Milli Gazete 2007 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2007 1.Baskı
850 Okunma
2007 Nisan

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

NİSAN - 2007

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

Halk ekonomisinin zaferi (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

03.04.2007

Günümüzde bütün dünyada etkin olan sömürü sermayesinin başlangıcı yaklaşık olarak “Haçlı Seferleri”ne dayanır. Avrupalı büyük kitleler Haçlı Seferleri sayesinde doğudaki gelişme, kültür, medeniyet ve üretimlerden haberdar oldular. Haçlı seferlerinden geriye dönebilenler doğuda üretilen malları Avrupa’ya götürdüler. Zamanla belli merkezlerde ve özellikle Akdeniz kıyılarında yeni kasabalar ve kentler doğdu. Bunlar giderek gelişmeye başladı.

Tarım döneminin tabiî bir sonucu olarak o zamana kadar yaşadıkları toplumda en alt sınıf olan Yahudiler, yavaş yavaş sanayi döneminin başlaması ve ona paralel olarak mal üretiminin artmasıyla birlikte ticarete hakim oldular. Ticaret onları zenginleştirmeye başladı ve zamanla içinde bulundukları toplumlarda en alt tabakadan en üst seviyeye çıktılar. İşte, bu gelişmeler sonunda diyebiliriz ki, beşyüz senelik mücadele günümüzde onları dünyanın hakimi yaptı.

Batı dünyasında bu gelişmelerin sonucunda “kapitalizm” hükümran oldu. Tüm Avrupa ülkelerinde halk sanayi üretiminin işçisi oldu.

Kapitalizm ve sermaye terakümü tekeli doğurdu.

Tekel sömürü sermayesi de günümüzdeki hakimiyetini kurdu.

Kuzeydeki gelişmemiş ülkelerde sermaye tekeli kurulamadığı için halkın neyi varsa devlet eliyle gasp ettiler ve “sosyalizm/komünizm” doğdu. Komünizm bu ülkelerde yetmiş yıl değişik zulümler altında inim inim inlettikten sonra, yüz yılı bile tamamlayamadan sona erdi.

Sömürü sermayesi tekelinin şimdiki siyaseti de “özelleştirme” yoluyla gasp edilen imkânları sermaye tekeline aktarmaktır.

Özelleştirme ile ulaşılmak istenen hedef nedir?

Sömürü sermayesi, özelleştirme sayesinde dünyada sermaye tekelinin oluşturacağı tek ekonomik devletini kurmak istemektedir.

Bu genel durum tesbitinden sonra, artık asıl meselemize gelebiliriz.

*

“Millî Görüş”ün geliştirdiği “Adil Ekonomik Düzen”

İşte, yukarıda kısaca özetlediğim gelişmeler ve oluşumlar sayesinde sermaye bu hedeflere doğru adım adım ilerlerken, karşısında “Millî Görüş”ün geliştirdiği “Adil Ekonomik Düzen”i bulmuştur. “Adil Ekonomik Düzen”deki sistem “halk ekonomisi”dir, “organize olmuş liberalizm”dir.

Gümüş Motor” denemesi ile başlayan ve “Akevler çalışmaları” ile teorisi geliştirilen bu ekonomi ile tekel ekonomisi arasında derinden derine bir mücadele vardır. Bu mücadele değişik boyutları ile hâlen devam etmektedir.

Sovyet sosyalizmi kapitalizmden önce yıkılmış ama bu ülkelerdeki halk topraklarını sömürü sermayesine kaptırmamış, yavaş yavaş “halk ekonomisi” gelişmeye başlamıştır.

Çin’de hâlâ sosyalizm devam etmekte ise de, özellikle son yıllarda fiilen “halk ekonomisi”ne kayılmakta ve bu yönde çok hızlı gelişmeler olmaktadır.

Avrupa Birliği ekonomisi de “halk ekonomisi”dir. Euro doları solladığına göre, Avrupa ülkelerinde de halk ekonomisi yarışı kazanmak üzeredir.

*

Halk ekonomisi mücadelesini devam ettiriyor…

“Halk ekonomisi”nin en etkin gelişmesi Türkiye’de olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyet hükümetlerinin ilk yaptığı iş, devleti ve ülkeyi sömürü sermayesine karşı korumak olmuştur.

Bunun gerçekleşmesi için;

- Dış borçların tasfiye edilmesini hedef almışlar ve 1950’lere varırken bunu başarmışlardır.

- Yabancı sermayeyi ülkeden çıkarmayı hedeflemişler ve 1950’ye kadar bunu da başarmışlardır.

- Halkın yapamayacaklarını devletin yapması ilkesini getirmişler ve Türkiye bu yolla Batı ekonomisi ile yarışacak seviyeye yükselmiştir.

- Faizli devlet kredisine dayanmayan ve halkın iştiraki ile oluşan Anadolu holdingleri tekel sömürü sermayesi ile giriştikleri ekonomik mücadeleyi kaybetmemişlerdir.

Özellikle son dönemlerdeki hükümetlerin IMF baskıları içinde hep tekel ekonomiyi destekleme politikaları sonuç vermemiş, “halk ekonomisi” mücadelesini devam ettirmiştir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Halk ekonomisinin zaferi (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

04.04.2007

Dün, yaklaşık olarak bin yıl önce başlayan ve Haçlı Seferlerinin sebebiyet verdiği hareketlilik sayesinde oluşan ekonomik gelişmeleri özetlemiştim. Bu gelişmeler ilk değişim sonuçlarını beşyüz yıl öncesinde vermeye başladı. İnsanlık tarihinin o merhalesinde dünya “tarım dönemi”nden adım adım “sanayi dönemi”ne geçmeye başladı ve günümüze kadar uzanan sonuçlarını verdi.

Türkiye de insanlık camiası içindeki bu mücadelede bazı yönleriyle önder ülke olarak yerini aldı. Çanakkale Savaşları ve İstiklâl Savaşı sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, siyasi istiklâl kazanıldı. Günümüzde de “halk sermayesi ve halk ekonomisi” sayesinde ekonomik istiklâl mücadelesi verilmektedir.

Türkiye’de halk ekonomisi canlılığını korumaktadır.

Türkiye bu günlere nasıl geldi?

Dış borçların tasfiyesini, yabancı sermayenin ülkeden çıkarılmasını, halkın yapamadığı büyük ekonomik işletmeleri devletin yapmasını ve halkın ekonomik mücadelesini dün hatırlatmıştım.

Bu gelişmeler 1950’den önce gerçekleşti.

1950’den sonra ise Türkiye farklı ekonomik merhaleler yaşadı.

- Adnan Menderes Türkiye’yi tarım döneminden sanayi dönemine geçirdi.

- Süleyman Demirel gelişmeleri sürdürdü ve Anadolu’nun altyapısını tamamladı.

- Turgut Özal devlet sermayesinin yanında halk özel sermayesini geliştirdi.

- Necmettin Erbakan özel sermayeyi Anadolu’ya başta sanayi siteleri ve “Gümüş Motor”dan başlamak üzere halk ortaklıkları ile “halk sermayesi ve halk ekonomisi” olarak taşıdı.

- Tansu Çiller zamanı başta olmak üzere, değişik dönemlerde oluşan ekonomik krizler Anadolu halk sermayesini yeni arayışlara sürükledi ve bu sayede de ülke dışına açtı.

*

Anadolu halk sermayesinin zaferi yakındır…

Türkiye başta ekonomik açıdan olmak üzere çok yönlü en acı günlerini 28 Şubat’tan sonraki dönemde yaşadı; hâlen de yaşamaya devam ediyor... Bu dönemde taş taş üstüne konmadığı halde, maalesef ülke borçları iki misline çıktı. Bir o kadar da hortumlanmış banka yükü oluşturuldu.

Türkiye’deki reel ekonomi çok yavaş düzelmektedir ama finans ekonomisi yani para ekonomisi beş seneden öncesine göre daha düzgün gitmektedir. Para ekonomisinin temeli para değerinin korunmasıdır. Türkiye’de para değeri korunuyor. Kur sabit durmaktadır. Borsada da dalgalanmalara rağmen denge korunuyor. Ama aşılması gereken ekonomik sorunlar vardır.

- YTL’nin dış paralara karşı enflasyona rağmen korunması klasik ekonomide mümkün değildir. Demek ki bu ekonomiyi besleyen başka bir kaynak vardır.

- Paranın değerini koruması işsizliğin artmasını ve üretimin düşmesini gerektirir. Oysa işsizlik yavaş da olsa azalıyor, üretim de yine yavaş da olsa artıyor, iyiye gidiyor. Normal ekonomi kuralları bunu imkânsız görür ama Türkiye’de bunlar oluyor.

- Dış ülkelerde meydana gelen dalgalanmalar dışa bağımlı ekonomilerde içte de aynen onun paralelinde olur. Ama bağımsız ekonomilerde ise dışarıdaki krizler içeride refahı getirir. Türkiye’de refahı getirmemişse de, krizler Türkiye’de etkin olmamaktadır. Bu da Türk ekonomisinin artık tekel sermayeye karşı “bağımsız halk ekonomisi” hâline dönüştüğünü ifade eder.

