Milli Gazete 2006 Yazıları
Reşat Nuri Erol
2006 1.Baskı
915 Okunma
2006 Nisan

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

NİSAN 2006

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

Sanayicilerin ‘dertleri’ çok,

Başbakanda ‘derman’ yok! - 1

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

04.04.2006

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, sanayicilerin derdini dinlemek için geldiği İstanbul Sanayi Odası’nda önce ‘insafsızlık’, sonra ‘haksızlık’ tartışması yaşandı. Başbakanın sözleri arasında kullandığı ‘beceriksizlik, insaf, bir teşekkür bile yok’ ifadeleri de özel olarak dikkat çekti.

İSO Başkanı Tanıl Küçük’ün değerlendirmelerinin ardından kürsüye gelen Başbakan Erdoğan, eleştiriler yapılırken ekonomide kat edilen mesafenin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirterek, “Bu insafla bağdaşmaz.” ifadesini kullandı. Başbakan’dan sonra tekrar söz alan İSO Başkanı Tanıl Küçük;

“Sayın Başbakan, bizi insafsızlıkla suçladınız. Bunu haksızlık olarak alıyorum ve sizden bir ricam olacak. Lütfen siz de bize haksızlık yapmayın.” dedi.

Başbakan Erdoğan, sanayicilerin ‘yatırım indirimi devam etmeli’ ve ‘istihdamda vergi yükü azaltılmalı’ yönündeki taleplerine karşılık;

“Tekstilde KDV’yi düşürdük beğenilmiyor, beceriksizlik sizde. Kurumlar Vergisi’ni yüzde 20’ye indirdik, teşekkür bile yok. 49 il için teşvik çıkardık, buralara yatırım yapmayanlar Rusya’da, Romanya’da, Bulgaristan’da, Polonya’da fabrika açıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Başbakan Erdoğan, şu an Türkiye’nin bir 2001 krizini yaşadığını söylemenin pek insafla bağdaşmayacağını belirterek, “Türkiye’nin şu anda böyle bir sıkıntısı yoktur.” dedi.

Başbakan Erdoğan, sektöre destek için tekstilde yapılan 10 puanlık KDV indirimini beğenmeyen sanayicileri ‘beceriksizlikle’ suçladı.

Hükümetin yaptığı vergi indiriminin önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Dağ fare doğurdu, deniyor. İnsaf. Beceriksizlik sende. Git problemini çöz. Biz senin talebini yerine getirdik.” dedi. Erdoğan, sanayicilerin YTL’nin değerli olması, istihdamdaki vergi yükü, SSK primlerinin ve girdi maliyetlerinin yüksekliği gibi şikâyetleri üzerine, “49 ilde teşvik getirdik. Neden yatırım yapmıyorsun? Burada yatırım yapacağına gidip Rusya’da, Romanya’da, … yapıyorsun.” diye cevap verdi. Kurumlar Vergisi’ni yüzde 20’ye indirdiklerini hatırlatan Başbakan, “İnsaf, bir teşekkür bile yok.” ifadesini kullandı.

Yani, durumu tek cümlede özetlemek gerekirse; sanayici dert yandı, Başbakan da her zaman en iyi becerdiği şeyi yapıp sert çıktı!

*

Başbakanın önemli hataları

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadelerinde kaç tane hata vardır?

Başbakanın söylediklerinde pek çok hatalar vardır.

Bugün, öncelikle bu hatalar üzerinde duracağım.

Birinci Hata: Her şeyden önce, vergi ancak kanunla konur ve kanunla kaldırılır.

Hükümetlerin vergi azaltma veya vergi çoğaltma yetkisi yoktur. Hükümet Meclis’in kendisine verdiği vergi toplama yetkisiyle elde ettiği imkânları kullanır ve kendisine verilen görevleri yapar.

Kur’an vergi nisbetlerini kendisi belirlemiş ve hükümetlere sadece bunları toplayıp harcama imkânını vermiştir. Meclis de sadece vergilerin toplanması ve nisbetlerin uygulanması hükümlerini koyabilir.

İslâmiyet’in etkisi ile zamanla Batı’da ihtilaller olmuş ve “vergide kanunilik ilkesi” konmuştur. Anayasada “vergi kanunla konur” dendiği hâlde, Bakanlar Kurulu kararı ile vergi azaltılıp çoğaltılıyor! Enflasyon dolayısıyla buna mecbur olunmuş veya bahane edilmiştir.

İkinci Hata: Vergi ulusun ve ülkenin yani devletin yararına ise yükseltilir ve düşürülür.

İşadamlarının yararına ve isteklerine göre vergi yükseltilmez ve düşürülmez. Oysa Başbakan bunların işadamlarının isteklerine göre yapıldığını itiraf etmiştir. Mezkûr toplantıda, İSO’nun da üyesi olduğu TOBB ile sık sık görüştüklerini, TOBB’un kendisine temsilciler getirdiğini anlatan Erdoğan, şöyle demiştir: “Bugüne kadar getirdikleri önerilerin neredeyse tamamını uygulamaya koyduk!”

Eğer bu iş ulus ve ülke yani devlet unutularak sadece oy almak için yapılıyorsa, o zaman hükümetin işadamlarının istediğini değil, halkın istediklerini yapması gerekir. Oysa o işadamları istedi diye bir şeyler yapıyor. Yani, uygulanagelen bu siyaset halkın oyunu da getirmez.

Üçüncü Hata: Vergilerden dolayı ülke ve ulus mustariptir... Halk mustariptir, çünkü KDV’yi halk ödüyor... İşadamları mustariptir, çünkü iş yapamıyorlar... Devlet mustariptir, devamlı bütçe açığı vardır... Ülke mustariptir, ülkede yatırım yapılamıyor... Hasta ıstıraplar içinde durmadan inlemektedir...

Sayın Başbakan!

Siz işadamlarından başkasına kulak vermediğiniz için sadece onlarını iniltisini dinliyorsunuz. Hasta tedavi istiyor ama siz şeker hastasına şekerli su veriyorsunuz. Bu durumda elbette hastanın şikâyetleri devam ediyor, inilti sesleri geliyor, siz ise; “Ne diye inliyorsun, şekerli su verdim ya!” diyorsunuz. Hasta kendisine neyin yaradığını bilse hastahaneye gelir mi? Siz üç yıldan beri doktor olarak onun hastalığını iyileştirecek ilaç vermediniz.

Sonuç olarak; hasta derdine derman bulamadığı için inlemeye devam ediyor...

Başbakan Erdoğan’ın iki hatası daha vardı, yarın o hatalar ve çözümler üzerinde duracağım.

 

 

***

 

 

 

 

 

Sanayicilerin ‘dertleri’ çok,

Başbakanda ‘derman’ yok! - 2

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

05.04.2006

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, sanayicilerin ‘dertlerini dinlemek’ ve bu ‘dertlere derman olmak’ için geldiği İSO/İstanbul Sanayi Odası’nda ‘insafsızlık’ ve ‘haksızlık’ tartışması yaşandığını, Başbakanın ‘beceriksizlik, insaf, bir teşekkür bile yok’ ifadelerinin dikkat çektiğini dün yazmıştım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadelerinde ‘beş önemli hata vardır’ demiş, dün bu hataların üçü üzerinde durmuştum.

Bugün, Başbakanın diğer iki hatası ve ‘çözümler’ üzerinde duracağım.

*

Dördüncü Hata: Bir araba kaza yapmış, çarpılmış ve birçok arızalar yapmışsa, bütün arızaları gidermeden sadece yeni bir tekerleği takmakla veya fren balatalarını değiştirmekle araba yürümez.

“Sen şimdilik bununla idare et de, diğerlerini sonra yaparım!..” deseniz de, araba sizi dinleyip yürümez, yürüyemez. Yürüyor gibi olsa bile, durmadan sağa-sola yalpa yapar. Her an bir yerlere toslama, kaza yapma, yani ‘kriz’ riski vardır.

Böyle bir-iki kalemdeki şeyleri iyileştirmek, KDV’yi %18’den %8’e indirmek işadamlarına yaramıyor, çünkü piyasalar hareketlenmedi.

Dertlere deva ve derman yok…

Hastanın şikâyetleri devam ediyor…

Halkımız kurulu zalim düzen altında inliyor…

O halde, bu şikâyetlerinden dolayı sanayicileri ve halkımızı haksız bulmak son derece yanlıştır.

*

Beşinci Hata: Başbakan, “Kusura bakmayın, siz beceriksizsiniz!” diyor.

Bir topluluğa ‘Siz beceriksizsiniz’ demek bir şey ifade etmez.

Çünkü topluluk beceriksiz olamaz, o topluluğun yöneticileri beceriksiz olur.

Mevcut mevzuat ve sistem bozuksa, bozuk düzen halkı beceriksiz hâle getirir.

Yöneticiler beceriksiz, sistem yanlış, kurulu düzen bozuk ve zalim ise halk ne yapsın?

*

Tesbit, teşhis ve “tedavi”

Sözkonusu İSO/İstanbul Sanayi Odası’ndaki toplantıda AKP Hükümeti döneminde ekonomideki başarılarını(?) dile getiren Başbakan Erdoğan, sanayicilere dedi ki;

“Sadece durum tespitini yapmayı başarı olarak görmüyorum.

Tespiti yapın; ama yerine gelecek çözümü koyun ortaya.”

Sayın Başbakan!

Sanayiciler mevcut hastalıklı yapı içinde dertlerine derman olacak çare ve çözümleri bilselerdi, sizi toplantılarına ne diye çağırsınlar ki? Ayrıca, bu çözümleri bilselerdi, her halde bugüne kadar açıklarlardı. Açıklamadıklarına göre demek ki onlar da bilmiyorlar.

Bu durumda ‘çözüm’ olarak neler yapılmalıdır konusunu yazmak, her zaman olduğu gibi yine bizlere düşüyor.

*

Birinci Çözüm: “Vergi Islah Yüksek Kurulu” kurulmalıdır.

Siyasi partiler bu kurula kendi seçtikleri ilim adamlarını üye olarak vereceklerdir. AK Parti 7, CHP 4, MHP 2, DYP 2, ANAP 2, HDP 1, GP 1, SP 1 üye vermelidir.

Kurul başkanını başbakan atamalıdır.

Vergi Islah Yüksek Kurulu, vergi mevzuatını sıfırdan ele alıp bugünün şartlarına ve Türkiye’nin imkânlarına göre düzenlemeli, kanun üzerinde ordunun da görüşü alınıp Meclis’ten geçirilerek kanunlaştırılmalıdır.

