada Dalga vardır, Ama acaba dalga sadece suda mı vardır? Mecraha: bu kelimenin en temel anlamı “seyir” değil midir? Su da mecrada akar, ışık da mecrada akar. Ve mursaha: buda basitçe, çapa, bağlantı, ankraj anlamlarına gelmiyor mu? (Hud 41) Mevc: Dalga, elektronik dalga, parlak dalga, büyük dalga, yükselen ve çatlayan dalga…. Bu kelimenin kullanımına baktığımız zaman Deniz dalgası: mevcul bahr, Su dalgası mevcul mai (veya formu) gibi kullanılmalıydı. Tek başına “mevc” “dalga, seraf, küm, tahrik etmek, yükselip alçalan” gibi anlamları olduğunu görüyoruz. (Hud 42) “tecri” kelimesine de bakmakta fayda olabilir “tecri min tehtiha” (fetih 5), ifadesi örnek olabilir. (genellikle bu kelime, yer, yerdeki, aşağıdaki anlamlarına gelmektedir. Akıcılık anlamı kullanılış şekline gore ortaya çıkmaktadır ki fetih 5 te nehir akıcılığı vardır) Kıssanın buraya kadar olan kısmında “su” ile ilgili herhangi bir şey yok. 43. Ayette “dağlara sığınarak sudan korunacağı” yönündeki ifade var ki, biz zaten bunu ifade etmiştik. Demiştik ki, “onlar da şaşırmış ve sel felaketi sanmışlardı”…. Çünkü kıssanın öncesinde topluluktaki herkes alay etmiş, böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal vermemişlerdi. Bunun bir tek nedeni olabilir, o da böyle bir olayın vuku bulabilmesi için gerekli olan malzemenin bölgede olmayışı… Deniz gibi mesela. Aynı şekilde Iblei: yutmak , boğazdan geçirip mideye ithal etmek, yutturmak , ihtiyarlık mülazemetinden olan beyaz kılları yeni belirmek , zuhur etmek, değirmen deliği , obur adam, obur , ay menzillerinden bir menzildir ki bir parlak ve diğeri pek sönük iki yıldızı havidir Akliî: yola çıkmak , yelkenle gitmek , seyir etmek , vaz geçmek , bırakmak , kalkmak , hareket etmek , terketmek , havalanmak , bulut açılmak , yağmur kesilmek , durmak , vazgeçmek, bırakmak Gida: çekilmek , azalmak , eksilmek , düşmek, meşe , koruluk , kuraklık, az şey , noksan olmak , hurmanın ilk çıkan yemişi… (Hud 44) Buradan, bize anlatılan hikayenin nasıl çıkarılabileceğini düşünüyoruz. Ama bur yol bulamıyoruz. Çünkü oturmuyor. 4. “ilmi” veya “bilimsel” verileri gözardı etmiyoruz. Ancak, yeryüzünde hayatın ortaya çıkışı ile ilgili pek çok teorinin içerisinde “kesin olarak şudur” denebilecek hiç bir teoriye rastlayamadık. Hemen tamamı “tahminlere” dayanıyor. Elbette bu teorilerin içerisinde değerli bilgiler var, ancak doğruları içeriyor olması bütünüyle Doğru olduğu anlamına gelmez. Mesela, aynı teoriler, yeryüzünde hayatın ortaya çıkması için gerekli enerjinin bulunmadığını da söylemektedir. Bunun için yapılan en iyi tahmin, “yıldırım fırtınası” olmuştur. Buna gore, yeryüzü bir dönem yıldırım fırtınalarına maruz kalmış ve organizmanın ortaya çıkması için gerekli olan enerji sağlanmıştır. Elbette bu da bir tahmin. Ama kesin olan şey şudur ki: Yeryüzü yeterli enerjiye hiç bir zaman sahip olmadı. Zamanı tariihi ne olursa olsun, eksik olan şeyler var. Zamanı ve süresi ne olursa olsun, böyle bir veride eksiklik varsa “şöyledir” demek için bir neden de kalmaz elimizde. Kaldı ki, 10 bin yıl bu süreç için son derece kısadır ve zaten bize de çok yakındır. Teoriler ne olursa olsun, bunları Kur’an ile çakıştırmamız, örtüştürmemiz gerekmiyor mu? Bunu yaparken, kelimelere başka başka anlamlar yükleyerek mi yapmalıyız? Yoksa, bilimsel veriler Kur’an ile örtüşmediğinde, “henüz bilgi ortaya çıkmamıştır” mı demeliyiz? Bizim ifade etmek istediğimiz şey budur. Biz bilimi gözardı etmiyoruz, tam aksine, her ayetin, her kelimenin mümkünse test edilmesi ve denenmesi gerektiğini düşünüyoruz. 5. DNA konusu da aynı şekilde, ara formlar elimizde yoktur. Kesintiler vardır ve böyle olduğunda da kesin bilgiye ulaşmamız mümkün değildir. Söylediğimiz budur. DNA ların esaslı bilgiler veridini gözardı etmek değildir amacımız. Çünkü buradaki verilerde de sıkıntılar vardır ve çoğu zaman Kur’an ile örtüşmemektedir. 6. Amacımız, sizi düzeltmek değildir, biz Doğru yaptığımızdan emin değiliz ki sizi düzeltelim. Muhtemelen kimse emin değildir. Yaptığımız şey çoğu zaman tahminlerde bulunmak. Ne zaman bilgileri test ederiz, deneyler yoluyla kanıtlarız o zaman “şöyledir” diyebiliriz. Ama o zamana kadar hiç bir yorum “mutlak doğrudur” anlamına gelmez. Dolayısıyla düzeltmek gibi bir şey de olamaz. Ancak “newton” ile ilgili örneğiniz tartışılır. İcma vardır diyebilirsiniz, ama “teorisini kanıtlamamış olsaydı” muhtemelen diğer bilim adamları da bu konuyu belki uzun zaman gözardı edeceklerdi. Özellikle ifade etmeliyim ki, bizim anlayışımızda “kafir” basit bir “hatadan” iibarettir. Düzeltilebilen bir eylemdir ve zaten kalıcı da değildir. Fikrinizi beğenmemiş olmak, sizi kafir yapmayacağı gibi, böyle bir konuma düşmüş olmanız da bizim açımızdan bir anlam taşımaz. Çünkü bu sizi ilgilendirir. Hiç kimse bir başkasının pozisyonunu sorgulama hakkına sahip değil. Dolayısıyla sizin bulunduğunuz çevrede böyle yapanlar olabilir belki, ama biz değiliz. Kişisel anlamda sizi asla sorgulamayız ve suçlamayız. Bizim söylediklerimiz veya eleştirilerimiz tamamen kendi algımıza, anlayışımıza ve görüşlerimize göredir. Dolayısıyla size ne yapmanız gerektiğini söyleyemeyeceğimiz gibi, “kesin doğrular” anlamına da gelmez. Bazı deneyler yaptık, onlarla ilgili sonuçları metin haline getirdiğimiz zaman sizlerle paylaşırız, aksini ispatlayamadığınız sürece bu Doğru olur. Ama biz bunları henüz paylaşmadık. Çünkü tek bir very ile doğrulanamayacağını düşünüyoruz. Keşke sizzler de yapsanız, böylece karşılaştırma fırsatı ortaya çıkar ve yanlışlar da anlaşılabilir olur. Tamamen teorik düzeyde yorumlar yapmak çok anlamlı değil. Herkes her şeyi söyleyebilir, herkes dilediği gibi anlayabilir. Ama bilimsel bir test sonucu kalıcı olacaktır. Böylece “filan şöyle dedi, falan böyle dedi” demekten de kurtulmuş oluruz. Elbette cevap vermek zorunda da değilsiniz. Görüşlerinizi paylaşır ve bize gore eksik olan yerlere temas ederseniz bundan faydalanırız. Söyledikleriniz bizim aklımıza uygun düşmez ise, fikrimizi savunmaya devam ederiz. Herhalde bunda da bir sakınca yoktur. Saygılar sunuyorum

Sam Adian
15.10.2013
04:29

Doğal Mana ile ilgili bir detay önemli olabilir.