- Devletin ekonomik müdahaleleri Türkiye’de öylesine ağır olmuştur ki, normalde ekonominin çökmesi gerekir. Mesela, faizi artırma reel ekonomiyi çökertmedir. Ama gerçekte böyle olmadı. Devletin menfi müdahalelerine karşı Türk ekonomisinde çökme değil gelişme olmuştur. Biz o zamanlar da yazdık ve bu müdahaleler Türkiye’yi çökertemeyecektir dedik. Çünkü Türkiye ekonomisi “faizsiz halk ekonomisi”ne dayanmaya başlamıştır.

İşte, yukarıda saydığımız Türk ekonomisine katkıda bulunanlar arasına bundan sonra gelecek yöneticilerimizi de katmak durumunda kalabiliriz. Bu da şöyle olacaktır. Devlet tekeli ortadan kalkacaktır. Devlet tekeli kalkınca yerine ne gelecektir? Sömürü sermeyesi tekeli mi gelecek, yoksa “Anadolu Halk Sermayesi” mi gelecektir? Bu henüz tam olarak belli değildir. Şimdilik ibre “Anadolu Halk Sermayesi”ne doğru kaymıştır ve zafer yakındır... Bu zafer kimin zamanında gerçekleşirse, yukarıdaki listeye onu da eklemek durumunda olacağız. Bu da o yöneticinin sömürü sermayesine karşı korkmadan “Anadolu Halk Sermayesi”ni desteklemesi ile mümkün olacaktır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye’nin gelişme ve gerileme dönemleri

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

05.04.2007

Dünyada ve doğada her şey değişmeli ve devirlidir. İlerleme olur ama gerileme de olabilir. Doğada her şey onlu sisteme dayanır. O halde zaman da onlu sistem içindedir. Kur’an’a göre yılların başlangıcı Hazreti İsa’nın doğduğu yıl yani Miladi takvimdir. O halde Türkiye’de cereyan eden olaylara göre periyodik olarak her on senede bir ilerleme-gerileme olmuştur.

Bu varsayıma dayanarak on yılları tahlil etmeye çalışalım ve varsayımlarımız ne kadar isabetlidir görelim. Burada tahlil edeceğimiz şey elbette yöneticiler değil, Türkiye’nin genel gidişidir. Orada faal olanlar iyi insan olabilirler, kötü insan olabilirler. Niyetleri farklı olabilir. Hâl geçmişin eseri olabilir.

1900-1910 Bu yıllar Türkiye’nin dışa karşı mücadeleleri açısından başarılı geçmiştir. Toprak kaybımız olmamıştır. Sosyal hayat bakımından fikrî hamle vardır. Türkiye III. bin yıla hazırlanmaktadır. İçtihat kapısı açılmaya başlanmış, Türkiye Batıyı ilmen sindirmiştir.

1910-1920 Bu yıllarda Balkan Savaşı başlayıp imparatorluğun yıkılmasına giden sürece girilmiş, musibet Sevr’in dayatılmasına kadar tırmanmıştır. Elbette bu yılları kimse başarılı yıllar olarak göremez.

1920-1930 Bu yıllar cumhuriyetimizin kuruluş yıllarıdır. Anadolu’nun İslâmlaşması dönemidir. Pek çok bakımdan başarılı yıllar olarak sayabiliriz. Kimse bu yılların kötü yıllar olduğunu söyleyemez.

1930-1940 Bu yıllarda iki önemli olay olmuştur. Biri, İsmet İnönü gitmiş, yerine dine karşı olan Celal Bayar gelmiştir. İkincisi de Mustafa Kemal ölmüştür. Bu yılların kötülüğünü söylemek belki zordur. Bir iyiliği de getirmediği kesin olarak söylenebilir. Asgari olarak duraklama dönemidir.

1940-1950 Bu yıllar için iki iyiliği sayabiliriz. Bunlardan biri, II. Cihan Savaşı’na girmedik, böylece bugün 75 milyonluk Türkiye’ye ulaştık. İkincisi de, demokrasiye geçtik. Bu yılların uğurlu yıllar olduğu kesindir.

1950-1960 İşte bizim varsayımlarımıza aykırı görülen yıllar bu yıllardır. Türkiye için başarılı geçmiş gibi görülebilir. Ama iyi dikkat edilirse aslında başarısız yıllarımızdır. Türkiye’deki hamle daha önceki yıllara aittir. a) Türkiye bu on yıl içinde putperestliğe geçmiş ve Mustafa Kemal’e tapmaya başlamıştır. Bu en büyük gerilemedir. b) Türkiye bu yıllarda dışa karşı borçlanmaya başlamıştır. Dış borçlanma bir devletin istiklâli için en büyük tehlike teşkil etmektedir. c) Türkiye bu yıllarda askeri müdahaleleri meşrulaştırmıştır. d) Türkiye bu yıllarda Batı tarafına geçerek İslâmiyet’e ve mazlumlara karşı sırtını çevirmiştir. Görülüyor ki, bazılarına göre başarılı yıllar olarak görülen bu yıllar aslında başarısız geçmiştir.

1960-1970 Bu yıllarının başarılı olmadığını ileri sürenler vardır. Oysa çok partili sisteme bu yıllarda geçilmiştir. Bununla ilgili anayasa bu yıllarda tedvin edilmiştir. Müslümanların teşkilatlanması bu yıllarda başlamıştır. Devlet Planlama Teşkilatı bu yıllarda tedvin edilmiştir. Biz bu yılları başarılı yıllar olarak saymaktayız. Ondan sonraki tüm anayasalar 1961 Anayasası’na dayanır.

1970-1980 Bu yıllar gerileme yıllarıdır, müdahalelerin gelip geçtiği yıllardır. MSP-CHP koalisyonuna karşı ayaklanmaların başlaması ve bakanların transfer edilmesi yıllarıdır. Bundan dolayı başarısız yıllardır. Millî Görüş partilerinden MNP ve MSP bu dönemde gelmiş ama kapatılmışlardır. Türkiye için bu yılları kayıp yıllar arasında saymamamızda zorluk çekmeyiz.

1980-1990 Bu yıllar başarılı yıllar olmuştur. Türkiye devleti artık kendine gelmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi kapatılarak tek parti kalıntısına son verilmiştir. İSEDAK’ın başkanlığı alınmıştır. İsrail elçiliği maslahatgüzarlığa indirilmiştir. Din Kültürü ve Ahlâk Dersleri anayasalara girmiştir. Turgut Özal’ın methedilen yılları olmuştur. Bu yılların başarılı yıllar olmadığını söyleyenler Türkiye’de anarşi ve karışıklık isteyen kimselerdir.

1990-2000 Bu yıllar da Türkiye için başarısız geçmiştir. Özal’dan sonra gelen başarısız hükümetler dönemidir. Tek başarılı yıl 54. Erbakan Hükümeti yılıdır ama o da maalesef indirilmiştir. 28 Şubat bu menhus yılların nirengi noktalarındandır.

2000-2010 Bu yıllar da iyi yıllar varsayımlarına göre iyi gitmelidir.

Öyle midir?

Onun yorumunu da bugünlük okuyucularıma bırakıyorum.

Bu varsayımlara göre geleceğimiz hakkında birkaç söz söyleyelim.

2010 sonrasındaki yıllar iyi gitmeyecektir. İsrail’in ve yandaşlarının azgın yılları olacaktır. İsrail devleti belki de on yılın sonunda Millî Görüşçü Adil Düzencilere tâbi olacaktır. 2020-2030 başarılı yıllar olacak, “Adil Düzen” gelmiş olacaktır. Bu bizim başka yollarla vardığımız sonucu da desteklemektedir.

Şimdi biz onlu yıllık periyotlu varsayımla tahliller yaptık. İlim adamları bu tahlillerin değerlendirmesini yapmalıdırlar. Dikkat edilecek olursa, biz gerileme yapmadık, çünkü her şeye rağmen her zaman ileri adımlar atılmıştır. Ama nisbî gerilemeler de vardır.  

Bugün sizlere varsayımlara göre tahliller metoduna bir örnek vermek istedim. Bu varsayımların doğruluğu daha birçok olayların tesbit ve tahlillerine bağlıdır.

 

 

***

 

 

 

 

 

ASKON büyüyüp gelişiyor…  

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

10.04.2007

Anadolu Aslanları İş Adamları Derneği (ASKON) büyüyüp gelişiyor…

Geçtiğimiz cumartesi günü (07.04.2007) Konya’da gerçekleştirilen ASKON 2. Divan Toplantısı’nda bunu bizzat gözlemleyip yaşamak nasip oldu. 14 ilden toplanan misafirler olarak, Mevlana diyarı Konya’da hep beraber müstesna bir gün yaşadık. Bildiğim kadarıyla son zamanlarda İzmit ve Bursa’da yapılan ASKON toplantılarının ardından, Konya ASKON Divan Toplantısı…

Darısı Anadolu Aslanlarını barındıran nice diğer Anadolu illerimizin başına…

İstanbul merkez yöneticileri yanında, Konya, Ankara, Bursa, İzmit, Burdur, Malatya, Trabzon ve Gebze şubeleri ile 2. Divan Toplantısı çalışmalarına katılım sağlanmış. Adana, Adıyaman, Gaziantep, Kütahya ve Samsun illerinde yeni şube çalışmaları var. Genel Başkan Mustafa Koca, Başkan Yardımcısı Abdullah Çınar, Genel Sekreter M. Akif Bayramoğlu ve diğer yöneticilerin önderliğinde yürütülen çalışmalar sonucunda, bu yıl sonuna kadar şube sayısının yirmiye ulaştırılmasının hedeflendiği bilgisi verildi.

