Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Cengiz Demirci
Bakara - Hilafet
8.11.2009
2609 Okunma, 0 Yorum

 

 

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ(30) وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا

ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاء إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ(31) قَالُوا سُبْحَانَكَ

لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ(32) قَالَ يَاآدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ(33)

 

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ(34)

وَقُلْنَا يَاآدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنْ الظَّالِمِينَ(35) فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ(36)

فَتَلَقَّى آدَمُ مِنْ رَبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ(37)

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ(38) وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ(39)

 

 

 

 

 

 

Adem

İstikbar

Dima

Aduvv

Zalim

Halife

İblis

Ifsad

Şeytan

Şecere

Esma

Kelimat

Tevbe

Hüden

Dua

Secde

Telakka

Tesbih

Talim

Takdis

Melaike

Gayb

Batın

Şehadet

Zahir

 

 

Adem olan Halifenin dört aracı var ve bunlar yardımıyla hakkı irade etme yetisine sahiptir: Bunların genel adı Esmadır. Bunların ortaya çıkma mekanizmaları ile arınma-süzülme mekanizmaları vardır ama dağıtmamak için bahsedilmedi. Bunlar: Kelimat, Hüden, Dua ve Tevbedir. Her olayda bu dört vasıtadan biri yardımcı olarak verildiğinde hakkı seçmek kolaylaşır. Ama eğer arınma olmamışsa bazen sürece farikat da dahil olarak gelen yardımları bulandırıp insanı seçim esnasında bir çok alternatifli teklifler ileri sürer. Melaikeden gelen yardımlarda gelen yardımlar bazen Şeytan, iblis, ifsad ve şecere farikatlarından süzülüp geldiğinden melaikenin yardımları içine başka alternatiflerde işlenerek seçim yolu çeşitlenir. İnsan bunu zahirde aklı ile analiz edip duyuları ile süzüp gelen mesajı diğerlerinden ayırarak hakka adım atmaya gayret eder. İblis itaat etmeyenlerdir kıyasla tüm itaat etmeyenlerdir, şeytan aldatanlardır kıyasla tüm aldatanlar bu sınıftadır, ifsad bozulmadır, şecere imtihanlardır. İblis istikbar ederek itaat etmez melaikeden telakki olunan kelimata mümkün olan başka mesajları da işleyerek itaatsizlik yoluna sürükler. Şeytan aduvvdur, insan dua edip yakarırken melaike onu takdis eder işte bu takdiste şeytan kendi mesajını takdise ekleyerek başka yollar açar ve insanı başka kademeye sürükleyip saptırır ve kendisi insana düşman olduğu gibi insanı da hakka inanan insanlara düşman eder. Melaike hakkı talim ederken, hudutları ve sınırları imtihan olarak ortaya koyar, mesaj doğrudan gelmez, o talim edilenler imtihanda süzülüp denenip gözlemlenip hidayete dönüşenler insana faydalı halde gelir. Tesbih ise insanda ifsad süzgecinden geçip tevbeye dönüşür.   İfsaddaki dima zahirdir, telkinleri ise şeytanidir doğrudan değil örtülü geldiği için gayibtendir. Şeceredeki zulüm şehadettedir, geniş algı yelpazemizle algılanabilir, ama kurgu batındandır, genellikle görünenden başkasıdır imtihanın mevzuu.

 

Melekler, insanlar, ruhlar ve cinler alemi olarak dört alem vardır. İkisi batın ikisi zahir alemdedir.  Zahir - batın, hafi- celi, gayb – şehadet, alemi sır – alemi zıl, alemi latif – alemi kesif gibi bir takım kavramlar vardır. Bunlar bazen içiçe geçmiş halde olmakla beraber ayırıcı kriterleri vardır. Bir resimde boyut, derinlemesine hareket gibi kavramları işlemek nasıl muhal ise gördüğümüz alem ve 5 duyumuzla o alemlerin bütününü hissetmemiz zordur. Alemi zahir bizim duyularımızla algılayabildiğimiz alemdir. Alemi batın ise duyularımızla algılayamadığımız alemdir. Hafi algılama potansiyeli olupta algılanmanın her hangi bir sebeple gerçekleşemediği, celi ise bunun aksidir. 5 duyu ile değilde daha geniş bir yelpazedeki duyular ile vakıf olunabilen aleme alemi şehadet, bu duyularımız olsa da hakkında bilgi verilmeyen aleme gayb alemi denir. Alemi gaybın karşılığı alemi şehadet, zahirin karşılığı ise batındır. Belki alemi şehadet alemi zahiri, alemi gayb ise alemi batını kapsar. Alemi sır bilgiye sahiplerin olduğu ama sınırlı sayıda olan, bunlarında birbirinden haberdar olmadığı sadece ehli tarafından açıklandığında hakkında öğrenilebilen alem, alemi zıl ise açıklamaya gerek duymaksızın aslın bilgisi ile değil de zıllın bilgisi ile bize sızan alemdir. Alemi kesif maddeselliğin çoğalıp ruhaniliğin azaldığı, alemi latif ise ruhaniliğin çoğalıp maddeselliğin azaldığı alemdir. 