Daha önce "ISTILAH"ın sözlükleri nasıl etkilediğini ve sözlük içeriklerine nasıl girdiğini yazmıştım. Bundan başka problem şudur: Bugün, Kur'an ın anlaşılmasına konu edilen "mana"yı "araplar" bilmiyor. Bedeviler de bilmiyor. Anlamıyorlar. Söz konusu ayetleri onlar okuduklarında "ilmi" çalışmaların ortaya koyduğu manayı veremiyorlar. Eğer dilin doğal seyri, gelişimi önemli ise ve eğer bizim buna göre davranmamız gerekiyor ise, bu durumda sözlükler yanlış olmalı, yok eğer dilin doğal seyri bizim için önemli değilse, bu durumda muhataplarının neden anlamadığını sorgulamak gerekir. Mesela konu olan "el-Fulk" kelimesini bir araba söylediğiniz zaman, bu kelimeyi "gemi" olarak değil, "yıldız falı-astroloji" gibi anlıyor. Burada bir sorun yok mu?

Sam Adian
15.10.2013
04:47

INSAN-BEŞER ilişkisine daiir bir örnek vermek gerekirse eğer:

SERVER bunun için iyi bir örnek olabilir. Eğer gerçek bir server gördüyseniz çalıma sistemi neredeyse aynıdır.

Büyük bir alan içerisinde, merkezde tek bir "Merkezi işlemci" vardır, buna bağlı yüzlerce hard drive. Eskiden hard drive bağlantıları kablo ile sağlanırdı, bu nedenle bir odanın içine kilometrelerce kablo döşemek gerekirdi. Ama günümüzde artık buna ihtiyaç yok. Kablosuz olarak da aynı işlem yapılabiliyor.

Bir odayı düşünün, ortasında büyük bir CPU (merkezi işlemci) ve duvarlarda yüzlerce kimi durumlarda binlerce hard drive. Aralarında hiç bir kablo bağlantısıyok ve hepsi aynı anda tek bir işlemci tarafından kontrol edilir çalıştırılır.

Hard Drive ların çalışmasına tanık olabilirsiniz, yapılan işlemler digital olsa bile, veri akışı görülebilir bir işlemdir. Oysa CPU nun çalışmasına tanık olmanız neredeyse mümkün değildir. Çünkü içerisinde hareketli hiç bir şey olmadığı gibi, tamamen statik durumdadır. Ancak işlemci olmadan hard drive lar kendiliğinden çalışamazlar. Merkezi işlemciden gelen komutlara göre çalışırlar ve geri bildirimde bulunurlar.

ELbette bu bizim burada özetlediğimizden çok daha detaylı ve kaarmaşık bir şeydir ama görünen kısmı ile üzerinede düşünmeye değeceğini düşünüyoruz.

Sam Adian
15.10.2013
04:57

Aklımıza şöyle bir soru gelecektir: Hard drive'lardan biri veya birkaçı arızalandığı zaman veya normal çalışamaz hale geldiği zaman ne olur? sistemi bütünüyle kapatmak mı gerekir?

İşin bu kısmı da ilginç sayılabilir, hayır sistemi kapatmak gerekmez. Basitçe tek bir harddrive ile CPU arasındaki iletişimi kesersiniz, harddrive yi yerinden çıkarıp çöpe atarsınız. Yerine yenisini koyarsınız ve çöpe attığınızın üzerinde olması gereken bilgiler olduğu gibi yenisine aktarılır. Yani bozulan bir üniteyi çöpe atmakla hiç bir şey kaybetmiş olmazsınız. Ve üstelik bunu yapaken sistemi kapatıp yeniden açmanız veya çalıştırmanız da gerekmez. Sistem çalışmaya devam ederken siz gerekli değişikliği yapabilirsiniz.

Hüseyin Kayahan
16.10.2013
07:18

"gelecek nesillere tahrif edilmiş yorumlar bırakmak" gibi yorumlar ilmi yorum değildir. İlim sonuçları düşünerek yapılmaz. Orada kriter doğru mu, yanlış mıdır? Bir şeyin faydalı veya zararlı olması ekonomiyi, iyi/güzel veya kötü/çirkin olması dinler/ahlakı, adil ve zulüm olması da siyaseti/yönetimi ilgilendirir. İlim sadece doğru yanlış kriteri ile çalışan bir müessesedir. Her doğru iyi/güzel, faydalı, adil olmak zorunda değildir. Örneğin, bu çok zararlı bir şey olur diye atom bombası yapmamak, onu düşünmemek ve araştırmamak ilmi bir yöntem olamaz. Onun ne işe yarayacağı ve nerede kullanılacağı ilmin konusu değildir. Gerçekten böyle olsa bile tahrif edilmiş olmak ilmin konusu değildir. Matematikte yorum test etmek kolaydır, hesaplarsınız sonuç yoruma uygunsa doğru olur. Fizikte, kimyada da, biyoloji de böyledir. Sosyal bilimlerde bu (şimdilik) biraz zor görünüyor.

Dil ve edebiyat bir sosyolojik bilimdir. Yoksa değil midir? Eğer dillerin kuralları vardır, o kurallar binler yıl içinde maşeri olarak ortaya çıkmıştır ve o dil kurallar içinde çalışır diyorsak; ki ben böyle diyenlerdenim, o zaman yapılacak test yorumun o kurallara uygun olup olmadığıdır. Kuralara uygun ama hayata uygun değil ise zaten o elimine olacaktır ve endişeye gerek yoktur. Yani o şey uygulanamıyor demektir. Ama her düşünce, kuram, varsayım, teori öncelikle dilin yapısına uygun olmalıdır. Ama kuralsız bir dünyada yaşamak isteyenler için elbette her türlü kural kayıtlıyıcı değildir. Bana göre (bakınız bundan sonra söylediğim cimle ilmi değildir.) kuralsız bir sosyal hayat, kuralsız bir dünya, kuralsız bir evren işlemez.

Saygılarımla.

H. Kayahan

Sam Adian
16.10.2013
18:16

Sayın Kayahan

Tam olarak sorunu anlamış değilim,

Sosyal bilimler, hukuk vs. bilimdir. Buna benim bir itirazım yok

Dil üzerinde de bilimsel çalışmalar vardır ve zaten bilinenşeylerdir buna da itirazım yok.

"ilmi" olanın ne olduğunu tartışmamız gerekiyorsa eğer: Bir kelimenin, işlevsel anlamının fiziki şartlara uygunluğu arasında nasıl bir "ilmi" bağlantı vardır bunu anlayamadım, çok özür dilerim.

Yani, bir ayet, kadim bir metin, bir mana ihtiva ediyor ve oradan anlamamız gereken şeyin "sosyal hayata uygun olması" gerekliliğini mi söylüyorsunuz? Acaba burada sorun, sosyal hayatın veya bilimin "temel metni" olan bir şeyi, varsayımsal düzeyde bir bilime mi uydurmalıyız yoksa hipotez olarak alıp oradan bilim mi üretmeliyiz? Hangisini yapmalıyız?

İlmi olmayan nedir?