Neden olmasın; inşaallah…

Genel merkez ve şubelerin geçmiş üç aylık faaliyet raporları ile gelecek üç ay zarfında gerçekleştirilecek çalışma programlarının sunulduğu bölüm öncesinde, Konya Şube Başkanı Ali Sarı ve Genel Başkan Mustafa Koca açış konuşmalarını yaptı. Bilahare Doç. Dr. Murat Yülek “Bugünden Yarına Türkiye Ekonomisi” başlıklı bir değerlendirme konuşması ve sunumu gerçekleştirdi. Hep beraber keyifle ve istifade ederek dinleyip izledik. Tesbit ve teşhisler çok güzel olmakla birlikte, konuşmacı başta olmak üzere bütün ASKON yönetici ve mensuplarına önümüzdeki dönemde çare ve çözümlere daha çok yönelip yoğunlaşmalarını tavsiye ederim.

Çare ve çözüm de elbette “Adil Ekonomik Düzen”dir…

*

“Bugünden Yarına Türkiye Ekonomisi” deyince, akla hemen karasevdalıymışçasına peşinden koştuğumuz Avrupa Birliği geliyor. Ama AB de artık ekonomik olarak büyüyemiyor, büyük bir sıkıntı içinde; hâlen sürdürebildiği kısmî büyümesini de birliğe yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerine borçlu. Bizim asıl yönelmemiz ve ayrıca yön vermemiz gereken Ortadoğu ise tartışmasız dünyanın en dinamik ekonomileri arasında yer alıyor, hattâ başta geliyor. Bu dinamikliğin ana sebebi de elbette başta petrol olmak üzere, ekonomik uyanış, yeni yatırımlar ve kalkınma hamleleri...

Dünyanın cazibe merkezi olması gereken veya buna mecbur olan Ortadoğu bölgesinde yer alan Türkiye, ondan önceki yıllarda yüzde 4.5 seviyelerinde büyümüşken, son üç yılda ortalama yüzde 7 üzerinde bir büyümeyi yakalamış. Ama aynı Türkiye dış borçlar ve faizleri, enflasyon ve cari denge, ithalat ve ihracat problemleri başta olmak üzere, pek çok sorunla boğuşuyor.

Konya’daki ASKON 2. Divan Toplantısı’nda, Türkiye’nin 1980 öncesi durumunu, 1980-1990 ile 1990-2001 yılları ve 2001-sonrası (2006) dönemleri ele alındı; 2006 sonrası gündeme getirildi. Doç. Dr. Murat Yülek genel bir durum perspektifi çizmiş ve sunmuş oldu. Bunları bilmek ve bilgilenmek elbette güzel. Ama asıl amaç bu bilgilerin ışığında çare ve çözümleri de içeren birikimlere ulaşmak olmalı.

Avrupa (AB) nüfusu ve her şeyiyle geriliyor…

Türkiye bütün olumsuzluklara rağmen gelişiyor…

Ortadoğu ve bütün dünya bu gelişen Türkiye’yi bekliyor…

*

İstanbul’dan Konya’ya EVİDDA/ELİF Pazarlama sahiplerinden Gürsel Kartal ve Mali Müşavir (Konyalı) Hüseyin Şahin beylerle birlikte karayoluyla gittik.

Güzelim bahar mevsiminin başlangıcında Anadolu bir başka; hattâ diyebilirim ki, bambaşka.

İstanbul… İzmit… Sakarya… Düzce… Bolu… Ankara… Konya…

Konya’da pek çok iş adamı, esnaf, küçük-büyük işletme sahibi ve holding yöneticileri ile görüşmeler yaptık. Ekonomik durum ve piyasalar, İstanbul ve Türkiye genelinden pek farklı değil. Dertler, sıkıntılar, gelişmeler ve umutlar her yerde aynı. Ama Konya’daysanız, Konyalı iş adamları ve esnaf ile görüşüyorsanız, “Anadolu Aslanları” dendiğinde ilk akla gelen “Konya Holdingleri”ni konuşmamak olamazdı. Nitekim biz de öyle yaptık. Eski ve yeni yöneticilerle bir araya geldiğimizde genel durum değerlendirmeleri yaptık. Umutları tazeledik...

ASKON/Anadolu Aslanları büyüyüp gelişiyor; Konya’daki Anadolu aslanları da…

 

 

***

 

 

 

 

 

Eksiklerimiz nelerdir?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

11.04.2007

Topluluklar doğarlar, gelişirler, yaşlanırlar ve ölürler. Kur’an bunu çok açık bir şekilde ifade etmektedir. Türkiye’yi ele alalım. Anadolu’nun ilk sakinleri olarak Milattan önce 3500 yıllarında Sümerlerle akraba olan Kafkas ırkı yaşıyordu. Bu ırk ile Orta Asya ırkı arasında yakınlık vardır. Daha sonra Anadolu’ya Hititler geldiler. Onlardan sonra Frigyalılar ve Lidyalılar geldiler. Bunlardan sonra Anadolu’ya Bizanslılar hakim oldular.

Sonra Selçuklular… Sonra Osmanlılar... Şimdi de bu topraklarda biz yaşıyoruz...

Bizden öncekiler gittiler, Türkiye bize kaldı. Biz III. bin yıl uygarlığını kurmakla görevlendirilmiş bulunuyoruz. Başımıza geçmiştekilerin başından geçenler bize de gelecektir. İslâm uygarlığını kurmak isteyenlere karşı 1900’larda başlayan düşmanlık hâlâ devam etmektedir. Mustafa Kemal’in dediği gibi; dâhili ve harici bedhahlar olmaktadır. Neden onların başından bunlar geçmiştir? Mü’minler neden iki hattâ üç asırdır ezilmekte, hep yenilgiye gitmektedir? Oysa Kur’an, ‘mü’min iseniz galipsiniz’ diyor.

Demek ki bir veya birkaç eksiğimiz vardır. Öyleyse bu eksiklerimizi kısaca sıralayalım.

1) Her şeyden önce, biz ilmi birtakım kitapları ezberlemek zannetmiş ve ilmi sadece beyinlerimizde hapsetmişiz. Gerek İslâmî gerekse Batı ilimlerini uygulamıyoruz. Okuduklarımız okulda kalıyor. Bu ilmin hayattan kovulması hastalığı üniversitelerimizde ve okullarımızda hâlâ devam etmektedir. Çünkü biz okul çağındaki çocukları bir işte çalıştırmıyoruz. Okuduklarının modası geçmiş oluyor. Oysa, Kur’an, beşikten mezara kadar okuyunuz diyor ve amelsiz ilmi de merkeplerin kitap taşımasına benzetiyor. Bu hastalığı yenmezsek, atalarımızın başına gelenler bizim de başımıza gelecektir. Böyle giderse yeni bir istiklâl savaşı yapmak zorunda kalabileceğiz.

2) Biz dini lâikleştirmiş, dini hayatımızdan kovmuşuz, mabetlerden de hayatımızı kovmuşuz. Camilerde dünya kelâmı konuşulmaz demişiz, cemaatle namazı terk etmişiz. Kıldığımız namaz namazın kendisi değil, namazın karikatürüdür. Diğer ibadetler de bundan farksızdır. Belki en sağlam yaptığımız ibadet oruç ibadetidir. Diğer ibadetlerin değeri onda bire inmiş, yirmide bire inmiştir. İbadetlerin bu hâliyle bile ne kadar yararlı olduğunu ahlâkımızı korumamızdan anlamaktayız. Bugünkü durumdan 27 kat daha iyi olduğumuzu düşünün, gerçek İslâmiyet işte odur. Allah bize de -elhamdülillah- onun mücadelesini ve cihadını nasip etti. Bu dünyada yaşayamadığımızı âhirette yaşayacağız. Orada mü’minlerin derecesi müslimlerden 27 kat fazla olacak demektir. Ben 27 kat daha faziletlidir hadisine dayanarak bunları söylüyorum. Hadis zayıf olabilir ama Kur’an’da da mü’minlerin derecelerinin üstün olacağı bildirilmiştir.

3) Ekonomik hayatımız tamamen felç olmuştur. Önce bugünkü enflasyonist parayı kullanıyoruz. Bu para faiz parasıdır. Bu paranın geçerliliği vardır, bununla yapılan peşin muameleler meşrudur. Çünkü bugünkü değeri bellidir. Bir ülkede bir para çalışır. Dolayısıyla “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” iktidar oluncaya kadar bu parayı kullanacağız ama bu paraya göre borçlanmayacağız. Borçları mal ile ifade edeceğiz. Bankalarda ortak hesaplar açtırıp “faizsiz kredileşme sistemi”ni getirmemiz gerekmektedir. Vergi kaçırmasak yaşayamayız, kaçırsak devlet olmaz. Böyle bir düzende yaşamamız mümkün değildir. Bugünkü Türk ekonomisi İstanbul trafiğinden daha karışıktır. Bu ekonomi düzeni ile yaşamak mümkün değildir. CHP, DP ve ANAP iktidarları bu sebeple gittiler; çökerek gittiler. AK Parti’yi de aynı akıbet bekliyor. Allah bu bozuk düzeni devam ettirmez.