Hükümetlerin vergiler üzerinde oynaması tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Hükümetlerin uygulanagelen kanun hazırlama metoduna da son verilmelidir.

Anayasadaki ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi’ göstermelik olmaktan çıkarılmalıdır.

*

İkinci Çözüm: İşi kanun yapmaz, kanunu uygulayan hükümet de iş yapmaz; işi yapacak olan halktır. Halk organize olmadıkça işler yapamaz.

Halkı ya sermaye organize eder, ya da devlet organize eder. Türkiye’de halkı organize edecek bir sermaye oluşmamıştır. Halkı devlet organize ederse sosyalizm olur ki, dünyada bu alanda yapılan uygulama başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Türkiye şimdilik millî varlıklarını peşkeş çekerek bu durumdan uzaklaşmak istemektedir. Çıkmaz yollardadır. O halde iş başa yani halka kalmıştır ve halkı mevzuat organize etmelidir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Sanayicilerin ‘dertleri’ çok,

Başbakanda ‘derman’ yok! - 3

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

06.04.2006

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, sanayicilerin dertlerini dinlerken yapılan ‘insafsızlık’ ve ‘haksızlık’ tartışmaları ile Başbakanın ‘beceriksizlik, insaf, bir teşekkür bile yok’ ifadeleri üzerinde durmaya devam ediyoruz…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözkonusu toplantıda yaptığı ‘beş önemli hata’ üzerinde durmuş; bu arada Erdoğan’ın sanayicilere, “Sadece durum tespitini yapmayı başarı olarak görmüyorum. Tespiti yapın; ama yerine gelecek çözümü koyun ortaya.” dediğini hatırlatmıştım.

Bu köşenin müdavimleri gayet iyi biliyorlar.

Biz sadece ‘tesbit ve teşhis’ ile iktifa edenlerden değiliz.

Biz mutlaka ‘tedavi, çare ve çözüm’ reçetelerini de yazarız.

Nitekim, bugün de çare ve çözümler üzerinde durmaya devam edeceğiz…

Biz çare ve çözümleri kimler için yazarız?  

Elbette kör, sağır ve dilsiz olmayanlar için yazarız.

Ama kör, sağır ve dilsiz olanlara, doğruları yazmak, gerçekleri hatırlatmak ve dua etmek dışında yapabileceğimiz bir şey yoktur. Allah ‘hidayeti kararanlara’ ak görmeyi nasip etsin…

*

Çare ve çözümlere devam…

Evet, gören gözler, işiten kulaklar, düşünen akıllar için ‘çare ve çözümleri’ yazmaya devam ediyoruz… Görmesi gerekenler görmese, duyması gerekenler duymasa, düşünmesi gerekenler düşünmese ve yapması gerekenler inat ve ısrarla yapmasa da; biz sabır ve sebatla hakikatleri derleyip ‘çözüm demetleri’ hâlinde sunmayı sürdürüyoruz…

Atalarımız ne güzel söylemiş; “İyilik yap da denize at, balık bilmezse Hâlik (ve bu arada halk) bilir.”

Üçüncü Çözüm: Türkiye’de iş adamlarını resmen toplayan odalar vardır.

Her şeyden önce bu odalar ‘tekel’dir. Sonra, bu odalar meslekî kuruluştur. Ülkenin değil, halkın değil de; sadece işadamlarının çıkarını düşünürler. Bunların yaptıkları iş; yalandan da olsa inleyip, ‘ah vah’ edip hükümetten birşeyler kopartmaktır.

“Odalar Yüksek Kurulu” oluşmalıdır. Odalar Yüksek Kurulu, odalar ve sendikaları birleştirerek halkın oluşturacağı meslekî kuruluşları oluşturmalıdır. Bu kuruluşların yöneticilerini işadamları değil, tüm çalışanlar seçmelidir. Tekli tekel sitemi değil de, “Çoklu Sistem” olmalıdır. Tek sanayi odası, tek ticaret odası, tek mühendisler odası, tek baro gibi antidemokratik ‘tekel örgütlenme’ yerine, çoklu mesleki kuruluşlar oluşturulmalıdır. Mesela TÜSİAD, MÜSİAD ve ASKON bunlardan biri olmalı, bunlar bütçeden pay almalıdırlar. İşadamları çalıştırdıkları işçi sayısı ile orantılı olarak söz sahibi olmalıdırlar.

*

Dördüncü Çözüm: Eskiden kamu ekonomiye sadece vergi ile katılırdı. Bugün ise vergiden önce olan etkiler vardır. Bunları şöyle sayabiliriz.

1) Para politikası vergiden daha önemli bir etken olmuştur. Çünkü çağımızda enflasyon yoluyla vergi masrafsız bir şekilde halkımızdan tahsil edilebilmektedir.

2) Krediler vergiden daha önemlidir. Çünkü kredi kişilere sağlanan güçtür. Tekellere kredi verilince tüm ulus tekellerin kölesi hâline getirilmektedir. Hele üretim dışına verilen kredi Keynes’in dediği gibi ‘nâkıs istihdamda denge’ oluşturur. Bu durumda insanların bir kısmı sefahat içinde, diğer kısmı sefalet içinde yüzüp gider. Bugün olan da bundan ibarettir.

3) Faizler de ekonominin bozulmasında vergiden çok çok fazla roller oynar. Çünkü faiz sermayenin halktan aldığı vergidir. Faiz, bir kısım insanların halkı soyması, sömürmesi ve adeta kanını yavaş yavaş emerek sonunda canını almasıdır. Halkın canı çıktığı zaman devlete vergi verme imkânı kalmaz.

4) Vergi günümüzde yarar bakımından dördüncü sırada yer almıştır. Zarar bakımından da birinci sıradadır. O halde, artık bütün bunların birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

*

Yapılması gereken nedir?

Yine bir yüksek kurul, “Merkez Bankası Yüksek Kurulu” kurulmalıdır.

Merkez Bankası Yüksek Kurulu da demokratik olarak kurulmalıdır. Kurul üyeleri para politikası, kredi politikası, meslekî kuruluşların düzenlenmesi ve vergi politikası üzerinde mevzuatı hazırlayacaklar, Merkez Bankası’nı yöneteceklerdir. Merkez Bankası Başkanı’nı Meclis seçmelidir. Divanı muhasebat buraya bağlanmalıdır. Meclis hükümetini bunlar aracılığı ile ‘gözetlemelidir’; ‘denetlemelidir’ demiyorum.

Sayın Başbakan Erdoğan! Tekrar hatırlatıyorum; “Milî Görüş” ve “Adil Düzen” işte budur.

“Adil Düzen” ilâhi düzen ve sistemdir. O’nun düzeni dışında çözüm yoktur. Kur’an ve müsbet ilim böyle diyor. Oysa, siz bunları görmüyor, duymuyor, okumuyor ve gereğini yapmıyorsunuz

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Kahraman Bakkal Amcamız’

Sömürü sermayesine karşı!.. - 1

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

10.04.2006

Zonguldak, ülkemizin tabiat harikası güzel şehirlerinden biri. Cumhuriyet döneminde ‘kara elmas kömür’ sayesinde, büyük şehirlerimizden sonra en fazla gelişen ve nüfus yoğunluğu barındıran şehrimiz. Ana çalışma alanı kömür madenleri. Ancak, son yıllarda sömürü sermayesi lehine uygulanagelen politikalar sebebiyle, bir zamanlar madenlerde “elli binleri” aşan çalışan sayısı, şimdilerde “on bine” düşürülmüş!.. AKP iktidarı “bin kişi” almaya söz vermiş ama üç yıldır hâlâ almamış, oyalamaya devam ediyor!.. Çözüm olarak hep yazdığım üzere, özerkleştirme yani halka arz ve yönetimlerin çalışanlara devri yerine; özelleştirme” musibeti, yani halkın varlıklarını sömürü sermayesine peşkeş çekme eylemi, maalesef buralara kadar uzanmış; Zonguldak’ta da ‘özelleştirme’ milletin malını kemirmeye başlamış, devam ediyor…

Millî Gazete Genel Müdürü Yılmaz Bayat, müdürlerimiz Hasan Durmuş ve Selami Çalışkan ile önceki hafta sonu, Saadet Partisi teşkilâtının organize ettiği “Medya ve Siyaset” konulu konferans vesilesiyle Zonguldaklı kardeşlerimizi ziyaret ettik; görüştük, konuştuk, dertleştik, başta maden ocakları olmak üzere görülmesi gereken yerleri gezdik, ilgilileri ve çalışanları dinledik… Çare ve çözümleri kısaca hatırlattık…

Zonguldak ziyaretinin bir gün öncesinde, İstanbul Ümraniye’de, “Saadet Partisi Kazım Karabekir Mahallesi Divanı”na katıldım. Mahalle deyip geçmeyin, nüfusu yüz bin civarında, birçok Anadolu ilinden daha büyük. SP Mahalle Temsilciliği, mahalle çarşısının ortasında geniş, büyük, ferah ve çok kullanışlı bir mekan. Konuşmamı yaparken ve sorunları dinlerken, çare ve çözüm olarak temsilciliğin ön tarafının “Semt Bakkalı” hâline getirilmesini önerdim. Hizmetimize bakan Kayserili kardeşimiz, önerimi tebrik ve teşekkürle karşıladı... Müteahhit olan mahalle temsilcisi ciddi olarak o andan itibaren düşünmeye başladı... SP Ümraniye ilçe icradan gelen iki yönetici arkadaşım ise meseleye konsantre olmaya başlamışlardı bile…

Zonguldaklı kardeşlerime bazı çare, çözüm ve önerilerimizin tamamını anlatacak vaktimiz olmadı. Ancak, konferanstaki konuşmam sonunda, hem merkez hem de ilçelerden gelen yönetici arkadaşlarımız, köşemdeki yazılarımı dikkatle okuduklarını ısrarla vurgulama ihtiyacı hissetiler. Madem ki yazılarım okunuyor, mesele yok. Selami Çalışkan kardeşim, Zonguldak ziyaretimizi yazdı… Konferans öncesi ve sonrasında konuşamadığımız bazı detayları, -diğer bütün yazılarımda olduğu gibi- bu haftaki yazılarımda da sunuyorum...

