Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012
8404 Okunma, 32 Yorum

ALLAHI TANIMAK

24/07/2012, İZMİR

 

 

Kuran, büyük bir YAPBOZ/PUZZLE a benzer. 1700-1800 parçacık vardır ama bu parçacıkların şekli, rengi, vs pek de rijit değildir. Farklı, farklı kalıplara/şekillere girer, farklı, farklı terkipler yapar, binlerce olan parça sayısı on binlere çıkar. Eskiler bunları kendi bilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmişler, renklendirmişler ve anlamlı bir tablo oluşturup onunla yaşamışlardır.

 

Aradan geçen 1400 yıl, hem maddi dünyayı, hem de sosyal dünyamızı epey değiştirdi, değiştirmeye de devam edecek. Teknik ve sosyal evrim ve gelişme, Cenneti bulana kadar da devam edecek. Bizler de, yeni ihtiyaç ve yeni algılarımızla, farklı anlamaya çalışıyoruz. Fakat bu YAPBOZun bir parçasını değiştirdik mi, kalan parçalar artık yerine oturmuyor, oturmuş gibi görünse bile, anlamlı tek parça bir tablo elde edilemiyor. Elbette burada PARÇAdan kastımız; kurandaki KELİMELER / İBARELER / KAVRAMLARDIR.

 

“… Zikr için Kuranı yesrettik, Müddekirden kimse yok mu?.../  Müzakere etmeniz için(bunun Türkçesini bilerek yazmadım), Kuran’ı kolaylaştırdık, müzakere edenlerden kimse yok mu? dediği halde, bize bu iş neden zor geliyor? Böyle bir ibareye rağmen  bu iş, hiç de kolay görünmüyor. Çünkü bütün konular birbiri ile bağlantılı ve bir konuyu anlamak için Kuranın tamamını anlamak gerekiyor.  Bir parçaya dokundunuz mu, adeta bir domino etkisi gibi, bütün parçalara dokunmak kaçınılmaz oluyor.

 

Yıllar önce Üstad Karagülle bize Adil Düzeni ve onun getirdiği yenilikleri anlatıyordu. Bir yandan da, medeniyetin başlangıcındaki, eskilerin aralarında yapmış oldukları o müthiş tartışmaları da aktarıyordu. Ben de; eğer bu yeni bir medeniyet olacaksa, bilinen bütün kabuller yeniden tartışılacaktır hatta ibadetler bile mealinde bir şeyler söylemiştim. Üstadın, biraz da şaşırarak, ibadetlerin nesi var ki, onların nesini tartışacağız ki gibisinden baktığını, itiraz ettiğini hatırlıyorum. Hala da öyle inanıyorum. Bana göre ibadetlerin şekli değişmeyecek ancak gerekçeleri değişecek. Salat’ı, bizi insan olarak yarattığı için yaratıcıya teşekkür etmek için değil de, başka bir şeyin vazgeçilmez bir unsuru olduğu için yapacağız. Her zaman vurguladığımız gibi, eskilerin öngördüğü sonuçları yadsımadan, onları yanlışlamadan, ek olarak, ilave bir zenginlik olarak bu gerekçeleri söyleyeceğiz.  En basit gördüğümüz, en iyi anladığımızı sandığımız şeyleri de tartışacağız. Çünkü bu dev yapbozun bir parçasıyla oynadınız mı, kalan bütün parçaları da kontrol etmeniz gerekir. İyi bir işçilik yapmamışsanız parçalar oturmaz, parçaları oturtmayı başarsanız bile resminizde bazı bulanıklıklar kalacaktır.

 

Bizler şimdi tam da bu aşamadayız. Tartışmaya herkesin katılması lazım. Lüzumlu-lüzumsuz demeden, bu, adamı küfre götürür gibi endişeleri duymadan, her konunun alabildiğine tartışılması lazım. Korkmayınız, fikir hürriyeti İslamiyette en geniş haliyle var. Son ayetlerden birinde,  “… deki ey Kafirler, sizin dininiz size, benim dinim bana…” demiyor mu?  Demek ki, Kafirleri de, onların küfrünü de tanımış oluyor, yanılıyor muyum? Bu ibareden, onlarla dost-kardeş olalım, manası elbette çıkarılamaz. Gereken tebliğ ve cihat aralıksız devam edecektir. Ateist olanlara bundan dolayı bir had uygulanmıyor. Hadler eylemlere karşı uygulanır, fikirlere karşı değil.

 

Herkesin ilgisini çeken konuların başında FELSEFİ/KELAMİ konular gelir. NEDEN/NİÇİN sorularının doğal muhatabı zaten onlardır. Diğer konular biraz daha tekniktir. Dil/hukuk, ve matematik/sistematik gibi aletlerin beraberce kullanılmasını gerektiriyor. Arkadaşlarımızdan, İBARELERİ / KAVRAMLARI iyi analiz edenler başta olmak üzere, herkesin bu tartışmalara katılması gerekir. Bu platformun dışındakilerin ise ne düşündüklerini, düşünüp-düşünmediklerini bile bilmiyoruz.

 

Makale yorumlarında İBADET ve SALAT ile ilgili olarak ciddi bir heyecan yaşandı. Salat, ibadet değildir, manasına gelebilecek şeyler söylendi. Hâlbuki kabaca, Allah’ın kulları idik ve bu kulluk vazifemizi de namaz (Salat) kılarak, oruç tutarak, yani ibadet ederek yerine getiriyorduk. Önerme gerçekten şaşırtıcı idi. Namaz da ibadetten sayılmayacaksa nasıl ibadet edecektik? Gerçi hep söyleniyordu; Allah’ın bizim namazımıza ve orucumuza ihtiyacının olmadığı, ona şükür borcumuzu böyle yerine getirdiğimiz ve benzeri izahlar. İşte yeni kelamcılara burada ihtiyaç var. NİÇİN NAMAZ KILMAMIZ GEREKİYOR? SORUSUNA ÖNCE ONLAR CEVAP VERECEKLERDİR. NASIL ibadet yapacağımızı, NASIL salat edeceğimizi, teknik düşünen arkadaşlar belki söyleyebilirler, ama yeni bir medeniyetin şafağında bunların NİÇİNini  söylemek, yeni kelamcılara düşüyor.

 

Çok olmasa da şaşıranlardan biri de ben oldum. Ne yapayım, kime danışayım? diye düşünürken, Hz. Musanın kendine kullardan bir kul bulması gibi, ben de kendime bir kişi aradım. Hatırladığım bir pir-i fani vardı, hemen gidip onu buldum. Başladım ona sorular sormaya

 

Dedim: Dede işler karıştı, kavramlar yerinden oynadı ve yerine oturacak gibi de görünmüyor. Sen ne dersin bu hususta?

 

Dedi: Evlat; İbadet, Salat, Zina, Nikah gibi ibarelerden önce bir ibare var ki, sen onu tarif etmekle işe başlamazsan, kalanlar havada kalır, yerlerine oturmaz. Önce o ibareyi anlayacaksın, onu tanıyacaksın ki, temelin sağlam olsun, üstüne koyduğun diğer malzemeler yıkılmasın

 

Dedim: Dedem, bu her şeyden önce gelen, her şeyin evveli olan ibare de nedir?

 

Dedi: Her şeyin evveli olan o ibare, ALLAHTIR. Sen eğer Allah’ı tanımıyorsan, onu tarif edemiyorsan, kalanları yerlerine yerleştiremezsin. Onu anladıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Çünkü o Kuranı kolaylaştırmıştır.

 

Dedim: Dedem, bana şu senin anladığın Allah’ı anlatır mısın?

 

Dedi ki: Evlat bu Allah’ı sana anlatırım anlatmasına da, sen benim anlattıklarıma razı olamazsın. Hadi sen bir şekilde hazmettin, ama senin anlatacağın insanlar anlayamazlar ve geçmişte Hallaç-ı Mansuru öldürdükleri gibi bize de eziyet ederler diye korkarım. Gerçi ölümden korkulmaz, ondan kaçış yoktur, ama ecel-i müsemma ile ölmek daha iyidir. Eğer benim anlattıklarıma dayanabilirsen, sana, benim anladığım Allah’ı anlatırım

 

Bundan sonra okuyacaklarınız, ALABAŞ KOCAnın (kendisinin bu rumuzla bilinmesini istedi) Allah hakkında bana anlattıklarının kısa bir özetidir.

 

Amerikan bilardosunu bilirsin. Masanın ortasına bir sürü topu bir arada koyarlar ve ilk başlayan oyuncu öyle vurmaya çalışır ki, o tek vuruşta bütün toplar deliklere girsin. Ama bu mümkün olmaz. Zira ne bilgi, ne de güç, vb yeterlidir. Allah ise her şeyi bilen, her şeye gücü yetendir. İşte o, yaklaşık 13,7 milyar yıl önce bu evreni oluşturan kuantlara bir kere dokundu (kün/ol dedi) ve hepsi, yerli yerine kendileri gidiyorlar. Bir kere planladı ve o plan, onun öngördüğü nihayete dek, değişmeden ve bir müdahale gerektirmeksizin işleyecek. Sübjektif müdahalelerde bulunmayacağını da, ONUN SÜNNETULLAHINDA TEBDİL, TAYGİR VE İPTAL BULAMAZSIN diyerek, bizi temin etti. Zaman içinde müdahale edecek şekilde de planlayabilirdi ve bu onda bir eksiklik de oluşturmazdı, ama o böyle yapmadı ve her şeyi baştan irade etti ve sadece OL dedi.

Kendisi zamana (ve mekana) bağlı olmamasına rağmen, kendinin gayri olanlar bizler de dahil- zamana (ve mekana) bağlı idi.

 

Sonra bir şey oldu. Evrenin kütlesi ile kıyaslanınca adeta esamisi okunmayan, yok hükmünde olan varlığı ve evrenin oluşumuna göre (13,7 MİLYAR YIL); adından bahsedilmeye değer bir şey olana kadar geçen zaman, birkaç 10 BİN YILI geçmeyen İNSANI, ARZda/kıyasla EVRENDE HALİFE kıldı. Bu, gerçekten hayrete şayan bir şey idi ve buna şaşıranlar da oldu İnsanı halife yaptı ve (kademe kademe) İNSAN TOPLULUĞUNU DA VEKİL YAPTI. Kendisine ait bütün HAK ve YETKİLERİNİ, GÖREV ve SORUMLULUKLARINI DA TOPLULUĞA DEVRETTİ.

 

Allah’ı düşünmeye çalış. Tek şuurlu varlık o olsun. Onun gayrı varlıkları da şuursuz kabul et, bu durumda Allah’ın var olduğu nasıl bilinecek? Kimse onu bilmiyor, görmemiş, duymamış, zihninde dahi canlandıramamış. Öyleyse bilme eylemi için zi şuur en azından bir varlığa daha ihtiyaç vardır. Bu kadar da yetmez. Bir âmâyı düşün, gören gibi algılayabilir mi, evreni? Bir sağır düşün, duyan gibi algılayabilir mi evreni? Tat alma duyusu olmayanı birini düşün, o eşsiz lezzetleri ona nasıl anlatabilirsin ki? Allah’ı tam olarak kavrayabilmek, onun bütün sıfatlarını idrak edebilmek için, onunla aynı vasıflara sahip olmak gerekir. BU varlığın herhangi bir vasfı eksikse, Allah’ın o vasfını idrak edemeyecek ve Allah’ı eksik tanıyacak, eksik tanımlayacaktır. Tevrattaki “…Allah, insanı kendi suretinde yarattı…” ibaresinin manası budur. Fakat yanlış zehaplara kapılma. Aynaya baktığında kendini görürsün değil mi? Orada bir tane daha sen var görünür, değil mi? Ama sen yoksan o da yoktur. İşte Allah için de durum budur. Allah varsa, sen dâhil evren, onun aynadaki yansıması gibi görünür ama aynanın arkası boştur.  Bu öyle bir paradokstur ki insan aklı çözemez. Sen onun ne aynısısın, ne de gayrisisin. Hemen böyle bir şey nasıl olur? deme, düşünmeye ve anlamaya çalış.

 

Eskiler, önce “…Allah’ın eli, sizin elinizin üzerindedir…” ve benzeri ifadelerle karşılaşınca Allah kelimesini gerçek manasında bırakıp, YED/el kelimesi ve benzerlerine mecazi anlamlar vererek konuyu hallettiler. Fakat sonra “…ve akridullahe karden hasenen / Allah hasen bir karzı(krediyi) ikraz et/ver , gibi ibarelerle de karşılaştılar. Allaha nasıl kredi verilebilir, yeri nerede, altını gümüşü nasıl vereceğiz ve benzeri soruları tartışmaya başladılar. Allah kelimesinin dışındakilere mecaz manalar vererek işi halletmeye çalışınca da neredeyse bütün kavramlar mecazi olmağa başladı. Bunun üzerine, en azından bunun gibi yerlerdeki ALLAH kelimesinin, Allah’ın zatını ifade etmediğini, bu ibareye mecazi anlam verince kalan ibarelerin yerine oturduğunu gördüler. Buradaki ALLAH kelimesinin TOPLULUĞU ifade ettiğini, HUKULLAH/Allah’ın hakları” içine girenlerin de, toplulukların topluluğu olan DEVLETe ait olduğunu, devlet tarafından alındığını ve verildiğini kabul ettiler. Bu şekildeki ALLAH=DEVLET kabulü birkaç konunun dışında düşünülmedi ve geçmiş medeniyette böyle bir gereksinim de olmadı.

 

Şimdi ben sana Kurandaki Allah’ı anlatacağım.

 

ALLAH ve RAB kelimeleri, Allaha ait olan ESMA-UL HÜSNALAR, onun bütün SIFATLARI, onu ifade eden bütün ZAMİRLER, İZAFET TERKİBLERİ, vs; topluluğu, KAMUYU, en büyük topluluk olan DEVLETİ ifade eder.

 

Allah denildiği zaman, en geniş haliyle topluluğu, topluluğu temsil ve ilzam eden meclisleri(seçilmişleri) düşün. Onun için hukukta Meclisler, Genel kurullar la yüsel kabul edilmişlerdir. Çünkü onların üstünde herhangi bir otorite kabul edilmemiştir ve edilemez de. Halbuki biz sadece Allah’ı la yüsel kabul ediyorduk değil mi..?  Onların karar ve tasarrufları adeta Allah’ın tasarrufları gibi sorgulanamaz.

 

Rabb ve türevlerini söylediğinde ise yerel toplulukları anlayacaksın. Allah, seçilmiş başkanları olan, yani tüzel kişiliğe haiz toplulukları, Rab ise atanmış başkanları olan ve tüzel kişiliği olmayan hizmet topluluklarını ifade eder. Allah-u Rabb-ül Alemin gibi ibareleri daha dikkatli düşünmeni rica ederim. Bir sıfatını, sadece Allah’ı veya sadece Rabb-ül Alemin demesi yeterli iken, bu terkib, farklı bir mana, farklı bir kurumu ifade etmek içindir

 

ElHamd-u lillah. dediğinde, her türlü RANT/karşılık artan değer, kişilere değil, kamuya aittir demiş olur. Hak etmeden oluşan bir kazanç varsa, bu sadece ve sadece yerel topluluğa ait olacaktır demektir. Bugünde buna benzer uygulamalar aynıdır. Mesela “şerefiye paylarını, merkezi hükümet almaz, yerel yönetimler alır. Allah’ın zatının dışında her şey ikili olarak tasarlanmış ve öylece denge oluşturulmuştur. Sen ibareleri bu gözle incelersen açıkça görürsün.

 

Errızk-u alallah dediğinde, Geçimlik/yaşamlık, topluluğun/kamunun/devletin üzerinedir demektir. Fakir veya miskin her kim olursa onun yaşamasına yetecek gereksinim kamu tarafından temin edilecektir.

 

“…lehu-l mülk-üssemavat vel Ard(z)…” dediğinde, mutlak manada şahıs mülkiyeti olmadığını, Arzda ve Evrendeki mülkiyetin (Allaha), Kamuya ait olduğunu, sadece zilyetlik mülkiyetinin kişilerde olabileceğini söylemiş olur.

 

“…fabuduni/bana ibadet et…” dediğinde, “…bana/topluluğuma/devletime VATANDAŞ OL…” demektedir. Farklı vatandaşlıklar vardır.

“…Mü’min…” dediğinde, bu topluluğun/devletin güvenliğini üzerine alanları ifade etmektedir. Bu külfete karşılık seçme ve seçilme hakkı bunlarındır. EMENE kelimesinin edilgeni de aynı şekilde yazılır ve okunur, Türkçesi güvenmek olan bu kelime aynı zamanda güvendirmek manasına da gelir. Diğer insanların güvenliği bunlar tarafından sağlanır. Bu konuda Hz. Peygamberin çok veciz ve bu hususu çok açık vurgulayan hadisine bir daha bakmanı salık veririm.

Her Cuma günü iç ezandan önce müezzin “… İnne (A)llahe ve Melâiketihi yusallune ala EnNebi, ya eyyühellezine amenu sallu aleyhi ve sellimu teslime…” diye seslendiğinde Meclis/Seçilmişler ve onun yüksek bürokratları/Atanmışları Başkana saygı gösteriyorlar, saygı duruşunda bulunuyorlar, ey güvenliği temin edenler,  siz de ona saygı gösterin ve onu teslimen selamlayın…” demiş olur. Buradaki Salyetmeyi, sabredebilirsen sana daha sonra anlatayım.

 

“…Müslim…” dediğinde, güvenlik hizmetine bedeni olarak değil, mali olarak katılanlar demektir. Buna karşılı sadece seçme haklarını kullanırlar.

