Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013
50919 Okunma, 86 Yorum

 

Kuran’da Kölelik

 

Yıllardır Kuran meali okurum. Fakat bana köle azat etmek ile ilgili ayetler hep tuhaf gelirdi. Çünkü bugün dünyamızda klasik anlamda köle bulmak nerdeyse imkansızdı? Ayrıca köle azat etmek sürekli bir köle talebi olması demekti. Köle talebinin olması ise bir köle sektörünün desteklenmesi demekti. Ama meallerde hep böyle yazıyordu. Sonunda araştırdım ve aslında köle azat etmek olarak çevrilen ayetlerin yanlış çevrildiğini tespit ettim.

Köle azat etmek olarak çevrilen terimdeki “köle” anlamı verilen kelime “raqabe” dir. Kuran’da köle anlamında kullanılan iki kelime daha vardır. Aslında köle anlamında sadece bu iki kelime vardır. Bu kelimelerin birincisi “abdün” dır. Erkek köle, kul, işçi, amele, hizmetçi anlamına gelir. Kadın için “ametün” kelimesi köle, hizmetçi anlamına gelmektedir.

Bunların dışında ma meleket eyman u(kum) denen sözleşmeli kişiler vardır. Bunlar köle olmayan yabancı işçi, memur, asker ve hükümlü statüsünde kişilerdir. Birçok hakları vardır. Fakat vatandaşlık hakları tam değildir, kısıtlanmıştır (Memluk).

Hiçbir ayette abdün veya ametün hürleştirmeden veya azat etmeden bahsedilmez. Hürleştirme fiili ise “raqabe” kelimesi ile gelmektedir.

Nedir bu raqabe kelimesinin anlamı?

Elmalılı Hamdi tefsirinde Raqabe kelimesi için şöyle demektedir: Rikâb, rakabe' nin çoğuludur. Rakabe sözlükte boyun kökü demek olup, mecazen insanda ve şer'an hürriyetini kaybetmiş olan insanda kullanılır ki, burada bu mânâyadır. Yani, esirler uğrunda; köleliğe düşmüş insanların kurtulup âzâd olması hususunda, Mükâtebeye kesilmiş olanların kurtuluş için ödeyecekleri bedele yardım etmek veya satın alıp âzâd etmek veya esasen esirlikten kurtarmak üzere hediye veya sadaka olarak mal vermek.

Lisanül Arap incelendiğinde raqabe kelimesinin fiil olarak “beklentiyle gözleyen, izleyen, gözetmen” anlamına geldiği anlaşılacaktır. İsim olarak ise “boyun, boyunduruk altında olan, kurtuluş bekleyen” anlamına geldiği saptanacaktır. Eski insanlar bunu kendilerine en uygun olacak şekilde “köle, esir” olarak yorumlamışlardır. Çünkü onlar için beklenti içinde olan, boyunduruk altında olan; kölelerdir. Oysa raqabe kelimesi köle kelimesinden çok daha geniş kapsamlı bir kelimedir.

Raqabe kelimesi 24 ayette geçmektedir. Bazı yerlerde fiil bazı yerlerde ise isimdir:

Bakara 177:

لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (177)

Yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Fakat iyi o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve boyunduruk altında, beklenti içinde olanlar için seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de antlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.[177]

Nisa 1:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi üzerine gözetmendir.[1]

Nisa 92:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلَّا خَطَأً وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا فَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَإِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِنَ اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (92)

Bir müminin diğer mümini yanlışlık dışında öldürmesi asla caiz değildir. Bir mümini yanlışlıkla öldürenin, boyunduruk altında, beklenti içinde olan bir mümin hürleştirmesi ve öldürülenin ailesi bağışlamadıkça, ona diyet ödemesi gerekir. Eğer o mümin, size düşman bir topluluktan ise boyunduruk altında, beklenti içinde olanı bir mümin hürleştirmesi gerekir. Şayet aranızda anlaşma olan bir millettense, ailesine diyet ödemek ve boyunduruk altında, beklenti içinde olanı bir mümin hürleştirmesi gerekir. Bulamayana, Allah tarafından tövbesinin kabulü için, ard arda iki ay oruç tutmak gerekir. Allah bilendir. Hakim dir.[92]

Maide 89:

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْأَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ أَهْلِيكُمْ أَوْ كِسْوَتُهُمْ أَوْ تَحْرِيرُ رَقَبَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ ذَلِكَ كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا أَيْمَانَكُمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Allah size rastgele yeminlerinizden dolayı değil, bile bile ettiğiniz yeminlerden ötürü hesap sorar. Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut giydirmek ya da bir boyunduruk altında, beklenti içinde olanı hürleştirmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalıdır; yeminlerinizin keffareti budur. Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun. Şükredesiniz diye Allah size böylece ayetlerini açıklıyor.[89]

Maide 117:

مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (117)

 

Allah, «Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah’tan başka iki tanrı olarak benimseyin dedin?» demişti de, «Haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilirsin; Sen, benim içimde olanı bilirsin; ben Senin içinde olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin» demişti, «Ben onlara sadece ’Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahittim, beni aralarından aldığında onlar üzerine gözetmen sendin. Sen her şeye şahitsin.»[116-7]

Beled 13:

فَكُّ رَقَبَةٍ (13)

Boyunduruk altında olanı çözmektir.

Raqabe kelimesi ile ilgili diğer ayetler şunlardır: Tevbe 8, 10, 60 - Hud 93 - Taha 94 - Kasas 18,21 - Ahzab 52 - Duhan 10, 59 - Muhammed 4 - Kaf 18 - Kamer 27- Mücadele 3.

Bu ayetlerde de raqabe kelimesinin gözetmen anlamında kullanıldığı görülecektir.

Raqabe kelimesi klasik kölelik kavramını yani kişinin bir başkasını malı gibi alıp satması dışında başka kölelik kavramlarını da içine alan bir kelimedir. Mesela İngilizce bonded labor olarak geçen kölelik şeklidir. Burada kişi kendini bir para karşılığı rehin verir. Bu hizmet parayı geri ödeyinceye kadar devam eder. Belirli bir süresi yoktur. Borç nesilden nesile devam eder. Çocuklar özgür olabilmek için bu parayı ödemek zorundadır. Günümüz dünyasında en çok görülen kölelik türüdür. Güney Asya’da oldukça yaygındır.

Başka çeşit bir kölelik türü de zorunlu işçiliktir. Bu türde insanlar istekleri dışında zorla, özgürlükleri elinden alınarak çalıştırılır. Bunun en tipik örneği kaçak işçi çalıştırmak ve fuhuş ticaretidir. Bu tip kölelik ise günümüzde Meksika, Tayland, Kamboçya, Brezilya gibi ülkelerde yaygındır.

Diğer bir kölelik türü ise istek dışı evliliklerdir. Bu evlilikte eşlerden biri veya her ikisi istekleri dışında evlendirilmektedir. Bu da bizim ülkemiz dahil birçok ülkede yaygındır.

Raqabe kelimesi klasik kölelik kavramı dışında kişinin hürriyetini kısıtlayan bütün boyunduruk altına alma işlemlerini de içeren bir kelimedir.

Raqabe kelimesi “beklenti ile gözleyen ve boyunduruk altında olan” anlamına gelmesi bugün kredi borcunu ödeyemeyen insanların borçtan kurtulmasının köle azat etmekle aynı anlama geleceğini de düşündürmektedir. Ya da icrada olan bu nedenle hapse giren insanlarında kurtarılmasının köle azat etmek gibi olduğunu düşündürmektedir.

Daha evrensel düşünürsek Dünyanın herhangi bir yerinde baskı altındaki insanların özgürleştirilmesi de köle azat etmekle aynı anlama gelebilir.

 

Gelelim abdün kelimesine: Bu kelimenin kul, köle veya işçi anlamına geldiğini belirtmiştim.

Kuran’da birçok ayette Allah’tan başkasına abd yani kul, köle olmak yasaklanmıştır. Burada sadece bir örnek veriyorum:

Hud 1-2:

الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (1) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (2)

Elif, Lam, Ra. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir Kitaptır,[1] şöyle ki, Allah’tan başkasına kul olmayın! Ben size O’nun tarafından müjdelemek ve uyarmak için gönderilmiş bir peygamberim![2]

Böylece Kuran köleliği yasaklamıştır. Hiçbir ayette sadece abd yani gerçek anlamda kul, köle azat etmek teşvik edilmemiştir. Eğer bu teşvik edilseydi. Kölelik sektörüne zarardan çok faydası olacaktı. Her büyük günah işleyen Müslüman için birileri köle bulunduracak bu yolla para kazanacaktı. Oysa Kuran abd yani köle olmayı tamamen yasaklamıştır. Kölelik kaldırıldığı gibi, herhangi bir boyunduruk altında olan insanları özgürleştirmek en büyük kefaret sayılmıştır. Bakara 177 de erdemli kişinin özellikleri anlatılırken ve Maide 89. Ayette görüldüğü gibi yeminini bozan birinin yapması gereken şey boyunduruk altında olan bir kişiyi özgürleştirmektir. Burada bu kişi için mümin olma şartı getirilmemiştir.  Bu kişi herhangi bir gruba, dine, millete ait olabilir. Bu durumda hiçbir milletten, dinden insanın köle olması Kuran açısından kabul edilir değildir.

Doğrusunu Allah bilir.

 


YorumcuYorum
Tayibet Erzen
28.12.2013
00:51

Kölelik savaşın kaçınılmaz bir sonucudur, belki de bedelidir demeliyiz. İstenmeyen bir durumdur, tıpkı savaş gibi. Ancak dünyanın dengesinin oluşabilmesi için yeryüzünde her zaman savaş olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Bu sebeptendir ki kölelik de hep var olacaktır. Bu yüzden Kuran bu kavrama geniş yer vermiştir. Kölelik hukuku diye bir kavram ortaya çıkmıştır.

Mete Firidin
28.12.2013
07:24

Sizin bahsettiğiniz savaş esiridir. Savaş esirleri köle değildir. Kuran Köleliği tamamen yasaklar. "Allahdan başkasına kul, köle olmayın" der. Savaş esirleri alınıp-satılamaz sadece fidye öder. Ma melekut eymenukum ise yabancı uyruklu, sözleşmeli işçidir. Raqabe ise boyunduruk altında olan, özgürlüğü bir şekilde kısıtlanmış kişidir. Raqabenin müslümanı ve müslüman olmayanı vardır. Kuran ikisinin de özürleştirilmesini ister. Bence ayetleri biraz daha düşünün!

Reşat Nuri Erol
28.12.2013
09:37

METE KARDEŞ;

BU YAZIYA NE DERSİNİZ?

BU KONUDAKİ GÖRÜŞ VE DEĞERLENDİRMENİZ...

*

ÖMER LEKESİZ

Başbakan neyi gördü? Vakit bir su gibi akıp gidiyor ve 'unutma' nimetinin sessiz hakimiyeti içinde bizler o vakitle birlikte hep yeniye yönelme, ileriye adım atma zorunluluğuyla neyi ne kadar unuttuğumuzun farkında bile olamıyoruz. Ancak sorumluluk sahipleri, Hakk ve halk adına emanet üstlenmiş olanlar bizler gibi kendi doğallığı içinde bir şeyleri unutma lüksüne sahip değiller. Onlar geçmişteki olayları sürekli hatırlayarak, zaten bir rüyanın rüyasından ibaret olarak yaşadığımız şu hayatı olanı, biteniyle sorumlulukları gereğince tabir etmek, sürekli doğru sezgiyi gözetmek ve Allah'ın yardımını sürekli talep ederek her şeyi kendi hakikati içinde görmeye çalışmak zorundalar. Bu manada Hakk'ı ve halkı gözetişinden emin olduğumuz Başbakan neyi görmüştür? Şunu: Taksim Darbe Komitası'nın Gezi Kalkışması, 28 Şubat psikolojisiyle çocuklarımızı temsil ettiğimiz yapıyla çok kolay bir şekilde bütünleşmiş ve bizim çocuklarımızı bize karşı kullanılabilme potansiyelini açığa çıkarmıştır. Düşünsenize İmam Hatip Okullarının sistem tarafından sakıncalı gösterilmesinden sonra, dünyanın telaşı içinde onların eğitimlerinden yana rahat olmakla kendimiz rahat davranabilmek için çocuklarımızı en azından 'dini diyaneti bilen insanlar' olarak gördüğümüz Hizmetçilere teslim ettik. Onların muhatap kılındıkları ağabey takibini, sorumluluklarına, fedakarlıklarına yorduk. Çocuklarımızı kendi örgüt yapılarına mahsus, daraltılmış, baskılanmış bir siyaset içinde tutma gayretleri karşısında 'e canım haklılar, bitirsinler okullarını, işlerini bulsunlar, siyasetle uğraşacaklarsa ondan sonra uğraşsınlar' düşüncesiyle makul gördük. Çocuklarımıza belli yayın evlerinin kitaplarını zorla okutmalarını 'zararlı kitaplardan koruyorlar' diye tevil ettik. Her biri birer kitsch olan dergilerine zorunlu abonelikleri 'içeriği bilimseldir, zararlı olmaz' düşüncesiyle sineye çektik. Gazetelerine zorunlu aboneliği, 'bizim de medyamız var artık, malum medyaya karşı güçlenmesi elzemdir' diyerek kabul ettik. Kendi rahatlığımızı koruma esaslı bu hususlar karşımıza nasıl çıktı? Bizi değil ağabeylerini dinleyen çocuklarımız darbe kalkışmasına eğilim gösterenler ve hatta bizzat ağabeyler eşliğinde masumların mallarına, canlarına kastedenler olarak karşımıza çıktılar. Onları ikna etmekte çok güçlük çektik çünkü o yapılarda çocuklarımız 'düşünmekten muaf tutulan' robotlara dönüştürülmüştü. Dünyayı tanımıyor, düşüncenin düşünülmesine, gerçeğin gerçekliğin anlaşılmasına dair bir zahmete girişemiyorlardı. Beyinleri som bir mermere dönüştürülmüş, 'Peygambere sormadan iş yapmaz' denilen sahtekarlar onların putu haline getirilmişti. On yaşındaki çocuk deneklere okutulmak ve içerikleri onların anlayış seviyesine indirgenmek suretiyle ürettirilen metinler 'roman' klişesi altında yutturulmakla kalınmamış, çocuklarımız onların birer sanat eseri olduğuna inandırılmışlardır. Hizmet Örgütü'ne bağlı yayın evlerinin (ki, bunlar yakın vakitte ya kendilerini ifşa edecekler, ya da zorunlu olarak tarafımızca ifşa edileceklerdir) fabrikasyon usulüyle ürettikleri bu kitaplar çocuklarımızı kelimesiz, kavramsız, lafız ve mana uyumundan yoksun bir dilin dünyasına hapsetmiştir. Beslediğimiz medya kendini malum medyayla eşitlemiş, dergiler Amerika patentli tv kanallarında reklam edilir olmuştur. İşte Başbakan bunu görmüştür! Kendi ellerimizle mahvetmek üzere olduğumuz bir kuşağın acısını bizden hem önce hem de daha fazla duymuştur. Bizim yine bir tür körlükle Başbakan'ın gördüğünü göremeyişimiz, duyduğunu duyamayışımız Hizmet Örgütü tarafından çok iyi görülmüş, kavramıştır. Başbakan'ın çocuklarımızın mahvedilmesine ramak kala, sorumluluğu gereğince tedbiri (uygulamayı bile değil) düşünmeye başlaması, Pensilvanya'da Türkiye adına her türlü kirli oyuna bulaştırılabilecek şekilde tutsak edilmiş lider seviyesindeki kişilerin kulağına fısıldanmıştır. İşte bu fısıltı uluslararası çıkar şebekeleriyle danışıklı olarak, Başbakan'ı daha düşünürken düşüncesinde boğma eylemi olarak Gezi'de uygulama konulmuştur. Başbakan'ın derdi, din sömürüsüyle çocuklarımızı iğdiş eden, zihinlerinin işleyişini sadece kendileriyle ilgili konularda mümkün kılan ve onların kültürel - sanatsal ilgilerini bol kazançlı bir tezgaha dönüştüren bu Örgüt'ten kurtarmaktır. Şimdi: İster çocuklarınızın özgürlüğü adına, kendi geleceklerini kendilerinin inşa etmesi adına Başbakanımıza ve söz konusu derdine sahip çıkarsınız. İsterseniz hiçbir şeye karışmaz, rahatlığınızı daha fazla garantilemek için kendinizin neden olduğu bu problem karşısında da rahatınızı bozmazsınız. Tercih sizindir!