Geçmişte, Kur'an daki kelimeler, ayetler, günün şartlarına göre "mana" verilerek yorumlandı. Bu gerçekte ayetin ifade ettiği mana olmamasına rağmen. Bunun adına da ISTILAH dendi. Ve bu bize miras bırakıldı. Bugün pek çoğumuzun savunduğu, geçmişin ISTILAHI ve ISTILAHI METODU nun "ilmi" olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

Bizim bildiğimiz, "ilim" denilen şey, her şeyden önce, referansına uygun, çelişkilerden arınmış ve "gerçekçi bir fayda" temin edebilen verilerden ibarettir. Eğer bir alanda herhangi bir çalışma yapacaksanız, bir hipoteziniz varsa, bir teoriniz varsa, bunu kanıtlamak isterseniz, bunun bilimsel yöntemlerini kullanır ve kanıtlarsınız. Bunu siz üretirsiniz. Çalışmanızı nasıl yapacağınıza, hangi yöntemlerle teorinizi doğrulayacağınıza siz karar verirsiniz.

Peki, Kur'an ın hipotezlerini nasıl kanıtlayacaksınız? Hangi yöntemle ve hangi kuralla? Kitabı gönderen, hangi kurallara göre bunları sorgulamanız gerektiğini söylemedi kimseye. Allah kelimesine "Başkan" manası vererek mi?

Geçmiş ne yapmıştı? Takıldığı her kelimeye "şöyle de olabilir böyle de olabilir o zaman şöyledir" dememiş miydi? Bugün biz neden şikayet ediyoruz? Veya sizin şikayetiniz nedir? Eğer ıslah edilmiş metin sizin için yeteri kadar "ilmi" ise, neden şikayet ediyorsunuz? Elbette ilim, ortaya koyduğu sonuçlarından da sorumludur. Sadece "ben kurallara uydum, gerisi beni ilgilendirmez" demekle ilim olmuyor. Ortaya koyduğunuz sonuçların hayata etkilerini de hesaba katmanız gerek. Bu da gelecek demektir.

Veya bizim eleştirdiğimiz gibi, "bir manayı farklı farklı kelimelerde de kullanmak" ilim olabilir mi? Bu dilin hangi kuralına veya metoduna uygundur? Türkçe'de aynı anlama gelen kaç kelime sayabilirsiniz? Mesela "Gitmek" kelimesini kaç farklı şekilde ifade edebilirsiniz? Neden söz konusu olan Kur'an olunca, "e bu da bu anlama gelir, şu da bu anlama gelir" gibi bir "METOD" sergileniyor? Bunun ilmiliği nerede?

Biz kuralsız değiliz, kendi kurallarımızı kendimiz koyarız. Bizim kurallarımızı kimseye beğendirmek durumunda da değiliz. Elbette sizler de değilsiniz. Sizler de kendi kurallarınızı koyarsınız ve ona göre hareket edersiniz.

Biz özetle dedik ki, kur'an da kullanılan her kelimenin bir manası ve hedefi vardır. Mesela INSAN ve BEŞER kullanıyorsa bunların bir anlamı ve bir hedefi vardır. Yine biz dedik ki, bunun için "bilimsel deneyler" yapmak en iyi çözümdür. Çünkü, dilin kemiği yok, herkes her şeyi söyleyebilir. Hiç birinin ispati yok. "E bu kelime şu manaya gelir....." Tamam, kabul, gösterin o zaman, Kanıtlayın. İlim budur kanıtlarsanız ilim olur.

Kur'an ın sosyolojik önermeleri de vardır. Hukuk alanında da vardır, psikoloji alanında da vardır. Ama bunlar da bilimsel olarak kanıtlanmadıkça, söylenenlerin hiç biri doğru değildir bize göre. Çünkü bunlar da birer bilimdir. Eğer bunlar bilim olmasaydı, Kur'an ın önerisi de olmazdı.

Bizim amacımız veya hedefimiz, ne sizi, ne de başkalarını suçlamak değil. Herkes, dilediği her şeye inanabilir ve dilediği gibi yaşayabilir. Biz kimsenin kişisel inançlarını, yaşam biçimini vs. eleştirmeyiz ve sorgulamayız. Bizim eleştirdiğimiz, itiraz ettiğimiz veya katıldığımız şey, sadece "kur'an" ile ilgili olan şeylerdir. Çünkü bu alan, bütün insanlığı ilgilendirmektedir. Bu kimsenin kişisel tercihi değildir, yaşam biçimi değildir. Birileri "kur'an a göre bir yaşam biçimi benimsemiş olduğunu söyleyebilir" ancak bu Kur'an değildir, kişinin kendi tercihidir ve biz ona karışmayız. Ama bir ayet üzerinde fikir beyan ederken, bu herkesi ilgilendiren bir alandır. Buraya itiraz ederiz veya katılırız.

Saygılar

Sam Adian
16.10.2013
18:41

Bir nokta benim dikkatimi çekiyor

genellikle buradaki tartışmalarda, konuya ilişkin eleştirilerde veya sorularda cevaplanması gereken veya açıklığa kavuşturulması gereken noktalara işaret edildiğinde, yapılan yorumlar, konunun muhteviyatı ile ilgili değil, "ilmi değildir" gibi, aslında subjektif bir mecraya kaydırılarak bir nevi topu taca atarak konudan uzak yaklaşımlar ortaya konuyor.

Bir sorunun veya bir eleştirinin, veya bir önermeye ilişkin "bakın şuralarda boşluklar var" demenin "ilmiliği" nasıl ölçülebilir?

Bundan başka, "gelecek" dediğimiz şey nedir? Var olan ama bizim ulaşamadığımız bir şey midir yoksa, bizim kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bir şey midir? Eğer var olan ama bizim ulaşamadığımız bir şey ise, uğraşıp didinmemize, çabalamamıza hiç gerek yok. Nasılsa hayat devam ediyor ve biz ulaşabildiğimiz yerine kadar ulaşmış oluruz. Bunun için çaba göstermeye gerek yok.

Yok eğer "gelecek" dediğimiz şeyi biz inşa ediyorsak, o zaman bugün ne yaptığımız önemlidir.

Bize göre gelecek, bugün ne yapıyorsak odur.

Sam Adian
16.10.2013
18:44

Konuya ilişkin olarak

Biz bilmek istiyoruz, merak ediyoruz, "kelimelerin anlamlarını dilin kuralları değiştiriyor mu?" Mesela, "Gelmek" kelimesi mazi formunda olunca "geldi" muzari formunda olunca "atladı" manasına mı gelir?

Eğer böyle ise, konuşulan, kullanılan dillerin hepsi yanlış olmalı.

Saygılar

Hüseyin Kayahan
17.10.2013
07:53

Sosyal bilimlerin dışında kalanlara bir genelleme ile pozitif bilimler denirse; bunların metodu olayı laborauvarda test etmektir. Bir olay aynı koşullarda ve her defasında aynı sonucu veriyorsa onu doğru kabul ediyorlar. Bir şey denenemiyor ve denendiğinde de aynı sonucu vermiyorsa onu doğru kabul etmiyorlar. Olay denenebilir ise onu ilmi kabul ediyorlar ve her deney aynı sonuçu veriyorsa o zaman onu da kat'i kabul ediyorlar. Kabaca ve kısaca ilmi metod budur.

Sosyal bilimlerin konusu calculabel, sayılabilir değildir ama son yüzyılda bunun için probabl, ihtimaliyat matematiği geliştirilmiş ve sosyal olaylar bu matematikle test edilmeye başlanmıştır. Kuran ile uğraşanlarda; her iki matematiği bilme ve uygulama, hemen hemen yok gibidir. Konu hesap kitaba gelince gerilmeler başlamaktadır. Bu yüzyılda istatistik matemetiğinin Kuran müntesipleri tarafından da kulanılmaya başlayacağını ve iyi şeyler ortaya çıkacağını zannediyorum. Kendi ifadelerinizle sizin bir takım deneyler yaptığınızı öğreniyoruz. Bu, bana göre iyi bir şeydir.