“… Araftakiler…” ise birkaç kısımdır, misafirler, mülteciler, vb

“… ma meleket eymanüküm/köle…” dediğinde ise vatanını kaybetmiş ve henüz bizim de vatandaşımız olamamış insanları ifade eder. Çeşitli mekanizmalarla onları vatandaş yapar. Kuran bir müesseseyi tarif etmişse, o artık kıyamete kadar devam eder, NESH YOKTUR, sadece sen onu algılayıp, tarif edememişsin demektir. Neshi kabul etmek; Allah iyi düşünememiş; modası, zamanı geçecek hükümler de koymuş” demiş olursun ki, bu akla muhaldir.

Resül, yürütmenin başıdır (başbakan benzeri).

Nebi, devletin başı, başkan, cumhurbaşkanı gibidir. Hem Resul, hem Nebi olanları bugünkü tabirlerle BAŞKANLIK-YARI BAŞKANLIK sistemleri gibi düşün.

 

ekimussalat dediğinde ise en yalın haliyle, TOPLAN, TOPLATI YAP, demektir. Salat; iftidah tekbiri ile başlayıp, esselamü aleyküm ve rahmetullah lafzıyla biten bir eylem değildir. Salat, Ezan/Çağrı ile başlar, içinde bizim NAMAZ diye bildiğimiz kısımı da havi daha geniş ve topluluğun(elbette kademe kademe) bütün fertlerinin katıldığı ve topluluğun yaslarının teaddi edildiği bir eylemdir ve o mekandan ayrılırken söylediğimiz, tekrar görüşünceye kadar ibaresine kadar devam eder. 24 rüknü vardır, kendisi ile beraber 25 olur. Daha sonra tekrar konuşuruz inşallah.

 

“…fabuduni ve ekımıssalate lizzikri…” dediğinde, “… bana vatandaş ol ve müzakerem için salatı kıl, ortaya koy…” demektedir. Salat, topluluğun oluşması için şarttır; Topluluk da, Salattan başka bir şey de değildir.

Rahman, Çalıştıran/herkese iş bulan; Rahim yaşatan/herkese aş bulan demektir. Vb

 

Salat, bireyleri pişirerek, topluluğu oluşturur; Zekat, Sadaka ve Enfal gibi mali yükümlülükler ortak bütçeyi oluşturur ve topluğun ihtiyaçları bununla karşılanır; Savm oruç ise, bireylerin deprem, sel, yangın gibi Tabii afetler ile savaş, terör gibi insani afetlere karşı hazırlıklı olmasını temin eder, aç ve susuz kalınca nasıl yaşanacağını öğretir. Diğerlerinde olduğu gibi daha pek çok faydayı da havidir. Hac ise bütün insanların eşit olduğunu, tek olan Allah’ın halifesi olduğunu ve aralarında sosyal, ilmi ve ekonomik menfaatler oluşmasını sağlar.

Kafir, yasa ve yargı tanımaz demektir. Kuralsız yaşayan, hakkını kendisi almaya çalışan demektir. Bunun en ileri aşaması, anarşi ve terördür, düzene karşı silahlı kalkışmadır. Bir kere düzen temin edilmişse, ne kadar zalim de olsa, orada kalkışma olamaz. Yapılabilecek bir şey kalmamışsa, orayı terk etmek gerekir. Allah’ın Arzı vasi değil miydi?demiyor mu Allah..?

 

Müşrik ise, yasa ve yargıyı tanımasına rağmen, bir yolunu bulup (iltimas gibi, kayırma gibi, rüşvet gibi), müeyyideyi devre dışı bırakan demektir. Bu, kafirden de eşeddir. Zira Kafir, tek kişi olduğu halde, bu, yapacağı eylemde kendisine, en az bir ortak bulmalıdır. Yasayı delen kişi sayısı böylece otomatikman iki veya yukarısına çıkmış olur

 

Hasılı evlat; Allah Alim ise, devlet de Alimdir. Allah Basiir ise Devlet de Basiirdir. Aziz ise, o da Aziz, Mütekebbir ise o da mütekebbirdir. Bütün sıfatları böyledir.

Allah’ın Arzda ve Evrende vekili olan Devlet/Kamu, Allah’ın bütün sıfatları ile muttasıftır. Bugün ilmimiz yeterli olmadığı için Allah’ın bazı isimleri, bazı sıfatları, bu kabule çok aykırı gelebilir. Sen buna tahammül edip, sabredebilir misin?

 

“… Haza firakun beyni ve beynek/ bu seninle benim aramdaki ayrılıktır”… diye bağırmamak için kendimi tuttum. Biraz daha sabretmeye karar verdim.

 

Ben de sizlere Meryem oğlu İsa gibi derim ki; men Ensarî ilallah?.

Bakın o, men ensarullah/Allah’ın yardımcıları kimlerdir?, men ensarii lillah/Allah için benim yardımcılarım kimdir demedi. “İlallah Allaha/Devlete doğru benim yardımcılarım kim(ler)dir? dedi. Alabaş Koca beni de mi etkilemeye başladı ne..?

 

Saygılarımla.

H.Kayahan

 

 

 


YorumcuYorum
Sam Adian
27.07.2012
15:54

Sayın Üstat Öncelikle tespitleriniz için Allah razı olsun. Sistemin yeniden algılanması ve parçaların yeniden birleştirilmesi gereği bir vakıadır. Bu konuda en azından benim bir itirazım olmadığı gibi, tamamiyle katılıyorum. Baştan beri, sistemin yeniden algılanması gerektiğini, geçmişin algısının yeterli olmadığını, yeterli olmasının mümkün olmadığını söylemeye, anlatmaya çalıştım. SLT kavramının ibadet olmaması hususunda bundan aylarca evvel bazı şeyler söylemiş idim. Benim açımdan bu çok önemli bir nokta değildi. Bu sebeple çok fazla üzerinde durmadım. Ama şimdi anlıyorum ki, bu en önemli noktalardan biri. Bir kere daha söylemek gerekirse SLT kesinlikle ibadet değildir. Bazı arkadaşlar SLT’ın ibadet olmadığını keşfettiklerini ancak “namaz şeklinde” bir değişiklik olmadığını söylediler. Elbette herkes kendi algısına göre hareket edecektir. Ancak, Eğer SLT kavramının ibadet olmadığını kabul ediyorsak, o halde bu kavramı yeniden tanımlamak ve eylemi de buna göre düzenlemek zorunluluğu ortaya çıkar. Müesses manada “namaz”ın SLT kavramını karşılamadığı ortadadır. Bu konu enine boyuna tartışılmalıdır. Ancak, Sizin de ifade ettiğiniz gibi, bir konuya dokunduğunuz zaman pek çok konuya da dokunmuş olursunuz. SLT kavramı da böyle. SLT a dokunduğunuz zaman Yaratılıştan, “min hablel verid”e kadar, Ba’as olmaya kadar pek çok şeye ve sürece dokunmuş olursunuz. Çünkü SLT böyle bir kavramdır. Sistemi Üretim aşamasından nihai aşamaya kadar algılayamıyor isek, SLT’ı da anlamak mümkün olmaz. Çünkü sistemi algılamadan eylemi anlamak için hafsalamız yeterli olmaz. Kelimelerin ve kavramların yeniden tanımlanması gereği de ortadadır. Müesses manada pek çok kelimeye aynı manayı verip bir bütün oluşturma çabası olmuş. Bu bir vakıa. Ancak lafzın her kelimeyi gerektiği yerde ve gerektiği manada kullanıyor olması, aynı manaya gelecek bir başka kelime kullanmamasını gerektirir. Zaten öyle de yapıyor. Yapılan tartışmalarda kavramlar üzerinde ortaya çıkan farklılıklardan da bu anlaşılabiliyor. Ne var ki, yerleşik alışkanlıklar bazı şeyleri anlamak için bir parça engel teşkil ediyor. “Allah’ı Anlamak” olarak isimlendirdiğiniz ve buna bağlı olarak yaptığınız tanımlamalara ne yazık ki katılamıyorum. Allah’ı içselleştirmek gerektiği konusunda bir itirazım olmamakla birlikte, onu bir varlık olarak kurumsallaştırmanın mümkün olmadığı açıktır. Hayatımızı sistematize etmek için Kur'an ı referans almamız yeterlidir ancak bu sistematik içerisinde oluşturacağımız kurumlar veya topluluk alanlarının tanrılaştırılmasının gereği yoktur. Çünkü onlar dokunulmaz değillerdir. Çünkü onları biz yapıyoruz, değiştirmek üzere yapıyoruz. Eğer “Sistemi Anlamak” olarak tanımlasaydınız belki bir parça kabul edilebilir olabilirdi. Fakat bu durumda da kavramları “nesnel” olarak kurumsallaştırmanın yine de mümkün olamayacağını düşünüyorum. En azından Kur’an ın anlatımı buna engel oluyor. Özellikle “halife” ve “vekil” kavramlarına yüklediğiniz manaya katılmam hiç mümkün değil. Kullanacağım ifade sebebiyle lütfen bağışlayınız bir teşbih olarak söylemem gerekiyor “böyle yapınca, beşeri Tanrılaştırmış olursunuz, bunun neticesinde ise Allah’ı ortadan kaldırmış, gereksiz bir varlık haline getirmiş olursunuz”. Mutlaka başkaları başka türlü anlayacaklardır, ancak benim anlayabileceğim nihai varış noktası budur. Beşer, varlık olarak Allah’ın yaratıcı özelliklerinin bir kısmına sahip olmakla birlikte, kendisini yaratıcısının yerine koyabilecek yetenekte değildir. Bu manada topluluk veya kamusal organizasyonları da “yerindelik” manasına gelebilecek yerine koyma şeklinde algılanamaz. Böyle yaptığınız zaman Kur’an ın yasallığını aşmış, onun yerine yeni yasalar ikame etmiş olursunuz. Kur’an anlamını kaybeder. Oysa kitabın bir iddiası vardır: değişme olmayacağı ve baki olacağı….. Yerine koyduğunuz zaman aslını neshetmiş olursunuz. “Allah’ı Anlamak” üzerinde pek çok fikir yürütülebilir. Kur’an ın bu konuda açık bıraktığı bazı kapılar da vardır. Şimdilik bunları dillendirmenin yararlı olmayacağını düşünüyorum ancak sizi fazlasıyla şaşırtabileceğinden emin olduğum bazı hususlar eminim zaman içinde gündeme gelecek ve tartışılacaktır. Bu doğal bir süreçtir. Sanırım “Dede”nizin aslında size söylemeye çalıştığı şey, “sistemi” tanımlamakla ilgilidir. Eğer sistemi tanımlayamıyorsak, Allah’ı nasıl tanımlayacağız? Nereye koyacağız? Beşerin “akleden” bir varlık olmakla birlikte, Allah’ın varettiği sistemi anlamak için başvurduğu referanslar geçmişin aklı olmaktadır. Oysa akıl, bilgi ile doğru orantılı gelişen bir vasıtadır. Unutulmamalıdır ki, Beşer aklı, var olması mümkün olmayan hiçbir şeyi tahayyül edemez. Ancak beşerin tahayyül mekanizması bilginin ona açtığı ufuklara göredir. Çünkü beşer aklı dediğimiz şey, aslında Insan’ından aldığı bilgiyle var olan bir mekanizmadan başka bir şey değildir. Tahayyül edebileceği şeyler de sistemde kayıtlı bulunan bilgi ile sınırlıdır. Hangi tür olasılık hesabı yaparsanız yapın, bunun ötesine geçmesi mümkün değil. Son olarak bir noktayı tartışılabilir düşüncesiyle gündeme taşımak istiyorum. Müddesir suresinde (26. Ayetten itibaren) bir tanımlama yapılmaktadır. “üzerinde 19” olan bir şeyden söz edilir. Bu söz edilen şey yakıcıdır, kavurucudur, kendisi yandığında geriye hiçbir şey kalmamaktadır, beşeri eriten bir şeydir. Ancak buraya kadar çok ilginç sayılmaz, pek çok yorum yapılabilir, fakat devamında bir soru sorulur denir ki: “Mâ selekekum fî sekar?” ilginç olan ceavaptır : “Kâlû lem neku minel musallîn” (herkes kendi manasını verebilir) SLT’ı kavramlaştırırken, Kur’an ın ortaya koyduğu bilgiyi göz ardı ettiğimiz zaman elde edeceğimiz şey sadece bir “hiç”tir. Namazı ritüelleştirmekle SLT yerine ikame etmenin nasıl mümkün olabileceği hususu üzerinde düşünülmesi gereken önemli noktalardan biridir. Ancak ne var ki, bunu da anlayabilmenin yolu, sistemi anlamaktan geçiyor. Netice itibariyle, mecazi manalar bizim genel olarak “ıstılah” dediğimiz anlamlandırma yöntemidir ki bu korkunç bir tehlikedir. Geçmişte insanların böyle yapmış olmaları bizim de böyle yapacağımız anlamına gelmez. Gelemez. Zina tartışmaları esnasında bir kelime ile ilgili küçük bir itirazımı dile getirmiştim ancak konuyu pek anlayan çıkmadı ne yazık ki. “eyama” kelimesinin lugatte yani Lisan-ul Arab’da “eyayimu” kelimesinden geldiği yazılıdır. Bu kelimenin manasını ise bilen yoktur muhtemelen. Çünkü hiçbir sözlükte yoktur. Lisan-ül Arab’ı inceleyenler çok iyi bileceklerdir ki, kullanılan anlamlandırma yöntemi büyük oranda “ıstılah”a dayanmaktadır. Özellikle hadis rivayetleri ve bu rivayetlere müstenid manalandırmalar kullanılmaktadır. Bu açıdan bana göre güvenilir bir referans değildir. Çünkü baştan beri ısrarla ve büyük bir titizlikle kelimelerin orijinal manalarından hareket etmek gerektiğini, çünkü lafzın anlatmak istediği şeyi ancak bu şekilde doğru olarak anlamanın mümkün olacağını söylemeye çalıştım. Ne var ki, bunun için de elimizde yeterli veri yok aslında. Aklımıza ve hafsalamamıza güvenmekten başka çaremiz kalmıyor. Vesselam

Sam Adian
27.07.2012
17:47

Temel eleştiri: ““Her şeyin evveli olan o ibare, ALLAHTIR. Sen eğer Allah’ı tanımıyorsan, onu tarif edemiyorsan, kalanları yerlerine yerleştiremezsin. Onu anladıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.” Söyleyeceklerimi bir eleştiri hatta özeleştiri düzeyinde anlayacağınıza inanıyorum. Soru şudur: “Allah’ı nasıl tarif edeceksiniz?” Aramızda veya kainatta Allah’ı gören kimse yoktur. Sizin yapmış olduğunuz tanımlamalar, varlığı ve bu varlığın bağlı olduğu temel kuramı yani sistemi bir kenara bırakıp, sadece “yerine geçmek” suretiyle bir sonuç oluşturma gayretinden başka bir şey sayılmaz. Çünkü: “Ve kezâlike nurî ibrâhîme melekûtes semâvâti vel ardı ve li yekûne minel mûkınîn” (En’am 75) Bu ayete bir cevap bulmamız gerekir. Eğer doğrudan Allah’ı tanımlamak mümkün olsaydı o halde niçin böyle bir ihtiyaç hasıl oldu? Eğer “yerindelik” olarak anlamamız gerekliyse, niçin “kesinlik” şartı vardır? Bu mantıklı değildir. Allah sadece “ol” dedi. Evet ama olan biten her şey nasıl oldu? Kim yaptı? Allah’ın doğrudan kendi müdahalesi ile yapıldığını iddia etmek muhaldir. Lafzen de böyle değildir. “Ol” emrinden sonra olup biten her şey, üretilmiş olan şeylerdir. Neye göre? Elbette “ol” emrinin gereği olan sisteme göre. Bu üretenler Allah’ı tanıyorlar mıydı? Görmüş mü idiler? Elbette hayır, bu da muhaldir. Onlar sadece sistemden aldıkları emirleri uyguladılar. SLT tartışmaları esnasında yine bir ayete vurgu yapmıştım. “innellahe ve melaiketehu yusallune alennebiyyi….” Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Eğer her şeyin bağlı olduğu bir sistem yoksa veya sistemin anlamı yoksa niçin bir ilişki kurulması gerekiyor? Yani Allah'ı tanımlamak sizin makalenizde ifade ettiğiniz şekilde ise, niçin sistem var? Şöyle bir soru daha sorulmalıdır: Niçin kavramları kurumsallaştırmaya çalışıyorsunuz? “Din” Allah’ın dır. O halde düzenin sorumlusu biz değiliz. Niçin onu anlamak yerine, kavramları kurumsallaştırmak suretiyle kendi düzenimize alet etmek zorundayız? Düzeni kuran onu işletmesini de biliyor. Allah bizden bir “düzen” kurmamızı istemiyor ki biz düzen kurma gayreti içinde olalım. Allah bizden sistemi anlamamızı istiyor. Kendi düzenini. Ve onun gereğini yapmamızı istiyor. Topluluk veya devlet göreceli kavramlardır. Subjektiftir. Herkese göre değişir. Algıya bağlıdır. Böylesine subjektif ve değişken bir yapıyı Allah ile mukayese etmek düşünülemez. O zaman Allah kavramını da değiştirebiliyor olmamız gerekir. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değiştirir veya başkalaştırabiliriz? Bunlar her zaman değişebilen, değişmesi gereken, yıkılıp yeniden yapılan yapılardır. Oysa Allah’ın sistemi değişmiyor. Düzen değişmiyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz? Kavramları mecazileştirdiğiniz zaman, her şeyi değiştirebilirsiniz. Her şeyi istediğiniz gibi tanımlar, istediğiniz gibi sonuçlar elde edersiniz. Böyle yapmak ne kadar doğrudur ve ne kadar gerçekçidir?

Vesselam

Zafer Kafkas
28.07.2012
00:25

-Hüseyin Abi yazıdan çok faydalandım, Allah Razı Olsun.

-Kuran'da Allah kelimesinden mecazen çıkardığımız Devletin hangi Devlet olduğu hususundaki düşüncelerimi paylaşmak isterim.