4) On sene, yirmi sene süren davalar ve mahkemeler, insanları bıktıran bürokratik muameleler, hortumlamalar, terör, rüşvet yolsuzluk, açlık “sosyal yapımız”ın ana karakteridir. Hep yazıyoruz ve diyoruz ki; böyle giderse “sosyal tufanlar” bizi yok edecektir. Geçmiştekiler bu gibi sebeplerle battılar, şimdikiler de bu sebeple batacaklardır. Millî Görüşçü Adil Düzen Çalışanları sıkıntılar içinde bu gidişe ‘dur’ diyebilmek için çalışıyorlar. Genel olarak “ADİL DÜZEN” ve özel olarak “ADİL EKONOMİK DÜZEN” gelmeden bunların hiçbirisi düzelmez. Eğer bunları düzelten başka bir şey olsaydı o zaman o ikinci ilâh olurdu. Oysa doğru tektir, iki doğru yoktur. Batı dünyasında işlerin iyi gittiğini iddia edenler vardır, onların ekonomileri çok iyidir diyorlar. Onların sadece paraları iyidir. Orada kazanıp burada yersen değeri vardır. Yoksa orada kazanıp orada yersen, onlar bizden çok daha fakirdirler.

İşte, İslâm âleminin ve dünyanın durumu genel olarak bu olduğu için, yani İslâmiyet’ten ve dinden/düzenden uzaklaştığımız için başımıza bunlar gelmektedir.

Ama insanlar bugün Kur’an’ı mealleri ile okumaya başladılar. Biz de ilk olarak III. bin yıl uygarlığına ışık tutacak bir yorumu yapıyoruz. Elli sene evvel kimse Kur’an mealini okumuyordu, mealli Kur’an bulamazdınız. Bugün mealsiz Kur’an bulmak zor oluyor. Şimdi Kur’an’ı kimse III. bin yıl uygarlığına göre yorumlamıyor. 30 sene sonra siz okuyucuların yarısı inşaallah yaşıyor olacak. Göreceksiniz ki, artık Kur’an’ı herkes günümüzün sorunlarını ele alarak yorumluyor; hem de bizden daha iyi bir şekilde Arapça kurallarına uyarak bunu yapıyor. Bunu yapacak ekoller oluşmaktadır. Sevinebilirsiniz.

 

 

***

 

 

 

 

 

“ADİL DÜZEN”e ihtiyaç var

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

12.04.2007

İleri gidecek ve gelişecek topluluklar sıkıntılar içinde ilerleme kaydederler.

Çocuk annesinin acıları içinde doğar.

Çocuğun kendisi de ağlayarak doğar, gülerek doğmaz. İnsanın ölümü de acılar içinde olur.

Hayat budur.

Toplulukların doğuşu, gelişmesi ve çöküşü de sancılıdır.

Geçmişteki topluluklara neler olmuşsa, bize de aynı şeyler olacaktır. Doğanın ilâhi kanunları hep işleyecektir. Dünyada herkes sıkıntıdadır. Zenginler arasında intihar edenlerin yüzdesi fakirlerden daha fazladır.

O halde Allah bu dünyaya bizi niye getirdi?

Sıkıntı çekmemiz için getirdi.

Ham hâlden pişmiş hâle gelmemiz için getirdi.

Sıkıntı çekeceğiz ve olgunlaşacağız, böylelikle cennete lâyık hâle geleceğiz.

*

Kur’an’ın dilini iyi öğrenmemiz ve anlamamız gerekmektedir.

Toplulukların iki çeşit başkanları vardır.

Birincisi, oluşmuş bir topluluğun başına geçenler başkanlardır. Bunlar imamdırlar. Başkanın kendisi hareket eder, diğerleri de ona uyarlar.

Bir diğer başkan tipi daha vardır ki, kendisi topluluğu oluşturur.

Bunları da ikiye ayırmak gerekir.

Bir kısmı, mevcut olan bir gidişe sahip çıkma şeklinde olur. Dört halifenin durumu budur. Bir diğeri de, gidişi bizzat tesis etmedir. Hazreti Muhammed’in ve Hazreti Musa’nın durumu budur.

*

Peygamberler dahil bütün başkanlar ve topluluklar bunalım devreleri geçirirler.

Sabredenler başarıya ulaşırlar. Sabretmeyip bırakanlar ise söner giderler.

Sabır yalnız kişilerin sabrı değildir. Cemaatin sabrı da çok önemlidir. Yani, ölenlerin veya ayrılanların yerine başkaları girebiliyorsa, topluluğu devam ettiriyorsa, onlar sabredenlerdir. Ama bir cemaat oluşur da kurucusu gittikten sonra o cemaat eğer devam etmiyor veya edemiyorsa, o zaman o topluluk sabırsızdır demektir. Bir topluluğu yaşatan yurtlarıdır, mekânlarıdır.

Hazreti Musa peygamber, İsrail oğullarını Mısır’dan çıkardıktan sonra yurtsuz bir topluluk olabilmeleri için tam kırk sene çölde dolaştırdı. Bu eğitim o kadar büyük bir eğitimdir ki, binlerce sene yurtsuz kalan Yahudiler varlıklarını korudular. Bugün dünyaya hâkimdirler. Yurt edinmek için de hâlâ savaş veriyorlar.

*

Kur’an, kurucu başkandan ve kuruculardan bahsetmektedir.

Bir kimse çıkar ve bir şey yapmak ister. Bu kurucudur. Kimse kendi başına bir şey yapamaz. Ancak ona katılan kimseler onu ve topluluğu başarıya ulaştırırlar. Topluluk ikinci ve üçüncü kişilerle oluşur. Cebrail’den vahyi getirdiği zaman peygamberler resul idiler ve tek başlarına işe başlamışlardır.

Çağımızda artık peygamber yoktur, kimse Allah’tan vahiy almamaktadır. Bu asır cemaat asrıdır. Biri bir görüş ortaya atar, şunu yapalım der, ona biri katılır. Artık o yeni katılan da kurucudur, ilk başlayanla aynı kuruculuk vasfına sahiptir. Böylece on kişiye yakın kimse olunca artık aşiret oluşmuştur. İşte bunlar onunla beraber iman eden kimselerdir.

*

Allah mü’minlere ve Millî Görüşçülere nusret vaat etmiştir. Zaman zaman “Nusret ne zaman?” demişlerdir. Bunalım o dereceye gelir ki, “Artık va’din/nasrın zamanı gelmedi mi?” derler.

“NUSRET” yardımdır, “AVN” da yardımdır. “AVN” işlerine yardımdır, kendi sıkıntılarını gidermedir. “NUSRET” ise düşmana karşı yardımdır.

Zaman zaman hepimiz ümitsizliğe düşüyoruz. Ne var ki, Kur’an okuyoruz. Kur’an bize haber veriyor da ümidimiz yeniden doğuyor. Evet, kırk sene bir dava için çalışıyorsunuz. Tüm mü’minler bunun mücadelesini veriyor. Anayasa ekseriyeti ile iktidar olunuyor. Ne buluyorsunuz? Bir serap!..

Çevrenizde yine işsiz insanlar, yine aç insanlar, yine bürokratik çarkların altında ezilenler... İktidarda olanların bir zamanlar iyi insan olduklarını biliyorsunuz. Onlarla arkadaşsınız. Beraber yürüdük bu yollarda diye şarkı söylüyorlar! Ama birer zavallı durumunda debelenip duruyorlar...

Kur’an’ın öğrettikleri olmasa, insanın bütün ümitleri kırılır. Bunlar geçiş dönemidir, hazırlık dönemidir. İyi insan olmanın yetmediğini kanıtlayan dönemdir. Bu durum iyi insana değil, iyi düzene yani “ADİL DÜZEN”e, “ADİL EKONOMİK DÜZEN”e ihtiyaç olduğunu anlatan durumdur.

 

 

***

 

 

 

 

 

Çevre, hava, su kirliliği ve işsizlik tufanları geliyor…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

17.04.2007

İlk raporunda, küresel ısınmanın insan faaliyetlerinden kaynaklandığını açıklayan “BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli”nin ikinci raporunda da karamsar bir tablo çiziliyor.

Rapor, susuzluğun savaş nedeni olabileceği mesajını veriyor. “BM İklim Değişikliği Paneli”nin ikinci raporunda, her kıtanın iklim değişikliğinden nasıl etkileneceği anlatılıyor. Dünyanın küresel iklim değişikliği karnesine göre, bazı bölgelerde yaşam şartları çok zorlaşacak, çöllerin kapladığı alan genişleyecek, su kaynakları azalacak, beklenmedik âfetlerin sayısı artarken Asya, Avrupa, Afrika susuzluk, Amerika kıtası ise hortumlarla uğraşacak...