 

Bir başka tasnifte, yine dört alem vardır: alemi mülk, alemi meleküt, alemi ceberut ve alemi lahut. İnsan alemi mülktedir, melek alemi meleküttedir, cibril alemi ceberuttadır, levh ise alemi lahuttadır. Bu alemler içine halka halka geçmiş birbirine bağlı dişliler gibidir. Lahut ceberutu, ceberut melekutu, melekut mülkü hareket ettirebilme kabiliyeti vardır ama tersi yönde işlemez. Varlıklar ve canlılar her dört alemde aynı anda bulunurlar, hareket ve meşietlerine göre o alemlerden biri tarafında felek döndürülür. Bu alemlere bağlı oluşlar ise şeriat, tarikat, hakikat ve marifettir. Meşhur mesel şudur. Talebe hocasından sorar bu şeriat tarikat hakikat marifet nasıl bir şeydir diye. Karşı ki mescide git, 4 adam göreceksin hepsi kuran okuyorlar her birinin ensesine bir tokat patlat anlarsın farklarını der. Talebe mescide girer birinciye bir tokat şaplatır, adamın gözü kan çanağı gibi olur kalkar talebeyi bir güzel pataklar. Talebe ikincisine bir tokat patlatır, adam kafasını kaldırır bakar, canı çok yanmıştır, bozulmuş halde söylenip okumasına devam eder. Üçüncüye gelince, başını kaldırır, bakar ve gülümser. Dördüncü ise hiç oralı olmaz, hiçbir şey olmamış duymamış gibi başını dahi kaldırmadan okumasına devam eder. Talebe hocasına gider olanları anlatır. Hocası ise, birincisi şeriatçıdır, hakperesttir, hakkını mutlaka alma eğilimindedir, ikincisi tarikatçıdır, hakkını almak ister ama sabrın nasıl bir hazine olduğunu hatırlayıp geri durur, üçüncüsü ehli hakikattir, kim bu ben sebepli günahkar diye bakmıştır, ama hala madde ile irtibatı kesmemiştir. Dördüncüsü ise ehli marifettir, herşeyi Allahtan bildiğinden, hayra da şerre de itiraz etmez kabul eder, isyanın gizlisinden dahi kaçınır, madde ile irtibatı kesmiştir ve meşiete teslim olmuştur.

 

Türkçede soru sorulurken iki tipte soru sormak mümkün: “ali ahmede sordu” ile “ali ahmetten sordu” birbirine yakın ama nüans farklılığı olan iki ifadedir. Birincisinde sorulan soru ile ahmedin irtibatı yoktur varsa da cevapta o kastedilmez, ali ahmede danışmak ya da bilmek için sormaktadır. İkincisinde ise ahmedin soru ile irtibatı vardır, ali bu irtibatı da kastederek sormaktadır ve cevap bu irtibatı da zımnında içermektedir. Kullanıma göre bundan başka farklar da vardır. Buna benzer kurgular arap dilinde de vardır. “ila”, “bi” ve “li” ile sormak ve konuşmak ifadelerinde nüanslar vardır. ifade de geçen “iz kale lil melaiketi”, geçmişte Allah ilgili melekler komitesine demiştir. Melaiketü ifadesindeki el takısı ahd için ya da istigrak için olabilir, istigrak için olsa idi bu olayın öncesinde de öyle olması gerekirdi ve o cinsin tümüne yönelik olmalı idi, ahd için olması daha makul görünüyor, ilgili komiteye dedi anlamı çıkar. Kainattaki ve varlıktaki tekamülün en son halkası oluştuğundan “bi” ya da “ila” ile değil “li” ile söylendi ki bu melekler için hilafetin gereğine işarettir.