Kurallar anlamları değiştirir mi, demişsiniz. Kuralları koyanlar kendi kafalarından kural koyamazlar. Hayatta yaşayan farklılıkları sadece tespit ederler. Mesela Türkçe vurgulu bir değildir. Bu durum, dilciler söyledi diye böyle olmuş değildir. Tonlama ile vurgu yapılan diller vardır, Türkçe bunlardan değildir. Arapça'da da vurgu harflerle yapılmaktadır. Türkçede vurgu var mıdır ve vurgu ne ile yapılmaktadır? "Ali okula gitti" ile "Okula Ali gitti" cümlesi görünüşte aynıdır ama aralarında bir fark vardır. İkinci cümlede Aliye vurgu vardır, okula giden Alidir, denmiştir. Şimdi bu kuralı dilciler, gramerciler koymuş değildir. Geçenlerde Karagülle; Türkçede de "tüzel kişilik" olduğunu, bunun küçük bir kalıntı olarak çoğul kalıplarında görüldüğünü, söyledi. "Adamlar geldiler" ve " Adamlar geldi" cümlelerinin ikisi de doğrudur. Kusurlu cümleler değildir, belağat açısından bir sorun yoktur. Peki arada ne fark vardır? Birinci cümlede gelenler sadece kalabalıktır, kitledir; ikinci cümlede gelenler ise bir teşkilattır.

Topluluk bunu bu şekilde geliştirmiştir ve dilci; var olan bu olayı yakalamış ve ifade etmiştir. Bütün dilcilerin yaptığı bundan ibarettir. Bu, her dil için de böyledir. Geçmişte, filan ayet şu manaya gelsin, falan kelime bu manaya gelsin, dolayısıyla şöyle bir kural icat edelim diye bir çalışma yapılmamıştır ve zaten bu da mümkün değildir. Dillerin kuralları da, yabancılar o dilleri öğrenmeye başladıklarında özellikle de, Arapların dışındaki kavimler Kuranı öğrenmeye başladıklarında tespit edilmeye başlanmıştır. İslamiyet sadece Araplar arasında kalsaydı, zaten hepsi doğal olarak kurallı konuştukları için bununla uğraşmazlar veya çok sonraları buna gerek olurdu.

Vurgulamaya çalıştığım başka bir nokta ise birinin yaptığı işi; "sen böyle yaparsan yarınki insanlara şöyle bir kötülük yapmış olursun" şeklindeki yaklaşımın ilmi olamayacağı idi. Bunu daha fazla açmam gerektiğini düşünmüyorum.

Kişinin niyetine, eylemine yönelik kritikler sübjektif olur. Sen bunu söylemekle şöyle yapmak istiyorsun, sen böyle değil de şöyle yap; gibi yaklaşımlar pozitif değil. Cümlenin veya kelimenin böyle bir manası yoktur, bu verdiğiniz karşılık, başka bir ayette anlamsız bir mana oluşturmaktadır, vs. şeklindeki kritikler katkı sağlayacaktır. Geçmiştekiler şöyle OBJEKTİF bir kural söylemişler: Ne düşünürsen düşün, yeter ki, Kuranın tamamına uygulanabilsin, kendi içinde çelişki olmasın ve hayatla da çelişmesin; yani hayata da uygulanabilsin ki; hayali bir şey olarak kalmasın. Burada ne konu yönlendirmesi, ne cehennem korkutması, ne toplulukları ifsad edersiniz tehditi, vs. var. Laboratuvarı böyle kurmuşlar; KENDİ İÇİNDE ÇELİŞKİ OLMASIN, HAYATLA ÇELİŞMESİN VE HAYATA DA UYGUN OLSUN.

Saygılarımla.