Rapora göre, buzulların erimesiyle birlikte, 2020 yılında su sıkıntısı çeken kişi sayısı 1,2 milyarı bulacak. Ortalama hava sıcaklığı 1990’daki seviyenin 1,5 derece üzerine çıkarsa, dünyadaki canlıların üçte birinin soyu tükenecek. Kuzey Kutbu’ndaki buzullar, 2100 yılına kadar yüzde 22-33 arasında azalacak. Antarktika’da ise buzullar tamamen ortadan kalkabilir.

Rapora göre, eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 25 yıl içinde su kaynakları azalan fakir ülkeler, açlık ve ölüm tehdidi altında kalacak. Bu nedenle 60’ı aşkın ülkede çatışmalar çıkacak. Raporun en can alıcı noktası ise, küresel ısınmanın dünyanın çehresini değiştirmeye şimdiden başladığı tespiti.

BM’ce hazırlanan bu ikinci rapor, Haziran ayında G-8 liderlerine sunulacak.

Çevre, hava ve su ile ilgili genel durum işte böyle.

*

İnsanlar işsizlik tufanından kaçıyor!

Dünyamızın çevre, hava ve su meselesi böyle de, diğer meseleler daha mı iyi? Ne gezer!

Minik bir haber okudum ve bu vesileyle pek çok şey hatırlayıp düşündüm.

Önce bu kısacık haberi sizlere de hatırlatayım: KAR ALTINDA DAĞ AŞMIŞLAR./ Sıfırın altında 20 dereceye kadar düşen hava sıcaklığında üç gündür yürüyen 227 kişi donmak üzereyken bulundu./ Yabancı uyruklu bir grubun İran’dan Türkiye’ye gireceği ihbarını alan jandarma, Van kırsalında 40 Afganistan, 145 Pakistan, 42 Bangladeş ve 1 Irak uyruklu olmak üzere 227 kişiyi buldu. Kaçaklar İran’dan yola çıkıp üç gün yürümüş, 3 bin 400 rakımlı Yiğit Dağı bölgesini geçerken 7 arkadaşları donarak ölmüş. Başkale’de kaymakamlığın spor salonuna yerleştirilen kaçaklardan 24’ü devlet hastanesinde tedavi ediliyor.

Yedi yaşımdan beri (şimdi 57 yaşındayım), bugüne kadar yaşadığım yılların her 8-10 yıllık diliminde bir hicret var. Elhamdülillah, değişik amaçlı bu hicretler hep normal şartlarda gerçekleşti. Hicretlerimin hiçbiri, yukarıdaki minik haberde anılan 227 kişininki gibi zor şartlarda ve 7 arkadaşlarının donarak ölmesi gibi bir felâketle sonuçlanmadı.

Evet; günümüzde, çağımızda, XXI. yüzyılda ve -en acısı- ülkemizde, yabancı uyruklu insanlar işsizlik tufanından kaçarken donarak ölüyorlar!.. Bizim kırk yıldan beri anlatmaya çalıştığımız “sosyal tufanlar” işte böyle bir şey. Bugün yabancılar ölüyor, yarın bizim vatandaşlarımız bir şekilde “işsizlik tufanı” sebebiyle ölebilir...

*

‘İşsizlik terör gibi millî güvenlik sorunu’

Ankara Ticaret Odası’nın (ATO) hazırladığı “İşsizliğin ve Göçün Coğrafyası” raporuna göre, Türkiye’de bazı bölgelerde gerçek işsizlik oranı, Türkiye ortalamasının iki katına yaklaşırken, son yıllarda işsizliğin hızla arttığı bu bölgelerin aynı zamanda en fazla göç veren bölgeler olduğu belirlendi. ATO Başkanı Sinan Aygün, “İşsizlik terör gibi millî güvenlik sorunu hâline geldi” değerlendirmesinde bulundu. ATO’nun Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden yararlanarak hazırladığı “İşsizliğin ve Göçün Coğrafyası” raporunda, 26 istatistiki bölge sınıflamasına göre 2004-2006 yılları arasında sadece 7 bölgede gerçek işsizlik oranının azaldığı, 19 bölgede ise işsizliğin arttığı kaydedildi.

GÜNEYDOĞU’DA İŞSİZLİK ORTALAMANIN İKİ KATI/ Raporda 2006 yılı itibariyle Türkiye genelinde resmi işsizlik oranı yüzde 9.9 olduğu hatırlatılarak, “iş bulma ümidi olmadığı için iş aramayanlar ile mevsimlik çalışanlar” da bu orana dahil edildiğinde, gerçek işsizlik oranının yüzde 18.1’i bulduğu belirlendi. 26 istatistiki bölge içinde işsizliğin en yüksek olduğu bölge, yüzde 35.9 ile “Mardin-Batman-Şırnak-Siirt” bölgesinin olduğu belirtilen raporda, işsizliğin en yoğun yaşandığı bölgeler arasında yüzde 34.8'le “Şanlıurfa-Diyarbakır” bölgesi ikinci sırada, yüzde 31.6 ile “Hatay-Kahramanmaraş-Osmaniye” bölgesi üçüncü sırada geliyor. “Zonguldak-Karabük-Bartın”dan sonda Türkiye’nin ikinci sırada en fazla göç veren bölgesi olan “Ağrı-Kars-Iğdır-Ardahan”da göçe rağmen işsizlik oranı da artmaya devam ettiği kaydedildi. Türkiye’nin yoğun göç baskısı altındaki üç büyük ilden en yüksek işsizlik oranının yüzde 15.9’la Ankara’nın, İzmir’de yüzde 14.9 ve İstanbul’da yüzde 13.7 olduğuna işaret edildi.

Çevre, hava ve su kirleniyor…

İşsizlik artıyor…

Sosyal Tufanlar” geliyor; geldi, aramızda…

Bu tufanlara karşı hazırlanması gereken “ADİL EKONOMİK DÜZEN NUHUN GEMİSİ” nerede?!..

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye ne kadar bağımsız? (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

19.04.2007

Bugün dünya üzerinde içten içe süregelen bir savaş vardır ve bu savaş “sömürü sermayesi” ile “dünya halkları” arasındaki “ekonomik savaş”tır.

Bu savaşın şimdilik belli başlı mağdurları vardır.

Bu savaşın en başta gelen mağdurları Irak’taki Araplar ile Filistin’deki Filistinlilerdir. Bu arada Filistinlilere zulmeden sözde devlet İsrail’deki Yahudiler de aslında mağdurdurlar. Neden mağdurdurlar? Çünkü huzur içinde bağımsız bir devleti kurmak varken; yıllardan beri her gün kanlar içinde ülke ve bölge harap ve bitap olmaktadır. Üstüne üstlük bunu yapan Yahudiler de dünyanın nefretini kendilerine çekmektedir.

Bu savaşın ikinci büyük mağduru ise bu zulümleri yapan veya yaptırılan ABD halkı olmuştur. Biz Türkiye ve Türkler olarak şimdilik sadece sömürülüyoruz, sömürü sermayesi henüz bizi savaşa sokamadı ama ABD’liler Irak’ta ve dünyanın başka yerlerinde sermayenin menfaatleri için her gün ölmektedir! Bu savaşta sermayenin üçüncü mağduru AB ülkelerindeki halk yani bugünkü uygarlığın kurucu kitlesi olan Avrupa ülkeleridir. Bu ülkelerdeki halk yeni döneme adımlarını atarken perişan bir halde ahlâksızlaşarak, küçülerek ve aile yapısı çöktüğünden nüfusu azalarak atmaktadır. Bu savaşta eski Sovyetler halkı ile Çin halkı da mağdurlar arasındadır, ancak onlar değişik şekillerde kendilerini kurtarmak üzeredirler.

“Sömürü sermayesi” ile “dünya halkları” arasında içten içe devam edegelen bu “ekonomik savaş”ta dünya ile birlikte Türkiye ve Türk halkı da sömürülüyor dedik.

Bu meseleye biraz daha dikkatli bir şekilde yoğunlaşmamız, anlamamız, kavramamız ve mümkünse çözümler de üretmemiz gerekiyor.

Biz de öyle yapalım.

*

1) Bir devletin bağımsızlığı o devletin “silah gücü” ile sağlanır.

Savaşlar yeni silahla kazanılır. Almanlar füze ile dünyayı kasıp kavurdu. İngilizler radarla kendilerini kurtardı. ABD atomla Japonya’yı çökertti.

Türkiye helikopter savaşı ve asker millet olma özelliği ile Kıbrıs’ı kurtardı.

Türkiye silah bakımından bağımlı ülke hâline getirilmiştir, silahını kendisi yapmıyor.

Türkiye askeri açıdan yeniden yapılanmalı, her bölgeye bir ordu yerleştirilmeli, bu ordulara silah için tahsisat verilmeli ve her ordu kendi silahını kendisi gizlilik içinde imal etmeli. Bir ordunun ürettiği yeni silahı diğer ordular bile bilmemeli. Her bölge farklı coğrafi şartlara ve düşmanlara sahiptir, bundan dolayı her bölge kendi şartlarının gerektirdiği farklı savunma silahları geliştirmelidir. Ordunun müdahalelerde bulunmaması için de o ordunun askerleri o bölgeden değil, ülkenin diğer bölgelerinden gönüllü olarak gelmelidir.