-İnancımıza göre Allah her türlü eksiklikten münezzehtir ve sıfatları ile bize kendini tanıtmaktadır. Allah=Devlet olduğu zaman Allah'a ait olan isimler de ,sıfatlar da Devlete ait olmaktadır. Günümüzde birçok Devlet, Rahman sıfatının, Rahim sıfatının, Rezzak isminin vs. karşılığını verememektedir. Yani Devletlerin birçoğu şu an için eksiklikleri ile maruf durumdadırlar. Kuran'da bize anlatılan Allah ile O'nu eşitlediğimiz mevcut Devletler birbirine uymamaktadır. Allah Alimdir Devlet Alim olamayabilmektedir, Allah Basirdir Devlet Basir olamayabilmektedir, Allah Rahimdir Devlet Rahim olamayabilmektedir. Vekil olarak tanımladığınız topluluğun oluşturduğu Devletler eksikliklerden münezzeh durumda değildirler. Bu nedenle mevcut Devletlerin, Allah ile eşitlenmesi ve Devletin kutsal hale getirilmesi bana çok uygun gelmemektedir.

Eğer anlatılmak istenen Kuran'da belirtilen isim ve sıfatlar çerçevesinde oluşturulmuş kurumlarla vücut bulmuş ve tüm isim ve sıfatların tecelli ettiği bir Devlet ise kutsal olan budur diyebiliriz. Adil Düzeni benimsemiş bir Devlet, Allah=Devlet eşitlemesinde doğru yere oturmuş durumdadır.

Kutsal görmediğimiz Devlet, her zaman Adil Düzeni benimsemeye aday olduğundan yani kutsallığa aday olduğundan mevcut Devletlerin kanunlarına uygun yaşamamız gerekli olmakla beraber Devleti kutsal hale getirmek için çalışmak , mücadele etmek de ibadettir.

Sam Adian
28.07.2012
05:06

Uzun seneler evvel, “esm-ül hunsa” yani Allah’ın güzel sıfatları olarak tanımladığımız kelimelerle ilgili kafamda hep bir soru işareti vardı. Bu kelimelerin kutsallığı sebebiyle duvara çerçeveletip asılmasından tutun, Allah’ın sıfatlarının tesbih edilmesinin ne kadar sevap olduğuna varıncaya kadar pek çok şeyi anlayabiliyor değildim. Aslına bakılırsa şimdi de anlayabiliyor değilim. “Kulid’ullâhe evid’ur rahmân, eyyen mâ ted’û fe lehul esmâul husnâ, ve lâ techer bi salâtike ve lâ tuhâfit bihâ vebtegı beyne zâlike sebîlâ” (İsra 110) Bu ayete rasladığımda zaten karışık olan durum biraz daha karışmış oldu. “Kulid’ullâhe evid’ur rahmân, eyyen mâ ted’û fe lehul esmâul husnâ..” demekle ne ifade etmek istiyor? Şöyle midir: Allah’ı kastederek kullandığımız her kelime onu ifade eder. Aslında kainattaki her şey onu ifade eder. Çünkü her şeyin sahibi O’dur. Her şeyi tasarlayan O’dur. Öyle ise, her şey onun izlerini taşımak zorundadır. Biz bir şey yaptığımız zaman üzerine adımızı yazıyor altına imzamızı atıyoruz. Yani yaptığımız şey bizim izimizi taşıyor. Birkaç örnek vermek istiyorum: “Er rahmânu alel arşistevâ.” (Taha 5) Sonra bu ayete rastladım. Burada “rahman” kelimesi atfedilmiş olarak gelmekle birlikte, onun arşa istiva ettiği söyleniyor. Rahman olan şey Arş’ın üzerinde “kemale” mi ermiştir? Eğer Allah rahman ise, bu durumda onun sürekliliği son bulmuş demektir. Oysa O’nun yaratmayı tekrar eden olduğu da yine lafzın bize aktardığı bilgilerdendir. Bu bir yana, eğer kemale ermiş ise, olgunlaşmış ise, niçin nihai dönüşüm yani “ba’as” süreci var? “Ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ” (Furkan 59) Kime soralım? Üretimi bilen birileri olmalı, ona tanık olanlar. Bu eylemden haberdar olan kimler? (melekler olsaydı bunu ifade ederdi, demek ki melekler değil) “Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihî sebîlâ” (Furkan 57) Rab kim? Bu ayete göre Rab olan Allah değildir. Öyleyse bizim niçin Rab’be ulaşmamız gerekiyor? Yani, Pek çok soru sorulabilir. Galiba asıl problem şudur: Allah’ı somutlaştırmak. Buna gerek var mıdır bilmiyorum, tartışılabilir. En azından bunu bizim yapamayacağımız açıktır. Çünkü biz onun tanıkları değiliz. Allah “alim”dir. O halde “devlet” de alimdir. Diyelim ki bu önerme doğrudur. Peki Allah’ın “Alim” oluğunu nereden biliyoruz? Eğer Allah “Alim” ise, devletten önce bizim yani beşerin yani akleden varlık olarak bizlerin alim olması gerekir. Çünkü sisteme entegre olan sistem ile iletişim kuracak/kuran Devlet değil, bireylerdir. O halde devlet nasıl “alim” olur? Eğer devletin “alim” oluşu, bireylerin yetenekleri sebebiyle ise, Devlet uğruna bireyler nasıl göz ardı edilebilir? Ve tabii devlet kimdir? Aslında somut olmayan ve çokça subjektif bir oluşum ile neyi kıyaslayabiliriz? Üstelik kendi ellerimizle yapıyor olmamıza rağmen….. Son olarak “Ve izâ kîle lehumuscudû lir rahmâni kâlû ve mer rahmânu e nescudu li mâ te’murunâ ve zâdehum nufûrâ” (Furkan 60) Eğer “Rahman” Allah ise, bu itiraz niye? Öteden beri, “bilgiyi kitapta ve yaratılmış ayetlerde aramamız gerektiği”ni söyledim. Geçmişin aklında değil. Bunu söylerken geçmişin aklettiklerini küçümsemek manasında söylemiyorum. Ama hakikat şudur ki, kavramlar ancak ve ancak bilgi kadar anlaşılabilir. Geçmiştekiler kendi bilgileri kadar anladılar ve yorumladılar. Muhtemelen büyük bir saygı içinde yaptılar. Anlamadıklarını mecazen atfettiler. Ancak bizim yapmamız gereken başından başlamaktır. Buyrun. Vesselam

Harun Özdemir
28.07.2012
08:12

Klasik felsefe, sorunun soruyu doğurduğu bir akıl faaliyeti olarak başladı. Çok ilgi gördü. Başlı başına bir meslek oldu. Tartışmaya katılan her bir akil adam, kendi sözüne bir yer açmaya, gündemde bir önerme olmaya çalıştı. Öyle bir noktaya gelindi ki, bu uğurda insanlar dünyayı gezmeye ve ortama söz taşımaya başladılar. İş sanki şöyle bir hal aldı:

Belli sorulara cevap aramaya başlayanlar, sonunda ulaşabildikleri dünyanın bütün bilgilerini, inanışlarını, kültürlerini alıp kendi felsefelerine sorun yaptılar.

Öyle ki, felsefe artık bir soruya, bir soruyla cevap vermek oldu.

İnsan aklını alabildiğine kışkırtan bu sorular, zamanla daha sakin limanlarda bir bir ele alındı, cevabı bulunanlar “ilim” çözülemeyenler ise “felsefe” kalmaya devam etti.

Gelmiş olduğumuz çağ Yeğenim, felsefenin çoktan bitti bir çağdır. Özellikle 19. yüzyıl felsefenin can çekiştiği ve 20. yüzyılın kollarında can verdiği dönemdir.

Şimdilerde bizler yanılmıyorsam 21. yüzyıldayız. Klasik çağ felsefesinin 2.500 yıllık iktidarı yok artık. Eski soruların cevabını bulduğu ilim çağındayız.

Özelikle son yüzyılda sırf felsefe olsun diye çok gereksiz mesailer harcandı. Bu yüzden “Felsefe bitti!” diyenler oldu. Sorulacak yeni soru bulunamadığı için de alabildiğine eskiyi tekrar ve can sıkıntısında gündeme taşınan gereksiz konular üzerinde konuşuldu durdu.

Yeğenim, sorusu olmayanın felsefesi olmaz. Yeni yeni sorular sorulabilmeli ki, yeni felsefe olabilsin. Her kesin birden çok sorusunun olduğu doğrudur ama sorular herkesin sorduğu şekilde sorulursa o sorulardan felsefe doğmaz. Mantıksal modelleri herkesin kullandığı şekilde kullanan da felsefe yapamaz!

Sevgili Yeğenim, demem o ki, yeni soruların ve farklı mantıksal modellerin varsa seni Hüseyin Abinle tanıştırayım, o da seni Dedesiyle tanıştırsın, felsefeye bir ucundan başla! Yok, Amca ben onu demek istemedim, Sokrat şunu demiş, Aristo bunu demiş, yüzyıllar sonra Kant aynı konuda demiş ki… türünden merakların varsa beni hiç uğraştırma! Aylardan Ramazan, hava sıcak mı sıcak, rekora gidiyor, iftara sanki bir sene var, beni hiç yorma! Beni ibadetimden de ayartma!

Şimdilik;

“Allah sana yepyeni bir mantık ve bol da soru versin!” diyeyim...

Bu duamla bir süre idare et!

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
08:27

HÜSEYİN KARDEŞ;

40 YILLIK ÇALIŞMALARIMIZA BAKINCA,

YAZDIKLARIN VE YAZDIRAN HİÇ DE YABANCI DEĞİL!

ANLAYAN İÇİN BU KADAR!

NOKTA.

*

SELAM VE DUA İLE..

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
11:52

ÖNEMLİ BİR ŞEY/GELİŞME DAHA;

HARUN KARDEŞİN YAZDIKLARINI OKUYUNCA HATIRIMA GELDİ...

ÜSTAD İLE 51 HAFTADAN BERİ "FELSEFE KİTABI" ÇALIŞMASI YAPIYORUZ...

HER HAFTA BİR MAKALE YAZDIK AMA DR. LÜTFİ NEDENSE MAKALELER KISMINA KOYMADI!..

KEŞKE KOYSAYDI; İLGİLENEN ARKADAŞLARLA DEĞERLENDİRİRDİK...

ALİ BÜLENT KİTAPLAR KISMINA KOYSA BARİ...

İLGİLENEN VARSA GÖNDERİRİM...

SELAM VE DUA İLE...

REŞAD

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
11:59

SON BEŞ YAZI..

*

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-47 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-16 DİL VE İLİM İkili sayılı sitemi onlu sayılı sisteme çevirmek kolaydır. 1=1 2=10 3=11 4=100 5=101 6=110 7=111 8=1000 9=1001 10=1010 Bundan sonra ikili sayı sistemi ile onlu sayı sistemi kullanırız. Bundan sonra bir de 30 civarında harf sayı sistemini de istersek ikili istersek onlu sayı sistemine çevirebiliriz. İşte o zaman da bizim alfabe doğar, kelimeler ortaya çıkar. Beynimiz kelimelerden oluşmuş cümlelerle kurulmuş kâinatın bir kopyasını almaktadır. Türkiye’nin haritası gibi beynimizde cümlelerden oluşmuş bir kâinatın haritası vardır. Bu güncelleşmektedir. Yeni algılarla yeni şekil verilmekte, eskisi de saklanmaktadır. Size bir kasa getirseler. Üzerinde işaret vardır. Örneğin kime ait olduğu yazılıdır. Siz onu tanırsınız. Sordukları zaman şuradadır dersiniz ama içini açıp da bakmadığınız için içinde ne var bilmezsiniz. İşte beynimiz varlıkları böyle kavrar. İçinde neler olduğunu bilmez ama onu tanır. Bilgiler böylece oluşur. Teferruata ve inceliklere erişmeyiz. Bize gerekli olduğunda onun hakkında bilgi sahibi oluruz. Bilgimizin başka bir özelliği olarak koyun sürüsünü biliriz ama sayısını bakarak bilemeyiz. Çok deriz, az deriz. İki üç ise bunu beyin haritası kavrar ama 19 koyunu sadece çok olarak bilebilmektedir. İşte günlük hayatımızı bu şekilde iki meçhul içinde geçiririz. İçeriğini bilemeyiz, sayıları bilemeyiz. Biz kâinatı da böyle bilmekteyiz. Çevremize bakarız. Bazı varlıkları etiketleri ile tanırız. Onlara isim veririz ama içeriğini bilemeyiz. Sonra sayılarını da çoğu zaman bilmeyiz. Bu şekilde bilgi yalnız insanlarda değil diğer hayvanlarda da vardır. Hayvanlarda ve bitkilerde bilinç dışı olarak bütün içerik bellidir. Sayılar da bellidir ama bunları kendileri de bilmezler. Şimdi yine insana dönelim. İnsan beyni önce sayılar sistemi geliştirmiş, saymayı bilir hâle gelmiştir. Sayarak 19 veya 24 olarak sayılarını tesbit etmektedir. Bu meleke yalnız insanda vardır. O halde insana ‘sayabilen varlıktır’ diyebiliriz. İnsanoğlu başka bir şey daha yapmış, kapalı kasaları açmış, içindekileri de görmek istemiştir. Ne var ki gördükleri salt görüntüdür. Yine onlar kapalıdır. İşte ilim bu açıp görmeleri çoğaltmakla gelişmiştir. Saymaları tamamlamakla gelişir. İnsanoğluna mahsus olan bu özellik sayesinde insan uzaktakileri, geçmiştekileri ve gelecektekileri bilmektedir. Ben bir ata bakarım, atı görürüm, siz de bakarsınız, atı görürsünüz. Resimde de atı gösterebilirsiniz ama resimdeki atı satamazsınız. İnsanlar arasındaki ilişkileri resimle sağlayamazsınız. Ancak dille sağlanabilmektedir. ‘Bana beyaz kaplı kitap getir’ dediğimde karşımdaki gidip beyaz kaplı kitabı getirse ben şunu anlarım ki benim cümlelerimi karşı taraf anladı. İşte orta dil böyle oluşur. Kelimeleri söyleriz, taşıdıkları manâları biliriz. Yalnız benim beynimde değil, bizim beynimizde topluluğun beyninde oluşmuş bir kâinat vardır. Bu tüm insanların beyninde de oluşmaktadır. Bilmek demek insan beyninde oluşmuş kâinattır. Bunun bir kısmı dışarıda mevcut olanları anlatır. Birçokları beynimizde oluşur ve beynimizde kalır. Bir roman böyledir. Kendi iç kâinatımızda var olup kalır. Bazıları da plan hâline gelip dışarıda gerçekleşir. Yani beynimiz dışarıya uyduğu gibi dışarısı da beynimize uyar. Bu sebepledir ki ilimler dört çeşittir. Biri dışarıda olanların bize etkileridir. Onları tanımlarız ve miktarlarını tesbit ederiz. Bu ilimlere “tabii ilimler” denmektedir. Tabii ilimleri kavrayabilmemiz için onları tasnif eder zihnen paketler yaparız. Bu birinci merhaledir. İlmin ikinci adımında ise bunların tabii olduğu genel kuralları ortaya koyarız. O kurallar sayesinde çevreden yararlanma imkânına sahip oluruz. Buna “nazari ilimler” adını veriyoruz. Üçüncü husus olarak ise plan ve projemizi yapar, dışarıdaki olaylarda değişiklik yapmak isteriz. Projeye göre yapacaklarımızı planlarız. Beynimizde oluşan bilgiye göre çevre bize uyar, itaat eder. Buna da “ameli ilimler” demekteyiz. Bu ameli plan ve projenin uygulanmasından sonra doğacak sonuçları incelemek ise dördüncü gruba, ayrı gruba düşmektedir. Elinizde bir ton patates olsa, bunları piyasaya arz edecek olursanız mutlaka çuvallara doldurup satacaksınız. Önce çuvallara gelişigüzel doldurur, sonra satarken her çuvalı ayrı tartabilirsiniz. Bunun tersine baştan her çuvalı 6 kilogramlık yapar hepsini aynı ağırlık içinde yaparsanız kolaylıkla satabilir, onlar da tartmadan birbirlerine satarlar. Daha da ileri gider, köy muhtarı kural koyar, herkes patatesi 6’şar kilo çuvalla satacaktır derse, artık çuval patatesin anlamı ortaya çıkar. Oysa baştan bir çuval patatesin manâsı olmaz. İşte, ilim yapmak demek varlıkları tasnif etmek, onlara standart miktarlar vermek, böylece düşünmek demektir. Tarih boyunca bu tür sınıflaşmalar hep yapılmış ve uygarlık bugüne ulaşmıştır. Bugün ilimler fazlasıyla gelişmiş ama henüz bugünkü ilme göre bir sınıflama yapılmamıştır. Biz bundan sonra varlıkların sınıflamaları üzerinde yazılar yazmaya çalışacağız. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