Mete Firidin
28.12.2013
10:05

Benim düşünceletrim:

43:36 - Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.

maide 81:Eğer onlar, Allah’a Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu imandan çıkmış kimslerdir.

Ayrıca bu olayların kötü olduğu kanatinde değilim:

Nur 11:O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır.

ali İmran 140: Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.

Lütfi Hocaoğlu
28.12.2013
12:11

İnsanların zihinlerine kölelik kavramı kötü gelmektedir. Bunun sebebi batılıların anladığı köleliktir. Bu nedenle Kuran'da kölelik olmamalıdır diye düşünmektedirler. Bunun için Mete bey gibi ayetleri tevil yoluna gitmektedirler.

Aynı şekilde kısas içinde böyle yapmaktadırlar. Adam öldürmeyi hoş görmeyip yerine hapis cezası koymuşlardır. Oysa adam öldürmeden caydıran şey idamdır. Savaştan caydıran da köle olma korkusu olmadır. Hırsızlıktan caydıran da el kesmedir. Yakın zamanda Kuran'da el kesmenin olmadığını ayetleri tevill ederek iddia edenleri bu sitede okuduk.

Savaştan caydırma kölelik müessesinin hikmetidir. Ayetler üzerinde düşünürsek burada bana göre rakabe kelimesine verilen anlam hatalıdır.

Çünkü ayetlerde rakabetin müminetin denmektedir. Yani rakabe'nin sıfatı olan mümine, müennes yani dişil gelmiştir. Mete beyin söylediği gibi olsa sıfatının müzekker yani eril gelmesi gerekmektedir. Oysa rakabetin müminetin şeklinde gelmiştir. Eğer gerçekten boyunduruk altında olan kimse olsa ve Mete beyin dediği gibi olsa sadece kadın olanlar hürleştirilmelidir. Çünkü mümine (kadın mümin) rakabeyi hürleştirme denmektedir. Oysa ifade hem müennes hem de müzekkeri kapsadığı zaman sonundaki kapalı te'ye dayanarak sıfatı da kapalı te ile müennes olarak gelir. Bu onun ikisini de kapsayan bir kavram olduğunu gösteren müthiş bir gramersel delildir.

Yani rakabe = abd (erkek köle) + eme (kadın köle) demektir. Bu nedenle sıfatı da müennes yani dişil gelmektedir.

Ma meleket yemin ise ev kölesidir.

Rakabe (Abd + eme): mukatebe yapılmış köledir. Yani özgürlük yolundaki köledir.

Lütfi Hocaoğlu
28.12.2013
12:49

Bunların dışında ma meleket eyman u(kum) denen sözleşmeli kişiler vardır. Bunlar köle olmayan yabancı işçi, memur, asker statüsünde kişilerdir. Birçok hakları vardır. Fakat tam vatandaş değillerdir (Memluk).

Ma meleket yemin’e bu anlamın verilmesi için şu ayetlerin de açıklanması gerekir: وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ Zevceleri ve ma meleket eyman’ları dışındakilerden cinsel bölgesini koruyanlar (23/5-6) (70/29-30) Eğer yabancı işçi, memur, asker olsalar cinsellikle ilişkileri nedir? Aynı zamanda bunların zevce olmadan cinsel serbestlik içinde olduklarını bu ayetten anlıyoruz. وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ Ma meleket eyman dışındaki evli kadınlar (haram edildi) (4/24) Diğer taraftan niçin Ma denmektedir, Men denmemektedir. Bunun da açıklanması gerekir.

Abd kelimesi kul demektir. Ama mukatebe yaptığı için artık ev kölesi yani "ma meleket yemin" olmadığı için doğrudan Allah'ın kulu olarak abddır. Eski efendisi ile arasında bir sözleşme (kitap) ile bağlantı vardır. Yani artık efendisi değil, alacaklısıdır. Bunun için mukatebe (kitaplaşma) denmektedir. Borcunu ödediği zaman artık hür olmaktadır. Yani mukatebe yapan köle "ma meleket yemin" olmaktan çıkmakta rakabe (abd veya eme) olmaktadır. Artık ma değil men haline gelmektedir. Artık emir altında değil, gözetim altındadır. Bu nedenle de adı rakabedir.

Mete Firidin
28.12.2013
14:11

ma meleket yeminike ile yapılan cinsel birliktelik yabancılarla yapılan anlaşmalı evliliktir. Yani cariyedir. Köle değildir.

Hüseyin Kayahan
29.12.2013
21:51

Daha önce ben de "kölelik" konusunda kısacık da olsa yazmıştım. Savaş sonrası teslim alınan kimseler "ESİRLERDİR". Kuran bu kelimeyi kullanır. Hepinizin bildiği gibi bunlar üzerindeki ilk tasarruf savaşan en yüksek rütbeli komutana aittir. İsterse karşılıksız, isterse bedel karşılığı serbest bırakır; isterse de savaşa katılanlara dağıtarak, onların gözetiminde vatansız insanlar haline getirir. Kişilerin gözetimine ve korumasına verilenlere "ma meleket yemin" diyoruz. Bundan sonra da "mükateb/kitaplı/sözleşmeli" olma hali ve nihayetin de "hür/vatandaş" olam hali vardır. Üzerinde çok çalışmadığım için şimdilik bana müşkül görünen ise "rakabe/rikab" olma halidir. Esirler çoksa veya müminler tamamını almak istemezlerse ve serbest bırakılmaları sonradan tekrar savaş çıkartmaları endişesi taşıyorsa ne yapılacaktır? İşte bu hal, esaretten sonra; serbest de bırakılmayanlar, savaşcıların/müminlerin gözetimine de verilmeyen/verilemeyen kimseler için kullanılan kavram olmalıdır. Topluca topluluğun gözetiminde olma hali. Böyle bir şey uygulanmamıştır. Nasıl uygulanabilir, onu da bilmiyorum.

"ebdallar/abdallar" ABD'in türkçeleşmiş hali olsa gerektir. Molla'nın melle olması, tilavatten gelenin "tillo" olması gibi.

Dünkü seminerde üstad bir cümle kullanmış. İçinde geçen kelimeyi eskiden beri jargon/argo gibi algılardım... Cümle şöyle bitiyordu:

"... yol arkadaşlarını ekmişlerdir"

"Yine ektin beni..!" hayıflanması pek çoğumuzun sık kullandığı bir cümledir. Ne demek ekmek?

Kur'an'da kafir kelimesi "tohumu toprağın içine gömüp, üstünü örtmek" eyleminden çıkan mana ile; var olduğunu bile bile gizlemek, reddetmek vb. manalarında kullanılır. Bu Kuranın uslubu hemen hemen bütün kelimelerde aynıdır. En ilkel manalardan yola çıkarak en soyut manalara dahi ulaşmak...

Eğer Arapçadakine öykünerek, zorlanarak oluşturulmadı ise, bu kelimedenin Türkçesinde de aynı etimoloji kullanılmış görünmektedir. Ekmek fiili, özellikle buğday, arpa, darı gibi küçük taneli tohumları tarlaya gömmek eylemidir. Kafirin yaptığını bizim çiftçiler de aynı şekilde yapmaktadırlar. Ekmek fiili tohumu toprağa gömerek üstünü örtmek ve gizlemek eylemdir. Orada o tohum yokmuş bigi bir hale getirmektir.

Buradan yola çıkarak, "sen beni ektin" dediğimizde, "sen beni yok saydın/ yokmuşum gibi davrandın" demiş oluruz. "Küfreden" de, "eken" de aynı eylemi yapmış olmaktadırlar.

Saygılarımla.

Mete Firidin
30.12.2013
12:48

Lütfi beye sormak istiyorum Hem erkekleri ve hem kadınları da içeren bir grubun eril gelmesini nasıl bekliyorsunuz?

hakansarilar
02.01.2014
04:20

Köle iyi bir şeydir. Eski Yunan'da köle sahipleri hamamda oyun oynarken elleri ıslandı mı, havlu yerine bir kölenin saçlarında ellerinikuruturlarmış. Bundan haz alırlarmış. Cahiliye devri Araplarında değil köle eğer bir kabilenin üyesi değilseniz bile, hiç bir hukukunuz ve can güvenliğiniz olmazmış. Peygamber efendimiz sırf bu yüzden Mekke'ye(bir kabilenin himayesini bekleyerek) günlerce girememişti.

Köle sadece sıfır maliyetli iş gücü olduğu için değil, üzerinden ilahlık açlığımızı giderebildiğimiz için de iyi bir şeydir. Ayrıca haz almak için, karşı koyma hakkı olmayan bir kadının el altnda bulunması da iyi bir şeydir. Can sıkıntısını giderir. Sadece bunlar değil... Alırsın satarsın. Eskiden köle pazarlarında experler varmış, malın iyisinden anlar, zenginlere danışmanlık yaparlarmış. Burada dişlerin tam olması sağlıklılık belirtisiymiş. Ne çok şişman ne çok zayıf olmalıymış. Fiyat düşermiş. Yine de bir şekilde hoşuna gitse bile experler uyarırmış: "efendim elinizde kalır. Son sahibi olursunuz. Köle dediğin satarken kazandırır. Uzuvları tam olmazsa işe yaramazmış.

Bir orduyu yendiler mi! Tamam o ülkedeki herkes artık mal olurmuş. Kadın, kız, çoluk, çocuk hepsini bir alanda toplar, üleşirlermiş. Sonra doğru evlerinin sıcak evlerinin yolunu tutarlarmış. Şarkılar, danslar... Tabi evinden söküp aldıkları kadınları oynatırlarmış en çok... Yendiler ya... Fakat o kadınları değil de onların kocalarını, babalarını yenmediler miydi? Hatta savaşa hiçbir kadını gitmeyen kadınlarını da def eşliğinde oynatırlarmış. Ülkenin bir kısım erkeğini yendik, artık hepiniz malımızsınız diyerek. Tabii külfetleri de varmış. Hele ganimet çoksa... Bir yerden bir yere taşımak, ekmek vermek... Mal çok olunca fiyatlar da düşermiş. Sayının optimumda olması iyiymiş. Ne az olacak ne çok... Zenginler fakir savaşçı yiğitlerin ellerindeki yeni tomurcuklanmışları paratı bastırıp alırlarmış. Köle iyi bir şeymiş.

Bütün mevzu şu kafirlerin güçlenip önce kendi toplumlarında, sonra bütün dünyada köleliği yasaklamalarıyla değişmiş. Sene binsekizyüz bilmem kaç. Fransız dinsizler kendi muharref dinlerini bile reddedip, insan olma hali ve hakları gibi laflarla düzeni bozmuşlar. Allah yoktur diyenden ne beklersin. Gel zaman git zaman bu zındıkların içinde entelektüel kaygılarla İslamı inceleyenler demişler ki, ya hu sizin dininiz mesela Bakara 177'de Allah'a sadık olanlar, dinlerinde kavi olanlar, özgürlüğü olmayan insanları hür yapmak için çok sevdikleri paralarını harcasınlar. Çok sevdikleri için onlara zor gelecek ama evrimleşme de terbiye olma da biraz zorlanma gerektirir. Şimdi bu adamlar para verip köle azad etmeye çalışırken demezler mi: Müslüman sen kendi kölenden başla, benim köleye gözünü dikme! Yani ayetler başkalarının kölelerini kurtar, seninkiler elinin altında bulun mu diyor. Derlermiş. Yani derlermiş ki; köle ayetleri dediğiniz kıyamete kadar sürüp giden bir insanlık durumunu mu anlatıyor? Köle yoksa icad edin mi diyor.

Bu kafirlere, inkarcılara gününü gösteremediğimiz için kölelik kalmadı. Bu nasıl bir dünyadır Allah'ım.

Belki de diyorum, Acaba önce kölemiz olsun, sonra onları azad ederek Allah'a sadık olduğumuzu takva ehli olduğumuzu gösterelim diye mi sürekli kölelik ayetleri etrafında dönüp duruyoruz.

Mete Firidin
02.01.2014
07:53

Sayın hakan bey Ben Kuran'dan ne anladım ise Onu yazdım. Atalarım yanlış anlamış olabilir.

Bakara 170: Onlara ne zaman: 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilse: 'Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyuyoruz' derler. Ya, ataları bir şeyden anlamıyor veya doğru yolu bulamamış idilerse!

Makalelerimde özellikle atalarımın fark etmedikleri veya fark etmek istemedikleri şeylere dikkat çekmek istedim.

Kuranda köle azat etmek diye belirtilen şey baskı altında güdülen kişilerdir. Bu kavram insanlık var oldukca devam edecektir. hangi Toplum "İslam" barış düzenine daha yakınsa o toplum üstün olacaktır. Bu gün Avrupa toplumu barışa Müslüman? denen toplumlardan daha fazla yakındır.

Enfal 53: Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten Allah işitendir, bilendir.

Atalarımız eskiden barış düzeni açısından nisbeten Avrupaya üstün durumdaydı, ama sonra bozuldular, ve Avrupalılar ise bir takın rönasans atılımları ile daha barışcıl, islami toplum haline geldiler. Hakka yani gerçekciliğe daha fazla yaklaştılar . Bu nedenle şu anda bizden çok üstünler.

Bizde gizli şirk daha fazla olduğu halde onlarda bu kadar şirk yoktur. Çünkü çoğu ateistir. La ilahe İllallahın, la ilahe kısmına kadar gelmişlerdir. Allah tamamına erdirir . inşallah diyorum.

Lütfi Hocaoğlu
02.01.2014
09:34

Lütfi beye sormak istiyorum Hem erkekleri ve hem kadınları da içeren bir grubun eril gelmesini nasıl bekliyorsunuz?

Hem erkek hem de kadınları içeren topluluklar gramersel olarak eril gelir. Hatta bir kadın topluluğunda sadece bir erkek varsa bile eril gelir. Eğer dişil geliyorsa topluluğun tamamı dişildir. Buna tağlib denir.

Şunlar kısaca tağlib kurallarıdır:

Eril + Dişil = Eril

Ben, biz + Sen, siz = Siz (Türkçede biz)

Ben, biz + O, onlar = Biz (Türkçede de biz)

Sen, siz + O, onlar = Siz (Türkçede de siz)

Mete Firidin
02.01.2014
10:21

Aslında sormak istediğim hür iradesi olmayan erkek ve kadınlarda da mı eril gelmesini bekliyorsunuz du!. peki akılsız, iradesiz, varlık ları da içeriyorsa hayvan, eşya gibi ozamanda mı eril gelecek?

ma meleket eymenüküm demekki emanet bırakılan malları , hayvanları, esirleri de içeriyor. Bunun en belirgin örneği hala kullandığımız YED-İ EMİN kavramıdır. burada bir mal emin olunan kişiye bırakılır.

MA MELEKÜT EYMANUKÜM ise müminlere teslim edilen mal, hayvan, esir, kölelerdir.

Bu nedenle Rakabe kelimesi daha da geniş kapsamlı dır. Ma melekut eymanükümü de içine alan bir bir kavramdır. Bütün boyunduruk altında olan insanları kapsar.

Mete Firidin
02.01.2014
11:03

BU konudan :Ortak ismi mevsuller ma için "akılsız varlıklar için kullanılır", "men için akıllı varlıklar için kullanılır" kuralı yanlıştır anlamı çıkıyor. Aslında men özgür iradesi tam olan için, ma da özgür iradesi tam olmayan için kullanılıyor anlamı çıkar.

Lütfi Hocaoğlu
02.01.2014
17:18

Orada Ma gelmesinin sebebi onların kişiliklerinin mülk altında olmadığını göstermesi içindir.

İslam'da kölenin kişiliği vardır. Dava açabilir.

Aynı şekilde ma ism-i mevsulü nikahlanılacak kadınlar için de Kuran'da kullanılır.

فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ

Kadınlardan size hoş gelenleri (Ma tabe leküm mine-n nisai) ikişer, üçer, dörder nikahlayın (Nisa -3)

لَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ

Kadınlardan babalarınızın nikahladıklarını (Ma nekehe âbauküm) nikahlamayın (Nisa-22)

Ma gelmeden de doğrudan nikahlanma Kuran'da geçmektedir. Ancak bana göre men ile gelmemesi kadının kişiliğinin nikah altına alınmadığını gösterir.

Hüseyin Kayahan
02.01.2014
22:07

Usul-ü fıkıhta ehliyeti, yükümlülüğü, mükellefiyeti tamamen veya kısmen iptal eden durumlar işlenmiştir. Bunlar esasta 8, ilaveli olarak da 16 dır. Bu hallerde kişinin bazı ehliyetleri, hakları ve görevleri kendisinden düşer.