Bu haftaki kahramanımız Bakkal Amcamız”dır. Pek çok sorunumuzu çözüme kavuşturmak üzere, hep birlikte kurmamız gereken işletmemiz de “Semt Bakkalı” olacaktır…

Okunması, anlaşılması, anlatılması, uygulanması duâ ve dileklerimle…

*

“Kahraman Bakkal Süper Market’e karşı”

Aslında bu konu üzerinde uzun zamandır durmak istiyordum. Nasip bu haftaymış. Elimde, konu ile ilgili olarak beklettiğim, Yazarımız Afet Ilgaz Hanımefendinin “Kahraman Bakkal ve Süper Market” başlıklı, 7 Kasım 2005 tarihli yazısı var. Bugün, bu yazının bazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Türkiye, [“özelleştirme” adı altında] kapılarını ardına kadar, yabancı [ve de sömürücü] sermayeye açtığında üstüne ilk atladıkları sektörlerden biri, “hizmet” sektörü”ydü. Çünkü aileleriyle birlikte esnafın ve zanaatkârın, Türkiye nüfusunun dörtte birini teşkil ettiğini biliyorlardı.

Bakkal dükkânlarımız da o zamandan beri, gittikçe kan kaybediyor. “Kahraman Bakkal Süper Market’e karşı” oyununun, belki de [en çok] dikkat çektiği yıllar! O zamandan beri 32.000 bakkal, kapısına kilit vurmuş.

Bakkallar Türk toplumsal hayatında sadece bir alış veriş yeri değildir. Bakkal her şeyden önce “Bakkal Amca”dır. Ayrıca küçük çapta bir muhtardır, bir emniyet görevlisidir, bir aile dostudur. Yukarıdan sallanan sepetlere, ihtiyar kadınlar için ekmek ve gazete koyan, bakkaldır. Süper markete böyle bir şeyin teklif edilmesi düşüncesi bile ne kadar aykırı geliyor! Süper markete anahtar bırakamazsınız komşuya giderken, başınıza gelen bir hastalıktan, bir ayrılıktan, bir yoksulluktan dolayı onunla dertleşirsiniz de süper marketle dertleşemezsiniz. Paranız yoksa “veresiye defteri”ne yazdırırsınız ama süper marketin veresiye defteri yoktur. Bakkal sizden faiz almaz; sizi sıkıştırmaz, çok hamiyetlileri yoksul düşmüş komşusunun çocuklarına parasız şeker, lokum verir, hatta ekmek verir, peynir, zeytin verir, katık edip yesinler diye. Bakkal sözün kısası, geleneğin bir kurumudur. Bilmem hâlâ devam ediyor mu, tanıdığım bakkalları düşünerek söylüyorum bunu, onlar hâlâ “besmele” ile dükkân açar, “bereket” temennisiyle kapatırlar kepenklerini…

Yabancı sermayenin yapmakta olduğu şey “tekelleşmedir”. Rekabeti önlemedir. Onlarsa aslında devlet tekelleşmesini önlediklerini iddia ederler ama hedefleri tekelleşmedir. Rekabeti canlandırdıklarını iddia ederler ama rekabeti öldürürler…

Bir de şu süper market gerçeğinin “ruhu” var; bizim ruhumuzla taban tabana zıt bir anlayışın ruhudur o. Dostluğa, komşuluğa, iyiliğe, yardımlaşmaya uzak olduğu gibi bizi berbat bir tüketim toplumu olmaya iten hilelerle ayakta durur. Müslüman ruhunun temel taşlarından biri olan israfın haramlığına dair şimdiye kadar öğrendiklerimizin ve uyguladıklarımızın hepsini unutacak bir israf toplumu haline gelmemize sebebiyet verir…”

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Kahraman Bakkal Teyzemiz’ Sömürü sermayesine karşı!.. – 2

Reşat Nuri Erol

resaterol@akevler.org

11.04.2006

III. bin yıla girdiğimiz bu dönemde, sadece bu günlerimizi değil, geleceğimizi de çok yakından ilgilendiren, güzel ülkemiz Türkiye’de ve bütün dünyada büyük bir ‘ekonomik savaş’ vardır...

Nedir bu büyük ekonomik savaş ve nasıl cereyan etmektedir?

Bu savaş, ‘tekelci Amerikan faizli sömürü sermayesi’ ile yüzlerce yılda oluşmuş ‘halk işletmeleri’ arasında cereyan etmekte olan savaştır.

Tekelci sömürü sermayesi ne yapmak istemektedir?  

Öncelikle, bakkalları ve küçük işletmeleri ortadan kaldırmak istemektedir…

Sonra, sıra biraz daha büyükçe olan orta ölçekli işletmelere gelecektir…

Daha sonra da büyük işletmeleri ortadan kaldırmaya çalışacaktır…

*

Sermaye bunu nasıl yapmaktadır?

Dünyadaki ve ülkemizdeki tekel sömürü sermayesi, hatırlattığım üzere, saldırıya geçmiştir. Savaş devam ediyor. Sermaye, sırasıyla ve gücü yettiğince, küçük esnaflarımızı ve özellikle bakkal amcalarımızı veya bakkal teyzelerimizi, sonra orta seviyedeki işletmelerimizi ve en sonunda da -kendisinin ‘yeşil sermaye’, bizim ‘Anadolu Aslanları’ diye isimlendirdiğimiz,- halkın iştirakleri ile oluşturulan büyük ölçekli holdingleri yok etmek istemektedir… Tekel sömürü sermayesi bunu nasıl yapmaktadır?

1) Tekel sömürü sermayesi, önce sektör olarak büyük firmalara tekel oluşturacak kadar kredi açmakta ve tekel oluşturmaktadır. Büyük siparişleri ucuza pazarlamaktadır. Küçük siparişleri çok pahalı satmaktadır. Böylece küçük esnaf, bu arada bakkallar iş yapamaz duruma düşmektedir.

2) Çok ağır vergiler, işletme giderleri ve muhasebe zorluğu gibi yükler nedeniyle küçük işletmeler hayatiyetlerini sürdürememekte, piyasadan çekilerek büyük işletmelere yerlerini terk etmektedir.

3) Küçük esnaf ve ‘bakkallar’, ağır vergi ve sigorta yükü, kayıtları tutma külfeti, muhasip ve hukukçulara ücret verememe nedeniyle ‘kayıt dışı’ çalışmak zorunda kalmakta ve dolayısıyla hesaplar tutulamamakta, ortaklıklar kurulamamakta, gittikçe küçülmekte, zoraki durumda yaşamaktadırlar.

4) Piyasadaki para darlığı nedeniyle halk veresiye çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu zorunluluk ‘bakkalları’ kısmen yaşatmakta ise de, sonunda cari hesap olarak çalışan bir bakkal birkaç müşteriden tahsilât yapamayınca iflas etmekte, yahut fiyatlara zam yaparak bu açıkları kapatmaya çalışmaktadır. Bu durum halkın ödeme gücünü azaltarak giderilmektedir.

*

Bakkal Amcalar nasıl direniyor?

Bütün olumsuzluklara rağmen ‘bakkallar’ ve küçük esnaflar yine de direnmekte ve varlıklarını korumaktadır. Bakkallar ve küçük esnaflar, sömürü sermayesine karşı nasıl direnebilmektedirler?

1) Bakkallar halkla doğrudan ikili ilişkiler kurmakta, onlara sosyal hizmetler de vermektedir.

2) Dağınık olan yerleşim birimlerinde halkımız büyük mağazalara ancak haftada bir gidebilmekte ve günlük ihtiyaçlarını pahalı da olsa bakkal ve küçük esnaftan gidermektedir.

3) Büyük marketler ücret, faiz, kira, işçilik ve sigorta yükü nedeniyle bakkallarla rekabet edememektedir.

4) Ailecek çalışan bakkallar ve küçük işletmeler vergi ve sigorta yükünden kurtulabildikleri gibi, çok düşük gelirlerle yetinebilmektedirler.

Bakkallar ve küçük esnaflar işte yukarıda kısaca hatırlattığımız bu avantajları sayesinde, şimdilik varlıklarını zor da olsa sürdürebilmektedirler.

*

“Bakkallar Birliği Kooperatifi” kurulmalı

Bu ekonomik savaşta küçük esnafın varlığını sürdürebilmesi için tekelci bankaları dengeleyen bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç, kurulacak “Halk İşletmeleri Kooperatifleri”dir. Bakkallar kooperatifleşmeli ve büyük sermayenin saldırıları karşısında kendilerini korumalıdırlar.

“Bakkallar Birliği Kooperatifi” şu hizmetleri yapacaktır:

1) Her türlü evrak kaydı, demirbaş kaydı ile zimmet ve envanter muhasebelerini tutacaktır.

2) İlmî, dinî, meslekî, idarî ve sosyal dayanışma içinde danışmanlık yapacak, teminatlı ehliyetler verecektir.

3) Basın yayın reklâmları, ortak ulaşım ve internet haberleşme hizmetleri.

4) Planlama, bakım, sağlık ve güvenlik hizmetleri.

5) Takip, araştırma, ambar ve kasa hizmetleri.

6) Sözleşme, kontrol, soruşturma ve hakemlik hizmetleri ve genel koordinatörlük hizmeti.

Böylece, bakkallar ve küçük esnaf da büyük işletmelerin bütün avantajlarını elde edecektir. Büyük işletmeleri faizli tekel bankaları desteklemeye devam edecektir. Bakkalları ve küçük esnafları ise dayanışma ve yardımlaşma esasları içinde “Bakkallar Birliği Hizmet Kooperatifleri” destekleyecektir.

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Kahraman Bakkal Amcamız’

Sömürü sermayesine karşı!.. - 3

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

12.04.2006

Kuranda on ev civarında bir topluluk aşiret olarak adlandırılmaktadır. Bugünkü köylerimizin mahalleleri, kentlerimizin apartmanları birer aşiret büyüklüğündedir. Biz bunlara ortak ad olarak ocak diyoruz.

Kurana göre, her ocağın bir başkanı vardır, bir de kadın yardımcısı vardır. Başkan apartmanın (ocağın) güvenliğini sağlar, başkan yardımcısı da temizlik işlerini yürütür. Bugünkü apartmanların yönetici başkanları vardır, bir de temizlik başta olmak üzere birçok hizmetlere bakan kapıcıları vardır.

On civarında ocak birleşip bir köy olur; kentte bir semt olur. Biz her ikisi için ortak ad olarak semti kullanıyoruz. Yani, semt deyince kırda köyü, şehirde mahalleyi anlıyoruz.