 

Ekosistemdeki canlılar arasındaki ilişki zinciri gibi, melekler, cinler, insanlar ve ruhlar arasında da karşılıklı bağımlılık ilişkisi vardır. ekosistemde mutualizm, kommensalizm gibi ilişkiler vardır. Birincisinde karşılıklı ilişki vardır, mesela insan bitki gibi, biz karbondioksit verir oksijen alırız, onlar ise oksijen verip karbondioksit alır. Diğer bir ilişki tipinde ise ilişki tarzı ikili değil zincir şeklindedir, ahırda inek beslenir, ineğe buğday samanı verilir, süt alınır, gübresi ise tarlada kullanılır. Burada da zincirleme bir ilişki vardır, ama besin zincirindeki hayvanlar arasında sirküler değil dikey ilişki vardır. Bu ve buna benzer, ekosistemdeki tüm ilişki tarzlarının misli, alemler arasında ve o alemlerin varlıkları arasında vardır. Ayetteki ifade buna işarettir. Melekler için “lilmelaiketi inniy cailun fil ardı haliyfeh” şeklinde ise halifenin yaratılış gayesi zincirdeki melekler içindir anlamı çıkar, böylece insan ile kainat projesi  en son halini almış, insan hem kainatın meyvesi olmuş, hem de kainattaki eksiklik bu yolla giderilmiştir. “Rabbin melekler için ben yeryüzünde bir halife kılacağım” dedi. Bu anlayış uzak anlam iledir. Yakın anlam ise tercümelerde geçen rabbin meleklere dedi halindeki anlayıştır. Birinci anlayışın tasavvufta kullanışının izlerine rastlamak mümkündür.

 

İnsan ruh ve bedenden müteşekkildir. Ruhun insan ile ilişkisi nefis yoluyla, bedenin insanla ilişkisi ise hayat yoluyla olmaktadır. Ruh batındadır ve gayb alemindendir. Beden ise şehadette zahir alemdedir. İki tür kanun vardır: biri ruh kanunları, diğeri tabiat kanunları. Bunların ikisi de kanundur. Akıllı ve şuurlu kanunlara ervah denir. Ruhun aklı alınsaydı kanun olurdu, kanunlara akıl ve şuur verilseydi ruh olurdu. Bunların hepsi sünnetullahtır. Ruhaniler melekler ve cinler ile evliya ve enbiya ruhları gibi mübarek ruhların genel adıdır. Bunlar kainatı idame ederler. Bedende beş duyudan başka duyu parametreleri vardır, bunlara vücud parametreleri denir ki batının zahirdeki etkilerini bunlarla ölçmek mümkündür. Aslında vücudun tamamı böyledir ama bunlardan yedi kanal batının etkilerinin giriş yerleridir. Bunlara nurun giriş yerleri denir, başın yumuşağı, iki kaşın arası, kalp, gögüs döşünün ucu, sağ meme altı, göbeğin sol altı, kuyruk sokumu. Nur (nuraniler, müspet ruhaniler de denen insan ve cinlerin müslümanları ve melekut) diğer yerlerden girebildiği gibi çoğunlukla bu kanallardan vücuda girer ve vücudun belirli gereken yerlerine iradeyi iptal etmeden etki ederek tanzim eder. Nur bedene akarak dolar ve sekinet, huşu, durugörü, titreme, ürperti, esneme, haz, manevi zevk, cezbe bazen gözyaşı gibi normal doğal göstergelerle ölçülebilen etkiler oluşturur. Mesela dua ederken bazen frekansı tutturursunuz ve gözlerden yaş akmaya, herşeyi iyi görmeye, ürpermeye, sekinet ve sükunete ulaşırsınız bu görevliler geldi demektir. Onlar müvekkellerdir talebi alırlar ve gereğini yaparlar. Eğer bu parametreleri hissetmiyorsanız onlar okunana gelir çevrede dolaşır ve giderler, o esnada kanalları açık birileri sizin okuduklarınızdan himmetlenebilir. İsa aleyhisselamın “insan günahkar doğmuştur” sözü aslında günahın etkisine açık ve korumasız doğdu sözünün tahrif edilmişidir. İnsan nasıl ki doğduğunda bedeni olarak korumaya muhtaçsa ve bedeni ihtiyaçlarını göremiyorsa, buna benzer olarak ruhen menfi güdülere açık müspet güdülere kapalı olarak doğar. Hristiyanlıkta bu vaftiz ile ilk arınmaya kavuşturulur, islam geleneğinde de bu amaca yönelik adetler oluşmuştur ve kulağa ezan okumak buna benzer. İnsan günahkar değil, günahsız ve masumdur. Ama menfi etkilere açıktır. Tasavvuftaki zikir ve virdler işte bu kanalları açmaya ve nuranilerin bedene girişine böylelikle menfi cin ve şeytanların bedendeki varlıklarına son vermeye yöneliktir. Virdlerin az da olsa sürekli olanları bedenin kanallarını yavaş yavaş açarak şeytanın saltanatına son verir. Bu bedendeki olgudur, bununla ilgili tasavvuf dilinde binlerce kitap yazılmıştır.