********************************

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-48 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-17 K Â İ N A T Kâinatta iki çeşit varlıklar vardır. Bunlardan birincisi bilen ve yapan varlıklardır. İkincisi bilinen ve yapılan varlıklardır. Yanı kâinat bir köy gibidir. Köy vardır. Eşya vardır. Bir de içinde yaşayan insanlar vardır. O insanlar o eşyayı kullanarak yaşamaktadırlar. Bunu yapabilmeleri için de insanların o eşyayı bilmeleri gerekmektedir. Sonra da onu kullanacak güçlerinin olması gerekmektedir. İşte kâinat bu gördüğümüz uzay ve içindekilerden ibarettir. Bu uzayın kendi varlığından haberi yoktur. Bir de bu uzayı kullanıp yaşayanlar vardır. Bunlar da insan, cin, ruh ve meleklerdir. İnsan ve diğerlerinin çevreyi bilme ve yapma melekeleri vardır. Çevrenin de kendisini bilen ve yapana bildirme ve yaptıklarını kabul etme özelliği vardır. Etkileyen etkindir ve etken etkilenen. Ne var ki insan bilme bakımından etkilenendir, yapma bakımından etkileyendir. Eşya yapılma bakımından etkilenendir. Bildirme bakımından etkileyendir. Her ikisinde de etkinlik ve etkenlik vardır. Bu sebepledir ki bilen ve yapan, bilinen ve yapılan olarak ifade edebiliriz. Âlim, ilim, alamet ve âlem kelimeleri ile sanı, tesir, eser ve me’sur olarak adlandırabiliriz. Biz kolay anlayabilmemiz için kâinat ve insan olarak adlandırıyoruz. İnsanda ilim kâinatta da alamet vardır. Kâinat atomlardan oluşmaktadır. Atomlar arası çekme ve itme kuvvetleri vardır. Atomların özelliği bir yerde iki atomun bulunmamasıdır. Her parçacığın bir yeri vardır. Oysa çekme ve itme özelliği bir parçacık üzerinde toplanmaktadır. Özelliklerden biri de hızdır. Parçacıklar özel dizilişleri ile yani yerlerine göre birlikte varlıkları oluştururlar. Dört çift parçacık vardır. Bunlar birbirlerinin eştir. Atomlar cansızlar âlemini diziler ise canlılar âlemini oluştururlar. Diğer taraftan çekme ve itme de dalgaları oluşturur. DNA’lar mekanda dizidir. 01’ler zaman içinde dizidir. Böylece canlılar birbirleri ile haberleşirler. Diğer taraftan insanlar ve diğer bilen varlıklar da atomlar gibi ayrı ayrı teker teker yaşarlar. Diğer taraftan bir araya gelerek birlik oluştururlar. Fertlerin topluluğa uyabilmesi için eğitilmeleri gerekmektedir. Kişi eğitim sayesinde topluluğun ferdi olabilmektedir. Topluluk da gruplara ayrılıp çatışmakta veya yarışmaktadır. Kişi atomsa ise, topluluk dalgadır. DNA’lar kişinin eğitimine 01’ler ise kişiler arasındaki çatışmalara tekabül eder. Kâinatın üç ekseni altı kutbu olmuştur; insan, kâinat, atom, dalga, kişi ve topluluk. Bunların ikişer ikişer yan ilişkileri vardır. Âlem ile atom mekân ile birleşir. Kâinat ile dalga zaman ile birleşir. Kâinat ile kişi cism ile birleşir. Kâinat ile topluluk ise enerji ile güçle birleşir, adaleti zulümden ayırır. Atomun tarifi; yer işgal eden kendisi gibi olanları yerine sokmayandır. Zaman hareket ile tanımlanır. Yani yer değiştirmeler tarif edilir. Cisim atomların oluşturduğu yapıdır. Enerji ise atomların hızlarının karelerinin toplamıdır. Bunun gibi insan ve atom fikir ile, insan ve dalga his ile, insan ve kişi irade yapma ile, insan ve topluluk ünsiyet buluşma ile birleşir. Fikir doğruyu yanlıştan ayırır. His iyiyi kötüden ayırır. İrade yararlıyı zararlıdan ayırır. Ünsiyet ise adaleti zulümden ayırır. İyilik şöyle tarif edilir. Varlık yokluktan iyidir. Birlik ayrılıktan iyidir. Belirlilik yani kurallara uyma kuralsız davranışlardan iyidir. Evrim durağanlıktan iyidir. Evrim birbirine benzememe ancak birbiri ile dayanışma içinde olmadır. Atom ile kişi arasında istediğini yapma özgürlüğü vardır. Atom ile topluluk arasında ise değişmez kurallar vardır, ona uyulur. Dalga ile kişi arasında evrim vardır. Dalga ile topluluk arasında ise çökme, bozulma vardır. Böylece kâinat 25 çeşit varlıkları içermektedir. Bilen ve yapan Mekân Madde Enerji Zaman Bilgi ATOM DNA 01 DALGA VARLIK İstediğini yapma Evrim Bozulma Kurallara uyma Etki Kişi Eğitim Gruplaşma Topluluk Bilinen ve yapılan Fikir İrade Ünsiyet His SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92 **************************************

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-49 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-18 İ N S A N RUH Şuur Zekâ Görüşme Zevk Nefis FİKİR Muhakeme Arzu HİS İNSAN Karar Alışkanlık İtaat Hükmetme Hayat İRADE Fiil Kavil ÜNSİYET BEDEN Hafıza Hareket Söz Algı İnsan bilip yapan varlıktır. Bunu ruhu yapmaktadır, bedeni ile yapmaktadır. İnsan bedeninin şoförüdür. Bir iş adamı araba satın alır. O arabasını çalıştırmak ister. Bir şoför kiralar. Onun için asıl olan arabadır. Şoför araba için vardır. Oysa kişi kendisi için araba alır. Gaye arabaya şoför bulmak değil kendisine araba edinmektir. İnsanın ruhu şofördür, bedeni arabadır. Beden ruh için vardır. Allah var, O’nun yarattığı kâinat vardır. İnsan var, onun bedeni var. Demek ki kâinat Allah’ın bedenidir. Kâinatın ruhu Allah’tır. Kâinatın ruhu Allah değil, onun halifesi olanların tümüdür. İnsan ile Tanrı arasında ne fark vardır? Tanrı kendi kendine vardır. Kendi bedenini de kendisi var etmiştir. İnsan ise Tanrı tarafından var edilmiştir. Bedenini de Allah var etmiştir. Allah kâinatın ruhu değildir. O’nun halifesi olan cin, melek, ruh ve insanın mecmuu kâinatın ruhudur. Bu sebepledir ki Allah’ın halifesi topluluktur. Beden atomlardan oluşur. Onun özel olarak dizilmesiyle hayat ortaya çıkar. Hayat bedenin vasfıdır, ayrıca hayat diye varlık yoktur. Nefis de ruhun vasfıdır, ayrı nefis diye bir varlık yoktur. Arabaya oturup sürmekte olan şoförün sürmesi nefsidir, yani sürücünün sürme kabiliyeti nefsidir. Nefis bedeni yönetirken kendisinde mevcut olan nefis kabiliyeti ile bedeni yönetmektedir. Uyku ve ölüm hallerinde nefis hiçbir iş yapamaz. İnsan ruhu da böyledir. Ölü ve uykuda iken ruhun özellikleri kaybolmamıştır ama kullanacağı bedeni olmadığı için o nefis muattal durumdadır. Ruhun iki özelliği vardır. Biri fikirdir. Fikir demek tüm kâinatı bilmesi demektir, çevreyi gözetleyebilmesi demektir. Ne yaparsa ne olacağını fikir melekesi irade melekesine bildirir. His ise olan olaylardan haberdar olur yani dışarıdan gelen etkileri ruha iletir ve kendisini harekete geçirir. Hislerin görevi ihtiyaçları tesbit etmektir. Fikir ise insanın yaşaması ve çalışmasının nasıl yapılacağına kara verir. İnsanın yemesi gerektiğine his karar verir, nasıl yiyeceğine fikir karar verir. İrade ise hareket zamanını belirler ve şimdi yap der. Böylece insan gerekeni yaparak yaşar. İnsanın iki yanı vardır. Bir özgür kişiliğidir. Kendi iradesi ile bunları yapar. Bir de topluluğun ferdidir, onun kuralları içinde yaşamak zorundadır. Yani topluluk onun iradesini kısıtlamaktadır. Hisler yapmak ister ama fikir imkânsızlık dolayısıyla engeller. İrade yapmak, ister topluluk düzeni olarak ünsiyet onu engeller. Böylece insan denge içinde yaşar. Şimdi nasıl yaşadığımızı kısaca görmeye çalışalım: Hislerimiz içerden dışardan gelen uyarılarla nelere ihtiyacımız olduğunu algılar. Bunu dışta beş duyu organı ile yapar ve içte beş duyu organı ile yapar. Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma dış algılarımızdır. İhtiyaç, ağrı, konum, bilinç iç algılarla belirlenir. Elde edilen bu uyarılar beyne gelir ve ruh olaylardan haberdar olur. İki şekilde haberdar olur. Ya sadece bilgi olarak ulaşır. Taraf olmaz. Buna bilinç diyoruz. Ya da tehlike olarak görür, hemen yapılmasını veya yapılmamasını bildirir. Bu ruha otomatikman iletilmiş olur. Ruh bu bilgilere dayanarak iki işten birini yapar. Kendisi zekâsı ile karar verir. Beyne bilgi olarak ulaştırır. Yahut toplulukla ilgiliyse, sorun onlarla birlikte çözülecekse, o takdirde isteğini yine beyne bildirir. Burada bedenin ve ruhun beyne etkileri vardır. Olaylar ise beyinde olmaktadır. Beynin bildirmesine “muhavere” denmektedir, “diyalog” denmektedir. Yani başkasının beynine iletme demektir. Beyin gelen bu uyarılarla harekete geçer, onu bilgi hâline getirir ve hafızada depo eder. His aldığı uyarıları acele hemen yapılacaksa iki şeyden birini yapar. Biri hemen iradeye iletir, acilen hareket etmesini sağlar. Araba süratle viraja geldiği zaman hisler hemen iradeye bildirir, irade de direksiyonu sağa çevirir. Bilinç sadece takip eder, hafızaya bile almaz, gelen uyarılar topluluğun işi ise hemen ünsiyete haber verir, o da gerekeni yapar. Hisler arzu şeklinde fikirlere iletir. Fikirler muhakemeye dönüşür. Ruhtan bilinç yoluyla emri alınır, hafızada depolanan bilgiler de beyne çağrılır ve değerlendirmeler yapılır. İşte bu değerlendirme sonunda ne yapılması gerektiğine karar verilir ve iradeye iletir. İrada bunu gerekli zamanı kollayarak bedene emreder. Beden hareket eder. Böylece fiil meydana gelir. Yahut fikir ünsiyete bunu yap diye bildirir. Orada hüküm şeklinde olur ve muhatap gerekeni yapar. İradedeki hareket ünsiyette söze tekabül eder. Hareket fiil olur. Söz de kavil olur. Hareket ve söz kişinin işidir. Fiil ve kavil ise artık üründür, topluluğun malıdır. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92 ********************************

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-50 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-19 C A N L I CANLI DOĞUM Eşleşme Bitişme Farklılaşma Bölünme Gelişme KAYA Birleştirme Dağıtma TOPRAK CANLI Dayanışma Evrim İnkıraz Yarışma Yaşlanma IŞIK Depolama Kullanma ISI ÖLÜM Avlanma Darlık Kıtlık Hastalanma CANLI: Canlı kendi benzerini üretebilen üretilmiş varlıktır. Bundan 13,7 milyar yıl önce meydana gelmiş ilk oluşumda zaman, mekân, madde ve enerji var olmuştur. Bunlar doğa kanunlarına tâbidir. Onlardan yararlanılarak canlılar var edilmiştir. Denize öyle bir gemi koyalım ki o gemi denizdeki madenleri kullanarak güneş enerjisinden yararlanarak kendi benzeri bir gemi imal etsin; gemi yapan gemi. İşte bundan üç dört milyar yıl önce denize küçük bir gemi kondu. Bu öyle bir gemi idi ki denizden aldığı maddeler ve güneşten aldığı enerji ile kendi benzerini üretmeye başladı. İşte bu hücre çoğaldı, zamanla değişti, gelişti ve bugünkü canlılar âlemi oldu. Canlı canlıdan çıkar. O halde ilk canlı sorunu vardır. İlk canlıyı kim yaptı, denize ilk gemiyi kim koydu? Bunun kendiliğinden olamayacağı kesindir, 3 milyar yıl olmadığı da kesindir. Bu canlıyı ilk yapıp denize koyanlara “melek” diyoruz ve biz onları göremiyoruz. Canlılık dağınıklıktan düzene geçmektedir. Doğada her şey bozulup dağıldığı halde canlı dağınıklıktan düzene geçme faaliyetindedir. Toprakta veya suda bulunan dağınık haldeki atomlar özel olarak birleştirilir ve özel yapı oluşturulur. Bu yapıda dayanışma ve işbölümü vardır. Herkes ayrı ayrı iş yapar. Sonunda istenilen ortak sonuçlar elde edilir. Bunun dışında canlılar arasında acımasız yarışma vardır. Birbirlerini yiyerek yaşarlar. Yaşlanmış ve işe yaramaz olanlar öldürülür, onların artıklarından yararlanılarak yeni canlılar üretilir. Bir taraftan dayanışarak birlikte yaşama, diğer taraftan birbirini yiyerek ayıklama canlılara has özelliktir. Dayanışma ve yarışma sonucu evrim gerçekleşmekte, daha ileri ve gelişmiş canlılar ortaya çıkmaktadır. Yeni gemiler eski gemilerden daha gelişmiş olmaktadır. Böylece tüm canlılarda evrim gerçekleşmektedir. Ne var ki gemilerdeki evrimi içindeki insanlar sağlamaktadır. Canlı hücrelerdeki evrimi kim sağlamaktadır? Demek ki insana benzer görmediğimiz varlıklar vardır. Onlar bu işi yapıyorlar. Biz onları görmüyoruz ama onların yaptıklarını görüyoruz. Bu evrim sonuna kadar devam etmiyor. Nesiller inkıraz ediyor. Canlılık da ömrünü doldurmaktadır. Öyle bir güne yaklaşıyoruz ki sonunda canlı artık kendine benzeri oluşturma kabiliyetini kaybetmektedir. Yani canlı görünüşte evrimleşmektedir, oysa genetikte yaşlanmaktadır. İnkıraza doğru gitmektedir. Evrimin son halkası insandır. İnsanda da ömür halkası vardır. Her nesilde o halka kaybolmakta yani yaşlanmaktadır. Güneş hidrojeni tüketirken canlı da çoğalma kabiliyetini tüketiyor. Canlılık var olup yok olmaktır. Tüm canlılar da doğmuştur, gelişmektedir, yaşlanmaya başlamışlardır ve sonunda öleceklerdir. DOĞUM: Canlı demek kendisi gibi bir canlıyı var etme özelliğini taşıma demektir. Böylece yeni canlı doğumla ortaya çıkar. Onu doğuran ana canlıdan ayrılır. İlk olarak bölünme hücrelerde olur. Hücre içinde DNA’lar vardır. Onlar dizi hâlindedirler. Bunların eşleri vardır. Birbirlerinden ayrıldıkları zaman her molekül çevrede bulunan eşini yanına çağırır ve böylece bir DNA dizsi birbirine benzer DNA dizisi olur. İşte çoğalma böyle olur. Bir fabrika kuralım ve bin işçi çalıştıralım. Her işçinin işi farklı olsun. Yeni fabrikalar kurabilmemiz için işçileri eğitmemiz gerekir. Bunun için şu usulü kabul ediyoruz. Her işe iki işçi koyuyoruz. Bunların ikisi de yetişmiş elemanlardır. Bunlar birlikte çalışarak yeni gemi yapıyorlar, yeni fabrika kuruyorlar. Sonra işçiler ikiye ayrılıyor, birileri yeni çıraklar alarak yetiştiriyor. Sonra yeni gemiye yine çifter olarak geçiyorlar. Önce iki hücre birleşiyor. İşçiler eşleşiyor. Herkes sağlam arkadaşı buluyor, beceriksizler eleniyor, bozuklar eleniyor. Buna çiftleşme demekteyiz. İki ayrı gemi bir araya geliyor. Bozuk parçaları atıyorlar, düzgün olanların benzerini meydana getiriyorlar. Çalışanlar da ayıklanmış olmaktadır. Sonra bunlar yeni sağlam gemi yapıyorlar, sağlam hücreler üretiyorlar. Buna da bölünme diyoruz. Bölünen hücreler birbirinin tam benzeridir. Ne var ki bunlar dışarıya göre şarjlıdır. Yan yana gelip de bitiştiler mi birinin eksi elektriği diğerinin artı elektriğini çeker farklılaşırlar. Yani birinin pozitif kutbu vardır, negatif kutbu dağınıktır. Diğerinin negatif kutba vardır, pozitifi dağınıktır. Bu farklılaşma sayesinde ayrı tür meydana gelir ve bu sayede yeni canlı hücreler grubu gelişmiş olur. Gelişme: Kaya parçalarını veya kilden oluşmuş çamuru alır, onları işler, istenilen şekle dizer, değiştirir ve toprağa diğer canlıların kullanabileceği şekle sokarak aktarır. Yani kayayı toprak yapar. Canlı kayayı zor toprağı kolay kullanır. Canlının görevi kayaları toprak yapmaktır. Böylece canlılar âlemi gittikçe çoğalır. Yeryüzü canlılarla kaplanmıştır. Canlı bunları yaparken bir inşaatçı gibi çalışır. Kayalardan aldığı atomları canlıların işine yarayacak moleküllere çevirir, topraktan aldığı diğer canlı artığı molekülleri ile birlikte kendi yapısını oluşturur. Topraktan seçip alma, istediğini alma canlının ilk işidir. Sonra bunları istenen şekilde dizip canlının yapısını oluşturma ikinci işidir. Bundan sonra bu molekülleri parçalama ikinci işidir. Bozulmuş ve yaşlanmış yapıları yenilemek gerekir. Bunun için canlı yapıyı cansız hâle getirmek gerekir. Ne var ki bunu yaparken kaya hâline getirmemekte, toprak olarak oluşturmaktadır. Böylece kayayı kısmen toprak hâline sokmaktadır. Sonra bu artıkları dışarı atma yani canlının dışına çıkarma da son işlemdir. Yani canlı beslenir, vücudun yapısını oluşturur, sonra onları dışarı atarak kayaları zamanla toprağa dönüştürür. Böylece canlının faaliyeti sayesinde entropi küçülmüş yani düzensizlikten düzene geçilmiş olur. Daha çok canlı yaşayacak hâle gelir. Yani canlı yeryüzünü imar eden varlıktır. Yaşlanma: Canlının bu işi yapabilmesi için enerjiye ihtiyaç vardır. İşte bunu da Güneş’ten aldığı yüksek seviyedeki enerjiyi kullanarak ısıya dönüştürür. Böylece kendisi onunla iş yapmış olur. Bir değirmeni çeviren su gibi güneş ışığı da canlının çarkını devamlı döndürerek yaşamayı sağlamaktadır. Yani düzgün olan Güneş enerjisini kullanarak dağınık olan maddeleri istenilen şekilde dizmektedir. Bunun için önce Güneş enerjisini yakalayan cihaza ihtiyaç vardır. Bu yeşil yapraklardır. Sonra bu enerjinin depolanması gerekmektedir. Bu da şekerlerde kimyasal yapı olarak yapmaktadır. Ondan sonra da bu şekerin havadaki oksijenle yakılarak başka enerjilere dönüştürülmesi gerekir. Bu enerji sayesinde kayaları parçalayarak istenilen düzeni sağlamaktadır. Sonra da bozulmuş dağınık hâle gelen ışığı dışarıya atması gerekir. Bu da ısıdır. Demek ki canlı bir taraftan Güneş enerjisini ısıya çeviren, bununla elde etiği güçle kayaları toprak hâline getiren bir varlıktır. Bu arada hücreler ve hücrelerin oluşturduğu canlılar kendi ömürlerini tamamlayarak besin hâline gelirler, başka canlılara besin olurlar. Ölüme götüren dört sebep vardır. Biri kıtlıktır. Çevresinde besin bulamayanlar ölürler ve başkalarına besin olurlar. Buna “kıtlık” diyoruz. Çevresinde besin olmakla beraber kendilerinin barınacağı ve nefes alacağı yer bulamayanlar da başkalarına besin olurlar. Buna “darlık” diyoruz. Bu olay doğal olay değildir. Yani canlılarda öyle düzen kurulmuştur ki darlık ve kıtlık olmadan da sayıları dengededir. Bu bir avlanmadır. Güçlü canlılar güçsüz canlıları yakalayıp kendilerine besin yaparlar. Yahut vücut direncini kaybedince mikroplar ve virüsler bedende çoğalarak hasta ederler ve sonunda öldürerek onu kendilerine besin yaparlar. Böylece yeryüzünde besin stoku artmakta, dolayısıyla canlı sayısı artmaktadır. Canlılar bu hazır besinden beslenir ve yaşarlar, sonunda kendileri de ölür ve besin olurlar. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92 *******************