Semt, yine Kurana göre iş merkezidir. Bugünkü hayatta yaklaşık olarak bu büyüklükteki bir yerin bir BAKKAL”ı vardır. Bugünkü teşkilâtlanmada semtlerin bir yönetimi yoktur. Bakkallar ile işbirliği yaparak semlerde çok yönlü organizasyonlara gidilebilir. Memleketlerimiz, yani köylerimizdeki bakkal, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ekonomik ve sosyal pek çok hizmetin merkezi olmaya devam etmektedir.

Peki; Memleketteki bakkallarımız böyledir de, şehirlerimizdeki bakkalların halleri nicedir, hiç düşündünüz mü? Soruyu bir de şöyle sorabiliriz: Acaba şehirlerimizdeki bakkallar, aynen memleketlerimizde olduğu gibi çok yönlü, sıcak ve samimi fonksiyonlarını icra ediyorlar mı? Şöyle bir soru da sorulabilir: Bakkallar, aynen memleketlerimizde olduğu gibi şehirlerde de bir yeniden yapılanmaya gidebilirler mi?

Bakkallar günümüzde büyük ve çok yönlü sıkıntıdadırlar. Kapanmak üzeredirler. Binlercesi kapanmıştır. Ama her şeye rağmen hâlâ varlıklarını sürdürmekte, ayakta kalmak için direnmektedirler.

*

Bakkalların sıkıntıları ve çözümler

Bakkalları sıkıntıya sokan âmiller nelerdir? Önce bunlar üzerinde durmamız ve düşünmemiz, ardından çare ve çözümler üretmemiz gerekir.

1- Bakkallar, satacakları malları satın alırken az miktarda aldıkları için pahalı almaktadırlar. Böylece bakkaldaki mallar pahalı olduğu için marketlerle rekabet edememektedirler.

Bunun çare ve çözümü, “Bakkallar Birliği Kooperatifi” kurulması ve toplu satın almayı bu kooperatifin organize etmesidir. Bakkalların sattıkları malların tek elden satın alınıp bakkallara dağıtılması yoluna gidilmelidir. Bakkallar böylece daha ucuza mâl etme imkânı elde edilmiş olur.

2- Bakkallar az mal sattıkları, kira ve adam bulundurma sebeplerinden dolayı masrafları artıyor, masraflar çıkarılamıyor, sonuç olarak sattıklarını pahalı satmak zorunda kalıyorlar.

Buna çare ve çözüm olarak; satılan malları ucuz yaparsak müşteriler artar ve sonuç olarak giderler karşılanır. Bunu gerçekleştirmek için giderleri azaltmak gerekir. Bakkalların kiraları “satıştan ciro”ya çevrilmelidir. Dükkân sahiplerine bu konuyu anlatıp ikna cihetine gidilmelidir. Çalışan insanlar “cirodan pay alarak çalışmalı”, bunun için de çalışan kimseler emekli, öğrenci veya ev hanımı gibi, başlangıçta az gelirle yetinebilen kimseler olmalıdır. Sonra ciro artınca onların gelirleri de zaten otomatikman artar. Muhasebe, avukatlık ve diğer genel hizmetler birlikte yapılmalıdır. Böylece giderler azaltılmalıdır. Bakkallar semtin ihtiyacı olan “ek hizmetler” de yapmalıdırlar. Böylece pahalılık sorununu çözmelidirler.

3- Bakkallar “veresiye satarak” müşteri bulabilmektedirler. Bu “veresiye satış” uygulaması bakkalların zaten küçük olan sermayelerini eritmektedir. Ayrıca, tahsilât zorluğu vardır. Malları pahalı satarak bu sorunu çözmeye çalışıyorlar.

Bunun çare ve çözümü, bakkallar veresiye satışları kaldırmalıdırlar. Ama “mala-mal market” esası kabul edildiği takdirde, ileride nakit veya mal ile ödenmek üzere müşterilere Kooperatifçe kredi tanınabilir. Böylece müşteriler kaybedilmeden peşin satışa dönülür. Kooperatif bu krediyi verebilmek için ya çalıştığı işyerinden teminat alır; işverenin cirosunun bulunduğu senedi alır, yahut evini kooperatife ipotek eder. Ödeyemediği zaman Kooperatif eve ortak olur. Ortak olduğu kadarı ile kira almaya da başlar. Bütün evin değeri kapanınca ev satın alınır. Ev artma ve eksiltmeye göre değil, takdir edilen ilk değeri ile sahibi satın alır veya satılır.

4- Bakkalların en önemli ve en büyük sorunu “sermaye sorunu”dur.

Buna çare ve çözüm olarak, selem sistemi” çalıştırılmak suretiyle sermaye temin edilir. Ay başında, o ay ortalama yapacakları alışveriş paralarını peşin yatıran müşterilere “tenzilat” yapılır ve bu tenzilatın cazibesiyle halk peşin ödemeye başlar, bu zamanla geliştirilir. Bu suretle toplanan paralar toptancılara, onlardan da üreticilere gider. Bu yolla bugünkü “veresiye sistemi”ni “selem sistemi”ne çevirmiş oluruz.

*

Not: Bizler, bu amaçla, Zafer Mahallesi, H. Ziya Uşaklıgil Caddesi, Coşarsu Sokak No 29/2 Yenibosna/ Bahçelievler/ İstanbul adresinde, “S. S. Akevler İstanbul Tüketim Kooperatifi” olarak faaliyete geçmiş bulunmaktayız. Müsait zamanınızda yazıhanemize buyurursanız, bu konularda görüşlerinizden yararlanırız. Kooperatif yazıhanesi her gün saat 23.00’e kadar açıktır. “Akevler MİLAD Market” adı altında uygulama ve denemeler yapmaktayız. Muhasebe ve idare bilgisayar programını kendimiz yazdık; daha da geliştiriyoruz.... Asla diğer marketlerle rekabet gayemiz yoktur. Aksine, marketimizi sizlere kayıt içi çalışan bir uygulamayı göstermek için açtık. “Adil Düzen” sistemimiz sayesinde, sizlerle birlikte ülkemize ve insanlığa daha bin yıl hizmet vereceğiz, inşaallah...

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Kahraman Bakkal Teyzemiz’

Sömürü sermayesine karşı!.. - 4

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

13.04.2006

Üç gündür önemli bir meselemizi anlatmaya ve anlamaya çalışıyoruz. Bugün dördüncü günümüz.

Her şeyden önce, mütevazı ve sevecen halleriyle, ayrıca sırdaş, komşu, emanetçi ve sıkıştığımızda her şeyimizi paylaştığımız daha nice özellikleriyle, mahallemizdeki “Bakkal Amcamız” veya “Bakkal Teyzemiz” varlıklarıyla bizi şenlendirmektedirler. Onlar, bizim olmazsa olmaz vazgeçilmezlerimizdirler. Her şeyden kısabilir, feragat edebilir, vazgeçebiliriz; ama bakkalımızdaki alışverişten asla vazgeçemeyiz…

“Bakkal Amcamız” veya “Bakkal Teyzemiz” biz var olduğumuz sürece, onlar da bizimle varlıklarını sürdüreceklerdir. Onlar, hem kendileri için hem de bizim için tekelci sömürü sermayesine karşı savaş veriyorlar. Bu savaşta onların yanı başında olmalıyız. Ukalalık taslayıp, çözüm önerilerimize devam edelim.

Bakkallar mücadelelerini gerçekleştirmek için neler yapmalıdır?

1) Bakkallar faturasız mal satmaktan kurtarılmalıdır. Bunun için bakkallar, pahalı da olsa faturasız mal satmayacaklardır. Böylece halk mecburen pahalı da olsa faturalı mal almış olacaktır.

2) Bakkallar aldıklarını ve sattıklarını kasadan geçireceklerdir. Tamamını geçirecekler ve akşamüstü kasa kayıtlarını kooperatife vereceklerdir. Bilgisayar eksilen malları belirleyecek ve alınması gereken miktarları bildirecektir. O mallar bakkallar tarafından sipariş verilmiş mallar kabul edilecektir. En ucuz satıcılardan satın alınarak, ertesi gün o mallar bakkallara dağıtılacaktır. Kooperatif yirmi civarında satın alma yapan tüccar ile iş yapacaktır. O gün kim en ucuz teklif getirirse onun malları satın alınmış olacaktır.

3) Ortak Bakkallar için birlikte satın alma yapılacağından, büyük işletmelerin ucuz alma avantajından ortak bakkallar da yararlanacaklardır.

4) Bakkallarımızda “ortak müşteriler” olacak, bunlar aylık giderinin paralarını kooperatife aybaşında yatıracaklardır. Kendilerine istedikleri bakkalda kullanmak üzere tenzilat yapılacaktır. Böylece ‘faizsiz sermaye’ ile ucuz mal alınma imkanı doğacaktır.

5) Bakkallar, bakkalın satamadığı veya bakkalda bulunmayan malların siparişini de verebilecekler, böylece halk bütün malların en ucuzunu ve kalitelisini kooperatif aracılığı ile temin etmiş olacaktır.

*

Bakkal Amcalar neler yapabilir?

Bakkal Amcalar, -biraz daha detaylandırırsak,- ne gibi hizmetler yapabilir?

1- Bakkal Amcalarımız veya Bakkal Teyzelerimiz, ekmek gibi günlük ihtiyaçları bakkallarında bulunduracaklar ve müşterilere para ile değil, Altın-Gram karşılığı satacaklardır. Başlangıçta hem altın-gram, hem para ile satacaklar. Altın-gramla satış miktarı eski satış miktarını bulunca, yalnız altın-gramla satacaklardır. Böylece halk altın-gram ile alışveriş yapmaya alışacaktır. Bakkala konmuş okuma aygıtı parayı da tahsil edecektir. Sadece çift muamele zorunluluğu getirilecektir. Ama aybaşında bir defa muamele görmüş olacaktır. Bakkaldan istediği zaman parayı da çekebilecektir. Ancak bunun için bir gün ile bir hafta kadar beklemek zorunda kalabilir.

2- Bakkallarda internetli bilgisayar programları olacak, halk istediği zaman bilgisayarda istediği malı görebilecek, fiyatlarını öğrenebilecektir. Bu suretle seçtiği her çeşit malı sipariş alabilecektir. Haftanın belli gününde o mal götürülüp bakkala teslim edilecektir. Böylece bakkal yalnız dükkânında bulundurduğu malı satmayacak, aynı zamanda kooperatifinin bilgisayarındaki malları da satacaktır.