 

Bir de alemler arasındaki ilişki vardır. Bizler gıda ihtiyacımız olduğu gibi manevi gıdalara da ihtiyacımız var. Anlamını anlamasakta kuran okumak, vird, dua, ibadetin her türü bu manevi ihtiyaçları karşılayan mekanizmalar kurar. “Az sadaka çok bela defeder” hadisi verilen sadakanın manevi olarak şekillenip çevremizde zırh oluşturması ve şeytanilerin üzerimizdeki hurmet yollu belalarını engellemesini ifade eder. Felak ve nas sürelerinin büyü çözmesi, anti nazar olması da bunun başka türleridir. Buna benzer binlerce mekanizma ile manevi korunaklar vardır. Kapalı olan bahtın açılması demek bilmediğimiz bir sebeple oluşan manevi bir hastalık nedeniyle normal işlemesi gereken muhtemel sürecin işlememesidir. Buna göre önce beden menfi etkilerden nuraniler yolu ile arındırılarak tezkiye edilir ve böylece bedenin sağlığa kavuşması gibi manevi olarak sağlığa kavuşturulur.

 

Dünyada görevlerini hakkıyla yerine getiren, Allahın kendisinden razı olduğu kullarının yattığı türbelerde manevi çekim alanları oluşur. Halk oralara hürmet gösterir ve bilerek ya da bilmeyerek oralarda yaptığı duaları gerçekleştiğini görüp iyi duygularla oralardan ayrılır, oralara gidilir kuran okunur, sadaka dağıtılır, iyi dileklerde bulunulur: işte bu alanlardaki tüm bu olgular meleküt üreten mekanizmalardır. Orada görevli müvekkeller Allah”ın izniyle sürekli olarak halkı tezkiye edip dertlerini çözer, şifa verir ve oradaki iyi dilekler, dua, sadaka, kurandan hasıl olan sevapları gıda olarak kullanırlar. Bu gıdaya teşekkür olarakta görevlerini yerine getirirler. İşte bu tür merkezler alemdeki kutuplardır: bu ilişki ruh ile ruhaniler arasında gerçekleşir. Mıknatısın iki kutbu gibi zahir alemle batın alem arasında çekim ilişkisi vardır.

 

Halifenin yaratılma hikmetlerinden biri de budur. Bedendeki kalp ve kan dolaşımı ilişkisi gibidir. Kalpten temiz kan pompalanır, bedeni dolaşır içindeki oksijen enerji olarak kullanılır ve vucüt besinleri yakarak enerjisini üretir sonra çıkan CO2 gazları kan ile tekrar kalbe gelir ve kalp kanı temizlenmek üzere akciğere pompalar. Batın ve zahir aleminin kalbi manevi çekim merkezleridir. En büyüğü hac ile mekkedir, diğerleri de derece derecedir. İki alem arasında karşılıklı ilişki vardır, sevap üreten ameller melekutun gıdası olur onlarda karşılık olarak tezkiye eder, şifa verir, belaları def eder, iyiliği yayar, sekinet indirir, huşu ve huzur verirler, böylece insanın manevi hayatı engelsiz idame olunur. Bu süreç birbirini sirküle ettirir. Cinniler ve şeytanlar ise tersine belaları celbeder, hastalığı, pisliği yayarak, alemi ifsat ederler, nefsin algı merkezlerine şehveti güdüleyerek melekutun hareket alanını daraltmaya çalışırlar, bu hareket ise kötülüğün yayılmasını tetikler. Ruhaniler en son olaylara müdahale ederek, tufan, deprem, afet, gibi yollarla dengeyi kurarlar. Aynı mekanizma insanın iç dünyasında da vardır. nefsi emmareden nefsi merziyeye karar tabakalarda aynı benzer süreç insanda da işler. Psikolojik sebepli bedeni rahatsızlıklar olduğu gibi bedeni sebepli psikolojik rahatsızlıklar da vardır. buna benzer olarak sosyal hayatta ekonomik ve sosyal temelli ruhani hastalıklar olduğu gibi ruhani sebepli sosyal ve ekonomik hastalıklar da vardır. genelde fakirlerin bezgin olması, imandan uzak olmaları buna benzer, en küçük bir menfaat ile imanlarını satma eğilimindedirler. Bu sebeple ekonomik durumu normalin üzerine çıkarma islamın birinci emirlerindendir. Aç ayı oynamaz atasözü bunu ifade eder. Bazen de tersine imanın hep yanlış bir şekilde maddi menfaat ve eğilimleri törpüleyici etkisi sonunda manevi çökkünlük yaratır ve bunlar ters teperek belli bir eşikten sonra az menfaatle imanın satılmasına götürür. Hz peygamber dengeyi “hiç ölmeyecek gibi dünya için yarın ölecek gibi ahiret için çalışınız” diyerek kurmuştur. Bu yüzden islamda tasavvuf kadar şeriatın da önemi vardır ya da tersi ile şeriat kadar tasavvufunda önemi vardır.