*

2) Bir devletin bağımsızlığı o devletin “bağımsız para”ya dahil olmasıyla sağlanır.

Bir devlet kendi ülkesini ve ekonomisini yönetmek için kendi parasını değerlendiremiyorsa, o ülke bağımsızlığını kaybetmiş demektir.

Türkiye bugün maalesef para politikaları açısından kötü durumdadır.

Türkiye’nin parası dün işe yaramıyordu, enflasyona tâbi idi; bugün ise kıymetli parası var ama onu kullanamıyor. Para gerektiği gibi kullanılmadıkça bir işe yaramaz.

Türkiye bugün çok zengin bir ülke olmasına rağmen yoksulluktan kıvranmaktadır, çünkü kendi parasına kendisi faiz ödemektedir! Bunu değil normal insanlar, akıl hastaları bile yapmaz.

Türkiye gerçek anlamda bağımsız olmak için bir şeyler yapmak zorundadır.

Türkiye günümüzde uyguladığı para politikaları sebebiyle esir durumundadır.

Oysa çözüm olarak bu konuda yapılacak iş çok basittir: Türkiye faizleri sıfırlayıp “kaydî para”yı yani kart sistemini yaygınlaştırmalıdır. Karşılıksız para çıkmamalıdır, çünkü kimse kimseye karşılıksız bir şey vermez. Faiz olmadığı için de kart mağdurları olmaz. Mal veya emekle ödeyemeyen kimselerin kart kullanma yetkisi kaldırılır.

Türkiye bunları yaparsa bir gecede para bakımından bağımsız hâle gelir.

*

Diğer iki ana konu ise “dış borçlar” ve “adil yargı” meseleleridir.

Onları da yarın ele alalım, inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye ne kadar bağımsız? (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.04.2007

“Türkiye ne kadar bağımsız?” gibi önemli bir konuyu ele alırken, dünkü bölümde ‘bir devletin bağımsızlığı o devletin silah gücü ile sağlanır’ ve yine ‘bir devletin bağımsızlığı o devletin bağımsız paraya dâhil olmasıyla sağlanır’ dedik.

Bugün de bağımsızlık meselesinin temel eksenlerinden olan “dış borçlar” ve “adil yargı” konuları üzerinde duracağız.

*

3) Bir devletin bağımsızlığı dışarıya karşı borçlu olmamasıdır.

Devlet devletten borçlanmaz, borç para almaz; almamalı. Hukuk güvencesinde tüm insanlar ve firmalar diğer firmalara elbette borç verecekler ve alacaklardır. Zaten para bir borç senedidir. Ama bu özel borçlanmalarda devlet sadece hukuk kuralları içinde kefildir; faiz dışı borç ve alacaklara kefildir. Devlet ekonomik zararları yüklenmez.

Türkiye bu “borçlar meselesi” bakımdan da bağımsızlığını yitirmiştir.

Türkiye’nin kendi yıllık bütçesinin iki üç katı dış borcu vardır ve bu borç her yıl katlanmaktadır. Ülkenin tüm gelirleri sadece faizlere bile yetmemektedir.

Türkiye gerçekten bağımsız olmak istiyorsa, derhal ve acilen bir-iki yıl içinde dış borçlarını tasfiye etmek durumundadır. Bugün Türkiye’nin bu gücü vardır.

Türkiye acilen borçlarını tasfiye etmeli, ondan sonra da borçlanmamalıdır.

Türkiye iç borçlarını da para basarak hemen ödemelidir. Bir defaya mahsus enflasyon olur. Bu hastayı ameliyat etmek gibidir.

Türkiye dış borçların tasfiyesine bugün muktedirdir. Ama 10-15 (on-onbeş) sene sonra artık bu gücü de bulamayacaktır. Türkiye dış borçlarını tasfiye edebilmesi için;

a) Dolar borcunu TL borcuna çevirmeli,

b) Nakit borcunu mal borcuna çevirmeli,

c) Borcu iştirake çevirmeli,

d) Faizli borcu kredileşme borcuna çevirmelidir.

Türkiye bir an önce dış borçlarını tasfiye etmeli, bunun için savaşı bile göze almalıdır.

*

4) Bir devletin bağımsızlığı şöyle dursun, varlığı bile “adil yargı sistemi”ne dayanır.

Devlet var demek; sokakta yürüyen bir insanın ‘bu ülkede devlet var, benim malıma, canıma kimse dokunamaz’ deyip rahatça yürüyebilmesi -mesela, bugünkü gibi kapkaç olmaması- demektir. Yine devlet var demek; sokakta yürüyen bir insanın ‘ben kanunlara uymak zorundayım, yoksa bu ülkede devlet var, hemen enseme yapışır, kendimi kurtaramam’ demektir.

Ne yazık ki, on sene süren davalarla ve usulden bozulan kararlarla ülkemizdeki “adalet sorunu” çözülmüş değildir; yansız, bağımsız, saygın ve etkin bir yargı sistemi kurulmuş değildir.

Biz bugünkü hâlimizle adeta devlet öncesi zamanda yaşıyoruz. İş mafyaları, rüşvet mafyaları, senet mafyaları ve silahlı mafyalar kol gezmektedir. Adil bir yargı sistemi olmalıdır. Bunun için soruşturma, bilirkişi, savunma ve hakemler yüksek kurullarını kurmalıyız. Hâkimler ne soruşturma yapmalı ne de karar vermeliler; hâkimler sadece davaları yürütmeliler. Soruşturmayı bağımsız yüksek kurul, yani polis yapacaktır. Soruşturma raporları tarafların seçeceği iki bilirkişi ve onların seçeceği baş bilirkişinin raporlarına dayanmalıdır. Soruşturma bağımsız kurum tarafından yani polis tarafından yürütülmeli ve hakemlerin denetiminde olmalıdır. Savunma savcılığı siyasi partilerin atayacakları bağımsız avukatlık kurumuna dönüştürülmeli ve avukatların ücretlerini devlet ödemelidir.

*

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken siyasi bağımsızlığımızı kazandık.

Ordumuz sayesinde bugün de bu bağımsızlığımız korunmaktadır.

Ama iki gündür yazdığım üzere, dört koldan bağımsızlığımızı kaybetmiş bulunuyoruz. Düşmanlarımız ordumuzu da küçülterek Türkiye’yi ortadan kaldırmak istiyorlar.

Ülkemizin ve demokrasinin yaşamasını istiyorsak; siyasi partilerin ve yöneticilerin akılları başlarına gelmeli, gerekli hazırlıklarını yaparak iktidarı ve muhalefeti ile ülkenin bu konulardaki bağımsızlığını nasıl sağlayacaklarını anlatarak seçimlere girmelidirler.

Yoksa, sonra tek çare kalır; yeni bir istiklâl savaşı…

Türk halkına da tavsiyem; bağımsız olmanın olmazsa olmaz temel şartlarından olan yerli silah gücü, bağımsız para politikası, dış borçların ödenmesi ve adil bir yargı sistemi konularında çare ve çözümler üreten parti veya partilere yani “Millî Görüş”e yönelmesidir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Cumhurbaşkanı seçimi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

24.04.2007

Gaybı Allah bilir, kimin cumhurbaşkanı olacağını da sadece O bilir.

Biz, beşer olarak her konuda olduğu gibi bu konuda da üzerimize düşeni yapar, ondan sonrasını O’na bırakırız. O her şeyin en iyisini ve en hayırlısını bilir ve yapar. Bu konuda iki yıldan beri bizim çapımızda yapılması gerekenler yapılmış, söylenmesi gerekenler ilgililere söylenmiş, yazılması gerekenler yazılabildiği kadarıyla yazılmış; yani olabildiğince tarihe notlar düşülmüştür.

Kim bilir, belki, cumhurbaşkanımız seçildikten sonra kimin nerede kimlerle görüştüğünü, ne dediğini ve nerelerde ne yazıldığını da yazarım.

Velhâsıl; esbaba tevessülden sonra, artık her sade vatandaş gibi bizler de sadece tevekkül ve intizar makamındayız.

Her şey iyi ve hayırlı olur inşaallah…

*

Allah Türkiye’yi “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı oluşturmakla görevlendirmiştir. İki yüzyıldan beri tarihimizde yer alan önemli şahsiyetler görevlerini yaptılar. Bu görev şimdi Recep Tayyip Erdoğan’da...

Recep Tayyip Erdoğan iki yoldan birini seçebilir:

-Ya adımların büyüğünü atar ve Türkiye ile insanlığı bataklıktan kurtarır…

-Yahut atacağı yanlış adımla bu kurtuluş başka bir bahara kalır...

*

Türkiye’nin ve dünyanın adil bir düzene, barışa, refaha ve saadete kavuşması gerekiyor. Bu kavuşma ve kurtuluş, Kur’an ilimlerini ve müsbet ilimleri bilen ilim adamlarının rehberliğinde başarılacaktır. İlim adamları bu yolda seferber edilmeli, genel seçime gitmeden önce beş yıllık plan ortaya konmalı, seçime öyle gidilmeli; AB ve ABD sokaklarında sürünmekten vazgeçilmelidir...