3- Bakkal Amcalarımız veya Bakkal Teyzelerimiz, semt apartmanlarının kapıcıları ile koordineli bir hizmet organizasyonuna gireceklerdir. Kapıcılar evlere bakkal hizmetleri verecektir. Bu hizmetlerinden dolayı müşterilere hiçbir yük yüklemeden istediği malı aldırabilecektir. Güvenliğin sağlanması için evlere kooperatifçe mühürlenmiş koçan verilecektir. Teslim aldığı miktarı yazıp kapıcıya verecek, kapıcı da onu bakkala verecektir. Böylece hizmet evlere kadar götürülecektir.

4- Bakkallarımız yalnız mal değil, müşterilerin diğer genel hizmetlerden bir sorunu olan varsa, onları da karşılayacaklardır. Mesela, avukata, doktora, muhasibe veya herhangi bir diğer hizmet sektörüne ihtiyacı olanlar varsa, şikâyetlerini önce bakkala bildirecek, bakkal kooperatif merkezine danışacaktır. Kooperatif sadece danışman doktor, muhasip, avukat, öğretmen ve diğerlerini çalıştıracaktır. Bunlar mesleklerini icra etmeyecekler; konularına göre hastanın hangi doktora gideceğini, hangi konunun hangi avukata gitmesi gerektiğini tavsiye edeceklerdir. Müşterilerin masraflarının makul sınırlar içinde olmasını denetleyeceklerdir…

*

Afet Ilgaz Hanımefendinin, “Kahraman Bakkal ve Süper Market” makalesindeki son bölüm ile yazımı sonlandırıyorum: “Esnaf ve sanatkârlar yasası hazırlanırken “Türkiye gerçeklerinin gözden uzak tutulmaması” gibi bir dileğim var. Çünkü Türkiye’nin her tarafındaki şehirlerde, sokak içlerinde, genelde küçük bir evin alttaki odalarından bozularak oluşturulmuş bir bakkal dükkânına ve bir bakkal amcaya, hatta bir bakkal teyzeye ihtiyaç duyulacaktır. Onların mahalleliye verdikleri güvenli “imaja”! Onların bir dost ve komşuluk tarafı olduğu gerçeği ise, bütün Türkiye baştan aşağıya süper marketlerle de dolsa, kendini hep hatırlatacaktır, bu ihtiyaç kendini hep hissettirecektir. Sosyal dokuyu sağlam tutan bağlardan biridir onlar.” (Millî Gazete, 7 Kasım 2005)

 

 

***

 

 

 

 

 

Zonguldak… Ankara… Bursa…  

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

18.04.2006

Bu sene leyleği havada gördük ve gezmeye başladık!..

Bir ay kadar önce, sabah vakti Ali Haydar Haksal ve Hasan Durmuş ile günlük çalışma mekânımıza doğru yol alırken, İstanbul Çamlıca civarında semaya göz attığımda, büyük bir kuş sürüsü gördüm... Yaklaştıkça, bunların leylek sürüsü olduğunu anladık... Ben hemen fırsatı değerlendirip espriyi patlattım; “Dostlar, leylekleri havada gördük, bu sene bol seyahat var!..”

O gün yaptığım espriyi unuttuktan iki-üç hafta sonra, dostlara vâsıl olmak için yollara koyulduk…

Önce Zonguldak… Sonra Ankara… Ardından Bursa

Siz benim ‘gezmeye başladık’ deyişime bakmayın. Dava kardeşlerimizin hayat sürdüğü şehirlere ulaşıncaya kadar yüzlerce kilometre kat ettik ama, o yolları aşmamızın tek gayesi vardı, dostlara vâsıl olmak

*

Önce Zonguldak…

“Önce Zonguldak” dedim ya; Genel Müdürümüz Yılmaz Bayat, Müdürlerimiz Hasan Durmuş ve Selami Çalışkan ile oradaydık… Yollarda kimi yerlerde durup görüşmeler yaptık, fotoğraflar çektik…

Zonguldak maceralarımızı gazetemizde haber, yorum, Selami Çalışkan’ın izlenimleri ve Hasan Durmuş’un fotoğrafları ile takip ettiniz… Görülenler, konuşulanlar, yapılanlar ve yaşananlar, gazetemizde yazılanlara göre öylesine az ki… Ama, ne çare ki, her şeyi yazarak ve fotoğraflayarak aktarmak mümkün olmuyor, bizzat gidip görmek ve yaşamak gerekiyor…

Seyahatteki asıl gaye ve hedefimiz, elbette Saadet Partisi Zonguldak Merkez İlçe Başkanlığı’nın organize ettiği “Medya ve Siyaset” konulu konferansta konuşmaktı. Başta Yılmaz Bayat, Zonguldak eski Milletvekilimiz Necmettin Aydın, bendeniz, diğer dostlar, konferans süresince dinleyenlerle çok güzel ve önemli şeyleri paylaştık… Yılmaz Başkan, sinevizyon destekli, genel olarak Medya ve özel olarak Millî Gazete üzerinde doyurucu bir konuşma yaptı… Ben de genel siyaset, ekonomik konular, Zonguldak’ın meseleleri ve sorulan sorulara cevaplar üzerinde durdum…

*

Ankara ve ‘Kurtuluş Hamlesi’

Zonguldak’tan sonra, aynı araç ile Ankara yollarına düştük…

Zonguldak ekibine ilaveten arabamızda ayrıca Süleyman Akdemir, -rahatsızlığı sebebiyle Zonguldak seyahatine katılamayan- Ali Haydar Haksal ve Millî Gazete İdari ve Mali İşler Koordinatörü Nizamettin Özcan da vardı. Ankara’ya kadar keyifli bir yolculuk yaptık... Ankara’da Saadet Partisi 2. Olağan Kongresi için, içi ve dışı mahşeri bir kalabalık tarafından adeta işgal edilen büyük kapalı salon ve çevresine vardığımızda, derhal ‘delege kartlarımızı’ aldık ve kongre havasına girdik…

Bu yılkı büyük kongrenin ana sloganı “Kurtuluş Hamlesi” oldu. Gerçekten de son derece isabetli bir tesbit. Çünkü, ülkemiz maalesef içten ve dıştan tam bir işgal altında. Acı olan şey, güya ‘bir zamanlar bu yollarda beraber yürüdüğümüz’[?!?] arkadaşlarımızın, şimdilerde işgalcilere bizzat yardakçılık veya yamaklık yapmaları. Allah, bu ‘Kurtuluş Hamlesi’ vesilesiyle, -Erbakan Hocamızın tesbitiyle söylüyorum,- ‘hidayeti kararanlara’ nasuh tevbeler ihsan etsin ve yeniden hayırlı hidayetler versin…

“Adil Düzen” sloganını arayıp da her ne kadar göremediysem de, seçilen bütün sloganlar tek kelimeyle harikaydı. Tekrar hatırlayalım ve bir dahaki kongremize kadar dikkatle üzerinde durarak çalışıp gereğini yapalım: -Yaşanabilir bir Türkiye.. Yeniden büyük Türkiye.. Yeni bir dünya!.. -Önce ahlâk ve maneviyat… -Uydu değil, lider ülke Türkiye!.. -Millî, güçlü, süratli, yaygın kalkınma!.. Zilletten izzete, sefaletten saadete!.. -Afganistan-Irak… Sonunda sıra sana gelecek!.. -Açlığa, işsizliğe, borca ve inanç tahribatına hayır!.. -Kıbrıs’ı kim aldı?.. Kim verdi?..

“Kıbrıs” bir sembol… “Kıbrıs” meselelerimizin çözüme kavuşturulması gereken şifresi… Hani, daha baştan “Kurtuluş Hamlesi” dedik ya; “Kıbrıs” demek, aynı zamanda Kudüs, Kerkük, Keşmir, Karabağ, Kırım, Kosova ve Bosna demektir… Askerliğini Kıbrıs’ta yedek subay olarak yapmış bir Kosovalı ve Bosnalı dava kardeşiniz olarak diyorum ki; Türkiye içten ve dıştan, Kıbrıs’tan Kudüs’e, Kosova’dan Bosna’ya, her yer çok yönlü işgal altında… Sadece Türkiye değil, bütün dünya sömürü sermayesinin ve emperyalizmin zalim işgali altında… Türkiye ve dünya, Millî Görüşçülerin “Kurtuluş Hamlesi” başlatmasını bekliyordu… O hamle 9 Nisan 2006 günü Ankara’dan başladı… Önce Allah’a, sonra Erbakan Hocamıza söz verdik, yemin ettik; mücadelemiz mübarek olsun…

*

Bursa “Adil Düzen” Konferansı…

Zonguldak ve Ankara’dan hemen sonra, 11 Nisan Salı günü Bursa’daydım… Saadet Partisi Bursa İl Gençlik Kolları, haftalardır “Salı Konferansları” düzenliyor; 19’uncusuna da biz katıldık… Üstadım Süleyman Karagülle ve Süleyman Akdemir ile “Adil Düzen” üzere görüştük, konuştuk, halleştik, karşılıklı tartışıp dertleştik ve sonunda candan bir şekilde kucaklaştık… Ankara’da iki gün önce başlayan “Kurtuluş Hamlesi” hiç duraklamadan Bursa’da da devam etti; Allah’ın izniyle kıyamete kadar da devam edecektir…

Bütün Zonguldaklı, Ankaralı, Bursalı, Türkiyeli dostlara selâm, sevgi, salât, duâ, duâ…

 

 

***

 

 

 

 

 

Zonguldak’a sahip çıkmak… - 1

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

19.04.2006

Zonguldak, çok önemli ve ‘stratejik’ bir şehrimiz. Zonguldak aynı zamanda, çözüm bekleyen sorunları ile ‘sembol’ şehrimiz… Cumhuriyet döneminde ve ondan öncesinde, “Kara Elmas Kömür Diyarı” olması sebebiyle, bu stratejik ve sembol olma özelliğini hiç yitirmedi, aksine her geçen gün daha da artırdı…

Sadece Zonguldak değil; Ereğli ve Karabük başta olmak üzere, her yer bizi yani Millî Görüşçüleri bekliyor… Çünkü, “Emperyalist Sömürü Sermayesi” acımasız ve doyumsuz bir şekilde, Zonguldak, Ereğli, Karabük başta olmak üzere, ülkemizin yani halkımızın bütün maddî ve manevî değerlerine karşı, “ÖZELLEŞTİRME maskesi altında, tam bir taarruza geçmiş bulunuyor…

Biz, ‘çare ve çözüm’ olarak her ne kadar “ÖZELLEŞTİRME” değil, ÖZERKLEŞTİRME diye haykırsak da, şimdilik dinleyen yok!.. Dinleyen yok ama; öyle yağma da yok!.. Milletimizin malını, garip gurabanın hakkını, tüyü bitmemiş yetimlerin varlıklarını sömürü sermayesine peşkeş çektirmeyeceğiz… Sonuna kadar hakikatleri ve elbette ‘alternatif çözümleri’ hep haykırmaya devam edeceğiz…

“Kara Elmas Diyarı Zonguldak” ve civarı, Ereğli ve Karabük başta olmak üzere ülkemizin en nadide değerleri, birilerinin sömürü iştahını kabartırken, ‘gömleksiz’ bir diğerleri de peşkeş hizmetinde kuyruğa girmiş durumda… Bekliyor ve dikkatle takip ediyoruz… Bakalım nerede duracaklar?..