 

İşte arzda bir halife kılacağım derken bu ilişki biçimiyle melekler olaya dahil oluyor. Melekler batıni varlıklardır, melek numune alınarak kıyasla tüm batındaki menfi ve müspet ruhaniler kastedildi. İblis de cinnilerden olan batıni bir varlıktır. Dolayısıyla emre böylelikle kıyasla muhatap olur. “Biz seni hamdinle tesbih edip senin için takdis ediyorken sen kan dökecek orada fitne getirecek kimseyi mi halife kılacaksın”. Kainatta insandan önce cinler vardı, onlar irade sahibi ve mükellefti, topraktan değil nardan yaratılmıştı. Topraktan yaratılan iradesiz başka varlıklar ve hayvanlar da vardı. Tabakalar arasında en aşağısı alemi mülktür ve dünya demek en aşağıdaki tabakadaki hayat formu demektir. Cinlerin hayat formu daha yukarı idi. İşte adem topraktan yaratıldığı için ve ona irade verildiği için cinlere göre daha dezavantajlı idi, 11 kişilik bir takıma karşı 9 kişilik zayıf bir kadro ile maç kazanmanız gibi insan da alemi mülkten yaratıcısını bulabilen potansiyel varlık olabildiği için cinlerden daha şerefli kabul edildi. Eksik olan insanın bu eksiklerini giderecek mekanizmaya sahip olması ile insan eşrefi mahlukat olabildi. İnsanı kamil denen örnekleme model ile bu tiplemeye ulaşıldı. “levlake levlak lemma halaktül eflak” hadisi kudsisi bu anlamdadır. Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım hadisi onun kudret basamaklarında en aşağıdan en yukarı çıkabilme potansiyeli ve bunu gerçekleştirebilmesidir.

Sizin bilmediklerinizi bilirim sözü meleklerin üst döngüleri tasavvur edemedikleri sadece bildiklerini uygulayabildikleri üst proje oluşturamadıklarını gösterir. Alemlere insan unsurunun dahil olmasının etkilerini bilememektedirler. Halbuki insan kainat ağacının meyvesidir ve en son çıkar, esas o meyve için tüm ağaç vardır ve o meyvedeki tohumlarda da o meyve ağacının milyonlarcasının programı kodludur. Melekler ise kainat ağacını bildiklerinden meyvesinden haberdar olmadıklarından herşey ağaç için diye düşündüler ya da bu kainat yeterdir diye düşündüler.

Ademe esmayı onun külli ile öğretti. Esma, ismin çoğuludur, sema ile kökdeştir. Semeve kökü hayvanların aidiyetini bildiren damgalardır. Eşyalara ve mahlukata verilen adlar, tanımlamalar olmuştur, zamanla soyutlar da dahil olunca tüm konuşma dilini ifade eder olmuştur. İsimlendirme mekanizması ve bu mekanizma ise adım adım ilerlemeyi ifade etmektedir. Sonra o eşyayı meleklere arzetti ve bu eşyaların esmasını bana bildirin dedi. Bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur dediler. Demekki külli isimlendirme mekanizması meleklerde yoktu buda tedrici sentezciliğin olmaması demek. Ey adem eşyanın isimlerini haber ver denince onları haber verdi, ben semavatın ve yerin gaybini bilirim ve gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri de bilinir dedi. 