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-51 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-20 TOPLULUK TOPLULUK HALK Dil Teknik Hukuk Sanat Hâkimiyet İLİM İmkân Talep DİN TOPLULUK Sözleşme Kontrol Soruşturma Hüküm Mülkiyet EKONOMİ Kredi Dayanışma YÖNETİM TOPRAK Planlama Üretme Paylaşma İstihbarat TOPLULUK Birbirini etkileyen iki varlık yan yana geldiğinde iki olaydan biri oluşur. Benzer olanlar eklenerek şiddetlenir. Mesela hidrojen atomları ile oksijen atomları yan yana gelince atom ağırlıkları toplanır. Bir Oksijenin 16 iki hidrojenin de 2 olduğu için suyun molekül ağırlığı 18 eder. Yahut birbirinin zıddı olanlar etkileri yok ederler. Oksijen iki negatif değerlidir. Hidrojenler de iki pozitif değerlidirler. Suyun elektrik yükü yoktur. İnsanlar da böylece hep birbirleri ile karşılaşırken benzer özellikleri birleştirip güçlü yaparlar. Zıt olanları da etkisizleştirirler. Böylece kişide mevcut özellikler değişerek topluluklarda da oluşur. İnsandaki her melekeye karşılık toplulukta da bir kurum vardır. Sözleşme: İnsanda karar verme mekanizması vardır. Beyin onunla ne yapacağına karar vermekte idi. Topluluklarda ikili sözleşmeler yapılmaktadır. Bu sözleşmelerin birleşmesi topluluk kararları olmaktadır. Kişiler sonra o sözleşmelere göre hareket ederek topluluğun ortak kararları ortaya çıkmaktadır. Kontrol: İnsanda bir de alışkanlık vardı. Benzer olaylarla karşılaşınca düşünmeden bilinçsiz hareket etmekte idi. Toplulukta da sözleşmeye uygun hareketler kontrol edilir. Uygun olanlar onaylanır ve topluluğun ürünü olur. Uygun olmayanlar elenir, topluluk onu kabul etmemiş olur. Soruşturma: Kişilerde başkalarına uyma melekesi vardı. Kişi böylece başkası ile ilişki kuruyordu. Toplulukta da soruşturma mekanizması vardır. Topluluk kurallarına uymayanlar tesbit edilmekte ve yanlış yapılanların düzeltilmesi istenmektedir. Hüküm: İnsanda sözünü başkasına geçirme melekesi vardı. Bir taraftan itaat ederken diğer taraftan başkasına emretme ve hükmetme meyli vardı. Toplulukta da hakem kararları vardır. Hakem kararlarına herkes itirazsız uymak zorundadır. HALK: Kişide ruh vardı. İnsanın bedeni araba ise ruh da şoförü idi. Topluluğun da halkı vardır, insanlardan oluşur. İnsanların bir araya gelmesiyle topluluğun ruhu ortaya çıkar. İnsandaki zevk, bilinç, zekâ ve görüşme melekelerine karşılık toplulukta da sanat, dil, teknik ve hukuk vardır. Dil: Kişilerdeki bilincin ifade aracıdır. Dil sayesinde toplulukta ortak fikirler ortaya çıkar. Ocaklarda konuşma, bucaklarda yazma, illerde sanat, ülkede mantık, insanlıkta ilim dili vardır. Sanat: Kişilerdeki zevk meleksinin ifade aracıdır. Sanat sayesinde toplulukların ortak zevkleri oluşur. Fertleri diğer ferlerden ayırır. Aralarında birlik sağlar. Teknik: Kişilerdeki zekâlar teknikle bir araya gelerek ortak zekâ oluşur, nesilden nesle intikal ederek uygarlık ortaya çıkar. Hukuk: Kişilerdeki görüşme özelliği hukuk kuralları ile topluluk kurumu olur. İnsanların davranışlarını bir düzen içine alır. Herkes kurallara uyarak topluluk içinde özgürlüğünü kullanır. Seyahat özgürlüğünü kullanabilmen için trafik kurallarına uymak zorundasın. TOPRAK: İnsandaki bedene karşılık toplulukta toprak vardır. Her topluluk kendisine bir yurt edinir ve o yurdu imar ederek kendine beden yapar. İnsandaki algı melekesine karşılık toplulukta istihbarat, hafıza melekesine karşılık toplulukta planlama, hareket melekesine karşılık üretme, konuşma meleksine karşılık toplulukta paylaşma vardır. İstihbarat: Toplulukta kişiler elde ettikleri bilgileri ihbar veya şikâyetle topluluğa bildirirler. Topluluk da bunları alıp değerlendirme kurumlarının sahibidir. Bu kurumlar şimdi dağınık haldedir. İlerde tüm ihtiyaçlarını belirleyip tesbit eden bir kuruma ihtiyaç olacaktır. Sağlık işleri bunu tam yapmamaktadır. Planlama: Kişilerdeki hafızanın yerini planlama almaktadır. Hafızada yapılacak işler planlı olarak durur. Gerektiğinde çağrılır ve o yapılır. Üretme: Kişilerdeki hareketler bir düzen içinde birleşir. Ortak amel-i salihat olur, üretme öyle meydana gelir. Üretmedeki katkı karşılığı belge verilir. Bu ücret belgesidir. Paylaşma: Ücret belgesi ile bakkala giden insanlar paylarını alırlar. Kişilerdeki konuşmanın karşılığı toplulukta satın alma yer alır. Bu da sağlanan güvenlikle mümkündür. Herkes sözünde durmalıdır. Durmayanlar zorlanır. HÂKİMİYET: Kişiler ayrı ayrı varlıklardır. Anlaşarak bir örgüt kurarlar. Üst ast ortaya çıkar. Böylece ayrı ayrı varlık olan insanlar birleşerek tek varlık olurlar ve güç olup hükmederler. Bu insandaki nefse tekabül eder. Hükmetme ancak ilimle ve inançla olur. İlim nasıl hükmedileceğini öğretir, iman ise bir arada olma azmini verir. İnsanları birbirine bağlar. İnanç birliği olan din sayesinde insanların ihtiyaçları tesbit edilir. İlimle de imkanlar harekete geçirilir. Din: Kişilerdeki hislerin sanat yoluyla içtimaileşmiş şeklidir. Topluluğun hisleridir. İhtiyaçları belirler. Talep/İhtiyaç: Kişilerin ve topluluğun varlığını sürdürebilmesi için gerekli şeylerdir. İnsan ihtiyaçlarını topluluğun sağladığı imkânlarla giderir. Bu ihtiyaçların belirlenmesinden sonra ona göre planlama ve bütçe yapılmalıdır. İLİM: İnsandaki fikirlerin dil aracılığı ile içtimaileşmiş şeklidir. İmkânları ortaya koyar. İmkânların kullanma şeklini tesbit eder. Planlama yapar, bütçeyi ortaya çıkarır. İmkân: İnsanlar ihtiyaçlarını topraklarındaki doğa imkânları ile giderirler. Bu imkânların değerlendirme şeklini ilim ortaya koymuş olur. İnsandaki muhakemeye tekabül eder. Araştırma kurumudur. EKONOMİ: İşbölümü mekanizmasıdır. İnsandaki iradeye tekabül eder. İnsanda işi yapma zamanını tesbit eder. Toplulukta ise işi kimin yapacağını tesbit eder. Bu da kredi müessesesi ile sağlanır. Din ihtiyaçları ortaya koyar, ilim imkânları ortaya çıkarır. Ekonomi de bu imkânları kimlerin kullanacağıma karar verir. Kredi: Kişilere topluluğun imkânlarından yararlanma yetkisi demektir. Aldığı kredi ile topluluğun imkânını kullanır, onunla üretir, sonra kredisini iade etmiş olur. YÖNETİM: Bölüşme paylaşma mekanizmasıdır. İhtiyaçlara göre plan yapılır. Plana göre iş yapılır. Ürünler de katkı ve ihtiyaca göre paylaştırılır. Paylaştırma: Girdilere verilen pay belgesi ile pay miktarı belirlenir. Fiyat mekanizması ile halk kendi payını istediği maldan alır. Kişideki tüketme zamanı yerine toplulukta kimin neyi tüketmesini düzenleyen kurumdur. İşte bir topluluk bir kişinin yapısına analogdur. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:01

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-46 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-15 İLİMLER Bugün bilgisayarlar vardır. Hemen herkesin cep telefonu vardır, bu da bilgisayardır. Çoğumuz hesap makinesi taşıyoruz. Küçük çocuklar bilgisayarlarda oynuyorlar. Bu bilgisayarın nasıl çalıştığını bilmek her insan için merak konusu olmalıdır. Ne var ki çiçeklerin nasıl açıldığını ve sonra nasıl meyve verdiğini nasıl merak etmiyorsak, çocuklar da bilgisayarın nasıl yapıldığını merak etmiyorlar. Önce hesaptan işe başlayalım. Yazdıklarınızı matbaaya verdiniz ve bin kitap bastırdınız. Matbaacı size kitapları yığın hâlinde vermez, onları paketler yaparak teslim eder. Sofraya yemek koyacaksanız onu kazanla koymazsınız, tabaklara böler öyle koyarsınız. Tarladan elde ettiğiniz buğdayı çuvallara doldurursunuz. Hâsılı her şeyi batı tabiriyle ambalajlarsınız. Siz her gün diyelim bir kilo buğday yiyorsunuz. Buğday senede bir üretilir. Sene kaç gün ise o kadar kilo buğday alacaksınız. Ne yaparsınız? Önce seneyi paketlere ayırırsınız. 12 ay var dersiniz, her ayda da 30 gün var dersiniz. Böylece her ay için 30’ar kiloluk çuval buğday alırsanız size yetecek buğdayı almış olursunuz. İşte bu amaçla insanlar paketleme sistemi üzerinde durmuşlar ve tarihte özel paketleme sistemleri geliştirmişlerdir. Önce ikili paketler yapıyoruz. Beynimizde öyle düşünüyoruz. Fasulye taneleri ile böyle paketleme işlemini kolaylıkla yaparsınız. İkişer ikişer fasulye tanelerini paket yapar torbadaki fasulye sayısını yarıya indirirsiniz. Bir şey ya artar ya artmaz. Artarsa 1 yazarsınız. Eğer elinizde hiç fasulye kalmamışsa 0 yazarsınız. Paketlemeye devam edersiniz. Sonra ikili paketleri ikili ikili olarak birleştirir dörtlü paketler yaparsınız. Sonunda ya bir ikili fasulye paketi artar, o zaman 0’ın solunda 1 yazarsınız, artmazsa 0 yazarsınız. İşte bu paketleme sistemine devam ederseniz 8’li, 16’lı, 32’li, 64’lü paketler yaparsınız. Bunun sizin beyninizde yerleşmesi için gerçekten bir torba fasulye alıp paketleme yaparak denemeniz gerekmektedir. Elinizle yaptığınızda beyniniz de onu çok iyi kavrar. Sonunda 0 ve 1 lerden oluşan bir dizi elde edersiniz. 11011010010 gibi bir dizi sıfır birleri elde etmiş olalım. Bunun anlamını kavramamız için ikili bir tablo yapalım ve orada yerleştirelim. 1024 512 256 128 64 32 16 8 4 2 1 1 1 0 1 1 0 1 0 0 1 0 1 1 0 0 1 0 1 0 0 0 0 1 1 0 0 1 0 0 1 1 1 1 1 0 0 0 0 0 1 1 Şimdi size biri “131 tane fasulye tanesini bana ver” dese; önce ona en yakın paketi alır koyarsınız. Bu 128 tanedir, onu sıfır yaparsınız, o kadar vardır, 3 eksik kalır. 2’li paketiniz de vardır. Onu da koyarsınız ve onu da 0 yaparsınız. 1 tane daha istemektedir. Oysa bir taneniz yoktur, en küçük paketiniz 16 taneliktir. Onu açarsınız. Elimizde 2 sekizlik olur. Birini saklarız. Dolayısıyla dördüncü satırda 0 yerine 1 yazarız. İkinci sekizlik paketi açarız, iki tane dörtlük paketimiz olur. Onda kalan paketlere ekleriz. Dördüncü satırda 1 yazarız. Elimizde iki ikili kalır, birini eski paketlerin yanına ekleriz. 0 yerine 1 olur. Elimizde ikil paketimiz vardır. Açarız, birini eski paketlerimize ekleriz. Böylece bizden 131 fasulye isteyene 1 120’lik, 1 ikilik, bir de 1 olmak üzere veririz. Buna ikili sayı sistemi denmektedir. 01’lerden oluşmaktadır. Şimdi bu iki adam isteyen uzakta olsun. İki eli yukarı kaldırsa, 1i iki eli yana açarsa 0 i ifade etsin. Böylece uzaktan 131 fasulye istediğini bildirmesi için elle işaret yapacaktır. Sağdan başlar. Ellerini yukarı kaldırır. Tekli paket istiyorum der. Sonra tekrar yukarıya iki elini kaldırır, ikili paket istiyorum der. Elleri yana açar, 4’lü paket istemiyorum, dördüncü defa açar, 8’liyi istemiyorum der, beşinci açar, 16’lı paket istemiyorum der. altıncıyı açar, 32’li paket de istemiyorum der, yedinciyi açar, 64’lük paket istemiyorum der. Sekizincide 128’lik paket istiyorum der. Böylece uzaktan 0 ve 1 işareti ile istediği miktarı bildirir. Diyelim ki aralarında hava hattı var, o da torbaya koyar ve gönderir. Herkes el feneri kullanmıştır. Diyorsunuz ki, ellerini kaldıracağına cep fenerini yak. Yukarıya kaldırsam 1 olsun, yana götürsem 0 olsun diyorsunuz. Böylece el feneri ile haberleşiyorsunuz. Sonra aklınıza daha başka bir kolaylık geliyor. Çift el fenerim olsun. İkisini yakarsam 1 olsun. Birini yakarsam 0 olsun. Böylece uzaktan paketlerin sayılarını rahatlıkla bildiriyorsunuz. İşte böyle ışık yapacağınıza aranıza tel çekiyorsunuz, teli Ankara’ya kadar uzatıyorsunuz. Buradan anahtarı kapatıyorsunuz, orada lamba yanıyor, açıyorsunuz sönüyor. Uzun yanarsa 1 oluyor, kısa yanarsa 0 oluyor. İşte, demek ki bu şekilde görmediğiniz uzaklara istediğiniz sayıyı bildirebiliyorsunuz. Bilgisayar budur. Beynimiz de bir bilgisayardır. İLİM de budur. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:01