Bunlardan bazıları:

"SİGAR/KÜÇÜKLÜK"; Seçme ve seçilme hakları yoktur, kendileri davalı ve davacı olamazlar, vb eksikliklerden dolayı onu adına velisi bu hakları ve görevleri yüklenir.

"CÜNUN/DELİLİK"; yukarıdaki kısıtlılıklar bunlar için de geçerlidir. Akit imzalayamaz, alma ve satma ehliyeti yoktur, vs.

"ATEH/BUNAMA"; doktor raporu ile akıl sağlığı yerinde olduğu belgelenmedikce belirli bir yaşın üzerindekiler bazı tasarrufları yapamazlar. Özellikle aleylerine olanları, satma, bağışlama vs.

"İGMA/BAYGINLIK, NEVM/UYKU, SEKR/ŞARHOSLUK"; bu gibi haller geçinceye kadar kişilerin tasarrufları geçersizdir.

"SEFER/YERLİ OLMAMA"; kendi ilinin dışındaki illerde kişinin seçme ve seçilme hakkı yoktur, vs

"CÜNUP/YABANCILIK"; kendi devletini dışındaki kimselerin pek çok ehliyeti kısıtlıdır, pek çok ülkede izinsiz iş yapması ve mülk edinmesi bile yoktur.

"MARAZ/(özellikle)HASTALIK";

"RİKKAT/KÖLELİK, ..../HAPİSLİK"; NERDEYSE; YEME, İÇME VE SAĞLIK HİZMETLERİNİN DIŞINDAKİ TÜM HAKLARI KISITLIDIR.

Özellikle hukukta; yani davalı ve davacı olma hakkına sahip olanlar; Kur'an'da bunlar "HÜR" olarak adlandırılmaktadırlar, "MEN" ile karşılanmaktadır, diye düşünüyorum. Bazı hakları kısıtlı olanlar, özellikle davalı ve davacı olamayanlar ise "MA" ile karşılanmaktadırlar. Bunların insan olarak bir eksiklikleri yoktur, beşerdirler. Sadece bazı hakları yoktur ve dolayısıyla bazı görevleri de yoktur. Bu görevler ibadetten tutun da, güvenlik, nafaka, vs gibi pek çok alanda görünebilir. Bu kısıtlılık hale göredir.

İşte nasıl hapisteki kişinin bazı hakları olamamasını doğal karşılıyorsak, çocukların bazı hakları yoksa, yabancıların bazı hakları olamıyorsa, savaş esirlerinin de bazı hakları kısıtlıdır ve yoktur. Kuran; işte bu şekilde eksik ehliyetleri "MA" karşılamaktadır, diye düşünüyorum. Onlar da "TAM EHLİYETLİ/HÜR" olsalardı, onları da "MEN" diye karşılardı.

فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ

Kadınlardan size hoş gelenleri (Ma tabe leküm mine-n nisai) ikişer, üçer, dörder nikahlayın (Nisa -3)

Ayetin başında "Vein hıftüm ellâ tuksitû fi (E)LYETAMA, FENKİHÛ.../eğer YETİMLERde KIST YAPAMAYACĞINIZDAN HAVF EDERSENİZ, NİKAHLAYIN..." şeklinde bir giriş vardır.

Ben daha önceki yazı ve yorumlarımda, ""ma tabe leküm" ibaresini, "tabe'nin TAYYİB'den olduğunu düşünerek, "SİZCE UYGUN GÖRÜLEN ŞEKİLDE, iyi kabul edilen şekilde, SİZİN TOPLULUĞUNUZA UYAN BİR ŞEKİL VE USUL İLE" şeklinde anlıyordum ve içinde yaşadığımız toplulukta (dar çercevede) bu konu hüsnü kabul görmüyorsa "ikişer, üçer ve dörder nikah yapılamaz", diyordum. Bunu "iyi/tayyib" olarak gören topluluklarda ise bir sorun olmamaktadır. Bu görüşüm henüz değişmemekle birlikte; ayetin başında münhasıran "YETAMA, ELYETAMA" dan bahsedildiğine göre, bu yetimler de "sıgar/küçüklük" arızası ile vasıflıdır. Bundan dolayı da "men" değil, "ma" demiş olabilir.

Fakat bugün anladığımız mana da (annesi ve/veya babası ölmüş) YETİMLERİ İKİŞER, ÜÇER, DÖRDER NASIL NİKAHLAYABİLİRİZ Kİ..? Buradaki marifelik neye delalet etmektedir? Bunlar bizim anladığımız yetimler midir? Erğenliğe ulaşınca yetimlik vasfı düşmez mi? Yetim, anne ve/veya babası olmayan küçük demek değil mi? Büyüklerin hepsinin anne ve babası yoktur ve onlar yetim değildir... Nikah akdi hukuki bir sözleşmedir ve fıkıhta nikah akdi için yaş sınırı yoktur. Cinsel ilişkiye hazır olmaması ayrı bir konudur ve olgunlaşmadan erkek çocuk ile ilişki kurululamadığı gibi kız çocukla da ilişki kurulmamalıdır. Aksi durum ikrah olur, velisi aracılığı ile davacı olabilir.

Yetama herhalde "erkek yetim çocukları" kapsamamaktadır ki, hep kızların nikahlanmasından söz edilmektedir..! Erkek çocuklar niye ihmal ediliyor ki? Pek ala küçük bir erkek çocuk ile büyük bir kadın nikah kıyabilir ve küçük ergenliğe ulaşınca kocalık vazifesini de yerine getirebilir.

Hasılı "MA"; hem "sizin topluluğunuzca iyi olan anlamında" hem de "reşit olmadıkları için velileri tarafından temsil edilenler anlamında" olur. Her iki mana da doğru olmuş olur.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Reşat Nuri Erol
02.01.2014
22:35

hüseyin kardeş;

üstad'a hatırlatıp sorun ama hatırladığım kadarıyla üstad "yetama" kelimesinden yola çıkarak "yetimlerin annelerini" şeklinde anlıyordu ve öyle değerlendiriyordu...

hepinizin dikkatlerinize...

selam ve dua..

reşad

Hüseyin Kayahan
02.01.2014
22:41

Keşke "rakabe"yi, "ti"ye almasaydınız.

Kuranda;

2 yerde "...ve fi er rikab.../ ve erRİKAB'da...", 1 yerde "... darb er rikab.../ ... erRİKABı darbediniz.." denmekte;

5 yerde "... fe TAHRÎRU rakebe(tin).../... bir rakabeyi HÜR ediverin..., 1 yerde de, "...fekkü rakabe(tin).../ ...bir rakabeyi FEKKETMEK(tir)" denmektedir.

Rikab ve rakabeye siz başka mana verebilirsiniz, vermelisiniz ama bu ibareleri yok sayamazsınız. Burada bir müessese, bir kurum anlatılmaktadır. DEVLET GELİRLERİNİN SEKİZDE BİRİ (1/8) BUNLARA AYRILMAKTADIR. Mesela Türkiye bütçesini düşünürsek yaklaşık 100 milyar TL etmektedir. Bu merkezden ayrılan miktardır. Ayrıca her fırsatta kişilerden de buna katkı yapılması için yükümlülük konmuştur. Bu kurum iyi anlaşılmalıdır.

Mete bey "boyunduruk altındaki kişiler" diyerek oldukça muğlak bir tanım yapmaktadır. Tanım net olmalıdır. Mesela BORÇLULAR BURAYA GİRMEZLER. Zira onların payı bütçede ayrı sayılmıştır. "Garimin ve Rikab" ayrı ayrı gruplardır. Yine boyunduruk altında, zorluk içinde diyebileceğiniz kimselerden olan "fakir ve miskinler" de ayrıca sayılmıştır ve hepsi ayrı ayrı gruplardır. Yolcular dahi ayrıca zikredilmişlerdir.

"Rakabeyi hürleştir" diyor. Hürün ne anlama geldiği az çok hepimiz biliyoruz. Hapis cezaları için "HÜRRİYETİ BAĞLAYICI CEZA" DENMEKTEDİR. Öyleyse rakabe "HÜR" olmayan kimsedir. Siz "HÜR" kelimesine yeni bir hukuki tanımlama yaparsınız ve o zaman "rakabe"niz de onun tersi olur, ona sahip olmayan, "HÜR OLMAYAN" kimse demek olur.

Usule uygun olmak şartıyla her türlü çıkarımınızı -kabul etmesem bile- saygıyla karşılarım. Sonunda herkesi kendi içtihadı bağlamaktadır. Herkes için en doğrusu kendi içtihatıdır. Zira sonunda hesabı verecek olan kendisidir. Kimse kimsenin yükünü yüklenemez...

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
03.01.2014
07:00

Yetâmâ'dan kasıt; "yetim sahibi olan kadın" mıdır? O zaman neden "zü", "uli" gibi bir takı veya bir harf-i cer falan gelmiyor? Yoksa "yetimlik" kocası ölmek, kocası olmamak olarak mı karşılanıyor? Yani dul mu demek?

Saygılarımla.

H.Kayahan

Mete Firidin
03.01.2014
07:41

Hüseyin bey borçluları rakabedir demiyorum. Borç yüzünden boyunduruk altında kalmışlara rakabe diyorum.

Kuranda yetim ve öksüz, dul kelimeleri "yetim" kelimesi olarak geçiyor biliyorum.

Ayrıca yetimle ilgili olan ayette Nisadan 2şer, 3er alın deniyor. sonrasında ise veya ma meleket alındiyor. Ben bu ayetten şunu anlıyorum: yetimlerin haklarını haksızlık yapmaktan korkuyorsanız dul kadınlardan 2şer 3er 4er alın, eğer siz de (erkek) dul iseniz ve kendi yetimlerinize haksızlık yapmak istemiyorsanız ozaman bir ma meleket alınki sizin yetimlerinizin malı aldığınız kadınlara gitmesin.

Reşat Nuri Erol
03.01.2014
09:09

cengiz kardeşi dediği gibi: "Ayette geçen yetimler ifadesi onlardan ikişer üçer alıp evlenin değil, tersine onların hakkını koruyabilmek için onların anneleri ikişer üçer alın şeklinde. "

üstad da aynı görüştedir.

selam ve dua...

Tayibet Erzen
03.01.2014
11:42

Tevbe-60’ta sadakaların taksiminden bahsederken وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ ifadesi kullanılır. Buradan da anlaşılacağı gibi kölelere(riqab) ayrılan pay ile iflas etmiş olanlara(ğarim) ayrılan pay ayrıdır. Bu yüzden riqab kelimesini borçlu olarak anlayamayız. يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ Nur-58 ayetinde geçen الَّذِينَ hususi ismi mevsulüyle kölenin kişiliğine dikkat çekilmiştir. Ma meleket dense emeği, bedeni vs. anlaşılır ancak burada kişiliğe dikkat çekmiştir. Ayetin devamına bakılınca: ”Ey iman edenler ellezine meleket eymanuküm ve sizden ergenliğe ulaşmamış olanlar sizden üç kez izin istesinler…” Diyerek şahsi odalara ne zaman girilebileceği ile ilgili izinden bahsediyor. Bu da ayrıca değerlendirilmeli.

Mete Firidin
03.01.2014
14:06

Taybet hanım buradaki, ellezine meleket eymanükü'ün cariyeler olduğunu düşünüyorum. Çünkü anlaşma yaparak cariye olmakla ma özelliğinden kurtulmuş ve ellezine özelliğini kazanmış olduklarından yani eş gibi olduklarından şahsiyet sahibi sayılmaktadırlar.

diye düşünüyorum!

Mete Firidin
03.01.2014
14:06

Taybet hanım buradaki, ellezine meleket eymanükü'ün cariyeler olduğunu düşünüyorum. Çünkü anlaşma yaparak cariye olmakla ma özelliğinden kurtulmuş ve ellezine özelliğini kazanmış olduklarından yani eş gibi olduklarından şahsiyet sahibi sayılmaktadırlar.

diye düşünüyorum!

Tayibet Erzen
03.01.2014
16:45

Ayetteki durum kadın-erkek mahremiyeti gibi duruyor, bu durumda eşinin odasına rahat giriyor olması gerekmez mi?

Lütfi Hocaoğlu
03.01.2014
18:25

Zaten kadınlar olsaydı Ellezine gelmezdi, Ellati ya da Ellai gelirdi.

Mete Firidin
03.01.2014
19:38

Odanızda bir başka eşinizle mahrem bir durumda iseniz başka eşinizin ve cariyenizin girmesi uygun düşmez.

Hüseyin Kayahan
03.01.2014
22:44

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ

فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا (3

Cümlenin ilk bölümü "(El)Yetâmâ da KIST edememekten HAVF ederseniz, ikinci bölümü ise, "fa" ile başlayan "(El)Nisadan mesna ve sülase ve rub'a'/ Kadınlardan ikişer ve üçer ve dörder nikahlayınız" şeklindedir. "Ma tabe leküm" Nisaya gitmese gerektir, Nekaha'ya gitmelidir. "Kadınlardan hoşa gidenlerden" değil, "sizlerin hoşuna giden şekilde nikahlayın" anlamındadır. Nikahın şekli hoşa giden olmalıdır...

Burada Yetama ile Nisa birbirinden farklı olmalıdır. Yetamada havf ederseniz Nisadan nikahlayın, ne demek? Belagat için zamir göndermesi gerekmez miydi? Yetamadan nikahlayacaksak; "fenkihuhünne" gelmeliydi, ya da "fenkihu minhünne" gelmeliydi. Marife/belirli olan "enNisa" kimlerdir? "YETAMA" BİR MÜESSESENİN/kurumun ADI OLMALIDIR, KİŞİLER TOPLULUĞU DEĞİL... Kişiler olsaydı ona zamir atfetmek daha beliğ olurdu.

Sonra; neden "ev/veya" değil de "v/ve" bağlacı ile sıralanmaktadır? Veya demesi gerekmez miydi? Bu ve'ler çoğul bağlacı değil midir? "Veya" daha beliğ değil midir?

Birinci "in"nde kıst, ikinci "in"nde ise adl kullanmaktadır. İkisi de aynı manadaymış gibi çeviri yapılmaktadır. İkinci şarttan sonra gelen "fe"den sonra iki seçenek "EV/veya" bağlacı ile kullanılmıştır. Böylece ya o, ya da öbürü yapılabilir. Ama birinci "fe"den sonra gelenler "ve" ile söylendiğine göre hepsi beraber yapılmalıdır...

Ayet analitik analize muhtaçtır.

Saygılarımla.

H.Kayahan

Hüseyin Kayahan
03.01.2014
23:05

فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْيَتَامَى قُلْ إِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌ وَإِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَعْنَتَكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

(220)

Bakara/220 oldukça ilginç görünüyor. "Dünyada ve ahirette sana YETAMA'DAN (burada bakın min demiyor) sual ederler, "onları ıslahı hayırdır" de, ve eğer onları HULT ederseniz onlar sizin İHVANINIZDIR..." diyor. İhvan/kardeşler kelimesini eril gönderiyor. Demek ki yetama dişil değildir, daha doğrusu kişi değildir herhalde... Bir teşkilatın adıdır demiştim ama o zaman da dişil olması gerekirdi. Bu tüzel kişiliğe sahip bir topluluk olsa gerektir. Lütfi beyden yardım almam gerekmektedir.

Saygılarımla.

Lütfi Hocaoğlu
04.01.2014
08:22

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا

Kıst: Bölüşmede dengenin olmasıdır. Taksit kelimesi de buradan gelir.

Adl: Hem davranışta, hem bölüşmede dengenin olmasıdır. Denkliği de ifade eder. Muadil demek ona denk olan demektir.

Yetama: Yetim kelimesinin çoğuludur. Arapça da bazı kelimeler gramersel olarak müennes (dişil) olduğu halde manasal olarak hem eril (müzekker) hem de dişil (müennes) olabilir. Tersi de olur. Gramersel olarak müzekker (eril) olduğu halde manasal olarak hem müennes (dişil) hem de müzekker (eril) olur. Yetim kelimesi de gramersel olarak müzekkerdir (erildir). Ancak manasal olarak hem eril hem de dişildir. Bu nedenle buna dönen zamirler eril olsa da manasal olarak hem eril hem de dişili kapsar.