H.KAYAHAN

Sam Adian
17.10.2013
20:36

Sayın Kayahan İlk başta: “Vurgulamaya çalıştığım başka bir nokta ise birinin yaptığı işi; "sen böyle yaparsan yarınki insanlara şöyle bir kötülük yapmış olursun" şeklindeki yaklaşımın ilmi olamayacağı idi.” Haklısınız bunu açmaya gere yok, bizim söylediğimiz, burada kötülük yapacağınız kişi kendinizdir. Yani bizleriz. Yani kendi kendimize yapmış oluruz ne yaparsa. Bizim söylediğimiz ve anladığımız budur. Bu manada da kullandım. Kurallar anlamları değiştirir mi? Evet soru özetle buydu. Ancak, sizin açıklamanız sorunun cevabından çok, “şöyle yapıldı böyle yapıldı” ile ilgili şeyler ki zaten hepimizin bildiği şeylerdir. Biraz daha netleştirmeye çalışabilirim belki: Mesela: “geldi”, “geliyor-gelir”, “gelmek” Zannediyorum “gelmek” kelimesinin bu formları dilin kuralları ile ilgilidir. Eğer sizi yanlış anlamadıysam. Buna zaten bir itirazımız yok. Elbette bunlar dilin doğal halinde var olan şeylerdir burada bir sorun yok. Ama benim sorduğum soru, meselenin bu kısmı ile ilgili değildi. Dedim ki: “gelmek” kelimesini “atlamak” olarak anlayabilmek veya anlamak veya bu manaya getirmek için “nasıl bir dil kuralı vardır?” idi. Yani kelimeyi dilin kurallarına uygun olarak “hangi formda” kullanırsak, “gelmek” fiili, “atlamak” manasına gelir? (Arapçayı kastederek elbette) Devamında da şöyle bir soru vardı: “Siz Türkçe’de “gelmek” fiilini “kaç farklı kelime ile ifade edebilirsiniz” diye sormuştum. “adamlar geldi” ve “adamlar geldiler” bunu açıklamaya yetmiyor. Bunları sormamın gayesi ise, “ISTILAH” denilen mesele yüzünden idi. Bizim kanaatimiz, var olan uygulamayı sürdürmeyi benimsemiş olanlar (mesela sizler) “ISTILAH” kavramını “mazur” göstermek veya “masum” hale getirmek için “dil kurallarına” sarılıyorlar. Yukarıdaki soruların karşılığı “ingilizce’de” yoktur. “Çince” de yoktur. “Türkçe” de de bildiğimiz kadarıyla yoktur. Bize göre “Arapça”da da yoktur. Ama nedense “kur’an” söz konusu olduğunda, bütün bu sorular “günah”mış gibi itiliyor ve hiçbir cevap üretilmeksizin (elbette bilimsel) Dilin kurallarını kimin koyduğu, kimin keşfettiği veya kimin uyguladığı bir anlam taşımıyor burada. Dilin kurallarını en katı haliyle kabul etseniz ve uygulasanız bile böyle bir sonuca ulaşamazsınız. Biz de bunun için “niçin” diye sormuştuk. Çünkü, Ayetlere verilen anlamların daha önce ifade ettiğim gerekçelerle, “doğal” olmayan mecraya kaydırılıyor. Aslında bunu kimse inkar etmiyor. Sayın karagülle’nin de “ıstılah olmadan Kur’an ı anlamamız mümkün değildir” gibi bir cümlesini hatırlıyorum. Tam bu noktada da, “ilim metodu” dediğiniz şey gündeme geliyor. “hangi ilmi metodoloji ile” buna “ilmi” denilebilir? Matematikte bir denklemi çözerken bilinmeyenleri ararsınız. Bilinenler üzerinden bilinmeyenleri bulmaya çalışırsınız. Ama Kur’an da bir denklem yok ki…. Bizim anlamıyor olmamız, o cümlenin veya ifadenin “bilinmez” olduğu anlamına nasıl gelebilir? Ve bu bize nasıl o cümlenin içindeki kelimelerle oynama hakkı verir? (Elbette mana açısından) Kur’an yeni bir dil üretmediğine göre, yeni kelimeler icad etmediğine göre, kullanılan her kelimenin bir anlamı zaten vardır. Öyle değil mi? Geçmişe yaptığımız atıf, kullanılan yöntemle ilgilidir. Çünkü, aynı yöntemi sizler de kullanıyorsunuz. Belki küçük farklılıklarınız vardır ama büyük oranda aynı prensipleri benimseyerek okuyorsunuz. Dolayısıyla burada “geçmişe” atıf yapma zorunluluğu ortaya çıkar. Çünkü bunu siz keşfetmediniz, bu prensipleri veya metodolojiyi siz ortaya koymadınız. Öyleyse ne olup bittiğine bakmak gerekmez mi? “ne düşünürsen düşün, yeter ki, Kuranın tamamına uygulanabilsin, kendi içinde çelişki olmasın ve hayatla da çelişmesin; yani hayata da uygulanabilsin ki; hayali bir şey olarak kalmasın. Burada ne konu yönlendirmesi,” Bu ifadenize büyük oranda katılıyor olmakla birlikte, temelde dikkate alınması gereken noktayı göz ardı ettiği için bize uygun değildir. Geçmişin koyduğu bu kural, “serbest” olmakla birlikte, “Manayı” değiştirme yetkisi de tanıyor. Oysa Kur’an ın böyle bir şeye izin verdiğine delalet edebilecek tek bir cümlesine rastlamadık biz. Tam aksine, “mananın” dahi değiştirilmeden anlaşılması gerektiğini anladık. Hangi dile çevirirseniz çevirin, hangi dile göre yorumlarsanız yorumlayın, kelimelerin anlamını değiştirdiğiniz zaman, metni de değiştirmiş olursunuz. Böyle yaptığınız zaman ortaya koyduğunuz şey “kur’an “ değil, herhangi bir şey olur. İşte bizim takıldığımız en önemli noktalardan birisidir bu. Siz dilediğiniz gibi bir mana verin ve metni böylece değiştirin ve sonra buna “Kur’an” deyin. Elbette bu da “din” olsun. Böyle yaptığınız zaman bu nasıl mümkün olur? Amacımız sizin anlayışınızı veya fikrinizi değiştirmek değildir. Bize göre bu bir metod bile değildir. Çünkü bu, metnin bütünlüğü içerisinde sayılamayacak kadar fazla çelişkilere nede olur. (zaten oluyor da) Bir kelimeye bir anlam verir ve onu her yerde kullanırsınız (eğer kelimenin anlamı verdiğiniz şey değilse) ve böylece gerçekte ifade edilmek istenen şeyi bağlamından koparıp almış olursunuz. Ayırmış olursunuz. Böyle yaptığınız zaman metnin bütünlüğüne nasıl adapte edebilirsiniz? Bunu yapabilmenizin tek yolu vardır, başka kelimeleri ve başka cümleleri de değiştirmeniz gerekir. Metnin pek çok yerine müdahale etmeniz gerekir. Bu da bize göre ne “ilimdir” ne de “metod”dur. Velev ki bunu yaparken “ilmi” yöntemleri kullanmış olsanız bile. Gelelim sizin algılamanıza. Verdiğiniz örnekteki gibi, tüzel kişilik, kalabalık şeklindeki algılamanıza. Aslında buna kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum, temelde bizim de yok. Ancak, bunu yapmadan önce, metni “standart bir metin” olarak değerlendirdiyseniz eğer. Yani, siz orijinal metne, “adamlar geldi” manasını verirsiniz, sonra da yapacağınız “bilimsel çalışma”da hangi kavramı nasıl anladığınızı açıklar ve ona göre bir fikir geliştirirsiniz. (bize göre buna da gerek yoktur, çünkü Kur’an ın, sosyolojik anlamda, hayata dair hiçbir aşamada herhangi bir sınırlaması yoktur . Siz hayatınızı dilediğiniz gibi zaten düzenleyebilirsini. Bunu yaparken “kur’an böyle söylüyor” demenize gerek yok. ) Mesela batılı düşünürlerin pek çok görüşü Kur’an anlayışı ile örtüşür. Örtüşmeyenler de vardır mutlaka. (ama müslümanca anlayışın kilerin de örtüştüğünü söyleyemeyiz) Burada diyebiliriz ki, Bu düşünür veya bilim adamı Kur’an dan yararlanmıştır. Olabilir ve bunun için herhangi bir sınırlama da yoktur. Ama o düşünür, fikirlerini ortaya koyarken “bu Kur’an dandır” dememiştir. Buna rağmen bugün tartışıldığına göre, ortaya konulan sonuçlar değerlidir, isabetlidir (az veya çok) ve insanlar bunu benimsemişlerdir. Diyelim ki bir “kanun” yapıyorsunuz. Yapacağınız kanun “anayasa”ya aykırı olamaz. (hukuki olarak) Ama kanunda “bu anayasaya aykırı olmadığı için” gibi bir cümle kullanmayacağınız gibi, “anayasanın filan hükmü sebebiyle” de demezsiniz. Ama o yine de kanun olur. Bize göre Kur’an “prensipler” bütününü oluşturur. Her alanda, bilimsel prensipleri verir. Temel prensipleri gösterir. Bundan sonra siz hayatınızı dilediğiniz gibi yönetirsiniz…. Dilediğiniz kuralları benimsersiniz ve uygularsınız. Burada Kur’an ın veya “Allah”ın işi yok. (Elbette bize göre) Çünkü, sıkça kullanılan “Allah şöyle dedi” “Allah şöyle demek istiyor” gibi cümlelerin hiçbir değeri yoktur. Anlamı da yoktur. Bir yandan “Allah’ı tanımıyoruz, tanımlayamayız” diyeceksiniz, öte yandan “Allah şöyle dedi” diyerek sonuçlar üreteceksiniz. “elimizde metin var” cümlesi sıkça başvurulan bir mazerettir bize göre. Evet elimizde bir metin var da, bu metnin “Allah’a” aidiyetini nasıl kanıtlayacaksınız? Son olarak, “kritik” etmekle ilgili cümlenizi zaten yapıyoruz biz. Bunları benimsemek veya benimsememek, doğruluğunu araştırmak veya kelimenin gerçekte ne anlam ifade ettiğini irdelemek tamamen sizin bileceğiniz bir iştir. Ama bunu yaparken, Metni hayata uydurmak değil, metni “içerdiği mana” çerçevesinde anlamayı hedef alırız. Böyle yaptığımız zaman, ne bir çelişkiye, ne de doğal halatın akışına müdahil olabilecek bir sonuç çıkmayacaktır. (Çıkmıyor da), Hangi kelemeleri hangi gerekçelerle irdelediğimizi de yazdık. Saygılar.

