Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 178
‘Sosyal Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda, çare ve çözüm bu yazılarda… Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
Kişi, aşiret/ocak, kabile/bucak, şa’b/il, kavm/ülke ve nâs/insanlık.
Bunların görevlerİ nelerdİr?
Önce “aşiret/ocak” kelimesinin manasıyla biliyoruz ki birlikte yaşayan en küçük topluluktur. Bunlar beş vakit namazı birlikte kılarlar.
“Kabile” her gün birbirleriyle karşılaşan kimselerden oluşur. Bunlar birlikte çalışırlar. Kendilerinin kamu hukuku vardır, hakemleri vardır. Yönetimleri tamamen bağımsızdır. Tek merkezli kanun sistemi yoktur. Özel hukukta fıkıh mezhepleri vardır. İsteyen istediği hukuku benimser, bir hukuk uygulanmaz. Nizalarda herkes kendi hukuku ile ilzam olunur. Yani ispat külfeti kime ait değilse onun hukuku uygulanır.
Bugün bu sistemi bütün dünya kabul etmiştir. Bir Türk ile bir Fransız mukavele yaptığı zaman, mukavelenin altında ‘Bu mukavelede geçmeyen hususlarda Fransız hukuku uygulanır’ derseniz, o uygulanır. İslâmiyet’ten aldıkları sözleşme serbestliğini artık tüm dünya kabul etmiştir. Kamu hukukunda ise esas suçun işlendiği bucağın hukuku geçerlidir.
Her bucak kendi ceza hukukunu kendisi hazırlar ve uygular. İnfaz ise kişinin bulunduğu bucakta yapılır. Bir katil bucağını terk edip ilçesi dışında bir yere kaçsa, gittiği yerin bucağı da diyetini ödese, kısas diyete dönüşmüş olur.
Görülüyor ki İslâmiyet’te ölüm cezası sadece kısasta vardır. Yani öldüren öldürülür. Başka ölüm cezası yoktur. Kısasta şöyle bir durum da vardır, bir daha o ilçeye gelmemek şartı ile affedilmemiş olsa bile kısas uygulanmaz.
İlin yani “şa’b”ın görevi hakemlerin bucaklarda verdikleri kararlara uymayanları bertaraf etmek yani iç güvenliği sağlamaktır. Mali suçlarda kişinin borçlanma ehliyeti elinden alınır, mallarına dokunulmaz. Bedeni suçlarda kısas vardır. Affedilirse diyete dönüşür, affedilmezse kısas yapılır. Kısas bucakta yapılır ama o bucak kısası kabul etmiyorsa o zaman o bucağın kendi cezası uygulanır.
Ülke yani “kavm/kavim” ise savunma kuruluşudur. Dış güvenliği sağlar. Kavm mukavim yani direnen anlamına gelir.
İnsanlığın görevi ise uygarlaşmadır.
İnsanlığın ve bucakların güvenlik güçleri yoktur.
“Kavm/kavim” kelimesi özel olarak 30 milyonla 100 milyon arasında nüfusu olan ve devleti kuracak dilleri bilenlerden oluşan bir topluluktur. Yerel diller vardır ancak halkın hepsi bölge merkezlerinde ulusal dili bilir ve onunla anlaşır.
Askerliğini yaparken herkes ulusal dili ile konuşur. Her bölgenin askerleri başka bölgeden oluşturulur. Dolayısıyla ordu bir kabile veya şa’bdan değil tüm ülkenin halkından karışık olarak oluşturulur. Bunun için bir ortak dile ihtiyaç vardır, ortak dilin olması gerekir.
Ülkemizde Kürt kardeşlerimizin aşiret reislerini istemeye, yerel yönetimlere devletin karışmamasını talep etmeye, kendi illerinde Kürtçe konuşmayı istemeye elbette hakları vardır. Medreseler açarlar, Kürtçe lise eğitimini yaparlar ama Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde veya bölge merkez illerinde Kürtçe konuşmaları, oralardaki üniversitelerde Kürtçe dilinde ders istemeleri düşünülemez. “Bi lisani kavmihim” denmektedir. Beş vakit namaz kılan ve Kur’an’a inanan dindar Kürt kardeşlerimizin de Türkçe düşmanlığı yapmalarına aklımız ermiyor. Böylece haklı davalara da ülkemiz kavuşamıyor. Hâlâ camilerde oturup serbest dersler yapamıyoruz. Bin yıllık medreselerimiz kapatıldı; hâlâ açamıyoruz. İngilizceyi ve diğer Batı dillerini bize zorla okutuyorlar da Kur’an dilini serbestçe tedris edemiyoruz. Eğitime başlarken Fatiha’yı okuyamıyoruz. Bunun sebebi bu ayrımcılık zihniyetidir veya bahanesidir.
Kavm/kavim hakkında bir söz daha söyleyebiliriz. Kavim şa’bların/illerin birleşmesinden oluşan bir topluluğun adıdır. Ayrıca aşiretten başlayıp insanlığa kadarki kuruluşların ortak adı da kavimdir, müşterek kelimedir. (Devamı var)