Ma tabe leküm mine-n nisa: Burada Ma ism-i mevsuldür. Hem eril, hem dişil, hem tekil, hem ikil, hem de çoğul manasındadır. Ancak gramersel olarak eril, tekildir. Bu nedenle dönen zamirler de eril tekildir. Ancak karinelerle eril mi dişil mi olduğu anlaşılabilir. Burada da karine mine-n nisa (kadınlardan) lafzıdır. "Ma tabe leküm" ifadesinde bir aid zamiri olur. O zamir Ma’nın sıla cümlesinde hangi görevde olduğunu gösterir. Burada tabe’nin fâili olan müstetir hüve vardır. Bu da “hoşunuza giden” değil, “size hoş gelen şey” manasını vermektedir. Ama bunun dişil olduğunu göstermek için "mine-n nisa" gelmiştir. Burada nikahlanılanların yalnızca yetimler olmadığını da bu "mine-n nisa" (kadınlardan) ifade etmektedir. Bu ifade yetimlerin içindeki erkekleri kapsamadığını da göstermiş olmaktadır. Eğer yalnızca nikahlanılacaklar yetimler olsaydı min nisaihum (onların kadınlarından) şeklinde gelirdi. Oysa enNisa şeklinde gelerek hem yetimlerden hem de annelerinden nikahlanılabileceğini göstermiş olmaktadır.

Sonrasında “ve” değil de “ev” getirmesi cariyelerle nikahın olup olmamasının tercihli olduğunu göstermek içindir. Hiçbir kadınla nikahlanmayıp sadece cariye alabilir veya sadece tek bir kadınla nikahlanıp cariye almayabilir veya tek bir kadın ve beraberinde cariye alabilir. Ancak hem hiç bir kadınla nikahlanmama hem de cariye almama olmaz. Eğer “ve” gelseydi hem tek bir kadınla nikahlanması ve hem de cariye alması gerekirdi. 1 veya 1 (1 + 1) = 1 (Bir kadınla nikah var + cariye alma var) : Ayetin emrine uygun

1 veya 0 (1 + 0) = 1 (Bir kadınla nikah var + cariye alma yok) : Ayetin emrine uygun

0 veya 1 (0 + 1) = 1 (Bir kadınla nikah yok + cariye alma var) : Ayetin emrine uygun

0 veya 0 (0 + 0) = 0 (Bir kadınla nikah yok + cariye alma yok) : Ayetin emrine uygun değil

فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْيَتَامَى قُلْ إِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌ وَإِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَعْنَتَكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Burada yetama kelimesi yukarıda belirttiğim gibi hem eril hem dişil için gelmektedir. Ancak gramersel olarak eril olduğu için ona dönen her ifade eril çoğul şeklinde olacaktır. Bu ayette de “ıslahun lehum” deki hum, “tuhatiluhum” daki hum, ihvan kelimeleri eril çoğul olarak yetamayı ifade etmektedir. Ancak manasal olarak hem eril hem de dişildir.

hakansarilar
05.01.2014
03:56

Mete bey galiba bakış açımızı değiştirmeden kopyala yapıştır düşünüşlerden kendimizi kurtaramıyoruz. Normal şartlar altında insan hakları evrensel beyannamesi "müslüman icadı" diye anılmalıydı. Mesela Ay'a ilk inen bir müslüman olmalıydı.

Hüseyin abi, "rikab"ı hafife almasaydınız, sözünü üzerime alındım. Ben asla haşa Kur'an'a ait kavramlara böyle yaklaşmam. Fakat rikab, abd, ametün, ma meleket eymanukum veya mevla... Kelimelerin kavramların üzerine analiz yapamam. Biliyorsun Osmanlıca bilgisi içerisinde olduğu için Arapça isim bahsinden başka Arapça bilgim yoktur. Kur'an'daki kavramların kökenine inme konusunda çok ileriye gidemiyorum. Fakat bazı genel hükümlerle çelişen ayet açıklamalarını araştırmaya çalışıyorum. Burada iki şey dikkatimi çekiyor. Suçun şahsiliği dolayısıyla, savaşa katılmamış kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar savaş esiri olamaz diyorum. Esir zaten Mete beyin de söylediği gibi köle statüsünde değildir. Neyse... Afganistan'da Komünizm sonrası İslamcı guruplar arasında geçen iç savaşta rakibini yenen gurupların ilk yaptığı girdikleri köylerde kadınlara tecavüz etmek olmuş. Kocalarınızı yendik artık bizim helalimizsiniz diyerek. Sonra Taliban gelmiş hepsini yenmiş. Sonra ne yapmış hepsinin köylerine girip her gurubun kadınına zrtık bizim helalimizsiniz diye tecavüz etmiş. Kızlarını alıp götürmüşler. O kızlara ne olduğu hala bilinmiyor. Dibimizde Suriye'de el kaide militanları, girdikleri köylerde kadınlara aynısını yapıyor. Halen yapıyor. Mesela bunlar Türkiye rejimini de kafir iktidarı olarak görüyor. Yarın Türkiye'de savaşma imkanına kavuşsalar aynısını burada da hepimize yapacaklar. Bunu insanlığın geldiği bu aşamada, bu anlama düzeyinde hala hangi Kur'anî kavramlara dayandırıyorlar. Aklıma Hz. Ali'nin Hz. Aişe'yle yaptığı savaştan sonra söylediği sözler geliyor. Kendi ordusu içerisindeki sahabeden kimileri "artık kadınları bize helaldir" diye öne çıktığında Hz. Ali kalabalığı durdurmak için "Paylaşmaya Aişe'den başlayacaksınız kim istiyor" demiş ve ancak akıllarını şehvetlerinin önüne geçirebilmişti. O savaşta kadın paylaşılmadı. Sahabe Kur'an'a dayandırmaya çalışmış, Hz. Ali bu dayanağı boşa çıkarmıştı. Kur'an-ı Kerim'e yaklaşırken, şehvetimizi, kibrimizi ya da iştahımızı dışarda bırakarak yaklaşınca bin yıldır tekrar edilen anlamlandırmaların bir kısmının kültürel genlere göre zamanında açıklanmış ve dokunulmadan günümüze gelmiş olduğunu görmüyor muyuz? Ben günümüzde çeşitli kısıtlılık hallerinin olduğunu elbette kabul ediyorum. Fakat ortada kadını erkeğin mallarının bir parçası olarak gören, "seni yendim karın benimdir" anlayışına indirgeyebileceğimiz en az 40.000 (kırkbin) yıllık davranış genleriyle ahir zaman dinini yanyana koymaya çalışanların, köle hukuku tartışmalarından beslendiğini düşünüyorum. KÖLE anlamı belli bir kelimedir. Türkçedir ve İslamî manasıyla sadece Allah'a karşı insanın durumunu anlatır. "çeşitli kısıtlılık" durumlarıyla ilgisi yoktur. Eğer bu günkü dünyada bir insan bir insana Allah'a karşı durumun neyse bana karşı da o olacak derse (ki eskiden köle böyleymiş) orada savaşların anası çıkar. Savaşların anası; hilafet görevindeki birine köle statüsü vermeye kalkınca çıkan savaştır.

Tayibet hanım,

Savaş esiri savaşçıların sivil uzantılarını kadınlarını ve çocuklarını da içeriyor mu?

Hayra karşı....

Mete Firidin
05.01.2014
11:07

sayın hakan bey : benim yapmaya çalıştığım da Kuran'a ilkel bakıştan kurtulup, objektif bir bakışla en doğrunun ortaya çıkarılmasıdır. Benden önceki insanların ne söyledikleri neye inandıkları benim için tarihi bir bilgiden öteye gitmez.

Ben kendi bilgi ve aklımla ve Allah inancımla Kuran2a yapabildiğim kadarı ile objektif bir yaklaşım içindeyim.

Kendimce şimdiye kadar farkedilmemişleri ortaya çıkarma gayreti içindeyim. Eğer daha önceki makalelerime bakarsanız bunları görebilirsiniz.

Evet bu günkü birçok bilimsel başarıyı ve keşfi gayri müslümler yapmıştır. Bunu daha önce müslümanların yapmış olması gerekirdi. En basitinden Kıtaların keşfi müslümanlar tarafından yapılmalıydı. Bu konuda "kıtalar ve revasiye" makaleme bakabilirsizin. Ama müslümanlar Kuran'a objektif yaklaşım yapacağına, kendi sapık düşünce, ahlaklarını Kurana uydurmaya çalışmışlardır. Bunun örneklerini siz vermişsiniz.

Bu gün islamın en büyük sorunu Kuran'ın sadece aklı selim olmayan müslümanların? elinde olmasıdır. Aklı selim, vicdan sahibi müslümanlar ise (sizin gibi) Kuran'dan uzak ve bihaberdir. Böylece Kuran 'sadece kütük gibi olan sözde din alimlerinin elinde tehlikeli bir silah olarak kalmaktadır. meydan onlara kalmaktadır. Böylece İslam dini barbar vahşi, gerçek dışı bir inanış olarak diğer insanlara lanse edilmektedir. Bunun vebali sadece yobazlara değil islam olduğunu iddia eden fakat Kurandan bihaber olan aklı selim müslümanların da üzerinedir.

hakansarilar
06.01.2014
01:05

Mete Bey işlerimin yoğun olduğu döneme rast gelen bir kaç makalenizi belki atlamış olabilirim ama yazılarınızın %90'ını takip ettim. Allah razı olsun. Çok faydalanıyorum. Yani iyi bir takipçinizim sizin. Sadece tasavvuf konusunda farklı düşünüyorum. Ben aklı ve Kur'an-ı Kerim'i rehber olarak almayı hiç bir zaman terketmeden kişisel varoluşumda tasavvuf birikiminden çok faydalanıyorum. Orada da geçmişte sahte rehberler türemiş ve tekkeler de diğer kurumlarda olduğu gibi büyük yozlaşmalar yaşamış. Bu yozlaşmalara temas etmeden varoluş sorgulamalarından faydalanıyorum. Sağolasınız iyi ki varsınız. Muhabbetle.

Tayibet Erzen
06.01.2014
11:05

Hakan Bey, “Suçun şahsiliği dolayısıyla, savaşa katılmamış kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar savaş esiri olamaz diyorum.” Bu görüşünüzü sanırım akla dayandırıyorsunuz ancak belirtmeliyim ki Kuran’ın böyle bir ayırımı yok. Kadınları ve çocukları esir almak başka bir şey, tecavüz başka bir şey. Sırpların ve diğer canilerin zulümlerini Müslümanlara nasıl mal ediyorsunuz ki? Hangi sahabenin aklından tecavüz gibi bir aşırılık geçer ki? Size tuhaf gelebilir ama kadınlar savaş ganimeti olarak galip olanların cariyesi olurlar ve bunun hukuku da bellidir. Yediğinden yedirirsin, giydiğinden giydirirsin, aynı evde yaşarsın, baştan ya akraban kabul edip bir daha evlenemezsin ya da cariyen olur, eşin olur evlenmiş olursun.

Aksi nasıl olacak ki? Düşünün savaş oldu ve galip geldiniz kadınlar savaşmadığına göre yenilen tarafta sağ erkek az, kadın ve çocuk çok olur. Savaş bitince oranın halkı ya esir alınır, ya da fidye ile veya fidyesiz serbest bırakılır. (Bunun delili de Muhammed suresi 4. Ayettir.) Bunları serbest bıraksan, tehlike oluştururlar; kurşuna dizsen katliam olur. Geriye çalıştırıp topluma kazandırmak kalıyor, bunun da adı kölelik. Kuran’da, Enfal suresi 67. ayette der ki; مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ Hiçbir nebiye, yeryüzünde kesin zafer elde etmedikçe esir almak olmaz.

Demek ki esir almak diye bir şey var, köle var, cariye var. Var ki bunların hukukuna Kuran'da yer veriliyor. amaç aza indirmektir bu abşak birşey. Tabii ki kölelik istenen bir şey değildir ve buna teşvik de yoktur ama kabul etmeliyiz ki kölelik vardır.

Mete Firidin
06.01.2014
11:19

Tayibet hanım bilmediğim için soruyorum! Hangi ayete göre kadın ve çocuklar esir alınabilir?

Mete Firidin
06.01.2014
11:40

İnternetten bulduğum ilginç bir makale: Anlaşılıyor ki Kuran 'da kadın ve çocukların esir alınmasını onaylayan bir ayet yok. Bazı savaşlarda ise hakem kararı ile bazı kadın ve çocuklar esir alınmıştır. Bunun sebebi O kavmin kendi şeriatına göre ceza verilmesidir. Eğer bir kavim kendinden olmayan başkaları için kadın ve çocukları esir almayı uygun görüyorsa, bu kavim savaşta yenilirse onların kadın ve çocukları esir alınabilir demektir. Mesela Yahudilerde böyle bir yaklaşım vardır.