Aşağıda sunacağım görüşlerimin bir kısmını Zonguldak’taki “Medya ve Siyaset” konulu konferansta, Zonguldaklı kardeşlerime arz etmiştim… Bundan sonrasında ve bu kısa girizgâhtan sonra, meseleyi en derin ve geniş boyutlarıyla ele almaya çalışacağız, inşaallah…

*

Artık kır-kentlere gideceğiz…

İnsanlık tarihinde iki defa büyük uygarlık dönemi oluşmuştur.

Birincisi, insanların “çobanlık dönemi”nden “büyük sulama ile tarım dönemi”ne geçmeye başlandığı tarih olan “Hazreti Nuh Peygamber” dönemidir. Kentleşme yani şehirleşme bu dönemde başlamış, ancak 20. yüzyılın sonunda “sanayi dönemi”ne geçmekle tamamlanmıştır.

Şimdi, yaşadığımız çağda “ikinci büyük uygarlık dönemi”ne girmiş bulunuyoruz. “Tarım Dönemi”nden “Sanayi Dönemi”ne geçiş diyebileceğimiz büyük bir sosyal evrim yaşıyoruz…

Sanayi döneminin özelliği olarak artık kimse kendi ürettiğini tüketmiyor, herkes ürettiğini satıyor… Ürettiklerinden elde ettiği para karşılığında başkalarının mallarını satın alıyor ve tüketiyor...

Kentleşmede halk kırdan kente taşınıyor... Yukarıda, bugünkü yazımın hemen başlangıcında izah ettiğim üzere, “Zonguldak” işte bu yönüyle ‘sembol’ ve aynı derecede ‘stratejik’ bir şehrimiz…

İlim ve akıl için yol birdir; meseleyi ilim ve akıl ile ele alıp çare ve çözümler üreteceğiz...

Ne diyorduk? İnsanlar köylerden kentlere doğru gidiyorlardı… Oysa, bundan sonra insanlar artık kentlere taşınmayacak, kırlar kentleşecektir. Kentlerin bütün imkânları kırlara taşınacaktır. Tekel büyük sanayi işletmelerinin hükümran olduğu kentler yerine, dağınık kırsal kentler oluşacaktır.

Halk bu kır-kentlerde bir taraftan tarım yaparken, aynı zamanda diğer artan vakitlerini sanayi üretiminde geçirecektir. Kent halkının da buralarda yani bu ‘kır-kentlerde’ dinlenme yerleri olacak, gündüz kentlerde çalışacak olan insanlar, geceleri buralara gidecektir.

Mesela, yakın bir gelecekte, ‘helikopter toplu taşımacılığı’ sayesinde İstanbul halkı da kent dışına çıkma imkanını bulacak ve Zonguldak gibi yerlere bile günübirlik gidebilecektir…

*

Zonguldak İstanbul’a muhtaç; İstanbul Zonguldak’a…

Mekke insanlık bedeninin yani bütün dünyanın beyni olarak kabul edilirse, İstanbul da bu insanın kalbi olacaktır. Dünyanın bütün kan damarları burada yani İstanbul’da toplanacak ve yine buradan bütün insanlığa dağılacaktır. Çünkü İstanbul doğu-batı arasında tam ortadadır. Eski dünyanın güney-kuzey karalarının da tam ortasındadır. İstanbul ayrıca dünya kara, hava ve deniz yollarının kesiştiği yerdir.

Bunun anlamı şudur. İstanbul bugün doğuya doğru Sakarya/Adapazarı’na kadar, batıya doğru Tekirdağ’a kadar genişlemiştir. Artık Düzce, Zonguldak, Bursa, Balıkesir, Edirne ve Çanakkale ile doğrudan komşu gibidir. Bu son vilayetlerimizi özellikle andım; çünkü ‘yarın’ denebilecek kadar yakın bir gelecekte, İstanbul’un bu çevre illerine ihtiyacı olacak; dolayısıyla bu illerimizin de İstanbul’a ihtiyacı olacaktır. Yani; İstanbul’un gerek ‘ikmal’ gerekse ‘savunma’ bakımından komşu illere ihtiyacı vardır.

İstanbul kendisine her zaman ve her türlü şartlarda gerekli olan enerji kaynaklarını elde tutmalıdır. Bugünkü uygulamada interkonekte elektrik şebekesi ile İstanbul beslenmektedir. Atılacak birkaç bomba sonunda İstanbul elektrik açısından felç olur, hayat durur…

İstanbul’un kömür ile işleyen yedek santralleri olmalıdır; petrolle değil, kömürle işleyen yedek santralleri olmalıdır... Evet, evet, kömürle diyorum, çünkü petrol tanklarına atılacak birkaç bomba onları berhava eder, İstanbul’u da yakıp yıkar. Elbette “kömür” deyince de, her Türk vatandaşının aklına tabii olarak “Kara Elmas Diyarı” bir şehir gelir: Zonguldak

 

 

***

 

 

 

 

 

Zonguldak’a sahip çıkmak… - 2

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.04.2006

İstanbul rahat ve huzur içinde yaşamak istiyorsa, Zonguldak’a sahip çıkmalıdır…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bütün İstanbul belediyeleri ile yoğun ve programlı bir işbirliğine girerek İstanbulluları organize etmeli, özelleştirmede -daha sonra “ÖZERKLEŞTİRMEK” üzere- Zonguldak kömür ocaklarını satın almalıdır...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, aynı zamanda Erdemir ve Karabük tesislerini satın almalıdır…

Böylece, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, mega İstanbul’u güven altına almalıdır...

Tekrar, dikkatle ve vurgulayarak hatırlatıyorum ki:

Savaşı, savaşta üretim yapıp yaşayabilen devletler kazanır...

Şu anda, sömürü sermayesi büyük bir sömürü hamlesindedir…

Bu sömürü hamlesine karşı “Kurtuluş Hamlesi” gerekmektedir…

Birinci Ordu da, İstanbul’dan bütün bu çalışmaları desteklemelidir...

*

Zonguldak’a nasıl sahip çıkılır?

Şimdi, Zonguldak ve dolayısıyla İstanbul için “Kurtuluş Hamlesi” diyebileceğimiz, ‘çare ve çözüm reçetemizi’ gereği yapılmak üzere -dün olduğu gibi bugün de- ilgililerin dikkatlerine sunuyorum:

1- “Zonguldak Kömür İşletmeleri”nin üretim kapasitesi yavaşlatılabilir, ama bütün işçileri ve makineleri her an en üst seviyede üretim yapacak şekilde hazır bulundurulur...

2- Evet; tekrar ediyorum, gerektiğinde tam kapasite ile faaliyete geçirilecek şekilde, Zonguldak Kömür İşletmeleri ve her şey yani her türlü yan tesisler hazır tutulur…

3- Bunu sağlamak için de İstanbul esnafı ve tüccarı Zonguldak Kömür İşletmeleri’nin işçilerini orada tutar. Bunun mekanizması kurulur. Zonguldak Kömür İşletmeleri rölantide işletmeye devam eder…

4- Zonguldaklı işçiler haftanın bir gününde nöbetleşe üretim yaparlar. Tesisler işler halde tutulur. Kömür işçileri diğer günlerde diğer işlerde ama yine orada yani Zonguldak’ta istihdam edilir.

Zonguldak bir yan sanayi kenti hâline getirilir. Halk geçimlik gelirlerini bu yan sanayiden sağlar. Gerektiğinde ise bu yan sanayi yavaşlatılır, kömür üretimi artırılır.

Böylece, kriz zamanlarında İstanbul enerjisiz kalmaz, Türkiye de kömürsüz kalmaz...

*

Zalimlerden korkanlar, zulme esir olurlar...

İstanbul Sanayi [İSO] ve Ticaret Odaları [İTO] bu işe el atmalıdırlar... Biz, “Akevler Adil Düzen Ekibi” olarak, kendilerine gerekli olan her türlü proje ve sözleşmeleri hazırlama yardımlarını yapmaya hazırız…

TÜSİAD, MÜSİAD ve ASKON başta olmak üzere, bütün ekonomi dernek ve kuruluşları da, birbirlerine caka satacaklarına, hükümetlere güya ve sözde akıl vereceklerine; artık akıllarını başlarına toplayıp bu işlere el atmalıdırlar…

PARTİLERİMİZ de, ülkemizin en organize ve geniş tabanlı ‘halk kuruluşları’ olmaları hasebiyle, bu işleri organzeyi kendilerine görev yapabilirler…

Açıkça ifade ediyorum ki; bir ulusal televizyon bu projeyi benimsesin, bizimle işbirliği yapsın, yukarıda adını andığım kuruluşlara gerek kalmadan da İstanbul halkı bu işi yapar...

Batı sömürü sermayesi ile oluşan televizyonlardan bu işi bekleyemeyiz...

Ama; TV5 başta olmak üzere, Samanyolu, Meltem, Kanal 7 ve TGRT neredeler?!.

Bunları 28 Şubat morfininden uyandıracak bir dürtü yok mudur?.. O zamanki derin güçlerin talimatlarını hâlâ sürdürüyor ve bizimle temas etmiyorlar... Oysa, o zamanki güçler, CIA emrinde hükümetler deviriyordu; şimdi ise ordunun emrinde hükümetleri yaşatıyor... Artık neden ve kimden korkuyorlar?!.

Allah’tan, evet sadece Allah’tan korksunlar...

Zalimlerden korkanlar, zulme esir olurlar...

Bu ulusal televizyonları bir tarafa bıraktım; yine İstanbul yerel televizyonlarından biri çıksın ve bizimle işbirliği yapsın… İstanbul esnafı ve çevreleri, -TÜSİAD dışındakiler- bizimle beraber olmaya hazırdır…

*

Gelin, Zonguldak ve çevresini İstanbul’un yan sanayi kenti yapalım...