İlim adamlarını rehber edinmek, onları seferber edip demokratik, lâik, liberal ve sosyal hukuk düzeninin somut uygulama mekanizmalarını ortaya koymak yeterli değildir. Bu düzenin hayata geçirilmesi için bunları halka anlatmak ve halkın bunları kabul edip sindirmesi için gerekli faaliyetleri de göstermek gerekir. Bunu yapacak olanlar da siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları olacaktır. Bunun için diğer siyasi partilerle uzlaşarak ilmî, ahlâkî, iktisadî, siyasî ve sosyal alanlarda faaliyetler yapan sivil toplum kuruluşlarının bu ilmî çözümleri halka götürmelerini sağlamalarını temin etmek gerekir.

*

Ayrıca; günümüzde insanlığın en büyük sorunları “iş ve aş sorunları”dır; çözülmelidir.  

Türkiye halkı “sömürü sermayesi”ne karşı “halk ekonomisi” savaşını vermektedir.

Mevcut ekonomik düzen birden değişemez, birden “faizsiz sistem”e geçilemez; ama bir yerden başlamazsanız hiç gelmez. Faizsiz sistemi getirecek olanlar iş adamlarıdır ve onları bilgilendirmek ilim adamlarının görevidir ama onları desteklemek de siyaset adamlarının görevidir.

Türkiye’deki sermaye -özellikle dışa bağımlı sermaye- dışa bağımlılıktan kurtarılmalı ve onların tekelci olmayan düzene doğru yönelmeleri için onlara “faizsiz kredi” verilmelidir. Halkın kurduğu Anadolu holdingleri de aynı şekilde desteklenip onların seviyesine çıkarılmalıdır. Bunlar yetmez; ayrıca KOBİ’lerin canlandırılması da yine “faizsiz kredilerle” mümkün olacaktır. Halkımıza da faizsiz çalışma ve selem kredileri verilerek iş ve aş derdi”nden kurtarılması gerekir.

İşte, bütün bu işlerin yapılabilmesi için sadece ilim yetmez, sadece iyi niyet de yetmez; ayrıca güce, kudrete, kuvvete, azimli iradeye de ihtiyaç vardır. Türkiye’de bu gücü ve iradeyi taşıyanlar vardır.

*

Recep Tayyip Erdoğan, detayları diğer çalışma metinlerimizde bulunan, yukarıda ise kısa ve özet olarak çözüm önerilerini sunduğum yolu seçeceğine; -yine yukarıda ifade ettiğim- uçurum yolunu seçebilir.

Ne yapar? Kendisi cumhurbaşkanı olur, Abdullah Gül de başbakan olursa, parti çalışamaz hâle gelir. Seçimden evvel parti bölünmese bile, ülkenin beş senesi zindan olur ve …

Böyle bir durumda aksini düşünmek zaten mümkün değildir.

*

Türkiye ve dünya “ADİL DÜZEN”in doğumu, “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın da oluşumu içindedir.

Bunun sancısı ve acısı en çok Türkiye’de hissediliyor.

Artık akıl ve ilimle hareket etmek zorundayız.

Ümit ederim ki, ilim ve aklıselim mahsulü bu gibi görüşler yeterince Recep Tayyip Erdoğan’a ulaşır ve o da bunları okumak basiretini, anlamak ferasetini ve uygulamak dirayetini gösterir.

Allah milletimizin ve devletimizin yâr ve yardımcısı olsun…

Artık, sabah yakın değil mi?..

 

 

***

 

 

 

 

 

FAİZ belası

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

25.04.2007

Merkez Bankası faizlere yine müdahale etmedi! Merkez Bankası Para Politikası Kurulu geçen hafta toplandı ve faiz oranlarını değiştirmedi! Kurul, toplam talep şartlarının enflasyondaki düşüş sürecine verdiği desteğin sürdüğünü ifade etmekle birlikte, riskler sebebiyle para politikasındaki temkinli duruşun güçlendirilmesine karar verdi! Gecelik faizinde, Merkez Bankası borçlanma faizi yüzde 17,50, borç verme faizi yüzde 22,50, geç likidite penceresi uygulaması çerçevesinde, Bankalar Arası Para Piyasası’nda saat 16.00-16.30 arası gecelik borçlanma faizi yüzde 13,50, borç verme faizi yüzde 25,50 olarak sabit tutuldu.

‘Alkolik’ olan bu iptiladan -ya da beladan- nasıl kurtulamazsa; ‘alkolik’ olan insan misali, biz de ‘borçkolik’ ve faizkolik olduk gitti! Bu belalardan kurtulamıyoruz. İşin kötüsü, kurtulmaya niyet de yok!

*

Köylüye ‘faiz belası’ ve ‘icra darbesi’

Konya/Karatay’da besicilikle uğraşan Harun Çakan, 2000 yılında Ziraat Bankası’ndan 19 bin 500 YTL hayvancılık kredisi alıyor. 2001 yılında yaşanan ekonomik krizden dolayı faizlerin çok yükselmesi nedeniyle ödeme sıkıntısına giren Çakan, 2002 yılında toplam borcuna karşılık Ziraat Bankası’na ancak 13 bin YTL ödeyebiliyor. Geri kalan kısmını da maddi sıkıntıdan dolayı ödeyemiyor. Bundan dolayı Ziraat Bankası ile icralık olan Çakan’a Konya 5’nci İcra Dairesi, 3 Nisan 2007’de icra emri gönderiyor. İcra emrini görünce gözlerine inanamayan Çakan, büyük bir şok geçiriyor. Ödeyemediği 6 bin 500 YTL anapara ve o dönemden kalan faizle birlikte borcu, tam 139 bin 530 YTL’ye çıkmış! Borcun 106 bin 541 YTL’si FAİZ BELASI! Ödeme emrinde, borcun 30 günde ödenmesi isteniyor; aksi takdirde icra işlemlerinin başlatılacağı belirtiliyor...

Harun Çakan tek mağdur değil; ülkede binlerce Harun ve bu gibilere kefil olanlar var…

Faiz belası’ işte böyle bir şey; ‘borç batağı’na ve kefiller dahil ‘icra’ya sebebiyet veriyor...

Faiz belası’ ve ‘borç bataklığına’ sürüklenen koca Osmanlı İmparatorluğu’nu bile batırdı...

Faiz belası’ ve ‘borç batağı’ sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin de böyle giderse bir gün batacağını bıkıp usanmadan anlatmaya ve yazmaya çalışmamızın sebebi de işte bu!..

*

‘Bu faizlerle zengin bile zor ev alır’

Vereceğim haberin özeti şöyle: Bankaların hâlen ortalama yüzde 1,5’lerde seyreden kredi faizleri, yıllık geliri ortalama 29 bin 539 YTL seviyesinde hesaplanan ülkemizdeki en zengin yüzde 20’lik kesimi bile zorluyor. Bu kesim içinde yer alanların ancak yarısı mevcut kredi taksitlerini rahat ödeyebiliyor.

Ancak faizin yüzde 0,75’e inmesi bile, yıllık geliri 13 bin 999 YTL’de kalan ikinci yüzde 20’lik dilimin kredi taksitlerini ödeyebilmesi için yetersiz kalıyor. Halkımızın geri kalan yüzde 60’lık bölümü ise gelir düzeyi nedeniyle ya kiracı kalmayı tercih edecek ya da miras veya piyango gibi yollarla ev sahibi olamazsa, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve belediyelerin sunduğu sosyal konutları gözleyecek!..

Türkiye’de hane halkı gelir dağılımı

Nüfus dilimi

Yıllık gelir (YTL)

1. yüzde 20

29.539

2. yüzde 20

13.999

3. yüzde 20

  9.735

4. yüzde 20

  6.840

5. yüzde 20

  3.863

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri esas alınarak Türkiye nüfusu yüzde 20’şerlik beş dilime ayrıldı. Buna göre ilk yüzde 20’lik bölümün yıllık gelir düzeyi 29 bin 539 YTL, ikinci bölümün 13 bin 999 YTL, üçüncü bölümün 9.735 YTL, dördüncü dilimin 6.840 YTL ve en alttaki beşinci bölümün ise 3.863 YTL olarak hesaplandı. 100 bin YTL’lik 10 yıl vadeli ‘faizli kredi’ için kimin ne kadar ‘taksit’ ödeyebileceğinin hesaplamasında ise önce en zenginlerin yer aldığı üstteki yüzde 20’lik bölüm dört ayrı gruba bölündü. Bu alanda ilk yüzde 5’lik bölümün aylık 3200, ikinci bölümün 1550, üçüncü bölümün 1250 YTL ve son bölümün ise 1100 YTL taksit ödeyebileceği sonucuna varıldı. Aylık ‘kredi faizleri’ yüzde 1,5’teyken ise taksitler 1800 YTL, yüzde 1’lerde iken 1425 YTL, yüzde 0,75 olduğu zaman ise taksitler 1250 YTL seviyesinde bulunuyor.