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-45 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-14 ÇEVREMİZİN ÖZELLİKLERİ Müsbet ilimler sayesinde kâinatı bilmekteyiz, çevremizi bilmekteyiz, kendimizi bilmekteyiz. Çevremizin özelliklerini sıralayabiliriz. 1- Kâinat bir bütündür. Çok ince hesaplarla oluşturulmuştur. Birbirine uyumludur. Değişmez kuralları vardır. Bu birlik ve bütünlük bu kâinatın tek elden çıktığını ifade eder. Bir makinenin değişik parçaları vardır. Bu parçalar bir ustadan, bir tezgâhtan çıkmazsa o parçalar birbirine uymaz, makine olmaz. Üretenler ya bir yerin hazırladığı bir projeye göre hareket edeceklerdir yahut bu bir kişi olmalıdır. Projeden küçük bir sapma makinenin oluşmamasına neden olur. 2- Kâinat sonradan var edilmiştir. Yine çağımızın ulaştığı ilimlerle biliyoruz ki kâinat bundan 13,7 milyar yıl önce yaratılmıştır. Ondan önce yoktu. Hâlâ da büyümektedir. Yine kâinatı tetkik ederek öğreniyoruz ki sebepsiz sonuç olmaz. Bir şey oluyorsa mutlaka onu oluşturan da vardır. Kâinat bundan 13,7 milyar yıl önce olmadığına ve bugün var olduğuna göre kâinatı onun tek sahibi oluşturmuş demektir. Kâinat içindeki birlik ve bütünlük, kâinatın sonradan var edilme ve bu sonucun bir sebebi olmalıdır ilkesi kimsenin reddetmediği ilkedir. Biz bununla Allah’ın varlığını ispatlıyoruz. Safsatacılar, Tanrı görünmemektedir, o halde yoktur gibi basit, aptalca, ahmakça veya haince sözler söylemektedir. Önce göremediğimiz şey yoktur ilkesi kendimizi mutlak gören varlık kabul etmek anlamındadır. Biz her şeyi görüyoruz. O halde mademki Tanrı’yı göremiyoruz o halde yoktur. Oysa bugün yine müsbet ilimler birçok göremediğimiz şeyleri ortaya çıkarmıştır. Örnek olarak elektriği veya mıknatısı kimse göremez ama etkilerini görür, dolayısıyla onun varlığını inkâr edemez. İnkâr etse geberir gider. 3- Tanrı’nın varlığı, kâinatı var ettiği, biz de içinde yaşayacak şekilde var ettiği üzerinde herhangi bir tereddüt söz konusu değildir. Akıl ve müsbet ilimler bunları kesin olarak ortaya koymuştur. Şimdi üçüncü sorun ortaya çıkar. Bu Tanrı insanlarla neden diyalog kurmuyor, arkadaşımla konuştuğum gibi neden benimle konuşmuyor? Varlığı ve yaptıkları çok açık olarak belirdiği halde kendisi neden doğrudan bizimle diyalog kurmamaktadır? Televizyon cihazınız yoksa neşriyatı alamazsınız. Bizim de onunla diyalog kuracak aracımız olmadığı için diyalogda değiliz. Bunun izahı bundan başka bir şey olamaz. Ama bu da tatmin edici bir izah değildir. Allah bize kendisiyle diyalog kuracak imkânı vermez miydi? Telefonla konuştuğumuz gibi Tanrı ile konuşamaz mıydık? Bu mümkün değildir ifadesi abestir. Ahmet ile ben anlaşıyorum, o imkânı vermiştir de kendisiyle anlaşamayacak imkanı vermez mi? Elbette verebilir ama vermemiştir. İşte burada müsbet ilmin yapacağı iş onunla diyalog kurma imkânı üzerinde durmamızdır. a) Her şeyin sebebi var, sebepsiz bir şey olmaz diyoruz. Ama ben düşünürken veya konuşurken onları düşündürecek ve onları söyleyecek hiçbir dış etki yoktur. Öyleyse bana bu gücü veren ve farklı şeyler söyleten Tanrı’dır. Yüz kişilik bir sınıfa girsek, çıkarın kâğıtlarınızı ve yazın, herkes bir kelime yazsın desek. Yüz kelime yazılır. Hepsi ayrı ayrıdır. Biz yazın demesek onlar yazmazlar. Eğer onlara yazdıran dışarıdan bir sebep olmasaydı hepsi aynı kelimeyi yazarlardı. İşte bana ‘yazın’ dedirten, onlara da değişik kelimeleri yazdıran Tanrı’dır. Bundan dolayı biz Tanrı ile diyalog içinde değiliz denemez. b) Rüya görüyoruz. Her gece rüya görürüz. Gördüğümüz rüyaların hiçbirisi birbirinin aynı değildir. Hiçbirimiz benzer rüya görmeyiz. Oysa hep aynı şeyleri görürüz. Demek ki Tanrı bizimle özel olarak ilgilenmekte, bize farklı rüya göstermektedir. Yoksa hepimiz her zaman benzer rüyalar görmüş olurduk. Matematiğin en büyük sorunu farklı sayı bulup bilgisayara yazdırmadır. Bizim simalarımız hep farklıdır. Hiç birbirimize benzemiyoruz ama hepimiz insanız, bir varlığın eseriyiz. İnsan olmamız O’nun eseri olduğumuzu gösterir. Farklı olmamız ise O’nun bizimle özel olarak ilgilendiği anlamındadır. c) Farklı düşünmemiz, farklı konuşmamız dışında çevremizde olmayan şeyleri keşfediyoruz. Diyelim ki telefonu keşfeden zat bunu bir yerden öğrenmedi. Ona elbette Tanrı öğretti. O halde uygarlaşmadaki katkımız ve buluşlarımız Tanrı’nın bizimle özel olarak ilgilendiğini gösterir. Birçok şeyleri yapmak isteriz ve onu başarırız. O duanın kabulüdür. d) Bunun dışında Tanrı geçmişte birçok peygamberler göndermiş ve insanlarla diyalog kurmuştur. Biz hâlâ o kitapları okuyarak Allah’ın bize olan mesajlarını alıyoruz. “Kur’an Mucizeleri” kitabımızda bunu açıkça gösterdik. O halde Tanrı bizimle her zaman yakından ilişki hâlindedir. Daha fazlasını niye yapmamıştır? Bunun hikmetini araştırabiliriz. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:03

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-44 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-13 Ç E V R E - 3 Bedenimizden yola çıktık. Dağlara yükseldik, dünyamızı dolaştık, aya gittik, güneşe ulaştık, ondan sonra galaksimizi dolaştık. Üç boyutlu uzayı beynimize yerleştirdik. Burada kalmadık, dört ve beş boyutlu uzayları zihnimizle kavradık. Çevreye uzandıkça biz küçüldük, küçüldük, küçüldük. Bizi var eden ise sonsuz oldu. Şimdi de derinlere doğru yolculuk edelim. Gözümle baktığım zaman bir santimi rahatlıkla görebilirim, bir milimetreyi de seçerim, onun onda biri büyüklüğünün varlığını hissederim. Ondan sonrasını gözle göremem. Sesleri de belli büyüklükte işitirim, düşük sesleri işitemem. Burnuma kokular girer, koku azsa algılayamam. Ağzıma aldığımın tadını duyarım. Daha düşük şeyleri algılama imkânım var mıdır? Bir de beş duyu organı ile algılayamadığımız şeyler var mıdır? Bunun üzerinde çalışma yapılmış ve çok ileri bilgiler edinilmiştir. Önce mıknatısın demiri çektiği görülmüştür. Demek ki göremediğim bir şeyler mıknatıstan çıkıyor ki demire etki ediyor. Çektiğini gözümle görmekteyim. Sonraları mikroskop keşfedilmiş ve canlıların hücrelerden oluştuğu anlaşılmıştır. Mikroskop sayesinde binde bir milimetreleri görebildik. Hücreler boyanarak hücre yapısı incelenmiştir. Mıknatıs hareket ederse elektrik alanını doğurur. Elektrik hareket ettiğinde mıknatıs alanını doğurtur. Bir de su damlaları elektrik parçacıkları üzerinde oluşur. Bunlardan moleküllerin yapısı bulunmuştur, 100 milyonda bir santim civarındadır. Moleküllerin zincirleme birleşmesinden varlıklar meydana gelmiştir. Moleküller de atomlardan oluşur. Atomları göremiyoruz ama özelliklerini hesaplıyoruz. Atom molekülün 100 000 de biridir. Elektronlar atomlardan daha çok küçüktür. Böylece en küçük yere varmış oluruz. Ondan daha küçük bir büyüklük bilemiyoruz. Eğer en küçük parçacıklara göre düşünürsek biz çok çok büyüğüz. Bizi, parçacıkları ve kâinatı var eden dört ve beş boyutlu uzayın sahibi sonsuz büyüktür. Şimdi biz kendimizin ne olduğunu düşünelim. Bedenimiz çok çok sayıda parçalardan oluşmuştur. Biz de çok çok küçük bir parçayız. Bu bakımdan bizim hiçbir değerimiz yoktur. Ha varmışız ha yokmuşuz fark etmez. Bu yokluğumuzun yanında bizim değerimiz ölçülemez. İşte bu kadar büyük kâinat ve bu kadar çok parçaların kendi varlıklarından haberleri yoktur. Dolayısıyla varlar ama varlıkları hiçbir işe yaramaz. Kâinatı var edenin hiçbir işine yaramaz. Çünkü onu yaratma gücüne sahip olanın ona ihtiyacı olmaz. Başka kimselere de yaramaz. Çünkü onu bilen ve kullanan yoktur. O halde insansız kâinat boş bir şeydir, varlığı hiç anlamındadır. İşte, kâinat insanla değer kazanır. Çünkü insan bu kâinatı bilmektedir ve ondan yararlanarak varlığını sürdürmektedir. Büyük köşk içinde oturan kraldır, insan. Kâinat onun için yaratılmıştır. Daha önce insandan başka da ruhlar vardır demiştik. Demek ki kâinat şuurlu vatlıklar için var edilmiştir. Onların vatanıdır. Onların yaşaması için vardır. Burada bir hususa daha temas etmemiz gerekir. Fizikte öğrendiğimiz bir şey vardır. Işık saniyede 300 000 km olarak gider. Varlıkların iki hızı vardır. Biri kendi hızlarıdır. Diğeri de dalga hızlarıdır. Uçak havada yavaş giderken çıkardığı sesten yavaş gider, önce ses duyarız, sonra uçak gelir. Bazı uçaklar ses hızından yukarıya çıkarlar. O takdirde önce uçağı görürüz, sonra sesini işitiriz. Çok yavaş giden kayığın dalgaları kayıktan daha hızlı gider, gemiler ise dalgadan hızlı giderler. Bize gelen cisimden çıkan ışığın hızı ile bizden uzaklaşan cisimden gelen ışığın hızı değişmektedir. (c+v)*t1=c*t2 (c-v)*t1=c*t2 t1= t2*(c*c-v*v) bulunur. Işık hızına yakın olanların zamanları ve mekânları bizimkinden farklıdır. Ayrı kanunlara tâbidir. Dolayısıyla şuurlu varlıklar dört çeşittirler yani dört çeşit özellikleri olan kâinatta görevlidirler. Böyle olmalıdır. Dalga hızı ışık hızından fazla olan ve hızları ışık hızına yakın olanlara “melek”; Dalga hızı ışık hızından fazla olan ve hızları ışık hızına uzak olanlara “ruh”; Dalga hızı ışık hızından az olan ve hızı ışık hızına yakın olanlara “cin”; Dalga hızı ışık hızından az olan ve hızı ışık hızına uzak olan varlıklara “insan” diyoruz. Bunları nerden biliyoruz? Bu alanlar farklı alanlardır. Farklı kanunları vardır. Bir bilinçli varlık hepsinde iş yapamaz. Biz biliyoruz ki âlemimizde tekiz. O halde o âlemlerin varlıkları da tektir. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:04

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-40 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-9 RUHLARIN RUHU Ben varım, sen varsın, biz varız, çevremiz vardır. Çevremiz aracılığıyla biz görüşüyoruz. Ortak bilincimiz doğuyor. Ben diyebildiğim gibi biz de diyebiliyorum… Bir filmi seyrettiğimiz zaman orada gördüklerimiz o anda gerçek değildir. Bunu biliyoruz. Rüya gördüğümüzde yaşadıklarımız ertesi gün hayal olmuştur. Bunların bilincindeyiz. Gördüklerimizde de yanılmalarımız olmaktadır ama birbirimizden iyice eminiz. Görüşüyoruz, birbirimizi seviyoruz, birbirimize kızıyoruz, özlüyoruz, karşılıklı isteklerde bulunuyoruz. Ayrılınca özlem duyuyoruz. Ölünce ağlıyoruz... Bugün şunu biliyoruz. Kâinat 13.7 milyar yıl önce yoktu. Önce elektron pozitron dediğimiz varlık yaratıldı. Onlara belli sıcaklık yüklendi yani hız verildi. Parladı ve genişlemeye başladı. Bugünkü cansız âlem var oldu. Bu varlıklar bir tuğla durumundadır. Onlar yapıyı oluşturmaz ama onları kullanırsak yapı oluşur. Biz işte onları kullanıyoruz da uygarlığımızı yaşıyoruz. Bilgisayarda biz yazıyoruz, siz okuyacaksınız. Uçağı tuğlaları kullanarak oluşturuyoruz. Bizden başkaları da bu tuğlaları kullanmışlar da bitkiler, hayvanlar ve biz var olmuşuz. Onlara “melek” adını verdik. Şimdi şu soruyu soracağız: Peki, bütün bu bizim ve meleklerin kullanıp oluşturduğu tuğlaları yani madde parçacıklarını kim var etti? Bu inşaat malzemesini kim ayarladı? O malzemeye bizim kullanacağımız özelliği kim verdi? Evet, bizimle melekler arsında birlik yoktur. Çünkü onlarla diyalog kuramıyoruz, onlarla görüşüp anlaşamıyoruz. Sadece onların var olduklarını biliyoruz. Ama biz anlaşabiliyoruz. İnsanların ruhları diyalog içindedir. Hattâ geçmişte yaşayanlardan haberimiz var. Gelecekteki nesillere de hatıralar bırakıyoruz. Biz bunları yazıyoruz. Şimdi okuyan belki birkaç kişi ama ümit ediyoruz ki yüz sene sonra, bin sene sonra bu yazılarımızı arayıp bulanlar olacaktır. Biz onlara hitap ederek yazıyoruz... Bu inşat malzemesini hazırlayan, bizim zaman ve mekân âleminde olan ve meleklere de bizim gibi varlık imkânı veren bir ruhların ruhu vardır. Bunu şimdilik varsayım olarak kabul edelim. Bu ruhların ruhunu bir varsayım olarak ortaya koyalım, çevremizi ve kendimizi ona göre tetkik edelim, bakalım varsayımımızda bir çıkmaz ortaya çıkacak mı? Unutmayalım ki bizim bilgimiz böyle varsayımlara dayanır. Bütün ilimler böyle elde edilmiştir. Bir meyveyi kokluyorum, kokusu güzel. Tadına bakıyorum, tatlı. O halde bunu yersem karnım doyar ve açlığım gider diye varsayıyorum. Yiyorum ve sonuçta doyuyorum. Baştan o meyvenin benim karnımı doyuracağını bilmem mümkün değildir. Biz varsayımlarla edindiğimiz bilgilerle yaşıyoruz. Başka türlü bilgi edinmemiz mümkün değildir. Bilgisiz de yaşamamız mümkün değildir. Bilgimizi tamamlamamız için baştan varsayımlar kabul ettik. Ben varım dedim. Bu bir varsayımdır. Sen varsın dedim, o da varsayımdır. Senden cevap geldi. O halde biz varız dedik. Diğer bize benzeyenlere sorduk, onlar da var olduklarını bildirdiler. Çevremiz hakkında bilgi edindik. Çevremiz var dedik. Sonra bizim gibi bizim görüşmediğimiz ruhlar da vardır dedik. Bunların hepsi varsayım ama hepsi olayları zincirleme izah ediyor ve çelişki yok. Varsayımlara aykırı bir şey bulamadık. Eksik olan bir şeyimiz kalmıştır. Bu çokluk içinde birlik nasıl sağlanmaktadır? Nasıl oluyor da her şey bir ve uyumlu? Bir firmanın arabasına başka firma arabasının parçasını uyduramazsın. Oysa kâinat cansız varlıklar, canlı varlıklar ve insanların ruhlar birbirine uyumlu, birbirini tanıyan varlıklardır. Bir cıvata alınız, bir somun alınız. Birinin metrik birinin de parmak hesabına göre dişleri açılmışsa o somunu o cıvataya takamazsınız. Nasıl oluyor da tüm kâinat böyle uyumlu olabiliyor? İşte bunun için bir varsayım ortaya koyuyoruz, tüm bunların oluşturucusu ve yapıcısı bir ruhların ruhu vardır diyoruz. Buna “TANRI” diyoruz. Tanrı varsayımı üzerinde gelecek yazımızda duracağız. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:04