SAVAŞ ESİRLERİ Arapçada ‘savaş tutsağı’ karşılığın­da kullanılan ‘esir’ kelimesi, ‘ip gibi şeylerle sağlamca bağlamak’ anlamındaki esr (isare) kökünden türemiş bir sıfattır. Çoğulu ‘esrâ, usârâ ve esârâ’dır. [42] Esir kelimesinin, kök anlamından hare­ketle ‘mahpus’ manasında kullanıldığı da görülmektedir. Nitekim bir hadiste bu anlamda geçtiği gibi [43] bazı müfessirler İnsan sûresinin 8. ayetinde yer alan esir kelimesinin bu manaya geldiğini söylemişlerdir. Esir kelimesi Kur’an-ı Kerim’de bir yerde te­kil [44], üç yerde çoğul olarak [45], bir yerde de fiil kalıbıyla [46] geçmektedir. Esirlerle ilgili hükmün açık­landığı bir ayette de, “Bağı sıkıca bağla­yın!” ifadesiyle esir alınması hususuna işaret edilmiştir.[47] Arap dilinde esir kelimesinin, savaşta ele geçen ve asıl muharip unsur olan yetişkin erkekler için kullanılmasına karşılık kökünde ‘gönlünü çelmek’ anlamı bulunan ‘seby’ yalnız kadın ve çocuk tut­sakları ifade eder. Esir kelimesi bazen erkekleri ve kadınları kapsayacak şekil­de kullanıldığı halde ‘seby’ erkekler hakkında kullanılmaz. Birçok hadiste yer alan ‘seby’ kelimesi Kur’an’da geçmez. İslâm hu­kuk kaynaklarında da bu iki kelime an­lam farkları muhafaza edilerek kullanıl­mıştır. Osmanlı kaynak ve belgelerinde esir kelimesi savaş tutsağı yanında da­ha çok köle anlamında kullanılmış olup ‘esirci, esir tüccarı, esir pazarı, esirciler şeyhi’ gibi tabirler köle alım satımıyla ilgilidir. A) İslâm’dan Önceki Toplumlarda Esir Toplumlar arasındaki düşmanlık ve sa­vaşların yeryüzünde birden fazla insan grubunun varlığı ile başladığını düşünmek mümkündür. Buna bağlı olarak da savaşan tarafların birbirlerinden aldık­ları esirlerden ve bunlara uyguladıkla­rı muameleden söz edilebilir. Ancak bu konudaki bilgiler tarihin bilinebilen ve nispeten yakın olan dönemleriyle ilgilidir. Eski devirlerde milletlerarası ilişkileri düzenleyen örf, hukuk ve anlaşmalar mevcut olmadığından savaşlarda keyfîlik hâkimdi. Galip gelen taraf muha­rip- sivil, kadın-erkek, büyük-küçük deme­den düşmanını imha etmeyi meşru görebiliyor, bu arada esirler de en ağır mua­meleye maruz kalıyordu. Meselâ Asurlular düşmanın derisini yüzüp ele geçir­dikleri şehrin kapısına asmayı, şehirde buldukları herkesi öldürmeyi dinî bir gö­rev telakki ediyordu. Farslılarda da esirleri benzer muamelelere tâbi tutuyor, ken­dilerine hayat hakkı tanımıyorlardı. Kisrâ I. Hüsrev Yemen’e gönderdiği kuman­danı Vehriz’e, anneleri Arap asıllı bile olsa siyahî (Habeşli) hiçbir kimseyi hayat­ta bırakmama talimatını vermiş, Vehriz de bu talimatı yerine getirmişti. Farslıların esirleri fillere çiğnetme âdetleri de bilinmektedir. Eski Yunanlılar ve Romalılar esirlere her türlü işkenceyi reva görüyor, vücutlarını parçalıyor, büyük-küçük, kadın-er­kek ayırımı yapmadan hepsini öldürüyor­lardı. Ancak zamanla bu toplumlarda esirleri köleleştirip onlardan faydalanma yoluna gidilmiştir. Esirlere uygulanan kö­tü muamele her devirde varlığını sürdür­mekle birlikte köle haline getirme yine de bir iyileştirme sayılabilir. Eski toplumlardan Yahudilik ve Hıris­tiyanlık gibi semavî dinleri kabul eden­lerin bile esirlerle ilgili uygulamalarında vahşet ve insafsızlığı terk etmedikleri, aksine bunu dinin bir emri gibi telakki ettikleri görülmektedir. Meselâ Talmut’ta yalnız savaşçı esirler değil kadın ve çocuklarla ele geçirilen hayvanların da öldürülmesine hükmedilmişti. Ancak mukaddes kitaplarda bu uygulamaları onaylayan ifadelerin ilâhî kaynaklı olamayacağı muhakkaktır. İslâm’dan önce Araplar da esirlere uy­guladıkları muamele bakımından diğer milletlerden farklı değillerdi. Münzir b. İmrülkays ve diğer bazı Hîre hükümdarlarının yaptığı gibi esirler bazen top­lu halde yakılıyor, çeşitli organları kesil­mek suretiyle işkenceyle öldürülüyor, öl­dürülmeleri için düşmanlarına satılıyor veya sağ bırakılıp köle olarak kullanılıyor­du. Bazen de fidye karşılığında veya mü­badele yoluyla serbest bırakılıyordu. Esi­rin kabile ileri gelenlerinden birine sığı­narak kurtulduğu, bir daha savaşmamak şartıyla serbest bırakıldığı da oluyordu. Bu son muamele daha çok kabile reis­lerine uygulanıyordu. [48] A)İslâm’da Esir İslâm toplumunda esi­rin konumu incelenirken Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Hulefâ-yi Râşidîn dönemi uygulama­larına ayrı bir önem vermek gerekir. Çün­kü sonraki dönemlerde birçok konuda olduğu gibi esirlere uygulanacak muamelelerin ve onların hukukî statüsünün belirlenmesinde de bu dönem örnek alın­mış, Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri de bu uygulamanın ışığı altında yorumlan­mıştır. Bu sebeple esirlerin hukukî durumlarına geçmeden önce ilk döneme ait uygulamalardan bazı örneklerin verilme­si faydalı olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde alınan ilk esir­ler, hicretin 17. Ayında (Receb 2/Ocak 624) Abdullah b. Cahş komutasındaki seriyyenin Batn-ı Nahle’de karşılaştığı Kureyş kervanından ele geçirilen iki esirdir. Mekkeliler bu esirleri kurtarmak için Medi­ne’ye fidye göndermişlerse de Hz. Pey­gamber (s.a.v.), sefer sırasında kafileden ayrı düşen iki Müslüman geri gelmedikçe onları bırakmayacağını bildirdi. Düşman eline geçmediği anlaşılan sahabeler bir süre sonra dönünce Kureyş’in esirleri kır­kar ‘ukıyye’ (4752 gr.) gümüş karşılığında serbest bırakıldı. Müslümanların çok sayıda esir elde ettiği ikinci sefer Bedir Gazvesi’dir. Hicretin ikinci yılının Ramazan ayında (Mart 624) gerçek­leşen bu savaşta Müslümanlar yetmiş esir almışlardı. Rasûl-i Ekrem esirlere uygulanacak muamele konusunda ashabıy­la görüşmüş, Hz. Ömer (r.a.) ile Sa’d b. Muâz (r.a.) Bedir’in müşriklerle yapılan ilk savaş, esirlerin de küfrün önde gelen temsil­cileri olduğu için öldürülmeleri suretiy­le düşmanın tam bir hezimete uğratıl­masının gerektiği yolunda görüş bildir­mişti. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ise, esirlerin Müslümanların yakın akrabaları olduğunu belir­terek fidye karşılığında serbest bırakıl­malarının daha uygun olacağını söyle­mişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bu görüşe katı­lınca esirler malî durumlarına göre 1000-4000 dirhem (2970-11880 gr.) gümüş arasında değişen miktarda fidye alınarak serbest bırakılmışlardı. Ancak fidyeyi ödeye­meyen Rebîa b. Derrâc’dan çok az bir şey, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir silâh tüccarı olan yeğeni Nevfel b. Hâris’ten de 1000 mızrak alınmıştı. Bu arada İslâm’ın azılı düşmanlarından olup Müslümanlara çok eziyet eden Nadr b. Haris ile Ukbe b. Ebu Muayt’ın öldürülmesine hükmedilmiş, malî imkânları yeterli olmayan yedi esir de karşılıksız serbest bırakılmıştı. Bunlardan Ebu Azze’den hiçbir düşmanla iş birliği yapmayacağına, Sayfî b. Ebu Rifâa’dan da fidyesini göndereceğine dair söz alınmış, ancak Sayfî fidyeyi gönder­memişti. Malî durumu müsait olmayıp da okuma yazma bilenlere ise Ensar ço­cuklarından on kişiye okuma yazma öğ­retmeleri şart koşulmuştu. Ebu Süfyân oğlu Amr’a karşılık umre için Mekke’de bulunan Sa’d b. Nu’mân’ı alıkoymuş, du­rum Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirilince Sa’d karşılığında Amr serbest bırakılmıştı. Bedir Gazvesi’nden sonra alınan ikin­ci büyük esir topluluğu Benî Kaynuka Yahudileridir. İkinci yılın Şevval ayı ortala­rında (Nisan 624) antlaşmayı bozan Beni Kaynuka Yahudileriyle savaş yapılmış ve Yahudiler kalelerinde on beş günlük ku­şatmadan sonra teslim olmuşlardı. An­cak İslâm öncesinde Hazrec kabilesinin müttefiki olan bu Yahudi topluluğu Ab­dullah b. Übey b. Selül’ün ısrarları üzerine Medine’yi terk etmek üzere serbest bırakılmış, onlar da Şam taraflarına göç etmişlerdir. [49] Uhud Gazvesi’nde Müslümanlar sadece bir esir elde etmişlerdir. Ebu Azze el-Cumahî adındaki bu kişi Bedir’de de esir alınmış, fakat beş kız çocuğunun kimsesiz kalacağını belirterek affı­nı istemiş, Müslümanların aleyhinde kim­seye yardım etmemek şartıyla affedilmişti. Ebu Azze bu defa da savaşa zor­la karıştırıldığını belirterek tekrar affe­dilmesini istemişse de Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslüman’ın “Bir yılan deliğinden iki de­fa sokulmayacağını’ ve “Muhammed’le iki defa alay ettim” dedirtmeyeceğini belirterek isteğini reddetmiş ve öldürül­mesine hüküm vermişti. Savaştan sonra düşmanı takip eden keşif kolundan esir alınan iki Müslüman da müşrikler tarafından şehit edilmişti. Beşinci yılın Şevval ayında (Şubat-Mart 627) vu­ku bulan Beni Mustalik (Müreysî) Gazve­si’nde düşmandan 200 aile esir alınmış ve gaziler arasında paylaştırılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, kabile reisi Haris b. Ebu Dırâr’ın kızı Cüveyriye ile evlenmesi üze­rine ashabın büyük bir kısmı kendi pay­larına düşen esirleri karşılıksız serbest bırakmış, bir kısmı da ganimetten altı pay karşılığı bir fidye ile salıverilmişti. Rasûl-i Ekrem döneminde ele geçiri­len önemli bir esir grubu da Benî Kurayza Yahudileridir. Hendek Gazvesi sırasın­da Mekke müşrikleri ve onların müttefikleriyle iş birliği yapan ve Hz. Peygamber (s.a.v.) ile daha önce imzaladıkları antlaş­mayı bozan Kurayza oğulları, Müslümanların savaşla meşgul oluşundan faydala­narak Medine’de savunmasız kalan aile­lere saldırmak istediler. Rasûl-i Ekrem harbin ardından kalelerini kuşattı. Ni­hayet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendileri hak­kında vereceği hükme rıza göstererek teslim olmak zorunda kaldılar. Kurayzalılar İslâm öncesinde Evs kabilesinin müt­tefiki olduklarından Hz. Peygamber (s.a.v.) Evsliler’den Sa’d b. Muâz’ı hakem tayin et­ti. Sa’d yetişkin erkeklerin öldürülmesi­ne, kadınlarla çocukların ve malların ga­nimet olarak paylaştırılmasına hükmet­ti. Rasûlullah (s.a.v.) bunun ilâhî hükme de uy­gun olduğunu belir­terek yerine getirilmesini emretti. Bu hükmün, Kurayzalılar’ın İslâm devletiyle yaptıkları antlaşmayı bozmaları ve düş­mana yardım etmeleri sebebiyle verildiği kabul edilmiştir. Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber (s.a.v.) kaçanların takip edilmeme­sini, hiçbir yaralı ve esirin öldürülmemesini emretmişti. Fetihten sonra da kendisine ve diğer Müslümanlara yaptıkları zulüm ve eziyetlere rağmen Mekkelilerin hepsini affetmişti. Ancak daha önce Müslüman olup başka bir Müslüman’ı öldürdükten sonra dinden dönen Abdullah b. Hatal ile Mek­ke’de Rasûl-i Ekrem’e çok eziyet eden ve hicretleri sırasında Hz. Fatıma ile Ümmü Külsûm’e saldırıda bulunan Huveyris b. Nukayz, Benî Mustalik Gazvesi sı­rasında müşrik sanılıp yanlışlıkla öldü­rülen kardeşinin diyetini almak için Müslüman görünerek Medine’ye gelen ve di­yeti aldıktan sonra kardeşinin katilini de öldürüp Mekke’ye kaçan Mikyas b. Subâbe’yi ismen belirterek öldürülmelerini istemişti. Bunlardan başka Abdullah b. Hatal’ın Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hicvederek şar­kı söyleyen iki cariyesinden biri de yaka­lanarak öldürülmüştü. Kaçan diğer cariye ile daha önce vahiy kâtipliği yaptığı halde dinden dönen Abdullah b. Sa’d b. Ebu Serh ve Mekke’de Hz. Peygamber’e eziyet eden Ümmü Sâre adlı cariye ise ‘eman’ dilemeleri üzerine affedilmişlerdi. Mekke’nin fethinden hemen sonra Huneyn Gazvesi’nde de çok sayıda esir alınmıştı. Ancak savaşın ardından Hevazin kabilesinden bir elçi heyeti gelerek İslâ­miyet’i benimsediklerini ifade etmiş ve esirlerin kendilerine bağışlanmasını is­temişlerdi. Fakat esirler ganimet olarak gaziler arasında paylaştırılmış ve onların tasarrufu altına girmişti. Hz. Pey­gamber (s.a.v.) kendisiyle Abdül Muttalib oğulları’na ait esirleri serbest bıraktığını ilân etmiş, bunun üzerine diğer Müslümanlar da kendi paylarına düşen esirleri sa­lıvermişlerdi. Ancak bazı kişiler sahip ol­dukları esirleri bedelsiz bırakmayacak­larını söyleyince Rasûl-i Ekrem, elde edi­lecek ilk ganimetten her esire karşı altı pay vermeyi taahhüt ederek onları da ikna etti. Bu şekilde 6000 kadın ve ço­cuk karşılıksız serbest bırakılmış, ayrıca 24.000 deve, 40.000 koyun ve 4000 ukıyye (160.000 dirhem 475.200 kg.) gümüş iade edilmişti. Hicretin 9. Yılında meydana ge­len Benî Anber Seriyyesi esnasında Be­nî Temîm’in bir kolu olan Benî Amber’den on bir erkek, yirmi bir kadın ve otuz çocuk esir alınmış, daha sonra Benî Temîm heyeti gelip Müslüman olduğunu bildirince esirler kendilerine iade edil­mişti. Hulefây-i Râşidîn dönemi fetih hare­ketlerine bakıldığında bunların çoğunun barış yoluyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde antlaşma yapıp Müslümanlarla barış içinde yaşamak isteyen millet­lerle savaş yapılmamış, antlaşma şart­larına bağlı kaldıkları sürece esir ve kö­le muamelesine tâbi tutulmayacakları hususu hükme bağlanmıştır. Buna karşılık barışa ya­naşmayanlara karşı savaşılmış, esir alınan muharip erkeklerin bazen öldürül­düğü de olmuştur. Muharip erkeklerin öldürülmesine genel olarak antlaşma şartlarına uyulmaması veya Müslüman halka aynı şekilde davranılması hallerin­de başvurulduğu görülmektedir. Öte yandan başta Irak olmak üzere bir­çok yerde fetihten sonra hiç kimseye dokunulmayarak halk zimmî statüsüne geçirilmiş ve toprakları vergi karşılığın­da kendilerine bırakılmıştır. Hatta Hz. Ömer (r.a.)’in uygulamalarında görüldüğü gi­bi birçok defa gaziler arasında dağıtılan veya Medine’ye gönderilen esirler bile serbest bırakılmış ve toprakları kendilerine iade edilmiştir. [50] İslâm Hukukuna Göre Esir Alma ve Esir­lere Yapılacak Muamele İslâm hukukçu­larının büyük çoğunluğu, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hulefa-yi Râşidîn’in talimat ve uygu­lamaları doğrultusunda muharip erkek­ler dışında kalan sivillerin yani kadın, ço­cuk ve yaşlıların, sakatların, din adam­larının ve savaşla ilgisi bulunmayan di­ğer kimselerin bilfiil savaşmadıkça öldürülmeyeceklerine hükmetmişlerdir. Şa­fiî mezhebinde bir görüşe göre kadın ve çocuklar dışında kalanlar bilfiil savaşmasalar da öldürülebilirler. Bu mezhebe göre bunların hepsi esir alınabilir. [51] Diğer mezheplere göre ise esir alınacak kim­seler prensip olarak muharip erkeklerle ganimet çerçevesinde düşünülen kadın ve çocuklardır. Hanefî âlimleri, görüş ve tecrübeleriyle düşmana yardım edecek durumda olmayan veya çocuk yapama­yacak çağa ulaşan yaşlı erkeklerle yaşlı kadınlar, ayrıca din adamları ve inziva­ya çekilmiş kimselerin esir alınmasının bir fayda ve anlamı bulunmamakla bir­likte karşılığında esir mübadelesi yap­ma düşüncesiyle bunların alıkonulabileceğini söylemişlerdir. Ancak bu kişiler hiçbir şekilde öldürülemez. Malikîlere göre erkek ve kadın din adamları görüş­leriyle düşmana yardım etmemeleri ha­linde öldürülemeyeceği gibi esir de alı­namaz. Herhangi bir şekilde öldürüldük­leri takdirde diyetlerinin ödenmesi ge­rekir. Hanbelî mez­hebi âlimleri ise muharip erkeklerle ka­dın ve çocuklar dışında kalan kimsele­rin esir alınmasının caiz olmadığı görüşündedir; zira bunların öldürülmesi ha­ram olup toplanıp ele geçirilmelerinde de bir fayda yoktur. Klasik dönem İslâm hukukçuları tara­fından, muharip erkekler dışında kalan düşman fertlerinden kimlerin esir alına­cağı hususunda ileri sürülen bu görüş­ler kendi zamanlarındaki milletlerarası örf ve şartlardan etkilenmiş olup bu tespitlerde mukabele bil misil prensibi ya­nında düşmanın zayıf düşürülmesi, Müslümanların güçlenmelerinin temini gi­bi düşünceler göz önünde bulundurulmuştur. Muharip erkeklerle birlikte ka­dın ve çocukların esir alınacağını hemen bütün mezheplerin kabul etmesi, düş­man nazarında taşıdıkları değer sebe­biyle bunların önemli bir caydırıcılık vesilesi oluşu ve o dönemlerin şartlarında maddî gelir kaynağı teşkil etmeleri sebebiyledir. Ancak bunlara uygulanan hüküm muharip erkeklerinkinden farklı olup esir kelimesiyle özellikle muharip erkekler kastedilmiştir. Esir Alma, Esirlerin Barınma ve Bakımı Düşman askerinin esir alındıktan sonra onunla ilgili hüküm devlet başkanına ait olduğundan bu asker kendisini esir alan kimse tarafından öldürülemez. Öldürmesi halinde ise günahkâr olmakla birlikte tazmin gerekmez. Ancak bazı hukukçular ta’zîr cezası verileceğini belirtmişlerdir. Esirin kaçmaya veya tekrar savaşmaya teşebbüs etmesi durumunda ise öldürülmesi caizdir. Esirin şahsî malları da esir alana değil devlete aittir. İslâm hukukçuları, esirlerin beslenme ihtiyacının esir alan devlet tarafınca karşılanacağını belirtmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de iyi kulların özellikleri sayılırken “Onlar kendi canları çektiği halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler” [52] buyrulmaktadır. Müfessirler bu ayeti yorumlarken kâfir olmasına rağmen esire yemek yedirmede büyük sevap bulunduğunu belirtirler. Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir esirlerini Medine’ye götürmek üzere ashaba dağıttıktan son­ra kendilerine iyi davranılmasını emret­mişti. Ashab-ı Kiram’dan Mus’ab b. Umeyr’in o sırada esir alınan kardeşi Ebu Uzeyir’in anlattığına göre Rasûlullah’ın bu talima­tı sebebiyle sahabelerin kendileri hurma ile yetinip ekmeklerini esirlere vermiş­lerdi. Ayrıca bir de­fasında Beni Âkıl’dan alınan bir esir, ‘Açım, beni doyurun; susuzum, bana su verin’ demesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bu senin tabii ihtiyacındır” karşılığını vermişti. Esir­lerin gıda ihtiyaçları gibi giyimlerinin de esir alan devlet tarafından karşılanma­sı gerekir. Huneyn Gazvesi esirleri Ci’râne mevkiine getirildiğinde Rasûl-i Ek­rem, Büsr b. Süfyân el-Huzâî’ye elbise sağlamasını emretmiş, Büsr de satın alınmak suretiyle temin ettiği elbiseleri esir­lere giydirmişti. [53] Esir Ailelerin Bölünme Yasağı Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek ganimetin payla­şılması gerek esirlerin satışı sırasında annelerle çocuklarının birbirinden ay­rı düşürülmesini yasaklamıştı. Ebu Eyyûb el-Ensârî, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, “Kim bir anne ile çocuğunu ayı­rırsa Allah da kıyamet gününde onunla sevdiğini ayırsın.” [54] buyurduğunu nakleder. Bu uygu­lamaya göre İslâm hukukçuları da anne ile çocuğunun birbirinden ayrı düşürülemeyeceği hususunda görüş birliğine varmışlardır. Baba ile çocuğun ayrılıp ayrıl­mayacağı konusunda ihtilâf bulunmakla birlikte çoğunluğa göre bu da aynı şe­kilde haramdır. Bu hususta dede baba, nine de anne hükmünde sayılmıştır. Ha­nefî ve Hanbelî fakihlerine göre iki er­kek veya kız kardeşi birbirinden ayırmak da haramdır. Hatta bazı Hanbelî âlimle­ri, çocukla hala veya teyze gibi evlenmeleri haram olan yakın akrabanın da bir­birinden ayrı düşürülemeyeceğini söylemişlerdir. Esirlere Baskı ve İşkence Yapma Yasağı Rasûl-i Ekrem çeşitli talimat, tavsiye ve uygulamalarıyla esirlere iyi davranılmasını istemiş, onlara eziyet ve işkence edilmesini yasaklamış, kendisinden bilgi almak için bile esire baskı yapılmasının uygun olmadığına işaret etmiştir. İslâm hukukçuları da aç ve susuz bırakma şeklinde bile esire eziyet yapılmasının doğ­ru olmadığını, bunun bir fayda sağlamayacağını belirtirler. Ay­rıca Hz. Peygamber (s.a.v.) insan haysiyetiyle bağdaşmayan, sadece kin ve öfkeyi arttırmaya yarayan, insanın sağken veya öl­dükten sonra bir uzvunu kesmeyi (müsle) yasaklamış, bazı azılı düşmanlarına müsle yapılmasını isteyenlere, “Ben ona müsle yapmam, peygamber bile olsam Allah da beni aynı şekilde cezalandırır.” cevabını vermiştir. Yine düşmanın öldürülmesiyle ilgili olarak şöy­le demiştir: “Öldürme konusunda insan­ların en çekingeni ve şefkatli davrananı inananlardır.’ [55] Savaşta öldürülen bir patriğin başı Me­dine’ye Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e gönderildiğinde bunu hoş karşılamamış, düşmanın da aynı şekilde davrandığı söylenince şu karşılığı vermiştir: ‘Farslarla Bizanslıları mı örnek alacağım?’ Bü­tün bunlardan açıkça anlaşıldığı gibi İs­lâmiyet, milletlerarası ilişkilere dair çe­şitli konularda başvurduğu mukabele bil misil kuralını bu hususta meşru görmemiştir. [56] Esirin Müslüman Olması Dört Sünnî mezhebin hukukçularına göre düşman askeri esir alınmadan ön­ce İslâmiyet’i kabul ederse hayatı yanın­da hürriyetini de garanti etmiş olur; artık öldürülmesi veya köleleştirilmesi caiz değildir. Esir alındıktan sonra Müslümanlığı kabul etmesi halinde ise öldürülme­si haram olmakla birlikte gazilerin ganimetteki payları sebebiyle hakkında kölelik hükmü sabit olur. Şafiî mezhebinde bir görüşe göre devlet başkanının köleleştirme yanında karşılıksız veya fid­ye ile serbest bırakma tercihleri devam eder. Hanbelî hukukçuları, Müslüman olan esirin karşılıksız veya fidye ile bıra­kılmasını gazilerin rızası şartına bağlar­ken bu mezhepten bazı âlimler, devlet başkanının gayri Müslim esirlerle ilgili olarak gazilerin rızasına gerek görülme­den sabit olan tercih hakkının İslâmiyet’i kabul eden esirler için öncelikle geçerli olması gerektiği yönünde görüş belirt­mişlerdir. Esir Kadınlara Tecavüz Yasağı Esirlere kötü muamele yapılması yasaklandığı gibi esir alınan kadınların kişilik ve if­fetleri de belirli bir hukukî düzenleme getirilerek güvence altına alınmıştır. Dört Sünnî mezhebe göre, kölelik yolu ile hu­kukî bir statüye kavuşturulmadan önce esir alınan bir kadınla cinsî münasebet­te bulunmak haramdır. İmam Malik ve Ebu Sevr’e göre böyle bir fiile zina için öngörülen ceza uygulanır. Diğer üç mez­hebe göre ise esirlerin bir bakıma gani­met çerçevesinde mütalaa edilmesinden doğan mülk şüphesi sebebiyle had ce­zası düşmekle birlikte ta’zîr cezası veri­lir. Ganimet paylaşımı yoluyla köle sta­tüsüne geçen bir kadınla cinsî ilişki, an­cak onun bir âdet görüp hamile olma­dığının anlaşılması ve hamile ise çocu­ğunu doğurması ile mümkün olur. Meş­ru sayılmayan ilişki sonucunda esir ka­dının hamile kalması durumunda nesebin hukuken sabit olup olmayacağı hususun­da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Esir kadınlarla bu şartlar çerçevesin­de ilişkide bulunmanın meşru sayılma­sı, onların ganimet yoluyla köle statü­süne geçirilmeleri sebebiyledir. Esirle­rin köleleştirilmesi ise İslâm’ın ortaya koyduğu ve arzuladığı bir uygulama ol­mayıp o dönemde mevcut yaygın bir te­amüldür. Esasen İslâmiyet’in getirdiği şartlar içinde gerçekleşecek bir ilişki bugünkü anlamda bir tecavüz değil hukukî bir mesnede dayanan, huku­ken korunan ve belirli sonuçlar doğu­ran bir tür karı koca ilişkisi mahiyetin­dedir. İslâm’ın arzuladığı bir hedef ola­rak bugün kölelik müessesesi ortadan kalktığı için savaş esirlerinin köle statü­süne geçirilmesi artık söz konusu değil­dir. Bu durumda İslâmî hükümlere gö­re esir kadınlarla cinsî ilişkide bulunmak da hiçbir şekilde meşru sayılmaz. İslâm’da esir kadınlarla cinsî ilişkinin hukukî bir çerçeveye oturtulması ve o günkü milletlerarası şartlarda bile tek taraflı ve çok sıkı sınırlamalar getirilmesine karşılık Batı’da ancak savaş örf ve hukukuna dair 1907 Lahey IV. Sözleşmesi’ne ek nizamnamede aile şerefi ve hak­larına saygı gösterileceği belirtilmiş ve savaşta sivillerin korunmasıyla il­gili 1949 tarihli Cenevre IV. Sözleşme­siyle de kadınların tecavüz, fuh­şa zorlama vb. davranışlara karşı himayesi milletlerarası bir belgede yer almış­tır. Fakat buna rağmen devletler huku­kunda hâlâ kuvvetin en önemli rolü oy­naması ve mevcut hukukî tedbirlerin mü­eyyideden mahrum bulunması, kadınla­rın tecavüzden korunacağını belirten maddeyi çok defa kâğıt üzerinde bırak­maktadır. Esirlere Uygulanacak Hükümler Kur’ân-ı Kerim’de esirler altı ayette zikredilmek­le birlikte bunların yalnız ikisinde ken­dileriyle ilgili hukukî düzenlemelerden söz edilmektedir. Hüküm getiren ilk ayet Bedir Gazvesi sonrasında nazil olmuş­tur: “Yeryüzünde ağır basıncaya düşma­nı tamamen mağlûp edinceye kadar hiçbir peygambere esirler alması yakış­maz. Siz geçici dünya malını arzuluyor­sunuz, hâlbuki Allah sizin için ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibi­dir. Allah tarafından önceden belirlen­miş bir hüküm olmasaydı aldığınız fid­yeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimet­ten helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’­tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” [57] Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Bedir Gazvesinden sonra ashabıyla görüşüp esirlerin fidye karşılığında salıverilmesinin kararlaştırılması üzerine nazil olan bu ayet, Müslümanların düşmanla yaptıkları ilk savaşta onları iyice mağlûp edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine maddî menfaati ön planda tutarak esir alma­larını hoş karşılamamakla birlikte gani­metin bu ümmet için helâl kılındığını da hükme bağlamıştır. İbn Abbas (r.a.)’ın belirt­tiğine göre bu savaşta esir almanın hoş karşılanmaması Müslümanların o sıra­da zayıf durumda bulunmaları sebebiyledir. Müslümanlar daha sonra güçle­nince esir alınması ve esirlerin bedelsiz veya fidye karşılığında bırakılmasını dü­zenleyen şu ayet nazil olmuştur: “İnkâr edenlerle savaşta karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice yıl­dırıp sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak onları salıverin!’ [58] Gerek bu ayetleri gerekse Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’in uygulamalarını esas alan mezhep imamları esirlerin tâbi tutulacağı statü konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî mezhebine göre devlet baş­kanı, İslâm toplumunun menfaatine uy­gun göreceği şu üç hükümden birini ter­cih etme hakkına sahiptir: Muharip er­kekleri öldürmek, köleleştirip gaziler ara­sında paylaştırmak, gayr-i Müslim vatan­daş (zimmî) statüsüne geçirerek karşılık­sız salıvermek. Sonuncu madde daha çok fethedilen bir ülkenin halkı için söz konusudur. Ebu Hanife ile Ebu Yusuf esi­rin fidye alınarak serbest bırakılmasını caiz görmezken İmam Muhammed Müslümanların ihtiyaçları bulunması halin­de bunu meşru sayar. Esirin esirle mü­badelesi de Ebu Hanife’den gelen kuv­vetli rivayete göre caiz değildir; ondan gelen diğer bir rivayete ve Ebu Yusuf ile Muhammed’e göre ise caizdir. Ancak Ebu Yusuf esirlerin ganimet olarak paylaşıl­masından sonra mübadele yapılamaya­cağını söylerken İmam Muhammed bu durumda da mübadelenin caiz olduğu­nu kabul eder. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise devlet başkanı esirleri öldürme, köle statüsüne geçir­me, bedelsiz veya fidye karşılığında ser­best bırakma ve Müslüman esirlerle mübadele etme konusunda muhayyerdir. Bu hükümlerden öldürme yalnız muha­rip erkeklerle ilgili olup kadın ve çocuk­lara, ayrıca savaş sırasında öldürülme­si caiz görülmeyen diğer sivil insanlara uygulanmaz. İslâm hukukçuları, devlet başkanının terci­hini kullanırken içinde bulunulan şartla­rı ve esirlerin özel durumlarını göz önüne alarak ülke için en uygun hükmü ver­mekle mükellef olduğunu belirtirler. Me­selâ İslâm toplumu için zararlı olacağı düşünülenlerin öldürülmesi, zararı do­kunmayacağı bilinenlerle zayıf ve güçsüzlerin, malî imkânı bulunmayanların karşılıksız bırakılması, hizmetinden fay­dalanılacağı umulanların kökleştirilme­si, ekonomik imkân sağlayacakların da fidye karşılığında salıverilmesi uygun bir çözüm olarak önerilir. Bu seçenek­lerle ilgili ayrıntılar şöyle özetlenebilir: 1. Öldürme: Dört mezhebe göre devlet başkanı gerekli gördüğü takdirde muharip (savaşçı) erkek esirlerin öldürülmesi yönün­de karar verebilir. Buna karşılık sahabeden İbn Ömer (r.a.), tabiinden Atâ b. Ebu Rebah (r.a.), Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve Muhammed b. Şîrîn gibi müctehid âlimlere ve Şiî Ca’feriyye mezhe­bine göre esirin öldürülmesi caiz değil­dir. Hatta Hasan b. Muhammed et-Temimi bu konuda ashabın ‘icmaı’ bulunduğunu kaydeder. Nitekim İbn Ömer (r.a.)’e öldürülmek üzere esir getirildiğinde bunu reddet­miş ve esirlerin karşılıksız veya fidye ile salıverilmesini ifade eden âyeti okumuştur. Bu grup içinde yer alan âlim­lerin delilleri söz konusu ayetle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in genellikle esirleri bedelsiz ve­ya fidye karşılığında serbest bırakması şeklindeki uygulamalarıdır. Esirlerin ge­rektiği takdirde öldürülebileceğini ileri süren İslâm hukukçularının bir kısmına göre ise yukarıda zikredilen âyet, savaş halinde kâfirlerin boyunlarının vurulma­sını, caydırıcı ve yıldırıcı uygulamaların yapılmasını ve haram ayların çıkmasın­dan sonra müşriklerin bulunabildiği her yerde öldürülmesini emreden diğer bazı ayetlerle nesh edilmiştir. -------------------------------------------------------------------------------- [42] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel. [43] Ebu Davud, Akzıye, 29. [44] İnsan sûresi, 76/8. [45] Bakara sûresi, 2/85; Enfâl sûresi, 8/67, 70. [46] Ahzâb sûresi, 33/26. [47] Muhammed sûresi, 47/4. [48] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel. [49] TDV İslâm Ansiklopedisi. [50] TDV İslâm Ansiklopedisi [51] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel. [52] İnsân sûresi, 76/8. [53] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel. [54] Tirmizî, Büyû, 52, Siyer, 17. [55] Ebu Davud, Cihad, 110. [56] İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, A. Özel. [57] Enfal sûresi, 8/ 67-69. [58] Muhammed sûresi, 47/4.