Ancak, halkımızın en altta kalan yüzde 60’lık kesiminin eğer kenarda köşede hiçbir tasarrufu yoksa, faizli kredi ile ev sahibi olmasının imkânsız olduğu söyleniyor. Analizin 100 bin YTL kredi esas alınarak yapıldığına da dikkat çekilirken, “Aslında İstanbul gibi büyük şehirlerde 100 bin YTL’ye standart özellikleri olan çok fazla konut bulunamadığı da ortada. O zaman konut sahibi olma imkânının daha da daraldığını söylemek yanlış olmaz” deniyor. 10 yıl vadede faiz yüzde 0,10 olduğunda bile 100 bin YTL’nin aylık taksiti 884 YTL tutuyor. Bu durumda tüm kazancını krediye ayıracak olan tüketicinin yılda en az 10 bin 608 YTL kazanıyor olması gerekecek. Ancak tablodaki yüzde 60’lık kesimin yıllık gelirleri bu rakamın altında kalıyor.

Hep diyoruz ya; borç batağı’na sebebiyet veren faiz belası’ işte böyle bir şey…

Anlayana…

 

 

***

 

 

 

 

 

Halk ekonomisinde kooperatifleşme

26.04.2007

Her sistemin kendi yapısı vardır. Batı ekonomisi kapitalizmi ve sosyalizmi ile “faizli tekel ekonomisi”ne dayanmaktadır. Hedefi, insanlığı “tek merkezli ekonomi”ye götürmek ve “tek siyasi devlet” yapmaktır. Kapitalizmin ve sosyalizmin hedefi aynıdır. Kapitalistler önce ekonomiyi tekele götürmek, sonra ona dayanarak tek devlete gitmekte; sosyalistler ise önce tek devlet yapıp sonra tekel ekonomiyi oluşturmaktadırlar. Aralarındaki fark budur. Karma ekonomide de ikisi birden tekel ekonomi ve yönetime götürmektedir.

Tekelcilerin bu dayatmalarına karşı insanlık/halk direnmekte, onların karşısına “halk ekonomisi” ile çıkmaktadır. Şunu bir kere daha hatırlatmamız gerekir ki, halk ekonomisi doğal ekonomidir.Tekel ekonomi”den önce “halk ekonomisi” yani liberalizm vardı. Bu ekonomi basit bir ekonomik sistemdir, ancak aynı zamanda ilkel bir ekonomidir. Bundan dolayı bu ekonomide gelişmiş sanayi ve uygarlık doğmaz ve yaşamaz. “Halk ekonomisi”nin “tekel ekonomi”yi dengeleyebilmesi için çağın ekonomisinden daha ileri bir ekonomik sistemi getirme zorunluluğu vardır. İşte, bizim kırk yıl önce kurduğumuz “Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi” bu amaçla kurulmuştur. Ana gaye ve hedef; halkı organize ederek çağdaş ekonomi sisteminden daha üstün bir düzen getirmektir. Daha sonra bu gaye ve hedef “ADİL DÜZEN” ve “ADİL EKONOMİK DÜZEN” olarak benimsendi.

Büyük tekel sanayi ile yarışabilmek için küçük ve orta işletmeleri “Hizmet Kooperatifleri” içinde organize etmemiz gerekmektedir. Böylece küçük işletmeler büyük işletmelermiş gibi devreye girerek büyük sermaye ile yarışır/yarışabilir hâle gelirler. Yarışır diyorum, çünkü “ADİL DÜZEN”de büyük sermayenin de yeri vardır. Uluslararası ticareti düzenleyen büyük sermayedir. Onlar bizi yok etmekle meşguller ama buna muktedir olamayacaklardır. Biz ise onları yok etmekle uğraşmıyoruz, onlarla serbest rekabet içine girmek istiyoruz. Birbirimizi yok etmek istesek de, İlâhi kanun buna izin vermez; onlara vermediği gibi bize de vermez.

Hizmet Kooperatifleri” üzerinde biraz duralım. Bir ilkel ekonomide üretim için tesis, emek ve sermayeye (yani tohum, gübre, su, saban, öküz gibi şeylerden oluşan sermayeye) ihtiyaç vardır. Bunları kişi temin ediyor ve üretim yapıyor/du. Oysa, günümüzde üretim için bu üç girdi yetmemekte; onlardan daha etkili olarak “Genel Hizmet” dediğimiz dördüncü bir girdiye ihtiyaç olmaktadır.

“Genel Hizmetler”i bu vesileyle kısaca hatırlatalım:

a) Evrak, zimmet (borç-alacak), envanter (girdilerin akışı) ve taşınmaz (bakım ve kiralama) kayıtları.

b) İlmî, ahlâkî, meslekî ve savunma eğitimleri ve teminatlı ehliyetler.

c) Basın, yayın, ulaştırma ve haberleşme ilişkileri.

d) Takip, arşiv, ortak ambar ve ortak kasalarda saklama.

e) Plan, sağlık, bakım ve güvenlik korumaları.

f) Sözleşme, kontrol, soruşturma ve hakemlik yoluyla uzlaşmalar.

Bir de “Genel Hizmet Sorumluluğu” vardır. Bu sorumlu/başkan çıkan nizaları geçici olarak çözer, herkes ona uyar. Başkanın kararları sonucunda mağdur olanlar olursa, onlar hakemlere gider.

Görülüyor ki, burada “Genel Hizmetler” üç girdinin yanında dördüncü girdidir. Bunun yarısı kefalettir; yani işi yapana karşı ücret, işi yaptırana karşı da iş garantisi gerekir. İşte, “Hizmet Kooperatifi” işletmeye dördüncü ortak olarak katılır. Gelişmiş ekonomilerde bu işler ortaklık şeklinde yapılır. Ancak bu şekildeki bir organizasyon ve mekanizma ile büyük sermayenin yaptığı işler yapılabilir.

Dört ortaklığın ortaklığı ile oluşan işletme ortaklığının her biri için ayrı ortaklık vardır:

1) Tesis Ortaklığı, taşınmazlar hisse senetleriyle ortak olurlar.

2) Mal Ortaklığı, sermayeye para veya paraya çevrilebilen mallarla ortak olunur.

3) Emek Ortaklığı, çalışanların kurduğu ortaklıktır.

4) Dayanışma Ortaklığı, bu da Genel Hizmetleri veren ve kefaleti sağlayan kooperatiflerdir.

Batı’daki anonim, kollektif ve limitet şirketler sermaye şirketleridir. Kişiler değil de, sermaye karara etki eder. Kooperatifler ise kişiye göre ortaklıklardır. Halk ekonomisi ancak bu ortaklıkla yani kooperatifle organize edilebilir. Kanunlar buna çok müsaittir. “Akevler Kooperatifleri”nin kırk yıllık deneyimleri vardır. İstanbul Ticaret Odası (İTO) desteklerse, tüm İstanbul’u organize edebiliriz.

Kırk yıllık deneyimlerimize dayanarak bazı önerilerde bulunuyoruz:

a) Kooperatif sadece genel hizmet yapmalı, doğrudan hiçbir iş yapmamalıdır. Kooperatif bir banka gibi işletmeleri desteklemeli, kendisi bir şey yapmamalıdır.

b) İşletmeler mümkün olduğu kadar küçük olmalı, işletmeler arasında asla birleşme ve ortak hareket etme gibi bir eğilime gidilmemelidir. Her işletme tam rekabet içinde kendi başına çalışmalıdır.

c) Serbest rekabet esas olmalıdır. Ortaklar arasında da serbest rekabet olacak, dışa karşı da serbest rekabet olacaktır. Tekelleşmeye karşı birlikte karşı durmalıyız.

d) İşe insan değil, insana iş bulmaya çalışmalıyız. İşsize iş kurmalıyız. Aç olanı da sosyal fonumuzla doyurmalıyız. Ekonomik kurallara kesin uyacağız. İşletmelerden sosyal güvence isteyemeyiz.

Bu konuda geçici olarak riayet etmemiz gereken dört husus daha vardır:

a) Büyük sermayenin yapamayacağı işleri yapmalı, büyük sermayenin yanında onlarla yarışmaya kalkışmamalıyız. Onlarla yarışamayız, bunun yararı da yoktur. Herkes kendi işini yapsın. Mesela tarım, inşaat, tamir-bakım ve bakkalcılık bizim alanlarımızdandır.

b) Devletin etkin olduğu alana girmemeliyiz. Onları devlet yapsın. Oraya girdiğimizde kendimizi hortumculardan kurtaramayız. Bunda yarar da yoktur.

c) İthalata ve ihracata dayalı işlerde kooperatifler kurmamalıyız. Onları yerli büyük sermayeye bırakmalıyız. O işleri onlar başarır. Biz onlara satarız, onlardan alırız. Kooperatifler (bavul ticareti hariç) dış piyasalara açılmazlar.

d) İhalelere girmemeliyiz. Biz ihaleye çıkarmalıyız. Fiyatları biz koyup satarken düşüreceğiz, alırken yükselteceğiz ve ilk ‘evet’ diyene vermiş olacağız.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2007 Yazıları
1-2007 Ocak
906 Okunma
2-2007 Şubat
946 Okunma
3-2007 Mart
956 Okunma
4-2007 Nisan
850 Okunma
5-2007 Mayıs
841 Okunma
6-2007 Haziran
874 Okunma
7-2007 Temmuz
984 Okunma
8-2007 Ağustos
985 Okunma
9-2007 Eylül
861 Okunma
10-2007 Ekim
979 Okunma
11-2007 Kasım
988 Okunma
12-2007 Aralık
873 Okunma