 “Ve iz kulna lil melaikeiti-scudu li ademe fesecedu illa iblis”. Birincisinde “ve iz kale” derken burada sürece başkalarıda amir olarak dahil oluyor. Allah ve bu amir varlıklar meleklere “adem için secde edin” diyorlar. Melekler burada memur olduklarından bu amirler başka bir gruptur. Melaikedeki “el” takısını ahd için almıştık, bu bir komiteyi ifade etmişti, şimdi ikinci bir komite daha var ki bunlar bu memur melekutun amirleridirler. Emir, alemi melekuttaki meleklere verilmiş ise alemi ceberuttada projeyi okuma kabiliyetindeki üst melekler komitesi vardır. bunların ilki ve en meşhuru cebraildir. Azrail cebrail mikail israfil gibi üst bir komite vardır. bunlar işlerini emirlerindeki melekut ile yaptırırlar, devletteki bakanlar gibi emirlerinde müsteşarlar ve memurlar vardır. böylece meleküt adem için secde ediyor ve onun için çalışmaya başlıyor. İblis ise itaat etmiyor, iblis melekuttan değildir. Meleklere secde edin dendiğine göre melek dışına emir raci değildir, ibliste melek dışı olduğundan emir ona yönelik değildir. İblis alemlerdeki menfi kutup olacaktır da bu yüzden illa ile hariç bırakılmıştır. Buna misal verecek olursak: hükümette bir komite var avrupa birliği uyum komisyonu bunların görev ve yetkileri belirlenip buradaki çalışacaklara “siz bu komisyonda çalışacaksınız” dendiğinde bu komisyonun gerektirdiği çözüm bekleyen işlerin kaynaklandığı bir takım sorunlar var ve o sorunlar başka bir organdan kaynaklanıyor ise, AB uyum komisyonunun kuruluşunun amacı o sorun yaratan organın sorunlarına çare bulmaktır demektir. Elbetteki o organdakilere “gelin komisyonda çalışın” denmez, “sorunlar orada üretiliyor ve üretilsin siz bu komisyonda o sorunları çözün” denir. O organ niye çağrılmaz çünkü elbirliği ile çözüm üretip sistemin ileride çıkacak sorunlarını öngörmeden işi kapatmış olurlar ileri de de sistem çöker demektir. Mikrosoftun ünlü hackerlara para verip kendi programlarını çökertecek viruslar ve açık kapıları bulmalarını sağlamaları bu mantıkladır. Programlarındaki açıkları işin mütehassıslarına buldururlar ki sonra o açıklara da cevap verebilecek ileri versiyonu çıkarabilsin. İşte meleklere verilen emir iblis komitesinin sorunlarına karşı ademe bağışıklık kazandırıp onu en ileri verisyon haline getirmektir. Böylece bu işte meleklere emir vermek aslında iblise de küfrü yönünde emir vermek gibidir. İblisin sevabı belki de günah işlemesinde ve işletmesinde.  Bok, bok böceğinin cennetidir, belki de onların cenneti bizim cehennemimizdir. Ama biz olayları bize göre kendi gözlüğümüzle değerlendirdiğimizden aynı etkiyi onlarda da görüleceği kanaatindeyizdir.

 

  “ Ey Adem sen ve zevcin cennete iskan edin ve dilediğiniz şekilde ekledin, ama şu ağaca kurbetmeyin sonra zalimlerden olursunuz dedik.” “Dedik” sözü ile melekler komitesi kastedilmektedir, Allah komiteyi kurup görev taksimini yapmıştır, kendisi ilk hareketi veren olduğundan bize dahildir, tüm herşeyi o komite yapacaktır. “D8leri biz kurduk, D60ları biz kuracağız ve D160ları biz kuracağız başkası değil” ifadesindeki “biz” Erbakanın ifadesidir, diyelim ki kendisi kuramadı, buradaki biz ifadesi şahsını değil onun kurduğu kurumun “Milli Görüş”ün halefleri kuracağı için “biz”e kendisi de dahildir. Sekenenin ifal babının emir sigası üskündür: fiy harfi cerri olsa idi cennetin içinde ikamet edin olurdu, türkçede “cennete yerleşti” denir, ya da “cennette iskan etti” olur. Bunun anlamı, cennetin içinde henüz girilmemiş ama orası için yaratılmış, oraya girmeyi ifade eder şekilde ileri dönüktür, ifade tarzı uzaktan hedefi gösterme biçimindedir. Cennete yerleşilecek, (orada değil) oradan tüketilecek, şartı ise “şu ağaca yaklaşmayın ve böylelikle zalimlerden olmayın”. Ayetin devamında emre karşı gelindiği için ondan hubut edin diye çoğul sigasıyla geldiğine göre artık hubut emrine muhatap olanlar adem ve havvadan daha fazla bir topluluktur. Böyle bir emir basit bir ağaca yaklaşmayın şeklinde olmayabilir, böyle olsa bize bir anlam ifade etmiyor, nesil ağacı olarak alınırsa ve çocuk yapmamak üzere bir emir ise o takdirde cinsi ilişkiye girerek yasağı ihlal etmiş olabilirler, belkide haz için cinsi ilişki ile çocuk yapma ile ilgili cinsi ilişkiyi ayıran bir şeriat vardı ve bunu ihlal ederek sınırı geçtiler ve bunun doğurduğu sonuçlarda tersinmez olarak bizi bugüne getirdi. İkinci bir okuyuşta adem ile havvanın çizgiyi aşmasına vesile olan şeytanla birlikte hubut edin olursa, adem havva ve iblis birlikte hubut etmiş aynı yere yerleşmiş ve birlikte yaşamak durumu ile karşı karşıya kalmışlardır, bunun sonucu olarak da iki grup bir birine düşman olmuşlardır. Bu iki gruba arz belli bir süre bir müstakar ve meta olmuştur. “Hubut etmek” inmek, “cennet” de mevyelerin olduğu ağaçlık ise ve insanda maymunun genetik olarak tebdilinden oluşmuşsa maymun ağaçta yaşarken insan yerde ağaçlıklar arasında yaşayacak ağaçtan inecek demektir. Artık maymun evrilmiş ve insan olmuştur ve diğerleri gibi ağaçlardan yaşayamazdır.