Biz size bilgilerimizi aktaralım, yapılması gerekenleri siz yapın...

Bunun karşılığında ekmek parasını bile istemiyoruz...

Biz, her şeyi sadece halkımız ve Allah için yaparız...

Sömürücü kapitalistleri rahatsız eden de işte budur. Çünkü onlar bizim gibi sadece Allah rızası için iş yapanlara düşmandırlar. Onlar kendileri gibi sadece çıkarcı olanları isterler.

Ama biz sadece Allah için varız ve Allah rızası yani halk için çalışmaya devam edeceğiz...

 

Not: Geçen haftaki “Kahraman Bakkal Amcamız/Teyzemiz, sömürü sermayesine karşı - 1,2,3,4” yazılarımdan dolayı, Ankara’dan bizzat telefonlarla arayan ESDER Genel Başkanımız ile Bakkallar Federasyonu Başkanı Bendevi Palandöken başta olmak üzere, pek çok kimseden telefon, teşekkür, takdir ve tebrikler aldım... Aynen, ben de teşekkür ederim ama; yazdıklarımın gereği yapılırsa iyi olur…

 

 

***

 

 

 

 

 

Bursa; âh Bursa!.. - 1

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

25.04.2006

Bu sene, baharla birlikte hareketlendik ve gezmeye başladık… Geçen hafta, bu gezip görme, konuşup anlatma, dava kardeşlerimizle buluşup dertleşme ve -en önemlisi- gittiğimiz yerlerdeki meselelere, ‘tesbit-teşhis-tedavi’ temel prensibimize dayanarak, ‘çözüm önerileri sunma’ anlayışımızı aynen sürdürdük…

Zonguldak ve Ankara’dan sonraki durağımız Bursa oldu…

Bursa, sadece Marmara ve Türkiye’nin değil, Asya ve Avrupa’nın, hattâ rahatlıkla diyebiliriz ki, dünyanın en önemli şehirlerinden biri… Birkaç yüzyıllık yakın tarihimize baktığımızda, Söğüt’te başlayan ‘Büyük Osmanlı Yürüyüşümüz’, bilindiği üzere, Bursa’dan sonra hep hamle üstüne hamle yapmış…

Bursa, ecdadım açısından bakıldığında, benim geçmişimin ve genlerimin derinliklerinde de çok çok özel bir yere sahiptir. Bunu anlatmam biraz zor, ama birkaç cümle ile bir şeyler karalamayı deneyeceğim…

Büyük amcalarımdan çocukluğumda dinlediğimi hatırlıyorum. Biz, bir zamanlar ‘bin atlı şanlı akıncılar’ olarak batıya, hep batıya, Doğu Avrupa’ya, Balkanlar’a, yani Kosova ve Bosna’ya doğru at koşturmaya Bursa’dan başlamışız… Hikmeti İlâhi, bunun böyle olduğunu bana anlatan, Kosova’dan Türkiye’ye birlikte hicret ettiğimiz Büyük Hamdi Amcam [Allah’ın rahmeti üzerine olsun], şimdi işte bu yörede, yani bizim sülale olarak bilebildiğimiz en eski memleketimiz Bursa civarında medfun bulunuyor…

İlk defa yazıyorum; işte bu yüzden, bir “Osmanlı Evlâd-ı Fatihan”ı olarak Bursa’nın benim gönlümde apayrı bir yeri zaten vardı; ölünceye kadar da hep varolmaya devam edecektir… Evet; “Ben ezelden beri Bursalıyım.” Daha fazla yazmak içimden gelmiyor, ama; “Ben Bursa’yım, Bursa da ben…”

Bu kadarcık gönül ve memleket muhabbeti yeter! Biz yine dünden bugünlere gelip günümüz gerçeklerine bakalım; acep günümüz Bursa’sı nasıldır, nicedir, ne âlemdedir…

*

Sonuç; AKP büyük bir serap!..

Türkiye 1940’lardan sonra ‘demokrasi’ yolunda adımlar atmaya başlamış, CHP iktidardan giderse Türk halkının çilesi bitecek zannetmiştik. 1960’lara geldiğimizde gördük ki, meğer biz bir serabın peşinde koşmuşuz!.. Çilemiz daha da artmış, eksilmemiştir… Ondan sonra “Millî Görüş” bayrağını açtık ve bütün Türkiye’de dalgalandırmaya başladık. 1970’lerin daha başlarında, İzmir’den hareketle sadece bütün Ege illerinin “Millî Görüş Teşkilatları”nı kurarken, Balıkesir ve Bursa’ya kadar uzandığımızı çok iyi hatırlıyorum… Kırk senelik uzun Millî Görüş yürüyüşünün bugünlerdeki durağında, ‘bir zamanlar bu yollarda beraber yürüdüğümüzü’ ve ‘Millî Görüş gömleğini çıkarttıklarını’ iddia eden birileri, anayasa ekseriyeti ile iktidar oldular ama; işte, hep beraber yaşayıp görüyoruz… Sonuç: yine büyük bir serap!..

Bu kırk yıllık yürüyüşte koşmayı öğrendik, dinçleştik, güç kazandık. Bu bakımdan Rabbimize şükürler olsun. Biz, her şeye rağmen yaptıklarımızdan pişman değiliz. Ama vardığımız yer şimdilik tam bir serap, ‘AKP serabı’ olmuştur…

Bunları neden ve niçin yazıyorum?

Geçen günlerde, Saadet Partisi Bursa İl Gençlik Teşkilatı’nın daveti üzerine, Üstadım Süleyman Karagülle ve dava arkadaşım Bursalı Süleyman Akdemir ile Adil Düzen üzere konferans verdik Bursa’ya gittiğimde, her ne hikmetse “Bursa Belediye Başkanı”nın “AKP’li” olduğunu hatırladım. Konuşma yaptığımız 500 kişilik salonda sadece 100 kişi vardı. Bursa’ya onlarla konuşmaya gitmiştik ama “Bursa ekabiri”ni aramızda göremedik!.. Kırk senelik bir çaba sonunda ‘anayasa ekseriyeti’ ile güya iktidar olduk ama; ‘bu garibanlığımızın sebebi nedir?’ diye düşündüm, düşündüm; hâlâ düşünüyorum… Çünkü, bu yollarda beraber yolculuk yaptığımız arkadaşlar Adil Düzeni öğrenmediler. Mesela, bugünkü Bursa Belediye Başkanı şayet “Adil Düzen”i öğrenseydi, şimdi neler yapardı diye düşündüm…

*

Bursa’yı büyük tehlikeler bekliyor…

“Millî Görüşçü Adil Düzen Çalışanları”na ibret olsun diye kısaca anlatayım:

Sibirya Ormanları’ndan esip gelen bol oksijenli temiz hava Karadeniz’i yalayarak İstanbul Boğazı’ndan girer ve bütün Marmara’ya yayılır... Sakarya’dan da girerek Anadolu’nun içlerine kadar sokulur… Marmara’ya gelen temiz hava, Susurluk Irmağı’nın bir kolu olan Nilüfer Çayı’nın iki kolu ile Uludağ’ın eteklerine yükselir. Sakarya’nın bir kolu olan Göksu da Uludağ’ın doğusuna kadar o bol oksijenli rüzgârları getirir...

2543 metre yüksekliğinde olan Uludağ, Akdeniz ve Karadeniz karışımı ormanlarla kaplıdır. Ormanlar birer oksijen kaynağıdır. Orman aynı zamanda canlı bir varlık olduğu için ısı ve su kaynağıdır. Ormanlı dağ bir baca görevini görür, böylece çevresini devamlı olarak temiz tutar. Ormanları, havası, bol suları ve karlı tepeleri ile Uludağ, sadece Türkiye’nin değil, belki dünyanın en büyük dinlenme yeridir...

Ne var ki, korkunç tehlikeler önce Uludağ’ı, sonra bütün Bursa’yı bekliyor!..

Bunların neler olduğunu, bu arada elbette çare ve çözümlerini yarın yazacağım, inşaallah…

 

 

***

 

 

 

 

 

Bursa; âh Bursa!.. - 2

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

26.04.2006

Sibirya Ormanları biter de, Karadeniz ve Marmara Denizi kirlenirse, burası yani Bursa Uludağ” kirli hava bacası hâline gelir. Bursa’da üretilen kirli hava buranın çevresini bozar ve zehirli çalılıklara çevirebilir. Sahipsiz ormanlara halk düşman kesilir ve her tarafı yağma ederek yok edebilir...

İnsanlar bir gün böyle bir fırsat yakalayabilirler!..

Doğa, insanların tahrip etmeden yararlanmaları içindir. Siz ondan tahrip etmeksizin yararlanıp da güçlenmezseniz; birileri gelir, sizin yerinize geçer ve tahrip etmeden yararlanırlar…

Adil Düzen Belediye Başkanı” bu tehlikelere karşı tedbir alan belediye başkanıdır. Bursalılar şimdiden gelecek seçimde kazandırmak üzere bir “Adil Düzen Belediye Başkanı”nı bulup hazırlamalıdırlar...

*

“Adil Düzen Belediye Başkanı”

“Adil Düzen Belediye Başkanı”nın Bursa’da neler yapacağını anlatalım:

Uludağ 25 kilometre uzunluğunda ve 10 kilometre genişliğinde bir sahayı kaplamaktadır. Yaklaşık olarak 250 kilometrekare ormanlık sahası vardır. Bu da 250 000 dönüm etmektedir. Her bir dönüme orman içinde birer “Ahşap Villa” yerleştirilebilir. 54 metrekare üzerinde yerleştirilecek “Ahşap villalar” ormana asla zarar vermez. Yollar da sadece “yaya yolu” ve “teleferik” olarak planlanır. Böylece bu dünya harikası yerlere hiçbir tahribat yapılmadan girilir…

Her bir dönümlük villalık alan 50 000 dolar karşılığı kiralanır. Şöyle ki, yerli-yabancı herkes buraya 50 000 dolar vererek kirasız oturabilir. Ayrılmak istediği zaman da 50 000 dolarını alıp gider. Ayrıca, genel olarak sistemimize uymazsa, biz de istediğimiz zaman kendisine 50 000 dolar vererek uzaklaştırabiliriz. Villa ahşaptan ve sökülebilir tipte yapılacaktır. Villasını alıp götürebilir, yahut biz bir Ahşap Evler Bankası kurarak bu villaları satın alır ve satarız...