Mete Firidin
06.01.2014
11:52

Ben esir alma olayını sadece bir karşılıklı caydırma olarak görüyorum. kötülüğe ancak misli ile karşılık verme prensibi ile harek olduğunu düşünüyorum. Eğer düşman kadın ve çocukları esir almayı caiz görüyorsa, müslümanda onların kadın ve çocuklarını esir alabilir fakat bu esirliği müslümana yakışır şekilde yapabilir. Yoksa esir kadınlara tecavüz edemez çünkü ayetlerde cariye nikahlamak için onun rızası aranmak zorundadır.

neden ?

Nisa 24: Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Maliki bulunduğunuz cariyeler müstesna, bunlar, Allah’ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunlardan başkasını, zinadan kaçınıp, iffetli olarak, mallarınızla istemeniz size helal kılındı. Onlardan faydalandığınıza mukabil, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin; kararlaştırılandan başka, karşılıklı hoşnud olduğunuz hususda size bir sorumluluk yoktur. Allah Bilen’dir, Hakim’dir.[24]

Tayibet Erzen
06.01.2014
11:58

Mesele de bu zaten. Sadece savaşanları esir al, diğerlerine dokunma demiyor. Esir al diyor. Bu da hepsini kapsar aksi olsa illa ile istisna eder, çocukları ve kadınları esir almayın derdi.

Tayibet Erzen
06.01.2014
12:04

Pardon ama kimin müslüman erkeklerin savaş esiri kadınlara tecavüz etmesi gibi bir kaygısı var da bunu bu kadar ön plana çıkarıyorsunuz.

Şu an tartıştığımız şey bu esirlerin namus tehlikesi olabilir mi? Hangi mümin Kuran'ı okuyup da esirler bahsinden "Kuran esir al dediğine göre, esir alırım, tecavüz de ederim, keserim de, doğrarım da" diye düşünecek. Hem bunu düşünebilecek hem de Kuran'dan çıkış noktası mı arayacak, yapmayın lütfen.