 

“Feezellehümeşşeytanü anha ve feahracehüma mimma kana fiyh” ifadesindeki “fe” öncelik sonralığı ayırır, cennete iskan edin, cennetten yiyin, ağaca yaklaşmayın ve zalimlerden olmayın ifadelerinden sonra yukarıdaki ifade geldiğine göre şeytanın aldatması Adem ve Havvanın bir şeri emre muhatap olmasından sonradır, yaklaşılmaması gereken şeri hudutlar bellidir, mükafat ve ceza bellidir. Sonraki yani teklif sonrası sınır çignenmiş ve ilk olarak şeytan ikisini aldatmış sınırları çiğnetmiştir. Anha”daki müenneslik zamiri ağaca, fiyhdeki müzekkerlik zamiri ise durum bildiren ve bu durumun tebdiline işaret eden bir anlamdadır. O ikisini bulundukları durumdan yani ağaçtaki maymunsal yaşamdan çıkardı ve yeni yaşama geçirdi demektir. Tüm bu manalarda “cennet” imajı hayali öldükten sonraki bir cennet tabiri değil bu dünyadaki bir cenneti ifade etmektir. Cennet ifadesi göreceli bir ifadedir. Gelecek kaygısı irade ve akıl ile ilgili bir kavramdır. Cennet aslen gelecek kaygısının olmadığı huzur ve sekinetin olduğu bir durumdur. Çocukların yanında ana babası oldukça hiçbir gelecek kaygısı yoktur bu yüzden çocukluktaki hayat cennet hayatı misalidir. Ne zaman buluğa erer de iradesini kullanabilecek ehliyete gelirse teklif edilir ve gelecek kaygısı oluşmaya başlar, artık kendi ayakları üzerinde durmalı ve karar almalıdır. Adem ile havvada tıpkı çocuklar gibi baştan iradesini kullanma mükellefiyetinde olmayıp o durumdaki yaşayış cennet hayatına temsillendirilmiş olabilir.

 

 "Fetelekka Ademü min rabbihi kelimatün fetabe aleyh" tüm bu yanlışa düşüş sonrası işler beklendiği gibi olmadığı ve sekinet yittiğinden dolayı Adem duası karşılığında bir takım kelimeler alıyor ki bu duanın cevabının gerçekleşeceği bir tür vahiydi. bununla davranış komutunu almış ve gereğini yerine getirerek önceki hidayet yoluna dönmüştür. Tevbe demek yola tabi olma durumudur. Duanın kendisi işlemi açıcıdır, başlangıçtır her şey bitti demek değil tersine başlanıyor demektir, onun cevab olarak melaike yeniden takdis eder ve şeytanilerden ve etkilerinden arındırır ve böylece mekanizma başa döner. Tevbe zımnen tüm keffaretleri de içerir, yanlıştan sonra ne yapılıp tamiri mümkünse o işlemleri içerir. Tevbei nasuh ise bir daha tekrarlamamak üzere tüm günahlardan dönmek ve geri dönmeyeceğine itaatte olacağına söz vermektir. bunun tasavvuftaki manası çok geniştir, tüm tasavvufi hayat bu sözden sonra başlar ve eskiye dönmemek için gereken mekanizma ve öğretiler müride verilerek kararlarında ona yardım olunur.

 

  

 




