KUR’AN’A GÖRE DIŞ POLİTİKA
Bugün insanların yanıldığı husus, İslâmiyet’in sadece dine dayalı devlet ilkesini kabul ettiğidir. Oysa KUR’AN’A GÖRE siyasi güç ulusların gücüdür, devletleri uluslar kurarlar. Aynı dinden olanlar bir devlet oluşturmadıkları gibi, bir devlette değişik dinde olanlar da yaşarlar. Devletin görevi güvenliği sağlamak, adil yargılama sitemini oluşturmaktır; değişik ırk ve dinlerin bir arada barış içinde yaşamalarını sağlamadır; onların din ve ırk yapılarına karışmamaktır. (Osmanlı Devleti örneğinde olduğu gibi…) Bu da ancak “YERİNDEN YÖNETİM” ve “HAKEMLİK SİSTEMİ” ile sağlanır.
Diğer yanlış da şudur: Ulusal devletler kabul edilir ve devletler çıkar çatışması içinde boğuşurlar, herkes kendi devleti için gerekeni yapar, devletin gayesi sadece kendisinin yaşamasıdır, devlet başka bir şey düşünmemelidir. Kur’an bu anlayışı reddeder. KUR’AN’A GÖRE; DEVLETLER insanlık içinde, İLLER devlet içinde, BUCAKLAR il içinde, OCAKLAR bucak içinde “ÇIKAR BERABERLİĞİ ve BARIŞ” içinde yaşarlar. Her grup kendi çıkarını düşündüğü gibi komşularının ve insanlığın çıkarını da düşünmelidir. Asıl olan “çıkar çatışması” değil, asıl olan “ÇIKAR BERABERLİĞİ”dir. “Hakemlerden oluşan yargıya” herkesin uyması ve merkezlerin taşraların iç işlerine ve düzenlerine karışmaması ile ‘barış’ sağlanır, ‘çıkar paralelliği’ gerçekleşir. Silahlı gücün görevi hakem kararlarına uymayanları yola getirmekten ibarettir. Silahlı gücün herhangi bir dayatması söz konusu olamaz. Savaş ‘barış için’ olursa meşrudur.
Başka bir yanılgı da; devletin varlığı siyasi güce dayanır, dünyaya etkili olmak için askeri ve iktisadi güç etkileme için gerekli ve yeterli şarttır. Oysa KUR’AN’A GÖRE; “âdil olanlar” Hakk’a teslim olurlar, güçlenirler ve diğer insanlara “çıkar beraberliği” içinde etki ederler; “zalim olanlar” ise er geç güçlerini kaybederler ve insanlık tarafından lânetlenirler.
DIŞ POLİTİKA NASIL OLMALIDIR?
1) Gayesi olmayan topluluk, topluluk değildir. Gaye insanlığa “barış ve adaleti” getirmek olmalıdır. Çıkar beraberliği içinde ülke içinde ve ülke dışında barış içinde yaşamak ideoloji olmalıdır. 2) AB, ABD, Rusya ve Çin’in her birine karşı takip edilecek siyaset “barış ve adalet siyaseti” olmalıdır. Tüm dünya devletlerine karşı tutumumuz bu olmalıdır. Güçlü olduğu için değil, haklı veya haksız olduğu için onun yanında olmalıyız. Bu siyasetimiz o ülkelerin hepsini bize saygılı hâle getirir. Bizim beyanlarımızın gerçek olduğunu bildikleri için herkes bizden değil gerçekten korkar. Biz gerçekleri ifade ediyorsak, düşmanlıkları bize değil gerçeğe olur, o da onları batırır. 3) Uyumluluk başkadır, güdümlülük başkadır. Süper güçlerin dünya düzenini korudukları bir gerçektir. Yeni düzen gelinceye kadar bu düzenin varlığına saygılı olmalı ama değişmesi için çalışmalıyız. En kötü düzen, düzensizlikten iyidir. 4) Saldırı gücüne ancak süper güçler sahip olurlar, dünya dengesini kurmak da onların işidir. Biz ise ülke olarak “güçlü savunma gücüne” sahip olmalı, ülkemizi dünyaya karşı savunmalıyız. Bizim dışımızdaki ülkeler hakkında beyanda bulunuruz ama süper güçlerden birinin taşeronluğunu yapmak yanlıştır. (ÜSTAD, bu hafta bu önemli hatırlatmaları yaptı.)
KUR’AN’DAN BÎHABER (HABERSİZ) DIŞ POLİTİKA
KUR’AN her sorunun çözümünün kendisinde olduğunu söyler, kendisinden başka tutunacak bir dal olmayacağını söyler. Gün gelir, iktidar olunur; Kur’an kıraati de çok güzel yapılır, hattâ bazı yerlerde okunarak gösterilir ama ne var ki Kur’an’ın içinde yazılan emirlerle ilgilenilmez! KUR’AN başka topluluklarla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğini anlatır. Oysa KUR’AN’a değil de başkalarının ileri/ci akıllarına(!) uyarak alınan “dış politika kararları” her zaman hüsranla sonuçlanacaktır. Faizli, zinalı ahlâksız düzeni güzel idare etmekle övünmek ancak şeytanın hoşlanacağı bir fiildir. Yavaş yavaş gücü eline alıp tek kuvvet hâlinde İslâmiyet’i getireceğini zannetmek ise büyük bir yanılgıdır. Çünkü bu “zalim gücü” kim eline geçirirse, gücünü ele geçirdiği o sistemin kuralları dışına çıkamamış ve o bozuk sistemin bir neferi olmaktan öteye gidememiştir. Şu anda görünen durum da bundan öte bir şey değildir. Düzen “zulüm düzeni” olduktan sonra, zulmeden ister beş vakit namaz kılsın, ister kılmasın, ne fark eder ki?.. (Dr. Lütfi Hocaoğlu, bu hafta bunları hatırlattı.)