Mete Firidin
06.01.2014
12:33

Sayın Tayibet hanım sizin tarihten ve günümüz olaylarından haberiniz yok galiba (Suriye, Taliban vs...). Hiç bir ayette kadın ve çocukları esir alın da yok. Aşağıda da açıklamaya çalıştım. Mesela Yahudilerin bozulmuş kitabında "onların kadın ve çocuklarını esir alın veya öldürün" yazar. Böyle bir toplumla savaştığınızdan bu uygulamanın ne kadar kötü olduğunu göstermek ve bu uygulamadan vaz geçirmek için yahudilerden kadın ve çocuklar esir alınır. Fakat savaştığınız ve çocuk ve kadınlara dokunmayan toplumlardan , kadın ve çocuklar esir alınamaz. Bu gün dünyada bu savaş suçu olarak kabul edilmektedir. Öyleyse bu uygulamayı yapamazssınız?. Bunu yapmak için de Kuran'da bir delil de bulamassınız.

Eskilerin İslamı kendi çıkarları için yanlış anlamasını savunmayınız. Onlar uygulamadaki incelikleri yeteri kadar anlamamış veya anlamak istememiştir.

25.11.2013 taraf gazetesi:

Dininiz zayıf, katlınız vacip, malınız helal, hanımlarınız da hediye.” Suriye’de gittikçe hâkimiyet kuran Selefi gruplar bu sloganlarıyla Hatay’ın Yayladağı İlçesi’nin bitişiğinde yaşayan Bayır Türkmenleri arasında son birkaç aydır terör estiriyorlar. Ancak Türkiye ve dünya kamuoyu Beşar Esad güçleri ve Selefiler arasında sıkışıp kalan Türkmenlerin dramından bihaber.

Mete Firidin
06.01.2014
12:42

Sizin dediğiniz "esir alın " ayetini bulamadım!

Tayibet Erzen
06.01.2014
13:14

Esir delili için Enfal-67'ye bakın.

Siz mümin diye bana Taliban askerlerini mi gösteriyorsunuz? Kuran'la hüküm verme gayretinde olan müslümanlardan bahsediyorum, daha kimin uşağı olduğunu bile bilmeyen zavallılardan değil.

Mete Firidin
06.01.2014
13:27

Enfal 67:

مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللَّهُ يُرِيدُ الْآخِرَةَ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (67)

Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Geçici dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti kazanmanızı ister. Allah Güçlü’dür, Hakim’dir.[67]

Ben burada "kadın ve çocuklarıda esir alın" hükmünü nasıl çıkardığınızı anlayamadım?

Hatta "İyice yenmeden esir almayın" anlıyorum.

Tayibet Erzen
06.01.2014
14:27

Burada kesin galibiyet olmadan esir alınamayacağı söyleniyor. Yani ancak galipken esir alınabilir. Buradan esirlik kavramı ortaya çıkar, herhangi bir grup belirtilmediği için de tüm mağlup olanlar esir alınabilir. Erkek, kadın, genç, yaşlı, çocuk fark etmiyor çünkü ayet özellik belirtmiyor.

Tayibet Erzen
06.01.2014
14:28

Aksi belirtilmedikçe umumi ifade budur. Asıl size sormak lazım; siz kadın ve çocukları neye dayanarak dışarda tutuyorsunuz?

Mete Firidin
06.01.2014
14:54

Necm 38:

أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى Ellâ teziru vâziretun vizre uhrâ.

Hiçbir suçlu, bir başkasının suçunu yüklenemez. size bir şey hatırlatıyormu?

Tayibet Erzen
06.01.2014
14:56

Bilginiz olsun diye söylüyorum: savaştan bahsediyoruz hani şu hiç bir kuralın geçerli olmadığı, hukuğun söz konusu olmadığı ve her yolun mübah olduğu düzenden. Şimdi tanıdık geldi mi?

Lütfi Hocaoğlu
06.01.2014
15:40

Cariyeler savaşla elde edilmiyorsa o zaman bu cariyeler nereden kaynaklanıyor?

Mete Firidin
06.01.2014
16:04

Savaşta herşey mübah değildir. Taktik mübahdır. mesela teslim olan öldürülmez vs....

Savaş esiri cariyeler kendi şeriatlarında kadın ve çocuk esir etmek uygulaması olan kavimlerden elde edilir. Veya bir başka kavimden hediye olarak gelmiş kişilerdir veya hükümlülerdir.

mümtehine 8:

لَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ Lâ yenhâkumullâhu anillezîne lem yukâtilûkum fîd dîni ve lem yuhricûkum min diyârikum en teberrûhum ve tuksitû ileyhim, innallâhe yuhıbbul muksitîn(muksitîne). 1. lâ yenhâ-kum(u) : sizi nehyetmez, yasaklamaz 2. allâhu : Allah 3. an ellezîne : o kimselerden, onlardan 4. lem yukâtilû-kum : sizinle savaşmadılar 5. fî ed dîni : dînde, dîn hakkında 6. ve lem yuhricû-kum : ve sizi çıkarmadılar 7. min diyâri-kum : diyarlarınızdan, yurtlarınızdan 8. en teberrû-hum : onlara iyilik yapmanız 9. ve tuksitû : ve adaletli davranmanız 10. ileyhim : onlara 11. inne : muhakkak 12. allâhe : Allah 13. yuhibbu : sever 14. el muksitîne : adaletli olanlar, adaletle davrananlar Kadınlar ve çocuklar sizinle savaştı mı? Sizi yurdunuzdan çıkardı mı?

Mete Firidin
06.01.2014
16:16

Kadın ve çocuk esir alma olayı; yasak aylarda savaş ve mescidi haram yanında savaş gibidir. Eğer onlar savaşırsa savaşılır. Yani eğer onlar kadın ve çocuk esir alan bir gurupsa onlardan çocuk ve kadın esir alınır.

diyorum.

Tayibet Erzen
06.01.2014
16:17

Deliliniz?

Lütfi Hocaoğlu
06.01.2014
16:37

8/67 ayetinde:

مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ

أَسْرَى: Esirler demektir. Tekili أَسِيرٌ dur. Bu kalıp فَعِيلٌ kalıbıdır. Bu kalıp hem ism-i fâil hem de mef’ûl manasındadır. Bu kökte ism-i mef’ûl manasındadır. مَنْ يُئْسَرُ yani “esir alınan kimse” demektir. Erkek ve dişil için kalıp aynıdır. Yani أَسِيرٌ dendiği anda erkek ve dişi aynıdır. Eğer kadınları ya da erkekleri ayırmak istiyorsanız sonuna mine-r rical veya mine-n nisa getirmeniz gerekir. Yani kadınların esir alınmayacağına delil getirmek gerekir. Bir de bu ayette “Ona esir almak olmaz” demiyor. “Ona ait esirler olması olmaz” diyor. Çünkü esir almak ayrı bir fiildir. Bu ayet esirlerin mülk haline gelmesini göstermektedir.

33/26 ayetinde:

فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا

Bir fırkayı öldürüyorsunuz, bir fırkayı esir alıyorsunuz denmektedir. Esir almanın fiili vardır. Bu esir alma henüz mülk edinmeden öncesidir. Oysa önceki ayette لَهُ أَسْرَى denmekte, lamu-l mülk ile “onun mülkünde olan esirler” denmektedir.

Bunlara ilaveten kadınlardan ma meleket olanlardan bahsetmektedir. Bu ayetlerdeki esir kelimelerini delilsiz olarak erkeklere hasrettiğiniz zaman (ki bu zaten olamaz) cariyelerin üretildiği bir kaynak bulmanız gerekir. Oysa esir kelimesi zaten hem eril hem de dişili kapsayan ism-i mef’ûldür ve kadınların esir alınmayacağının delilinin getirilmesi gerekir.

Esir olmak iyi değildir ama çok kötü de bir şey değildir. 8/70 ayetinde:

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِمَنْ فِي أَيْدِيكُمْ مِنَ الْأَسْرَى إِنْ يَعْلَمِ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ خَيْرًا يُؤْتِكُمْ خَيْرًا مِمَّا أُخِذَ مِنْكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Ey nebi, esirlerden ellerinizin içindekilere de “Allah kalplerinizin içindeki hayrı bilirse size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve Allah gafurdur, rahimdir.

Tayibet Erzen
06.01.2014
16:37

Muhammed-4 فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا Kafirlerle karşılaştığınızda, boyunlarına vurun taki onları savaşta güçsüz bırakıncaya kadar sonra bağı şiddetlendirin(esir alın) sonra ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin ta savaş ağırlıklarını bırakana dek (sona erinceye dek).

Bakara 191. ayette "Bulduğunuz yerde öldürün..." diyor. Savaş ortamında mahkeme kurup haklı-haksız, güçlü-zayıf tartışacak halleri yok. Savaş düzeninde güçlü olan haklıdır ve masumiyet diye bir kavram soruşturması yoktur. Sizin sandığınız gibi bir hassasiyet olsa zaten olay meydanlara taşınmaz, masada çözülürdü.

"Savaş kötüdür, en son başvurulacak şeydir. Eğer yapıyorsanız da bedeli budur." diyor Kuran. Kim çocuğunun köle, karısının, kızının cariye olmasını ister? Bundan daha büyük caydırıcılık mı olur?

Mete Firidin
06.01.2014
16:38

Necm 38 ve Hukukta kimse babasının suçunu çekmez prensibidir.

Üstelik benim delile ihtiyacım yok. Sizin delile ihtiyacınız var.

Bir kişi şuçluluğu ispatlanana kadar masum kabul edilir. Siz bırak masum kabul etmeyi, ceza veriyorsunuz, üstelik kölelik cezası veriyorsunuz? Pes artık!

Birine ceza çektirecekseniz, önce suçunu ispatlamalısınız, Kuran'andan bu suçun cezasını bulmalısınız?

Mete Firidin
06.01.2014
16:41

Biz savaş meydanında savaşan insanlardan değil babaları savaşa gitmiş, masum bebeklerden bahsediyoruz.

Delil, Kuran dan delil getirin lütfen!

Lütfi Hocaoğlu
06.01.2014
16:50

Kuran'dan delil getirdim. Esir kelimesini açıkladım. Arapça'da "Esire" diye bir kelime yok. Kadınların esir alınmayacağının delili ancak bu ayetlerde "esra mine-r rical" denmesidir. Bu nedenle Kuran'dan delil budur.

Bir de savaş sırasında suçluluk ispatlanmaz. Bir yere bomba atarsınız, herkes ölür. Erkeklere ayrı, kadınlara ayrı mı bomba atılır?

Savaş hukuku ile barış hukukunu karıştırırsanız böyle absürd şeyler ortaya çıkar.

Diğer taraftan, birilerini yendiniz. Erkeklerini esir aldınız. Kadınlar ve çocukları esir almadınız. Ne yapacak o kadınlar? Çalışıp kazanacaklar mı? Yoksa başka hallere mi düşecekler. Kuran yetimlerin hakkını korumak için ikişer, üçer, dörder nikahı farz ederken esir aldığınız erkeklerin kadınlarını başıboş bırakmamızı mı emrediyor?

Şimdi Kuran'dan delil getirin. Diyin ki Esir kelimesi sadece erkekleri kapsar deyin. O zaman Kuran'dan delil gelmiş olur. Oysa esir kelimesi hem kadını hem erkekleri kapsar. Bu çok açıktır. Bundan başka da delile ihtiyaç yoktur. Savaş hukuku ile barış hukukunu karıştırmak Kuran'dan delil getirmek değildir.

Tayibet Erzen
06.01.2014
16:53

Babaları savaşa gitmiş masum bebe diye bir kavram yok. Savaşı kaybeden taraf artık her haliyle ganimettir. Sizin iddianız kadınların ve çocukların bunun dışında kalacağı yönünde olduğu için delil getirmeniz gerekir, henüz getiremediniz. Ben istisna yoktur dedim, en açık delilim de Enfal-67'dir. İfade أَسْرَى olarak genel getirilmiştir.

Örnek verdiğiniz ayetler hukuk düzeninde yani haklınınn güçlü olduğu düzende geçerlidir. Kuran ayetleri hukuk düzeni ve askeri düzen ayırımına sahiptir aksi halde çelişki var sanılır.

Mete Firidin
06.01.2014
17:01

Lütfi bey o ayetler Yahudiler ile ilgilidir. Yahudilerde kadın ve çocuk esir alma vardır. Ayrıca ayette bir kısmını öldürüyordunuz bir kısmını ise esir alıyordunuz deniyor. Niye bir kısmını öldürüyor. diğerlerini esir alıyordunuz demiyor?

Tayibet hanım sizin bahsettiğiniz ayette savaşta karşılaşılan kişilerden bahsediyor. Evinde oturandan değil.

Karine olmayanınca suç olmaz , suç olmayınca ceza olmaz.

Mete Firidin
06.01.2014
17:06

Size göre nükleğer silah, kimyasal silah, biolojik silah mübah. Kuran'da olmamasına rağmen kadın ve çocukları esir edeceksiniz. Siz Yahudi misiniz ? bu dediğinizin delili ancak muharref Tevrat ta var.

Mete Firidin
06.01.2014
17:08

Tayibet hanım sizden korkulur!

Bir insanı öldürmek için delil istenir.

Ama bir insanı öldürmemek için delil istenir mi?

Tayibet Erzen
06.01.2014
18:55

Yeterince korkmuş görünmüyorsunuz :)

Tayibet Erzen
06.01.2014
19:26

وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ وَلَأَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُوا وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ أَعْجَبَكُمْ

Hoşunuza gitse de iman edinceye kadar müşrik kadınları nikahlamayın. Mümin bir köle(kadın) müşrikten daha hayırlıdır. Hoşunuza git se de iman edinceye kadar müşrik kadınları nikahlamayın.

Bakara-221'e göre kadın köle(أَمَةٌ) ve erkek köle(عَبْدٌ) ayrı ayrı zikredilmiş demek ki kadınlar da köleleştirilebiliyormuş.

Mete Firidin
06.01.2014
19:54

Ben kadın esir olamaz demedim. Mesela kadın asker bir çok orduda vardır. Bunlar esir edilirler. Mekkeli müşriklerin ordusunda da orunun arkasında müşrik kadınlarda vardı. Onlar da esir edilebilir. Fakat savaşa fiilen katılmayan sadece babası katılmış olan insanlar esir edilemez dedim.

Bu gün Hindistan'da dokunulmaz paryalar vardır. Eğer bunlar müslüman olursa Müşrik bir Hindu asılzadeden (Brahman) dan daha iyidir.

Mete Firidin
06.01.2014
20:00

Peygamber efendimiz Mekke'yi feth edince müşrik ordusunda yer almayan kaç kişiyi köle veya esir etmiştir?

Bildiğim kadarı ile hiç.

Tayibet Erzen
06.01.2014
20:06

"Fakat savaşa fiilen katılmayan sadece babası katılmış olan insanlar esir edilemez"

Bu iddianıza bir delil istiyorum, başka bir şey değil.

Mete Firidin
06.01.2014
20:21

Esas olan herkezin yaşama hakkı , esas olan özgürlüktür. Bunun için delil gerekmez.

Bir insanın neden yaşamaya hakkı vardır? diye bir şey ileri sürülemez ve hiç kimse buna delil göstermek zorunda değildir. özgürlükte aynıdır.

Kuranda bunun en büyük delili:

1-Kuran da savaşanlar dışında kimsenin esir edileceği yazmaz.

2-Savaşta bile esir edilenlerin hürleştirilmesi kefaret olarak emredilir. Yukarı daki ayetler.

3-Peygamberin uygulamasında en şiddetli düşman askeri bile esir alındıktan sonra hürleştirilmiştir.

4-Yalandan yere bile "ben müslüman oldum" diyen özgür bırakılmıştır.

5- bu dinin adı "islam" yani barış dinidir. Allah indinde tek din (düzen) barış düzenidir.

Bunlarda sizi ikna etmesse , başka ne diyebilirim.

Tayibet Erzen
06.01.2014
20:49

Hala özgürlükten bahsediyorsunuz. Size askeri düzen ve hukuk düzeni ayırımından bahsetmiştim. Bu temel farkla bakmazsanız anlamanız da kabul etmeniz de mümkün olmaz.

Mete Firidin
06.01.2014
21:11

Ali İmran 79:

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ (79)

Hiç bir beşer için sahih değildir ki, Allah Teâlâ ona kitap, hüküm ve nübüvvet versin de sonra o nâsa, «Allah’tan berî de bana kul olunuz,» deyiversin. Fakat, «Öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle Rabbanîler olunuz,» der.[79]

Mete Firidin
06.01.2014
21:35

Nisa 90:

إِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ أَوْ جَاءُوكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ أَنْ يُقَاتِلُوكُمْ أَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمَهُمْ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْ فَإِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَأَلْقَوْا إِلَيْكُمُ السَّلَمَ فَمَا جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلًا (90)

Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir.[90]

Hüseyin Kayahan
06.01.2014
23:10

Muhammed-4 فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا

Buradaki "ellezine keferu" diye belirtilenlerin hem kendileri, hem de fiilleri bellidir. Bunlar rastgele "küffar" değildir. İsm-i mevsul ile gelmiştir. Bunlar bir teşkilattır. Mesela "ordu", "cephe" böyledir.