YorumYap

Son Yorumlanan Makaleler
Cengiz Demirci
İşletme hesap düzeni
20.4.2016 4557 Okunma
2 Yorum 22.04.2016 09:03
Cengiz Demirci
Sam'ın Hakem Davası
27.1.2016 7853 Okunma
5 Yorum 07.02.2016 11:43
Cengiz Demirci
Emetün Mümine
15.11.2015 6346 Okunma
8 Yorum 21.11.2015 22:55
Cengiz Demirci
Hakem Olayının Tümegelimle Kurandaki Döngüsü
30.8.2015 5681 Okunma
1 Yorum 30.08.2015 19:28
Cengiz Demirci
Fatih Kanunnameleri
15.8.2015 5820 Okunma
3 Yorum 18.08.2015 12:15
Cengiz Demirci
Helal Gıda
7.6.2015 9538 Okunma
11 Yorum 15.06.2015 14:07
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13197 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Cengiz Demirci
Kutadgu Bilig (Devlet Düzeni)
23.11.2014 4742 Okunma
4 Yorum 24.11.2014 10:31
Cengiz Demirci
Süpermarkete müşteri kredisi faiz ilişkisi
3.7.2014 4648 Okunma
1 Yorum 10.07.2014 17:32
Cengiz Demirci
Girdiler Ortaklıkları
6.2.2014 5302 Okunma
1 Yorum 10.02.2014 20:44
Cengiz Demirci
Para kitabı veresiye satış bölümü
2.2.2013 4453 Okunma
2 Yorum 09.02.2013 23:04
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16476 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Cengiz Demirci
Kul Düzeni ve Köle Düzeni
5.1.2013 4826 Okunma
3 Yorum 30.01.2013 09:33
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10445 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Cengiz Demirci
KARAGÜLLE VE AKDEMİRİN YENİ ANAYASA TEKLİFİNE ELE
4.11.2012 4441 Okunma
1 Yorum 04.11.2012 18:33
Cengiz Demirci
Rahman - Mercan - Reyhan
17.10.2012 5052 Okunma
5 Yorum 18.10.2012 10:05
Cengiz Demirci
Meyve ve Hurma ve Nar
13.10.2012 4536 Okunma
1 Yorum 14.10.2012 13:41
Cengiz Demirci
Fetih Sünneti
12.10.2012 4732 Okunma
1 Yorum 12.10.2012 11:18
Cengiz Demirci
KURUCU YASA ÖNERİSİ
30.5.2012 3632 Okunma
1 Yorum 06.06.2012 18:28
Cengiz Demirci
ruh ve evrim
3.5.2012 4186 Okunma
1 Yorum 03.05.2012 07:16
Cengiz Demirci
Örtünme
23.3.2012 3745 Okunma
3 Yorum 23.03.2012 14:10
Cengiz Demirci
Samın namaz makalesine eleştiri
25.2.2012 3372 Okunma
1 Yorum 25.02.2012 09:55
Cengiz Demirci
Karagülle eleştiri: Teşhisin gecikmesi israftır
6.2.2012 3953 Okunma
1 Yorum 07.02.2012 16:05
Cengiz Demirci
Karagülle eleştiri: Tümdenvarım
31.1.2012 3706 Okunma
1 Yorum 02.02.2012 21:09
Cengiz Demirci
Tasavvuf - Arınma
21.2.2010 4843 Okunma
1 Yorum 01.03.2010 13:30
Cengiz Demirci
Constitution of Humanity - Introduction 2
20.2.2010 2678 Okunma
1 Yorum 25.02.2010 11:15
Cengiz Demirci
Bakara Model
28.10.2009 3525 Okunma
1 Yorum 03.11.2009 23:47
Cengiz Demirci
Bakara - Kitap
2.11.2009 2061 Okunma
Cengiz Demirci
Bakara - Hilafet
8.11.2009 2609 Okunma
Cengiz Demirci
İsra ve Miraç
19.11.2009 4322 Okunma
Cengiz Demirci
Bakara - Silm Modeli
23.11.2009 3590 Okunma
Cengiz Demirci
Bakara kuranin beynidir
3.12.2009 2047 Okunma
Cengiz Demirci
Necm Suresi - Kelimeyi Tevhid Kiyasi
27.12.2009 9265 Okunma
Cengiz Demirci
Usul ve Ekoller
31.12.2009 7023 Okunma
Cengiz Demirci
Oruc Zekat Analojisi
31.12.2009 3340 Okunma
Cengiz Demirci
Money in the Just Order
2.1.2010 2088 Okunma
Cengiz Demirci
Constitution of Humanity - Whole text
19.2.2010 2039 Okunma
Cengiz Demirci
RÜYALAR
10.3.2010 2156 Okunma
Cengiz Demirci
Geçiş Fıkhı - Medeni Hukuk Düzeni
23.5.2010 2482 Okunma
Cengiz Demirci
Geçiş Fıkhı Genel
24.5.2010 2687 Okunma
Cengiz Demirci
Peygamberlik Mührü
14.6.2010 4889 Okunma
Cengiz Demirci
Hak ve Velayet Müessesesi
14.9.2010 2754 Okunma
Cengiz Demirci
Enfal Suresi
17.2.2011 2781 Okunma
Cengiz Demirci
Sebebi Nüzül
24.8.2011 3936 Okunma
Cengiz Demirci
Constitution of Humanity - Public Duties
20.2.2010 1512 Okunma
Cengiz Demirci
Constitution of Humanity - Public Duties
20.2.2010 1447 Okunma
Cengiz Demirci
Constitution of Humanity - Public Duties
20.2.2010 1379 Okunma
Cengiz Demirci
Constituion of Humanity - General Services
20.2.2010 1847 Okunma
Cengiz Demirci
Karagülle kritik: Hak - Batıl
4.2.2012 2628 Okunma
Cengiz Demirci
Karagüllle eleştiri: Hakkın Kaynakları
11.2.2012 2250 Okunma
Prev[1]2Next