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-39 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-8 G Ö R Ü Ş Bir lastiği elinize alıp onu çekerseniz lastik uzar yahut bir çubuğu alıp bükerseniz o da eğilir. Bırakırsanız tekrar yerine gelir. Sizin uyguladığınız kuvvet etkilidir. Lastiğin uzaması tepkidir. Yeryüzündeki bütün olaylar etki ve tepkilerden oluşur. Tepki etki ile orantılıdır. Oranı etki ettiğiniz şeyin özelliğine bağlıdır. Etki tepkiyi matematikle ifade etmek istersek Tepki = Bir Katsayı * Etki; T=K*E olarak göstereceğiz. Ben size hitap ettim. Adınız Ahmet’tir. “Ahmet” dersem siz bana “Buyur” derseniz benim sözüm etkidir, sizin “Buyur” demeniz tepkidir. Elimi suya sokarsam ben elime etki etmiş olurum, elim ıslanır bu da tepkidir. O halde yeryüzünde ne varsa, ne oluyorsa etki ve tepkiden ibarettir. Etkilerin bir kısmı tek taraflıdır. Tepki etkiden farklı olur. Çeliği eğerseniz siz ona kuvvet tatbik edersiniz, o da size kuvvet tatbik eder, demiri eğerseniz o eğilir, size kuvvet tatbik etmez. Buna karşılıklı etkileşim denmektedir. Siz dün bir arkadaşınızla buluşturunuz. Ertesi gün de benimle buluştunuz. Arkadaşla olan görüşmenizi bana anlatıyorsunuz. Ben sorarsam anlatıyorsunuz. Benim sormam etki, sizin anlatmanız tepki olur. İki ruh arasındaki anlaşmalar araçlarla yapıldığı için gecikmeli olur. Canlı görüşme olmaz. O söyler, onun beynine girer, ondan sonra dile geçer, ses olur, kulağa girer, kulaktan beyne gider ve beyinden ben okurum. Cevap da size o kadar geç döner. Oysa göz göze gelirseniz ışık süratle benim gözümden çıkar, sizin beyninize girer ve ruhlar arası doğrudan canlı ilişki kurmuş olabilir. Bunun gibi ben sen bir arada olduğumuzda beynimizden çıkan elektromanyetik dalgalar sizin beyninize ulaşır, ruhlar arası bir diyalog kurmuş olabiliriz. Bu beyinler arası anlaşma üzerinde henüz yeterli araştırma yapılamamıştır. Evde oturup maçı televizyonda seyredebilirler ama gidip para verip statta seyrediyorlar, o toplulukta bulunma zevkini alıyorlar. Cuma camiye gidiyorsunuz. Evdekinden daha huzurlu olduğunuz hac bunu sağlıyor. İki ordu karşı karşıya geldiği zaman senin cephenle bütünleşiyor, onun için ölme sana zevk veriyor. Karşı cepheye karşı da kin ve nefret doğuyor. Böylece insanlarda küresel ruhlar birliği doğuyor. Ortak bilinç de söz konusudur. Ben Türküm diyorsunuz. Bütün fertler aynı bilinci taşıyor. Demek ortak ruhun bilinci Türklük bilincidir. Siyaha boyanan cisimler uzaktan tek cisim olarak siyah görünürler. Şimdi günün 24 saatinde beraber olanlar arasında bir ortak ruh oluşmaktadır. Onlar birbirine daha yakın hissederler. Gündüz saatlerinde çalışırken ortak iş yapanlar arasında da ruh birliği oluşmaktadır. Bunlar arasında ortak kurallar doğar. Çocuk doğup büyürken bu kurallarla karşılaşır. Büyüklerim böyle yaptı diye o da öyle yapar, taklit eder. Böylece topluluğun bu kuralları büyüdüğü zaman tamamen etkisi altına alır. Başka türlü davranma imkânı bulamaz. Birçok mantıksız adetler vardır. İnsan onları terk edemez. Herkes onları yaptığı için o da yapmak zorundadır. İkili ilişkilerde ikimiz bir şeyi yapmak isteriz ama çevremiz onu yapmamızı istemediği için biz onu yapamayız. Bu yasaklamalarla olursa korkumuzdan yapmıyoruz diyebiliriz ama yasak değil diye yaparsak kimse bizi cezalandırmaz ama çevremizi kırmak istemeyiz. Bu ortak ruh bizi esir etmiştir. Böyle bir ruh yoktur. Ruhların birleşmesi böyledir. Ne var ki bu birleşme sona ermemekte, devam etmektedir. Biz doğduğumuzdan ölünceye kadar ruhlar değişmekte ama ortak ruh aynı kalmaktadır. Bu neye benzer? Bir gölde çevresinden sular gelir, bir taraftan toplanır, diğer taraftan dağılır. Gölün suları değişir, göl aynı kalır. Moleküller kendi özelliklerini korurlar ama göle de uyarlar. İnsan bilincini kendimizden biliyoruz ama hayvanların bilinçlerini bilemiyoruz. Bunun gibi topluluğun da bilinci bizce meçhuldür. Ben toplulukla ilişki kurarken çevremdeki insanlarla kuruyorum. Benzer tepkiler alınca o ruhları yönlendiren bir ruh var demektir. Burada şu sorulabilir. Bende zekâ vardır. Daha evvel bana öğretilmeyen bir şeyi keşfediyorum. Uygarlık böyle oluşuyor. Topluluğun da zekâsı var mıdır? Elbette beraber çalıştığımız zaman daha kolay buluşlar yapıyoruz. Şöyle düşünebiliriz. İnsanlık ruhu oluşmuş, geçmişten geleceğe gitmektedir. Biz o ruha katılıyoruz. Bizi o insanlık ruhu etkisi altına alıyor, sonunda ayrılıp gidiyoruz. Ben de zekâmla bir oy kullanıyorum. İşte küçük katkılarımla insanlık ruhunu değiştiriyoruz. Böylece tarih bilinci içinde yaşıyorum. Kendimi geçmiş tarihin devamı olarak buluyorum ve gelecek tarihin de yapıcısı oluyorum. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:05

* FELSEFE ÇALIŞMASI/KİTABI YAZILARI-38 MODERN FELSEFEYE GİRİŞ-7 ULU RUH Ben varım, sen varsın, biz varız, çevremiz var... Biz çevremiz aracılığı ile görüşüyoruz ve anlaşıyoruz, insan olarak birbirimizden farksız olduğunuzu biliyoruz. Bizim hayvanlardan farkımız evrim yapabilmemiz, yeni şeyler keşfetmemizdir. Gördüğümüz canlılar arasında böyle evrim yapan başka varlık yoktur. Hayvanların bilinci yoktur diyemeyiz ama zekâları olmadığı ve yeni buluşlar yapamadıkları kesindir. Türden türe değişmektedirler, bir tür içinde hiçbir yenilik ve değişme olmamaktadır. Diğer taraftan kâinatta biz insanlardan başka evrimleştiren varlıklar vardır. Türden türe evrim ilmen kesin olarak sabittir. O halde bizden başka da ruhlar vardır. Biz onlarla haberleşemiyoruz, konuşamıyoruz. Biz onları göremiyor, onların seslerini duyamıyoruz. Yapılanlarla onların da var olduklarını biliyoruz. Şimdi şu soru sorulacaktır. Biz ve diğer ruhlar kendiliklerinden mi vardır, yoksa o ruhlar başkası tarafından mı var edildiler? Kendiliğinden var olduğunu kabul etmek için benim hep var olmam gerekir. Oysa ben biliyorum ki bundan yüz sene önce yoktum. İlk bilinçli olduğum günlerimi hatırlıyorum. Dolayısıyla kendiliğinden var olmam mümkün değildir. Buna cevap olarak deniyor ki; o zaman onu var edenleri de var eden bulunacak, bu sonsuza kadar gidecektir. Ruhlar sonradan mı var ediliyor yoksa hep mi varlar? Bunun için en önemli deney yerimiz uyku hâlidir. Uyuyunca kendimizi kaybediyoruz. Varlığımızdan haberdar değiliz. Uyanınca o zaman var olduğumuzu bilebiliyoruz. Bu durumda bedenimiz olmadan biz yoğuz demektir. Bedenimizle ilişki kurduğumuz zaman kendimiz de biliyoruz. Aynanın karşısına geçmediğimiz zaman kendimizi göremiyoruz ama aynanın karşısına geçince kendimizi görebiliyoruz. Kâinat ruhumuzu gösteren aynadır. Uyanıkken kendimizi dışarıda görüyoruz. Uyuyunca kendimizi göremiyoruz. İşte bu muhakeme bize şu soruyu sordurmaktadır. Biz aynaya bakmadan da varız. O halde ruh bedenle dünyaya bakmadan önce de vardır. Bedenle karşılaşınca kendisini görür ve bilir, bakmayınca da bilmez. Asıl sorun şudur. Ruh bedenimizden ayrıldığı zaman nerededir? Çağımızın ilimleri buna şu cevabı vermektedir. Bir yerde uykuya dalınca o bir yerde değildir. Ya ne oluyor, yok mu oluyor? Hayır, o vardır ama onun zamanı kısalmaktadır. Bedenden ayrılmakla ışık hızına ulaşmakta ve zaman sıfırlanmaktadır yani tüm kâinatı kaplayacak şekilde büyümektedir. Dolayısıyla zaman yok olmaktadır. Zaman yok olunca da uyuyup uyanma ruh için aynı zamanda olmaktadır. Peki, bizden önce durum nasıldı? Aynen biz ışık hızında olduğumuz için bizim için zaman geçmemekte idi. Bundan sonra da geçmeyecektir. Demek ki biz şimdi zaman içine düşmüş bulunuyoruz. Öldüğümüzde zaman dışına geçeceğiz. Varlığımız devan edecek ama zaman dışı dolayısıyla mekân dışı olacaktır. Bunu kavramak zordur. Zamanın izafi olduğunu kabul ettiğimiz zaman bunun ispatı çok kolaydır. Bize gelen ışığın hızı c+v ise bizden uzaklaşan yıldızın ışık hızı c-v olmalıdır. Oysa birbirine eşit olmaktadır. Bunu formülle şöyle ifade edebiliriz. (C-v) * Hareketli cismin zamanı = Işık hızı ile hareket edenin zamanı * c (C+v) * Hareketli cismin zamanı = Işık hızı ile hareket edenin zamanı *c Taraf tarafa çarpıp c kareye böler kâr kökünü alırsak; (1-(c/v)^2) hareketli cismin zamanı = Işık hızında hareket eden cismin zamanı. Eğer c=v olursa ışık hızı ile hareket edenin zamanı sıfır olur. Yani zaman dışına çıkar. İşte uyku hâli budur. Ruhumuz beynimizden ışık hızıyla uzaklaşınca onun için zaman geçmez. Yani uzun uyuyan ile kısa uyuyan için zaman farklı değildir. Hızı sıfırdır. Bu sebepledir ki rüyasız uyku hâli bizim için yaşanmamış gibidir. Rüya hâli de beynimdeki zamanla orantılıdır. Oradaki devrelere göre daha uzun veya daha kısa zaman yaşarız. Rüyanın uzunluğu ile aletin ölçtüğü uyku zamanları aynı değildir. Uzun rüya çok kısa zamanda görülebilir, kısa rüya da çok uzun zaman sürebilir. Hint felsefesinde dört hâl belirtilir; uyanık, rüya, uyku ve sonrası. Kur’an buna “mevt” diyor. Uyanıklık hâli çevremizle ortak yaşadığımız zamandır. Rüya hâli beynimizde yaşadığımız zamandır. Rüyasız uyku hâli zaman dışına çıkmamızdır. Ne var ki tekrar geri dönebiliyor, rüya veya uyanık hâle geçiyoruz. Beynimiz tahrip olduktan sonra artık geri dönemiyoruz. O halde bu da ölüm hâlidir. Demek ki ölüm hâlinde ruh yok olmuyor, zaman dışına çıkıyor. Demek ki ölüler için zaman geçmez. Rüyayı görebilirler mi? Bu boyutta görmezler ama dört boyutlu uzayda görebilirler. Ruhlar zaman boyutu dışına çıkınca durumları nedir? Orada bilinçleri var mıdır? Orda birbirleriyle görüşebiliyorlar mı? Ölüm hâlinden tekrar başka bedende yeniden ortaya çıkabilirler. Onun zamanı başka zaman olacağı için nasıl rüya ile gerçek hayat arasında birlik yoksa, onun gibi yeni bedende de eski bedende olanları hatırlayamaz veya başka türlü hatırlar. Çocuklaşır, rüyanızı o yaşta görürsünüz. Rüyaların bir kısmını hatırlamayız. Oysa beyin aracı rüyaları tesbit etmektedir. Uykunun beşte biri rüyalarla geçmektedir. Yeniden gelip yaşamak olsa bile eski hayatı hatırlamayabiliriz. Bugün dört boyutlu uzay sabit olmuştur. Üç boyutlu uzayda hareket imkânı ancak dört boyutlu uzayla mümkündür. Madem ki uzayımızda hareket var o halde dört boyutlu uzayda vardır. İradeli hareket yapabilmemiz için beş boyutlu uzayda olmalıyız. Yoksa ben yazı yazarken istediğim cümleleri yazamazdım. O dört boyutlu uzayda ne varsa ancak o tuşlara basabilirdim. Demek ki dört boyutlu uzay vardır. Geçmişimiz duruyor. Geleceğimiz de duruyor. Ruhlar ileriki bedene girseler o hayatı yaşarlar, gerideki bedene girseler o hayatı yaşarlar. Bunlar mümkündür. Acaba bunlar olmakta mıdır? Henüz buna dair bir buluşumuz yoktur. SÜLEYMAN KARAGÜLLE Yay. Haz.: REŞAT NURİ EROL www.akevler.org (0532) 246 68 92

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:08

ŞİMDİLİK...

BU KADAR YETER!

İSTANBUL AKEVLER ÇALIŞIYOR...

DARISI İZMİR AKEVLER'İN BAŞINA...!

SELAM VE DUA İLE..

REŞAD

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:17

HEEEY....!

HÜSEYİN...

HARUN...

HİLMİ...

VE DE

KAZIM....!

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
12:20

SÜLEYMAN AKDEMİR İLE BU HAFTA BAŞINDA GÖRÜŞTÜM...

ANAYASA İLE İLGİLİ İLK KİTAP ÇIKTI...

YENİ KİTAPLAR YOLDA...

İNŞAALLAH...

İSTANBUL ÇALIŞMALARININ BEREKETİYLE...

İZMİR ÇALIŞMALARINI DA BEKLİYORUZ...

HAYDİ, HEP BERABER İNŞAALLAH...

SELAM VE DUA İLE..

REŞAD

Hüseyin Kayahan
30.07.2012
14:19

Zafer bey;

selam, sevgi ve dua ile...

Allah'ın zatı ile, isim ve sıfatları ile ilgili zaten bir proplem yok ve bir eksiklik de yok. Elbette Allah ismi başta olmak üzere bütün isim ve sıfatları onu tam anlamıyla anlamamıza yeterlidir. Şu sıfatını yanlış anlamışlar veya benzeri bir mülahaza bence yersizdir ama şu ismi, şu sıfatı, aynı zamanda şu manayı da kapsar, gibi eklemeler zaten yapılıyor.

Alabaş Koca'nın vurgulamaya çalıştığı şey yeni bir açılım. Buna Üniversitelerde yanılmıyorsam "disiplin" diyorlar. Yeni bir ilim dalı değil de, aynı dalın içinde farklı bir açılım.

Kuranda aynı manada iki kelime kullanılmamıştır, bunda herkes hemfikir. (en azından bizim platformda) Ama bir kelime birden farklı mana da kullanılmış mıdır, bu konu da bir netlik yok. Sam beyin ekolü, -"kat'a" kelimesinde yaşanan tartışmalara baktığımda- bir kelime her yerde,her zaman aynı manada kullanılmıştır, diyor. Ben yanlış anladıysam, lütfen uyarsın. Belki istisnai olarak kullanılabilir diyenler de olmuştur, bilmiyorum.

KOCA'nın vurguladığı ise tamamen başka: Bir ibare/kelime/tamlama (vs); aynı yerde ve aynı zamanda farklı manalar için gelmiş olabilir. Bu, Kuran'nın bilinen icazlarına bir ilavedir ve böylece aynı söz ve dizinler ile birden çok şey ifade edilmiştir. Bu yeni bir kabuldür ve bana göre III. bin yılın POSTÜLALARINI, varsayımlarını buradan çıkarabiliriz diye düşünüyorum. Cümleler formüller gibidir (A=BxC) ve burada, A, B, ve C soyut varlıklarının yerine, Allah için birimler koyduğunuzda sonuç doğru çıkar, insan için koyduğunuzda sonuç doğru çıkar, topluluk için koyduğunuzda sonuç yine doğru çıkar gibi...

Allah'ın Celal sıfatları da var değil mi, Kahhardır değil mi? Peki bu sıfatları her zaman ve herkese tecelli ediyor mu?, hayır. Bazen rahmet, bezen azap sıfatları tecelli eder. Allah=topluluk demiyoruz. Allah, Rab ve diğer kelimeleri TOPLULUĞU DA ifade eder diyoruz. O topluluk zalimse, azap sıfatları, orada tecelli eder, o topluluk sosyal bir topluluksa rahmet ve rahim sıfatları orada tecelli ediyor demektir. Bunların hepsi temsilen, mesel olarak böyledir, Kuranın uslubu içindedir. O da böyle benzetmelerle anlatır pek çok konuyu...

Ben anlatmakta zorlanıyorum. (Alabaş Koca'nın Türkçesi daha iyiymiş, bir kaç arkadaş öyle söyledi.) Platfromda yazan arkadaşların hiç birisi kadar müktesebata sahip değilim. Arapçam son derece yüzeysel, fıkıh, hadis, felsefe konusunda ise tamamen yetersizim. Dinlemeye ve düşünmeye çalışıyorum, o kadar. Merak, öğrenmenin yarısıymış. Ben de merak ediyorum neden?, niçin?, nasıl? diye. Özellikli NASIL'ı çok düşünüyorum.

İbn-i Haldun (tabirimi mazur görünüz, benim idolüm), tarih yazarken başına giriş olsun diye 3-4 ciltlik bir mukaddime yazmış, bildiğiniz gibi. Tarihi unutuldu gitti ama mukaddimesi her daim hayırla yad edilecek. Orada "bu benim yaptığım yeni bir ilimdir, yalnızca tarih ve tarihcilik değildir" demesine rağmen, kendisi zamanında anlaşılamayan bu ilim 4-5 yüzyıl sonra, ondan etkilenen Fransız Yahudisi Durkheim tarafından dünyaya "sosyoloji/toplum bilim" olarak takdim edilmiştir.

Bu konuda ayrı bir makale yazmak istiyorum.

Makalenin altına yazdım, ya kimse anlamadı, ya da kimsenin cesareti yok. Biraz daha vurgulayarak tekrar yazayım:

"...men ensârî ilallah..." "Bu yolda (bu yeni disiplinde) ben yetersizim ve yalnızım. Bana bu yolda yardımcılar var mıdır?" demeye çalıştım ama demek anlaşılmadım. Elbette herkes benim gibi bu konuyu önemli görmeyebilir, meşgul olabilir veya tam tersi böyle bir konuyu absürd olarak görebilir. Ha sahi, sizin arapçanız nasıl? Var mısınız?