Sam Adian
17.10.2013
20:57

Evet elimizde bir metin var da, bu metnin “Allah’a” aidiyetini nasıl kanıtlayacaksınız? Bu cümleye şöyle bir cevap verilecektir muhtemelen: “metnin kendisi söylüyor” Burada da sorunlarımız var. Metnin kendisinin söylediği şeyi de kanıtlamak gerekir. Gerçekten “Allah’a ait olduğunu mu söylüyor?” Yoksa sorun “Allah” kelimesina atfedilen “mana”da mıdır? Efendim, icma edilmiştir, icma vardır vs. Bunların bir değeri yok. Hiç kimse bilmediği bir şey üzerinde icma falan edemez. Böyle bir şey üzerinde kesinlik olmaz. Doğal olarak icma da olmaz. Yaptığımız deney ile ilgili “özet” bir bilgiyi daha once yazmıştım. Açıkçası, itiraz gelmesini de bekledik. Ne var ki bugüne kadar hiç kimsenin bu konuda tek bir kelime söylediğine tanık olmadık. Atladığımız bir yorum veya itiraz varsa lütfen hatırlatınız. Bu da bizim, “bilimsel verilere ne kadar ehemmiyet verildiği” noktasında düşünmemize neden oldu. Anlaşılan o ki, “ilim” denilen şey, “uygunluk” derecesine gore anlamlı oluyor. Yoksa bilimsellik çok da önemli değil gibi görünüyor. Saygılar

Hüseyin Kayahan
17.10.2013
22:24

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ (45)

Kitap’tan sana vahyolunanı oku; namaz kıl; muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor; Allah’ı anmak en büyük şeydir! Allah Yaptıklarınızı bilir.[45]

Normalde "kitabı tilavet et" demesi gerekirdi. Marife olunca ya bilinen bir kitabı (Kuranı) anlardık; ya da bütün kitapları. Ne yazık ki burada da kurallar var...

Kıraati ezbere, bakmadan okuma, Tilaveti de bir şeyi yüzüne bakarak okuma olarak veriyor sözlükler. Siz belki başka bir doğal anlam biliyorsunuzdur.

Kitap bize vahyediyormuş (elbette bununda ne olduğunu siz daha iyi açıklayabilirsiniz) ve o vahyi okumamız emrediliyor. Bana göre kitabın bize vahyi; ondan bize gelen ilhamdır. "KE" herkese ayrı ayrı emirdir, herkese başka vahiy gelir, öyle olmasa KE yi ayrıca belirtmezdi, "ileyke" demezdi ve cümle eksik de olmazdı.

Sahi kitap kimin? Yanlış hatırlamıyorsam, size göre kitap Rabbindir ve Rab, Rahman, maliki yevm iddin ve Allah ayrı ayrı varlıklardır. Bunu tartışmıştık ve bize göre delillerle reddetmiştik.

Hüseyin Kayahan
17.10.2013
22:42

Yukarıdaki Ayet Ankebut 29/45 idi.

Allahın işlevsiz olduğuna kadar gelmiş, biz sizin argümanlarınızı ve sistemin mantığını aşağı yukarı anlamış ve bize göre de itirazlarımızı yapmıştık. <siz de cevaplar vermiştiniz. Herhangi bir ortak noktaya gelinememişti ve daha fazla tartışmanın bir faydası ve katkısı olmayacaktı. Şahsen ben bunun için o konulardaki tartışmayı kesmiştim.

Yaptığınız deneyin mahiyetini tam anlamadık

Hüseyin Kayahan
17.10.2013
23:08

Kitapta "ilmin olmadığı şeyi kafa yapma" diyor. Deneyinizin gayesi, yöntemi ve araçları, neticesi ne oldu biz bilmiyoruz. Nasıl yorum bekleyebilirsiniz ki? Birbirimize sorduk o cümleleri ama yapılmak istenenin ne olduğunu tam olarak anlayamadık. ANA SERVER İLE İLETİŞİM KURAMAYAN BEYİN İŞLEM YAPAMAZ mı, buna yönelik bir deney mi yapıyorsunuz?

Mesela biz İcmasız olmaz desek, siz de İcma diye bir şey yoktur deseniz ve tartışmadan sonra görüşler değişmese ne yapmak lazımdır? Herkes kendi yoluna gider, değil mi? Ayet "leküm diniküm, ve liye din" diyor. benimki bana, sizinki size... Hızır da Musaya "haza firakun beyni ve beynek" diyor. Bu, benimle senin arasındaki ayrılıktır. Bundan sonra beraber bir şey yapılamaz.

Bizler birbirimizin ne bildiğini, nelere ilgi duyduğumuzu, iyi kötü yeteneklerimizi öğrenmiş oluyoruz. Yazdığımız yazılarda da, karşımızdakine; "size göre bu yazıda bir paradoks var mıdır?" diye sormuş oluyoruz ve kendimizi ve bilgimizi test ediyoruz. Katkı koyanlardan Allah razı olsun.

Kuranda 1700 cıvarında KÖK kelime vardır. Tüm versiyonları ile beraber de 85000 olması lazım. Size göre bu 1700 kökün DOĞAL ANLAMLARI NEDİR? EĞER LÜTFEDERSENİZ BÖYLE BİR SÖZLÜĞÜNÜZ VARSA BİR MAKALEDE YAYINLAYINIZ ORADAN İSTİFADE ETME İMKANI OLUR. 1700 det Türkçe kelime. Benim elimde herhangi bir doğal anlam sözlüğü yok. Ben mevaride bakıyorum. Orada da şu doğaldır, bu istılahidir diye bir ayrım göremiyorum.

Aklımızın erdiği kadarıyla en ilkel bir isim (fiil değil) bulup, ondan çıkarımlar yapıyorum. En doğalı, en organiği budur diye kabul ediyorum ama size göre yanlış yapıyorum, değil mi?

Saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
18.10.2013
10:32

Sayın Kayahan, Haklısınız, biz daha once “Allah” ile ilgili tartışmaların nereye kadar yapılabileceğini yazmıştık. Ama doğrusu “reddetme” noktasında ortada bir “delil” yoktu. Reddedişin tamamı “icma ve gelenek” lere dayalı söylemlerdi. Oysa icma dahi olsa, kitaptan delil olmadıkça bir değeri yoktur (kitaba dair ve bize gore tabii). Ve zaten ciddi bir itiraz da gelmemişti, metinler duruyor, yeniden gözden geçirebilirsiniz. Kaldı ki, “Allah” kavramı ile ilgili yorumlarınızı yaparken, görebildiğimiz kadarıyla bunun “tanımsız” olduğunu siz de söylüyorsunuz. (Akevler kastı ile) Bilinemeyen bir şeyin üzerinde nasıl “icma” edilebildiğini anlayamıyoruz doğrusu. Elbette burada “dil” kuralları da önemli olabilir sizing açınızdan. Siz buna önem veriyorsunuz, o halde kelimeyi de irdelemeniz faydalı olabilir belki. Bizim açımızdan bir problem yok. Fakat bir noktayı düzeltmekte yarar var. Biz “kitabın” değil, “vahyin” Rab tarafından olduğunu söylemiştik. Kitabın ise iktibas edildiğini ve düzenlendiğini de söylemiştik. Kitap kimseye vahyedilmedi, kimseye de ait değil. Zaten var olan kitaba dair temel prensipler, ipuçları verildi. Hepsi budur. Siz “ilham” alıyor olabilirsiniz, ama biz şimdiye kadar bir ilham almadık kimseden. Özellikle kitaba dair, alanları da görmedik. “Doğal” kelimesinin yerine ne kullanılabileceğini bilmiyorum. Siz biliyorsanız bana da söyleyin lütfen, ben de onu kullanayım. “Doğal” dan ne kasdettiğimizi de söylemiştim. Tilavet-kiraat meselesi. Bizim bildiğimiz sözlükler “kıraat” kelimesi için “okuma” manası veriyor. Bizim bildiğimiz sözlüklerde “yüzüne bakarak okuma” diye bir şey yok. Demek ki sizinkilerde varmış. Yine bizim bildiğimiz sözlüklerde “tilavet” okumak değil, “problem çözmek, uygulamalı çözüm, laboratuar uygulaması, Rehberli problem çözme” manalarını veriyor. Elbette ortada bir laboratuar olmadığı ve kimsenin de problem “deneysel” yollarla çözmek gibi bir sıkıntısı olmadığı için herhalde “tilavet” kelimesi “yüzünden okuma” manasına geliyordur. Bir şey diyemem elbette. Herhalde ayet “yüzünden okuyun” demiyor. Neyi okumamız gerekiyor? Bir metni mi, cümleyi, sözü? Ne işe yarayacak? Biz daha iyi bilmiyoruz, biz de öğrenmeye çalışıyoruz. Ama bunu yaparken mümkün olduğunca dikkatli olmak istiyoruz hepsi bu. Siz 1700 kök kelimenin hangi kurallara tabi olduğunu araştırırsınız, biz başka şeyler araştırırız. Ama biz bir kelimenin herhangi bir koşul altında olması gerekenin dışında bir manaya gelebileceğini Kabul etmiyoruz. Edemiyoruz. Ve siz hala, “gelmek” kelimesinin dilin hangi kuralına gore kullanıldığında “atlamak” manasına gelebileceğini söylemedinz. Bırakın arapçayı, Türkçe dilinde, bir kelimeyi, veya “gelmek” kelimesini kaç farklı kelimeyle ifade edebilirsiniz? Bu basit bir soru. Deneye gelince, özetle: Organizmanın kendi başına varolmasının mümkün olmadığı, bağımlı olduğu Organizmanın işlevsel olabilmesi için Bir control ünitesinin gerekli olduğu Bu control ünitesinin organizma ile birlikte olmadığı, ayrı olduğu Organizmanın uzaktan kumandalı bir araç, makine den başka bir şey olmadığı Akletmek, idrak, görmek, duymak vs. her türlü işlevselliğin organizmaya değil, programa bağlı olduğu (Beşer yani bizler de dahil olmak üzere) Gibi varsayımlardan hareket etmiştik. Dayanağımız da Kur’an idi. Sonuçta izole edilmiş bir ortamda organizmanın yaşayamadığını da gördük. Bu konuda geçmişte psikiyatrik araştırmalar çerçevesinde yarı izole edilmiş ortamda sağlıklı bir insanın kısa sürede çıldırdığı da yine deneysel olarak bilinmekte idi. Hedefimiz de şu idi: Varoluşun “bedene” bağlı olmadığı, beden olmadan da hayatın tüm fonksiyonları ile devam ettiği (etmesi gerektiği) ölüm sonrasının koşullarına ilişkin ipuçlarının bulunması, Varoluşsal iletişimin fonksiyonel olup olmadığının anlaşılması vs. gibi hedeflerimiz vardı. (Kur’an da bunlar zaten anlatılıyor) Yani, sizing ifadenizle “ANA SERVER İLE İLETİŞİM KURAMAYAN BEYİN İŞLEM YAPAMAZ” cümlesini biraz düzeltmek gerek. “Ana server=INSAN” ve sadece beyin değil, organizma tarafından kullanılan hiç bir fonksiyon kullanılamaz. Böyle bir deney yapmak çok zor olmasa gerek, sizler de yapabilirsiniz. Biz tekrar etmek ve daha ölçülebilir sonuçlara ulaşmak istiyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, teorik olarak bir şeyi hesaplayabiliyor olmak meseleyi çözmüyor, biz deneye başlarken, bize öğretilenlere yönelik (geçmiş, gelenek, kurallar vs. sizing dile getirdiğiniz her şey) “endişelerimiz” de vardı. “Ya yanlış anlıyorsak” diye düşünüyorduk. Emin değildik yani. Ama işin sonunda emin olduk. Yani “AMENU” olduk. Tabii bunu yapmakla çok şeyi reddetmiş de olduk. Şimdiye kadar anlatılanların pek çoğunun Doğru olmadığı sonucu ortaya çıktı. Şimdi daha çok şüphe duyuyor ve tereddüt ediyoruz. Demek ki “doğal” olan anlatılanlar değilmiş. Kelimelerin doğal anlamlarına ilişkin bir endişeniz varsa, “Kur’an Istılahları Sözlüğü” size ışık tutabilir. Hangi kelimenin ne manaya çevrildiğini bulabilirsiniz. Demek ki Mevarid yeterli değilmiş. Ama hala açıklamadınız. Neden bir arap “fulk” kelimesini duyunca “gemi” değil de “astroloji” anlıyor? (popular örnek olduğu için örneklemek iyi olur diye düşündüm) Önemli olabilir belki: Bizim itiraz ettiğimiz, geçmişin çalışmaları değildir. Muhtemelen onlar da birşeyler bulabilmek için çalıştılar. Veya amaçları başka idi. İster iyi niyetle olsun, ister kötü niyetle olsun bir şeyler yapıldı ve bunlar elbette değerlidir. Ama ne yazık ki, ortaya konulanlar ne geçmişin şartlarında ne de günümüz şartlarında işe yaramadı. Bize gore yapılanların bir amacı vardı ve bu da “toplulukları dizayn etme”ye yönelikti. Amacınız bu olduğunda, metni anlamak yerine, nasıl bir kural koyup topluluğu hizaya getirebileceğinizin peşine düşersiniz. Bize gore yapılan sadece budur. Bunun için Kur’an a ihtiyaç yoktur ama insanların “inanç” bağımlılığını da kullanmak işe yaramıştır. Saygılar

Sam Adian
18.10.2013
10:47

Önemli

Bize göre yanlış olabilir, ama ben size "yanlış yapıyorsunuz" demiyorum. Demek istediğim şey de bu değil.

Kelimenin manasının örtüşmediğini söyledim. Yaptığım şey budur. Size ne yapıp ne yapmayacağınızı söylemek değil.

Kaldı ki yıllar önce biz de sizler gibi düşünüyorduk. Ama dünyayı tanıdıkça bakış açımız değişti, yeniden irdelemeye ve araştırmaya başladık. Farklı yöntemler kullandığımızda çok ama çok farklı sonuçlara ulaştığımızı gördük, bu da yetmedi, denemeye başladık. Bulgularımızdan emin olmak istedik. Her şeyi yapacağımız iddiasında değiliz, ne kadarını yapabileeceğimizi de bilmiyoruz açıkçası. Ama şimdiye kadar yapabildiklerimiz, bize anlatılanların doğru olmadığını göstermeye yeterli oldu.

saygılar

Hüseyin Kayahan
18.10.2013
14:16

Ben "gelmek" kelimesine bir yerde "atlamak" manası mı verdim? Israrla soruyu devam ettirnce nerede kullandığımı merak ettim.

Bu konularda soruyu soran, sorulandan daha fazla bilgiye sahiptir, zannediyorum. Ben bir kaç defa medrese, imam hatip okumadığımı belirttim. Sarf, Nahiv, bina, maksut, avamil diye sıralanan eğitimden geçmedim. 35 yaşımda girdiğim ilahiyatta zar zor hazırlığı ve 1. sınıfı geçtim ama Arapçalardan kalarak. Hazırlıkta sarf ve nahiv göstermişlerdi. Beni yakın tanıyanlar ne kadar unutkan olduğumu bilirler. O Arapçadan da eser miktarda birşeyler kaldı, hepsi bu.

Dört tanedir de 4.yü şimdi hatırlayamadım. "Cae", "Eta", "Hacece" ve diğeri. Kuranda geçen gelmek olarak kabaca düşünebileceğimiz 4 kelime vardır. Kural olarak şunu söylemişler: madem ki farklı kelime kullandı, manası; yani karşılığı, işlediği fonksiyonu farklıdır, demişler. Bunu kuralcılar, usulcüler söylemişler, yanlış mı söylemişler. Kelime farklı ise mana da farklı değil midir?