Şimdi, büyük bir devletle savaştığımızı düşünelim. Yüzölçümü milyonlarca km2 olsun ve yendik diyelim. Askerlerin bazıları savaşa yakın bölgelerdendir ama bazıları da 5-6 bin km uzaktaki bölgelerdendir. Şimdi bunların ailelerine ilam yazıp, polis-jandarma gönderip oradaki akrabalarını esir olarak alıp getirmelerini mi isteyeceğiz? Eskiden olduğu gibi, (şimdikilere kıyasla küçük) bir şehri alıyor olsak belki bu kolay olurdu.

Cengiz şöyle yaparmış: Eğer yerli ahali hiç karşılık vermezse onlara dokunmaz ve sadece vergisini alırmış, ama karşılık verirlerse de onlardan geriye tek bir çocuk bile bırakmazmış. Bu korku ile pek çok yeri hiç savaşsız ele geçirmiştir.

Savaşanların, kaybederlerse sadece kendi canlarını veya hürrüyetlerini değil; canlarından daha çok sevdikleri çocukları eşlerini de kaybetme tehlikesi, elbette onları daha sağlıklı karar vermeğe zorlayabilir, CAYDIRICI olabilir.

Ben de Mete bey gibi esaret konusunda, "kimse kimsenin suçunu yüklenmez" diye düşünüyordum ama bu kural "hukuk düzen" içinde uygulanır, suç ve ceza şahsidir. "Savaş düzeninde" karşı cephedeki herkes doğal suçludur. Orada suç ve ceza kollektiftir. Ceza verilirken de az dövüşene az, çok döğüşene çok ceza verilmez. Herkes ya suçludur, ya değil. Bunu "OKU KİM ATMIŞTI?" adlı makalemde irdelemiştim ve sorumluluğun kollektif olduğunu, "oku bir kişi atsada devlet/topluluk atmış olarak kabul edilir" demiştim. "Oku attığında sen atmadın, Allah attı" anlamındaki ayetler bu kollektif sorumluluğu anlatmaktadır. Fakat zorluk nasıl aşılacak? 100 milyonluk bir devletle savaştık ve sonunda teslim oldular... Ne kadar esir alacağız, ne kadar köle yapacağız? Sadece bir bölgenin insanlarını mı, sadece savaşanların 1. derece akrabalarını mı, yoksa sadece savaşa katılan erkek ve kadınları mı? Savaşa 1. dereceden katılanlar (asli unsurlar) muhariplerdir, cepheye gidenlerdir ama geri hizmette kalanlar, lojistik sağlayanları da asli unsurlar gibi sayacak mıyız? "Komutan ne kadar ve nasıl isterse, o kadar" mı diyeceğiz. Buradaki kesinliği veya keyfiliği nasıl delillendireceğiz?

Öte yandan;

فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ

"Boyunlarını vurun" demesi için, "fedribû errikabe", veya "fedribû rikabehüm" veya "katelehüm" vb. gelmesi daha uygun değil midir? "(el)RİKABIN DARBI"dır/vardır ne demek? Ruhul Kuranda arada gizli bir "idribû" vardır diye göstermişsiniz...

hakansarilar
07.01.2014
04:14

Ben tam da Tayibet hanıma delil olarak 47/4 ve 8/67'yi gösterecektim ki, kendisi aynı ayetleri aksine delil için göstermiş. Mete bey üstüne, suçun şahsiliğini, Hz. İsa'ya bile abd olunamayacağını (kaldı ki galibe) burada abd erkek rikabtır sözüne bir gönderme var. Bir kavmin içinde tarafsızların bulunabileceğini (4/90) de yazdıktan sonra ben yeni bir şey yazamıyorum. "savaşanlar"la ilgili hükümleri eril veya dişil, savaşmayanlara kapsatmak için, 8/67'nin içindeki "siz dünya malını istiyorsunuz" uyarısıyla uyarırım. Hele ki günümüzde partileşmenin bu kadar kesin olduğu bir zamanda bir kavmin savaşa toptan girdiğini nasıl iddia edebiliriz ki... Ya da 47/4'te "fidyesiz" bırakılma hem de savaşana bile, bir imkan olarak dururken nasıl hesaba katamıyoruz anlamıyorum. Anlayamıyorum. Günümüzde ganimet savaş sonrası barış masasında savaş tazminatı olarak eskisinden de ağır şartlarla zaten alınıyor. Helaldir yiyebiliriz.

Baktığımız yerlerden manzara bu. Bana göre Kur'an savaşanla savaşın, esir alın diyor. Savaşa girildiğini bile bilmeyenleri esir alma hakkını veren hiç bir ayet yok. Sivil bir bölgeyi bombalama hakkı veren bir ayet yok. Fakat bu tartışmaya devam edecek bir karşılıklı anlaşılma ihtimali de yok. Allah şahit tebliğimi yaptım.

hakansarilar
07.01.2014
04:14

Ben tam da Tayibet hanıma delil olarak 47/4 ve 8/67'yi gösterecektim ki, kendisi aynı ayetleri aksine delil için göstermiş. Mete bey üstüne, suçun şahsiliğini, Hz. İsa'ya bile abd olunamayacağını (kaldı ki galibe) burada abd erkek rikabtır sözüne bir gönderme var. Bir kavmin içinde tarafsızların bulunabileceğini (4/90) de yazdıktan sonra ben yeni bir şey yazamıyorum. "savaşanlar"la ilgili hükümleri eril veya dişil, savaşmayanlara kapsatmak için, 8/67'nin içindeki "siz dünya malını istiyorsunuz" uyarısıyla uyarırım. Hele ki günümüzde partileşmenin bu kadar kesin olduğu bir zamanda bir kavmin savaşa toptan girdiğini nasıl iddia edebiliriz ki... Ya da 47/4'te "fidyesiz" bırakılma hem de savaşana bile, bir imkan olarak dururken nasıl hesaba katamıyoruz anlamıyorum. Anlayamıyorum. Günümüzde ganimet savaş sonrası barış masasında savaş tazminatı olarak eskisinden de ağır şartlarla zaten alınıyor. Helaldir yiyebiliriz.

Baktığımız yerlerden manzara bu. Bana göre Kur'an savaşanla savaşın, esir alın diyor. Savaşa girildiğini bile bilmeyenleri esir alma hakkını veren hiç bir ayet yok. Sivil bir bölgeyi bombalama hakkı veren bir ayet yok. Fakat bu tartışmaya devam edecek bir karşılıklı anlaşılma ihtimali de yok. Allah şahit tebliğimi yaptım.

hakansarilar
07.01.2014
04:15

Bana göre... Doğrusunu Allah bilir.

hakansarilar
07.01.2014
04:15

Bana göre... Doğrusunu Allah bilir.

Mete Firidin
07.01.2014
09:10

Savaş huku diye bir şey vardır . Ama sizin iddia ettiğiniz "yenilenlerin karısı ve çocukları da esir edilir" fikrinizin delili yoktur. Bunun için Kuran'dan delil getiremiyorsunuz.

Emevilerin ve sonrakilerin yanlış uygulamalarını kutsallaştırmaya çalışıyorsunuz.

Biz Kura'ın değil atalarımızın dinine uyarız diyorsunuz.

Ya atalarınız bir şey akıl erdirememişlerse de Onların anlayışına mı tabi olacaksınız?

Cevap göründüğü kadar ile evet.

Mete Firidin
07.01.2014
09:47

60:8 - Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever. 60:9 - Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.

Mete Firidin
08.01.2014
07:40

Allah sizden razı olsun Cengiz bey.

Tayibet Erzen
08.01.2014
10:26

Çok temel bir şeyden bahsedeceğim. Bunu Mete Bey'in bilmediği kesin ancak Cengiz Bey gayet iyi biliyor.

Savaşta sorumluluk kollektiftir buna göre biri bir başkasının suçunun bedelini öder. Hukukta sorumluluk şahsidir, kimse kimsenin yükünü yüklenmez.

Demek ki askeri düzen ve hukuk düzeni ayırımı var. Her ayeti her dönem için anlamamıza engel bir durum var. Aksi halde Kuran'da çelişki var gibi görünür.

Kimse bir başkasının yükünü yüklemez, savaşta neyi ifade eder ki?

Savaş2ın olduğu bir yerden bahsediyorsak orada hukuk düzeni yoktur. Kıbrıs'tan Konya'ya kadar gitmenize de hiç gerek yoktu. Savaş Kıbrıstaysa, hüküm orada geçerlidir. Bunun aksini hiç düşünmediğim için buradan delil göstermenize şaşırdım doğrusu.

Mete Firidin
08.01.2014
11:28

Sorun da buya Tayibet hanım : Siz savaşta olmayanları sadece akrabalık bağı var diye esir kabul ediyorsunuz. Akrabalık bağının savaş şuçu ile ne ilgisi olabilir?

Mete Firidin
08.01.2014
11:37

Sizin anlayışınıza göre yani "Savaşa katılanlar ile akrabalık bağı bulunanlar esir alınabilir" zihniyetine göre; Bütün insanlar nihayetinde akrabadır. Öyleyse bir savaş kazanırsam canımın istediği insanlardan herkezi istediğim şekilde esir edebilirim?

Sorun Kuran da değil şartlanmış ve basireti kısıtlı insanların "İhsan" düzeyini anlayamaması!

Mete Firidin
08.01.2014
11:56

Şura 40: Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez.

Hele delili olmadan insanları esir etmek isteyen zalimleri...

Tayibet Erzen
08.01.2014
11:58

Akrabalık bağını da nereden çıkarıyorsunuz? O toplumda babası veya eşi savaşsın savaşmasın fark etmez, mağlup olunursa kadın ve çocuklar esir alınıp köle yapılabilir.

Cengiz Bey çok güzel bir ifade kullanmış, 'empati'. Kendisi Kuran'ı değerlendirirken her ayet her şarta uyabilmeli bakış açısıyla yaklaşıyor, ben ise bunu doğru bulmuyorum. Ancak birbirimizi hoş görebiliyoruz. Ben O'nu ikna etmeye çalışmıyorum, O da bana baskı yapma gayretinde değil.

Demem o ki; kişiler sizinle fikir ayrılığına düştüklerinde bu, onları basiretsiz veya şartlanmış yapmaz, sadece sizden farklı bir bakış açısına ve görüşe sahip olduklarını gösterir.

MAHMUT ALİ ARSLAN
08.01.2014
12:26

''Allah'tan başkasına kul,köle olmayın'' amenna bahisteki kölelik zamanıyla günümüz arasında kıyaslama yapılırsa ben biliyorum ki çok benzerlik çıkacaktır.Mesela; öyle firmalar varki bilinen çalışanlarını mesai saatleri içerisinde zaruri ihtiyaç(wc,yemek vs) dışında nefes aldırmıyor hem de kendi istediği rakamlara ve istediği gibi de bağırıp horlayıp bir nevi azap çektiriyor.Bu insanlar çalışmak zorundalar tamam da başka yere gitse bunda farklı ne olabilir ki.Cuma namazına göndermeyi bile iş kaybı olarak görüp kaçak göçek gidenleri işten çıkaran bir zihniyet hala varsa ki var kölelikle arasındaki fark nedir?

Esirliği anlarım amenna kendi milletinden olmayan kısacası düşmanın varsa karşında bunu yaptığını varsayabilirim.Ama bence kölelik günümüzde bile vasıfsız çalışan her yerde uygulanmakta.

Mete Firidin
08.01.2014
13:27

Demek savaşanlarla birlikte o toplumda savaşmayanları da esir edeceksiniz???

Maide 8:

Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar’dır.[8]

Mete Firidin
08.01.2014
16:09

Cengiz bey beni yanlış anlamış. Benim size gösterdiğim Uyduruk Tasavvuf değil. Kuran hem şeriat ve hemde ihsanı toptan içeren ve öneren bir kitaptır. Bazıları sadece şeriat ayetlerini ,bazıları ise ihsan ayetlerini görür. Bazıları ise olmayan şeyi Allaha kezben iftira eder. Benim yöntemim Kuran'ın bütün içeriği ile görmek ve böylece iyiliği şiar edinmek, sapıklıktan uzak durmaktır.

Vahdeti Vucuda inanmaktan Allaha sığınırım!

Mete Firidin
08.01.2014
17:16

Kölelik konusunda hem fikiriz.





Çok Yorumlanan Makaleler
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 50919 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 28956 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14183 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012 11038 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18544 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 21008 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15200 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Sam Adian
IŞLEVSIZ TANRI...!
9.9.2012 11039 Okunma
42 Yorum 18.09.2012 01:06
Sam Adian
KAT'a ve NEFY - KAVRAMLAR
7.4.2012 8366 Okunma
34 Yorum 10.04.2012 09:17
Sam Adian
EN IYI ANAYASA YAZILI OLMAYANDIR.....
7.7.2012 9342 Okunma
34 Yorum 10.07.2012 22:30
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10473 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 19897 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 27613 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012 8399 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26579 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Harun Özdemir
Evlenme hakkı üzerine
11.7.2012 8226 Okunma
30 Yorum 18.07.2012 19:12
Lütfi Hocaoğlu
Bilgisayardan Kuran Öğrenmek. Ruhu-l Kuran Projesi
1.8.2009 10022 Okunma
29 Yorum 19.02.2020 10:01
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20535 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012 10636 Okunma
27 Yorum 23.03.2012 04:25
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21670 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.8.2012 7389 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16514 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Sam Adian
KAT'A ve NEFY
31.3.2012 10043 Okunma
24 Yorum 11.04.2012 01:44
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 21738 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Sam Adian
Varlığın Rabbi....
28.8.2012 8361 Okunma
24 Yorum 05.09.2012 10:43
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21606 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
DARB-I MESEL VE YETKI GASPI
8.3.2012 6906 Okunma
22 Yorum 11.03.2012 16:10
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 8964 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13230 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26486 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Sam Adian
HMR ve SONUÇ
16.3.2012 8531 Okunma
19 Yorum 22.03.2012 23:51
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.6.2014 6129 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 39990 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Sam Adian
HADIM'DAN ZINAYA
12.7.2012 7510 Okunma
18 Yorum 13.07.2012 10:00
Özer Ataç
Karagülle ile oruç tartışması
7.8.2012 6718 Okunma
18 Yorum 17.08.2012 18:42
Mete Firidin
Şeriata Göre Kadınların Dövülebilmesi?
16.3.2014 13933 Okunma
18 Yorum 20.03.2019 10:45
Mete Firidin
Kuran’da Tasavvuf ve Lahid Köklü Kelimeler
8.5.2014 9623 Okunma
18 Yorum 10.05.2014 11:22
Süleyman Karagülle
D E R G I !
29.4.2017 4618 Okunma
18 Yorum 16.05.2017 08:11
Sam Adian
YAPISAL ILKELER - KARAR MEKANIZMALARI
29.3.2012 6454 Okunma
17 Yorum 31.03.2012 20:26
Harun Özdemir
Adem Tiflis'te insan oldu!
26.6.2012 7345 Okunma
17 Yorum 05.07.2012 21:40
Mete Firidin
Cennetteki Khamr
28.5.2015 13016 Okunma
17 Yorum 29.05.2015 19:00
Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012 6557 Okunma
16 Yorum 24.02.2012 01:08
Sam Adian
UTANMAZLIK ZINA MIDIR?
13.7.2012 8857 Okunma
16 Yorum 14.07.2012 21:14
Mete Firidin
Adet Görmekteyken Kadın Namaz Kılabilir mi?
14.6.2018 5926 Okunma
16 Yorum 17.04.2020 16:27
Sam Adian
EKIMUS SALAT - Namaz bir Ritüel midir?
1.2.2012 12785 Okunma
15 Yorum 03.05.2020 12:00
Sam Adian
RIBA VE EKONOMI
7.3.2012 8707 Okunma
15 Yorum 09.03.2012 06:04
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 25009 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Rahmet ve Şeriat
19.3.2012 6033 Okunma
14 Yorum 27.03.2012 21:05
Mete Firidin
Hamr ve Humr
12.4.2012 7986 Okunma
14 Yorum 02.05.2012 15:51
Mete Firidin
Âdemoğlu Şeytanın Halifesidir
22.3.2019 4091 Okunma
14 Yorum 27.03.2019 17:22