Selam ve saygılarımla.

H.Kayahan

Sam Adian
30.07.2012
15:30

Sayın Özdemir Klasik felsefeye getirmiş olduğunuz yorum dikkate değerdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bizim işimiz, felsefenin yeni bir açılımını yapmak değil. Veya yeni bir felsefe türü ortaya koymak değil. Öyle zannediyorum ki bizim işimiz, yeni bir akletme mantığı geliştirmekle ilgidir. Ancak, felsefenin bittiğini söylemek, bilginin bittiğini söylemekle eş anlamlıdır. Sizin de bildiğiniz gibi, Modern felsefe, her şeyden önce oldukça farklı bir siyasi ve toplumsal yapının felsefesidir. Çünkü, Ortaçağın feodal toplum yapısı, yerini çok uluslu bir yapıya, bağımsız devletler topluluğuna, ümmetçilik ile mutlakiyetçilik ve kollektivizm de yavaş yavaş yerlerini ulusçuluk, bireycilik ve düşünce, duygu ve eylemde özgürlüğe bırakmıştır. Ortaçağ filozofları, belli düşünürlerin, özellikle de Aristoteles’in belli eserleri üzerine standart şerhler yazarlarken, modern felsefede, filozoflar hiçbir şekilde şerh yazmayıp, özgün denemeler kaleme almak zorunda kalmışlardır. Yine bildiğiniz gibi, Rönesans'la başlayan doğa bilimlerine yöneliş ve yeni buluşlar, Aristoteles'in mantığının bir bilimsel yöntem için yetersiz kaldığını ortala koydu. Çünkü Aristoteles'in mantığında kanıtlama yöntemi olarak kullanılan kıyasların aslında yeni bilgi vermediği , yalnızca öncüllerde gizli ve saklı olanın sonuçta tekrarından başka bir şey olmadığı Descartes tarafından ortaya konuldu. Böylece Modern felsefe ile birlikte Aristoteles mantığı da bilimsel yöntem olmaktan çıktı. Yerine Francis Bacon'un öne sürdüğü tümevarım , deney ve gözlem kabul edidi. Böylece dedüktif akıl yürütme yerini deney ve gözleme daha yakın olan tümevarıma bıraktı. Çünkü, Klasik mantığın sınıf-üye ilişkisine dayanarak oluşturduğu basit önermeler ve bunlarla yapılan doğru akıl yürütme şekli olan kıyas (analoji) , doğru akıl yürütmenin ya da düşünmenin tamamını verememektedir. Düşünme, kıyas türü çıkarımlarla sınırlanamaz . Basit önermelerin dışında da önermeler vardır ve bu tür önermelerle de geçerli çıkarımlarda bulunulmaktadır. Ancak, bizim bu tür felsefeleri tartışarak harcayacak zamanımız yok. Eğer bizim önermelerimiz ve çıkarımlarımız bir felsefe olacaksa, bunun adı ne klasik felsefe, ne de modern felsefe veya mantıktır. Bunun adı “bilgi felsefesi” olacaktır. Genelde üzerinde uzlaşılamayan nokta, analojik tümevarım yöntemlerinin, karmaşık önermelere uygun olmadığıdır. Çünkü analoji, doğası gereği aklı sınırlandıran bir yapıdadır ve siz bu yapıyı tümevarıma taşısanız bile belli sınırlar içerisinde kalıyorsunuz demektir. Elimizdeki malzeme Kur’an olduğuna göre, basit önermelerle ve analojik yöntemlerle ulaşılacak sonuçlar, basit aklın ortaya koyduğu sonuçlardan başka bir şey olmayacaktır. Oysa Kur’an çok noktalı, kompleks önermelerde bulunur. Çok bilinmeyenli denklemler gibidir. Bir denklem, çok bilinmeyenli olsa bile, ulaşacağınız doğru sonuç bir tane olmakla birlikte, sonuçları çözümlemek için karmaşık önermeleri denetleyebilecek serbest akla ihtiyaç vardır. Öte yandan Kur’an ın kendi mantığı ve buna paralel çözümlemeleri vardır. Kur’an epistemolojisi içerisinde tutarlı ve geçerli çıkarımlar yapmak gereklidir. Çünkü Kur’an esas olarak insan bilgisinin doğasını, kaynaklarını, sınırlarını, kavramsal bileşenlerini ve hatta bilginin olanaklı olup olmadığını ortaya koyar. Klasik anlayışa göre, insanların gerekçelendirme işlevleri ve eylemlerini aşan bir doğruluk boyutu düşünülemez. Başka bir deyişle, doğruluk ve kanıt kavramları normatif olarak ayrı düzlemlerde bulunamazlar. Toplumsal veya bireysel alanda çok iyi gerekçelendirdiğimiz inançlarında aslında bilgi olmayabileceğini de düşünmek gerekir. Netice itibariyle, bizim çözümlemelerimize başkaları, gelecekteki insanlar bir “bilgi bilimi” veya “bilgi felsefesi” (bilim felsefesi değil) diyebilirler. Ama biz çözümlemelerimizi bir “felsefe” nosyonu endişesiyle yapmayız. Çünkü bizim işimiz Kur’an ın teorilerini çözümlemektir.

Bu arada, klasik felsefeyi eleştirirken, analojik yöntemlerle ulaştığınız sonuçların da aslında yeni bir sonuç olmadığını gözardı etmemelisiniz. Saygılar.

(bazı alıntılar yaptım, umarım sahipleri bağışlar)

Reşat Nuri Erol
30.07.2012
21:53

DEĞERLİ DOSTLAR;

BUFELSEFE KİTABI ÇALIŞMAMIZA "İLGİ VE YORUM" YOK MU?!.

SELAM VE DUA İLE..

REŞAD

Hüseyin Kayahan
31.07.2012
14:52

Zafer bey,

size yazdığım sırada -sanırım benim fark etmediğim bir hata yüzünden- sizin yazınız ortada görünmüyor. Hemen Lütfi beye mesaj yazdım; o yorumun varsa bir kopyasını tekrar yüklemesi ve bana da varsa nasıl bir hata yaptığımı söylemesi için. Fakat sanırım meşğul ve bana dönmedi.

Siz de o yorumun kopyası varsa tekrar yazının altına koyabilir misiniz? Nasıl olduğunu bile bilmeden oluşan bu durum içim şahsım adına özür dilerim.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Lütfi Hocaoğlu
31.07.2012
15:55

Yorumu tekrar ekledim, yanlışlıkla onay kutusuna tıklanıp kaldırılmış. Şu anda yukarıda okunabiliyor.

Sam Adian
31.07.2012
16:02

Kur'an daki bazı ifadeler sebebiyle öteden beri aklımı kurcalayan bir soru var, uzatmadan hemen sorayım

Uzaydaki iki cisim arasındaki mesafe, ışığın hareketine göre ölçülmektedir. Yani ışığın bir zaman dilimi içinde katettiği yola göre cisimlerin uzaklığı belirlenmektedir. Burada bir sorun yok tabii. Ancak ışığın görece bir düzlem üzerinde hareket ettiği varsayılır. Yani doğrusal bir seyir izlediği düşünülür.

Acaba ışık gerçekten doğrusal olarak mı hareket ediyor? Veya ışığı eğip bükmek mümkün müdür?

Bilgisi olanlardan rica ediyorum

Vesselam

hakansarilar
01.08.2012
02:49

Sayın Kayahan, makale için kutlarım. Ana yapıyı yeniden ve yeniden hatırlamak gerektiği konusunu işleyerek burada tartışılan konulara bir istikamet verdiniz. Yazı hakkında yorum yapmak hele tümü hakkında, şu oruçlu saatleri aşan bir dikkat ve hatırlama gerektiriyor. Fakat bir bölüm hakkında yorum değil de soru ile katkı yapmak istiyorum.

"..ma meleket eymanüküm" bu benim kafamı en çok yorandır. Evet nesh yoktur. Ancak Allah Rab olarak tedricen iyileştiren, süreç içerisinde olgunlaştıran değil midir? Bir halden bir hale getiren... Dünyanın hayatı devam ettirecek hale gelmesi kaç evrede oldu? Bu evrelerden birisi için geçerli olan fiziki durum her evre için de geçerli midir? İnsan hayatı evrilerek gelişmedi mi? Bir insan teki hayatı boyunca yaşayarak, düşünerek, yüzleşerek değişmiyor mu? Ben beşeriyetin de evreleri olduğu ve olacağı fikrini dikkate değer buluyorum. Bunu bazı yazılarınızdan hareketle (ya da sohbetlerimizden) sizin de kabul ettiğinizi çıkarıyorum. Bu dünyada cenneti kuracağız diyorsunuz. Cenette de "..ma meleket eymanüküm" hali devam edecek mi? Sonsuz surette vatansızlar, ya da cariyeler v.s v.s.

Ben Rabb deyince, sadece tekil insanı değil, evreni değil, beşeri de bir halden bir hale eviren gücü anlıyorum. Rabbülalemin bizim alemimizi de "ilmelyakin" "aynelyakin" "hakkelyakin" evrelerinden geçirecek ve hepimiz bir tarağın dişleri gibi eşit olacağız diye düşünüyorum. O zaman iddiasız olarak şöyle soruyorum: Sağelimizin altında bir şey kalmayınca müessese de uygulama alanı yok olarak kalmaz mı? Allah günahlarımızı affetsin.

Makale hakkında diğer yorumlarımı saklı tutuyorum. Hepimize sabırlar diliyorum.

hakansarilar
01.08.2012
03:03

İlk yorumum şöyle olsun. Anlattığınız devlet ( bana göre modern felsefenin en dikkate değer düşünürlerinden olan) Hegel'in devlet anlayışıyla büyük benzerlik gösteriyor. O da devlet için Tanrının bu dünyadaki görünümü diyordu.

hakansarilar
01.08.2012
03:05

Alabaş Koca üstadın Hegel hakındaki görüşlerini de bilmek isterdim.

Zafer Kafkas
01.08.2012
19:27

Hüseyin Abi selamlar,

Allah ile topluluğun ifade edilmesi hususunda farklı düşünmüyoruz. Benim anladığım şu, Kuran'da Allah ile ifade edilen topluluğun her topluluk olmadığıdır. Kuran'da geçen Allah kelimelerini topluluk olarak anladığımızda o topluluğun Allah'ın tüm sıfatlarına sahip topluluk olduğunu anlıyorum. Allah rahim olduğuna göre topluluk da rahim olmalıdır, Allah rahman olduğuna göre topluluk da rahim olmalıdır, Allah alim olduğuna göre topluluk da alim olmalıdır, Allah cebbar olduğuna göre topluluk da cebbar olmalıdır, Allah kahhar olduğuna göre topluluk da kahhar olmalıdır. Allah'ın kahhar sıfatının tecelli ettiği diğer birçok sıfatının ise inkıtaa uğradığı topluluğun Kuran'da ifade edilen topluluk olmadığını düşünüyorum. Allah'ın sadece rahman ve rahim sıfatlarının tecelli ettiği , kahhar vs. sıfatlarının dikkate alınmadığı topluluğun da Kuran'daki toplulukla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Allah ile bir bütünü yani tüm sıfatları gerçekleştirmiş topluluğu anlıyorum.

Müminlerin de bu eksiksiz, bütüncül yapıyı kurmak ile görevli oldukları kanaatindeyim.

Arapça konusunda ise benim de çok fazla yardıma ihtiyacım var.

Allah'a emanet olun..

Hüseyin Kayahan
02.08.2012
07:24

Hakan bey;

Alabaş Koca, oldukça ümmî, birazcık "Hüdayi Nabit" bir şey. Okuma yazması var, ancak, çok okumamış. Hiç bir felsefeciyi de tanımadığını söyledi...

Selamı var.

H.Kayahan

Süleyman Karagülle
05.08.2012
19:06

Kafir, yargı karaları kabul eden ama cizye vermeyen kimsedir. Biz onun başkalarına karşı haklarını korumayız. Müşrik, yargı kararlarını da kabule etmeyendir.. Allah Razı olsun.

Ali Bülent Dilek
10.08.2012
11:10

reşat abi

kitaplar bölümünde felsefe kitabı var önceki ikazınla birlikte hemen koymuştum.

yanlız ya sen göremedin veya adı karışık oldu

farkedemedin

selamlar...

Hüseyin Kayahan
15.08.2012
10:44

Bugün (15.08.2012), Kitaplar bölümünden Üstad Karagülle'nin "Kuran'ı Kerim Mucizeleri" adlı kitabına (hızlı bir okumayla) göz attım. "Şatibinin El Muvafakatı Üzerine" adlı risalesi ve "Kuran Kainatın Yaradılış Planıdır" adlı risalesine de şöyle bir göz attım. Keşke daha önce okumuş olsaydım. Üstad orada bu konuları daha bir sistematik anlatmış. Anlayışlarımız arasında bazı farklar da var, doğal olarak. Ben Allah'a ait bütün sıfatları, zamirleri, vs hepsini Topluluğa gönderirken; O, sadece nekire olanları topluluğa, marife olanları ise Allah'ın zatına göndermektedir. Tasnif edip, incelememiz gerekir. Bunun için bir de bilgisayarı iyi kullanan arkadaşlar gerekiyor. Mucemler sadece kelimeler göre tasnifler yapıyorlar ama bugün ulaştığımız bilgisayar ve programlama seviyesinin bize verdiği imkanlarla; bütün izafetler, edatlar, harf-i Cerlere vs göre de tasnifler yapabiliriz ve buna şiddetle ihtiyaç vardır. Yeni bin yılın çözümleri atıfların vb'nin tasnifi ile olacaktır, desem abartmış olmam.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
15.08.2012
10:48

Üstadla bazı kavramları da aynı kullanmıyoruz. Ben Rahman'a, çalıştıran; Rahim'e, yaşatan, diyorum; o ise tersini söylüyor. Benim Kafir dediğime o Müşrik, benim Müşrik dediğime o Kafir diyor.





Çok Yorumlanan Makaleler
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 50944 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 28964 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14201 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012 11044 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18557 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 21020 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15211 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Sam Adian
IŞLEVSIZ TANRI...!
9.9.2012 11046 Okunma
42 Yorum 18.09.2012 01:06
Sam Adian
KAT'a ve NEFY - KAVRAMLAR
7.4.2012 8370 Okunma
34 Yorum 10.04.2012 09:17
Sam Adian
EN IYI ANAYASA YAZILI OLMAYANDIR.....
7.7.2012 9349 Okunma
34 Yorum 10.07.2012 22:30
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10476 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 19911 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 27643 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012 8404 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26594 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Harun Özdemir
Evlenme hakkı üzerine
11.7.2012 8229 Okunma
30 Yorum 18.07.2012 19:12
Lütfi Hocaoğlu
Bilgisayardan Kuran Öğrenmek. Ruhu-l Kuran Projesi
1.8.2009 10027 Okunma
29 Yorum 19.02.2020 10:01
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20549 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012 10639 Okunma
27 Yorum 23.03.2012 04:25
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21681 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.8.2012 7394 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16524 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Sam Adian
KAT'A ve NEFY
31.3.2012 10046 Okunma
24 Yorum 11.04.2012 01:44
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 21752 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Sam Adian
Varlığın Rabbi....
28.8.2012 8369 Okunma
24 Yorum 05.09.2012 10:43
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21617 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
DARB-I MESEL VE YETKI GASPI
8.3.2012 6912 Okunma
22 Yorum 11.03.2012 16:10
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 8968 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13241 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26505 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Sam Adian
HMR ve SONUÇ
16.3.2012 8537 Okunma
19 Yorum 22.03.2012 23:51
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.6.2014 6140 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 40003 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Sam Adian
HADIM'DAN ZINAYA
12.7.2012 7520 Okunma
18 Yorum 13.07.2012 10:00
Özer Ataç
Karagülle ile oruç tartışması
7.8.2012 6722 Okunma
18 Yorum 17.08.2012 18:42
Mete Firidin
Şeriata Göre Kadınların Dövülebilmesi?
16.3.2014 13945 Okunma
18 Yorum 20.03.2019 10:45
Mete Firidin
Kuran’da Tasavvuf ve Lahid Köklü Kelimeler
8.5.2014 9629 Okunma
18 Yorum 10.05.2014 11:22
Süleyman Karagülle
D E R G I !
29.4.2017 4621 Okunma
18 Yorum 16.05.2017 08:11
Sam Adian
YAPISAL ILKELER - KARAR MEKANIZMALARI
29.3.2012 6461 Okunma
17 Yorum 31.03.2012 20:26
Harun Özdemir
Adem Tiflis'te insan oldu!
26.6.2012 7353 Okunma
17 Yorum 05.07.2012 21:40
Mete Firidin
Cennetteki Khamr
28.5.2015 13024 Okunma
17 Yorum 29.05.2015 19:00
Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012 6560 Okunma
16 Yorum 24.02.2012 01:08
Sam Adian
UTANMAZLIK ZINA MIDIR?
13.7.2012 8862 Okunma
16 Yorum 14.07.2012 21:14
Mete Firidin
Adet Görmekteyken Kadın Namaz Kılabilir mi?
14.6.2018 5934 Okunma
16 Yorum 17.04.2020 16:27
Sam Adian
EKIMUS SALAT - Namaz bir Ritüel midir?
1.2.2012 12790 Okunma
15 Yorum 03.05.2020 12:00
Sam Adian
RIBA VE EKONOMI
7.3.2012 8711 Okunma
15 Yorum 09.03.2012 06:04
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 25019 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Rahmet ve Şeriat
19.3.2012 6040 Okunma
14 Yorum 27.03.2012 21:05
Mete Firidin
Hamr ve Humr
12.4.2012 7997 Okunma
14 Yorum 02.05.2012 15:51
Mete Firidin
Âdemoğlu Şeytanın Halifesidir
22.3.2019 4101 Okunma
14 Yorum 27.03.2019 17:22