Buradan hareketle, Allah, Rab, Rahman, Rahim, malik farklı varlıklar mıdır diyorsunuz? Siz de usul ve kural kullanıyorsunuz o halde. Belki de kuralı kendiniz koyuyorsunuz veya kurallardan tercihler yapıyorsunuzdur.

Temel olarak bir prensibimi tekrar söylemiş olayım:

BİLGİM ve İLGİM OLMADIĞI KONULARI meskutun anh olarak bırakıyorum, illa da cevaplamam gerektiğini düşünmüyorum. Hani Ebu Hanife olsa gerek bir şey sormuşlar da 40 gün sonra cevap vermiş ya; onun benzeri diyelim. O konuda henüz bilgim yoksa ve o konu benim çalıştığım ve ilgilendiğim konulardan değilse bilgisizce bir şeyler söylemek istemiyorum.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
18.10.2013
15:10

Sayın Kayahan “gelmek” kelimesini “atlamak” manasına kullanmadınız. Yani benim size sormamın mnaksadı, sizing bu kelimeyi böyle bir manada kullanmanız değildi. Tartışmaların içerisinde, “dilin kuralları”na ısrarla atıf yaparak, mananın bu kurallar içerisinde olması gerektiğini söylediniz özetle. Ben de bunun üzerine size bu soruları sordum. Çünkü siz, her fırsatta “dil kurallarına” atıf yapıyorsunuz. Şuradan çıkmıştı, Sözlüklerde kelimelere verilen 10 anlamın yanında bir iki farklı anlama atfen idi. Mesela Fulk kelimesinin anlamlarına bakınız, “gemi” anlamı diğer anlamlarından sadece bir tanesidir ki bunun da bazı illetleri var. İnsan ister istemez düşünmek zorunda kalıyor, “astroloji” nerde “gemi” nerde. Aralarında bir ilişki bile yok, hani gemiler gece yıldızlara bakarak yollarını bulurlar gibi platonic bir yorumdan kaynaklanıyor da olabilir elbette ama ne olursa olsun, dilin böyle bir kuralı yoktur. İkinci bir sebep daha vardı, sizing de belirttiğiniz gibi, birden çok ve farklı kelimelere aynı anlamın verilmesi meselesi idi. Bu yüzden de Gelmek kelimesini kaç farklı kelime ile ifade edebilirsiniz diye sordum. Siz de söylüyorsunuz eğer “cae” ile “eta” aynı manada ise niye iki kelime var? Kur’an açısından söylüyorum elbette, yani “gelmek” kelimesinin karşılığı olarak bir yerde “cae” bir başka yerde “eta” kullandığı zaman bu ne anlama gelir? Böyle bir metin güvenilir olabilir mi? Elbette her kelimenin farklı manası ve hedefi vardır. Kur’an da iki kelime yoktur ki aynı manada kullanılmış olsun. Bunu daha once defaatle ifade ettik. Elbette kurallarımız, metodumuz var. Bizim metodumuz sizinkine uygun olmayabilir. Ama bu kuralsız olduğumuz anlamına gelmez. Elbette bütün kelimeler farklıdır. “Allah” kelimesini irdelemenizi söylerken farklılığından dolayı değil, kelimenin yapısından dolayı idi. Mesela Elmalı’nı bu konuda bazı fikirleri var, hatta sözlüklerde bu kelime ile ilgili pek çok yorum da bulabilirsiniz, özetle “yaratıcı” anlamının dışında ki bu zaten uydurma bir anlamdır bana gore.

Saygılar





Çok Yorumlanan Makaleler
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 50850 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 28918 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14162 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012 11018 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18515 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 20984 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15171 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Sam Adian
IŞLEVSIZ TANRI...!
9.9.2012 11025 Okunma
42 Yorum 18.09.2012 01:06
Sam Adian
KAT'a ve NEFY - KAVRAMLAR
7.4.2012 8353 Okunma
34 Yorum 10.04.2012 09:17
Sam Adian
EN IYI ANAYASA YAZILI OLMAYANDIR.....
7.7.2012 9331 Okunma
34 Yorum 10.07.2012 22:30
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10452 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 19860 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 27542 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012 8381 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26538 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Harun Özdemir
Evlenme hakkı üzerine
11.7.2012 8211 Okunma
30 Yorum 18.07.2012 19:12
Lütfi Hocaoğlu
Bilgisayardan Kuran Öğrenmek. Ruhu-l Kuran Projesi
1.8.2009 10003 Okunma
29 Yorum 19.02.2020 10:01
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20511 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012 10616 Okunma
27 Yorum 23.03.2012 04:25
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21629 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.8.2012 7379 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16491 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Sam Adian
KAT'A ve NEFY
31.3.2012 10034 Okunma
24 Yorum 11.04.2012 01:44
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 21697 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Sam Adian
Varlığın Rabbi....
28.8.2012 8348 Okunma
24 Yorum 05.09.2012 10:43
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21574 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
DARB-I MESEL VE YETKI GASPI
8.3.2012 6890 Okunma
22 Yorum 11.03.2012 16:10
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 8947 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13210 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26437 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Sam Adian
HMR ve SONUÇ
16.3.2012 8519 Okunma
19 Yorum 22.03.2012 23:51
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.6.2014 6115 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 39953 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Sam Adian
HADIM'DAN ZINAYA
12.7.2012 7501 Okunma
18 Yorum 13.07.2012 10:00
Özer Ataç
Karagülle ile oruç tartışması
7.8.2012 6691 Okunma
18 Yorum 17.08.2012 18:42
Mete Firidin
Şeriata Göre Kadınların Dövülebilmesi?
16.3.2014 13900 Okunma
18 Yorum 20.03.2019 10:45
Mete Firidin
Kuran’da Tasavvuf ve Lahid Köklü Kelimeler
8.5.2014 9608 Okunma
18 Yorum 10.05.2014 11:22
Süleyman Karagülle
D E R G I !
29.4.2017 4602 Okunma
18 Yorum 16.05.2017 08:11
Sam Adian
YAPISAL ILKELER - KARAR MEKANIZMALARI
29.3.2012 6440 Okunma
17 Yorum 31.03.2012 20:26
Harun Özdemir
Adem Tiflis'te insan oldu!
26.6.2012 7332 Okunma
17 Yorum 05.07.2012 21:40
Mete Firidin
Cennetteki Khamr
28.5.2015 13000 Okunma
17 Yorum 29.05.2015 19:00
Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012 6542 Okunma
16 Yorum 24.02.2012 01:08
Sam Adian
UTANMAZLIK ZINA MIDIR?
13.7.2012 8843 Okunma
16 Yorum 14.07.2012 21:14
Mete Firidin
Adet Görmekteyken Kadın Namaz Kılabilir mi?
14.6.2018 5907 Okunma
16 Yorum 17.04.2020 16:27
Sam Adian
EKIMUS SALAT - Namaz bir Ritüel midir?
1.2.2012 12764 Okunma
15 Yorum 03.05.2020 12:00
Sam Adian
RIBA VE EKONOMI
7.3.2012 8693 Okunma
15 Yorum 09.03.2012 06:04
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 24971 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Rahmet ve Şeriat
19.3.2012 6022 Okunma
14 Yorum 27.03.2012 21:05
Mete Firidin
Hamr ve Humr
12.4.2012 7957 Okunma
14 Yorum 02.05.2012 15:51
Mete Firidin
Âdemoğlu Şeytanın Halifesidir
22.3.2019 4068 Okunma
14 Yorum 27.03.2019 17:22