Böylece “Bursa Belediyesi” bu projeden 12,5 milyar dolar elde eder. Bunun 2,5 milyar dolarını projenin altyapısına harcar ve 10 milyar doları elde etmiş olur…

Bu paranın ne demek olduğunu anlamamız için şöyle bir hatırlatmada bulunalım.

Demokrat Parti on yılda bütün Türkiye’de 30 milyar dolar harcadı ve Türkiye’yi sanayileştirdi. 1997 yılında Refah-Yol Hükümeti 80 milyar dolar borçla ülke yönetimini devraldı. Demek ki, yaklaşık 40 senede 50 milyar dolar daha borç yapılmış ve Türkiye bugünkü hâle gelmiştir. Bu vesileyle, 28 Şubat süreciyle Refah-Yol Hükümeti sonrası bir çığ gibi artan borçları ve ondan sonra ülkeye çakılmayan çivileri de ibretle hatırlamakta yarar var…

Bursa Türkiye’nin ellide biri olarak kabul edilirse, 50 senede Bursa’da harcanan dolar 2 milyar doları bulmaz. İşte bunun en az beş misli para, bir-iki sene içinde Bursa Belediyesi’nin eline geçecek, bu da Bursa’yı en az beş misli daha zenginleştirecektir demektir.

*

Hemen çalışmaya başlayalım…

Akevler” olarak “Bursa Belediyesi”ne öneriyoruz; hemen çalışmaya başlayalım…

Bursa Belediyesi bizimle anlaşma yapsın, yeni seçimlere kadar 10 milyar dolar gelmeye başlayacaktır... Bursa, yeni seçimlere bu proje ile gitsin... Serapta elbette su aramıyoruz. Sadece varsayımlarla hayal kuruyoruz. Bir gün “Adil Düzen” elbette gerçekten iktidar olacaktır. Peki, varsayalım ki bu hayalimiz gerçekleşti.

Bursa Belediyesi bu para ile ne yapacaktır?

1- Hava kirliliği oluşturan Bursa’daki sanayi ile baca atıkları gazlarını toplayacak ve Uludağ’ın bir yerinde büyük bir arıtma tesisi kurarak yükseklere temiz hava olarak salacaktır. Bu tesis, sobanın evi havalandırdığı gibi Bursa’yı havalandıracaktır.

2- Sanayi, tuvalet ve atık sularını toplayarak deniz kıyısında -hem de Karadeniz kıyısında- arıtacak ve bir büyük boru ile Karadeniz’in derinliklerine arıtılmış olarak salacaktır.

3- Katı artıklar, atıklar ile yakıt, gübre, ham madde ve benzerlerini çöp sanayisinde değerlendirdikten sonra, diğer maddeleri derin çukurlara gömecektir. Hepsinin analizini yapıp depolamış olacak, ileride teknoloji geliştiği zaman onları çıkarıp yararlanabilirler...

4- En önemlisi, Bursa’da yapılan tarım ve yaşamdaki canlı kirlenmesi önlenmelidir. Suni gübre ve ilaçlar kullanılmamalıdır. Uludağ ormanlarındaki bitkilerin yapraklarından, otlarından ve oralarda yaşayan hayvanlardan yararlanılarak doğal gübre üretilmelidir. Buralarda hayvancılık yapılmalıdır. Bitkilerden yararlanılarak doğal ilaç sanayii geliştirilmelidir...

Bizimki de hayal işte! Ne dersiniz, bu hayaller gerçekleşir mi?..

Biz diyoruz ki; “Adil Düzen Belediyesi” bunları yapabilir. Allah elbette verdiği nimetlerin hesabını sorar. Bursalılar! Bir daha serabın peşinde koşmayınız.

Sevgili Bursalıları uyarıyoruz; şimdiden “Adil Düzen Belediye Başkanı”nı hazırlamaya başlayınız...

Bursalı Dostlar! Hepinize sonsuz selâm, sevgi, salât ve dualar, dualar, dualar…

 

 

***

 

 

 

 

 

Bekleyenlerdenim…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

27.04.2006

99- Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi.

O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?

100- Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.

101- De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bakın.” Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.

102- Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş toplumların günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar?

De ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim... [Yûnus Sûresi;10/99-102]

Her günüme Kur’an ile başlayıp, Kur’an ile bitirmeye özel bir özen göstermeye çalışırım. Kendimi bildim bileli, bu hep böyledir. Son zamanlardaki gelişmeler sebebiyle, hüzünlenip bunaldığım bir güne, her zamanki gibi yine ‘Günlük Kur’an Okumaları’ ile başladığımda, yukarıdaki âyetler denk geldi. Okudum, ve;

Haddimi aştığımı anladım... Her şeyin mâlikinin “Allah” olduğunu bir kere daha hatırladım…

Ben, âciz bir kul olarak esbaba tevessül ederek elimden gelen gücümün yettiği gerekenleri yapmalı; ondan sonrasında sabır, şükür, tevekkül ve intizâr yani ‘bekleme’ merhalelerine geçmeliydim…

Sonra; bilgisayarımın başına geçtim ve “Haftalık KUR’AN ve İLİM Seminerleri Tefsir Notları”nı hazırlamaya başladım… Yazdıkça, bugünkü gazete yazımda bu tefsir notlarının hiç olmazsa birkaç paragrafını sizlerle paylaşmam gerektiği duygularına yoğun olarak kapıldım… Aşağıda, -tadımlık da olsa,- birkaç bölüm sunuyorum… [Tamamına, www.akevler.org’a tıklayarak ulaşabilirsiniz.]

*

İsrail oğulları ve dünya

Bugünkü İsrail oğulları çift başlıdırlar. İsrail devleti ve başkanı vardır. Amerika’da 200 kadar sömürü sermayesi patronları vardır, bunlar dünyaya hükmetmektedirler. İşte İsraillilerin ıstırabı ve insanlığa verdikleri zarar da bu çift başlı olmalarındandır. “Adil Düzen” iktidarında bu patronlar faizden vazgeçecekler, İsrail’e taşınacaklar ve orada tek başlı olacaklardır. Onlar bugünkü Amerikan sermayedarlarını temsil etmektedirler. Faizi bırakıp şeriata gelmeyenler, Karun gibi yerin dibine geçeceklerdir…

*

Bugünkü hükümetler bir taraftan kamunun hukukunu korurken, diğer taraftan halkın ihtiyaçlarını da giderecek tedbirleri almaktadırlar. Burada dengeyi kaçırdıkları olmaktadır. Halk tarafı kayınca ‘kapitalizm’ olur, kamu tarafı kayınca ‘sosyalizm’ olur. Oysa, kamu ile halk istekleri arasında denge kurulmalıdır. Bunu kuracak olan da “kuvvetler dengesi”dir. Bucak meclisi ilmî, dinî, meslekî ve siyasî şûraları oluşturur. Şûralar kendilerini temsilci yapan halkla istişare ederek kararlar alırlar. Dinî şûra halkın isteklerini, ilmî şûra bu isteklerin nasıl gerçekleşebileceğini, meslekî/ekonomik şûra bunları kimlerin yapacağını, siyasî şûra hâsılanın bölüşme biçimini belirler. Her şey sistem içinde kurumlar arasında çalışır. Başkan bu kurumlar arasında hakemlik yapar ve birliği sağlar. Yapılacak yeni bir şey varsa, kurumları harekete geçirir. Burada başkandan istenen budur. Bu bir kurumca değil, tüm kurumlarca gerçekleştirilecek bir yeni istektir.

*

Gerek Mezopotamya, gerekse Mısır tarım ülkeleridir. Uygarlık tarıma dayanmaktadır. Fırat ve Dicle’nin üzerinde kurulan barajlarla sulama yapılmaktadır. Nil’in kabarmasından sonra inmesinin ardından bırakılan gübreli ve verimli topraklarda ziraat yapılmaktadır. Yani, halk hayvani besinlerden çok nebati besinlerden geçinmektedir. Zaten insan meyvecil bir varlık olarak yaratılmıştır.

İsrail oğulları, Mısır’dan çıktıktan sonra, Hazreti Musa’ya ‘tarım yapalım’ demekte, çölde tarım yapmayı talep etmektedirler. Bugünkü Yahudi sermayesi de aynı şekilde ‘sanayi üretim sistemi ile tarım yapıp’ insanlığı emrine almak istemektedir. Oysa, tarım arazilerde yapılmaktadır, dağınıktır.

Sanayi tipi işletmelerle tarım yapılamaz. Diğer taraftan, topraklarda yapılan ziraat insan gibi farklıdır, her toprağın kendine özgü özel özellikleri ayrıdır. Merkezî kurallarla tarım yapılamaz. Tarım ‘aile işletmesi’ ile yapılabilir, işçilikle yapılamaz. Genel tarım bilgisi ile değil, özel tarla bilgisi ile tarım yapılabilir.

Bugünkü Amerikan sömürü sermayesi sahibi Yahudiler, çölde susuz tarım yapılmasını talep etmekte ve tarihte Hazreti Musa’dan talep ettiklerine benzer bir serabın peşinden koşmaktadırlar…

*

Bazı besinler vardır ki depolanıp nakledilemez, yerinde tüketilmesi gerekir. Depolanıp nakledilse bile, vasfını değiştirir, tazeliğini kaybeder. Bazı enzimler ve vitaminler ancak yerinde taze taze tüketilirse yararlı olmaktadır. Bu sebeple Hazreti Musa aleyhisselâmın söylediği aslında doğrudur. Kırlarda yiyecek çeşidi azdır, ama besin değeri tamdır ve yüksektir. Dolayısıyla kırlarda yiyecekleri taze taze yediğimizde besinimizi tam olarak alırız. Kentlerde ise besin çeşidi çoktur ama besin değerleri düşüktür. Dolayısıyla kente gidenler her çeşit besini kolay ve bol bulacaklarını sanırlar, oysa kente gittikleri zaman köylerindeki besinleri bulamadıklarını hemen görürler. Köyde doğup büyüyenler kente geldikleri zaman hemen köylerindeki besinleri özlerler…

*

“Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş toplumların günlerinin benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim...” [Yûnus Sûresi;10/102]

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2006 Yazıları
1-2006 Ocak
1099 Okunma
2-2006 Şubat
906 Okunma
3-2006 Mart
965 Okunma
4-2006 Nisan
915 Okunma
5-2006 Mayıs
930 Okunma
6-2006 Haziran
873 Okunma
7-2006 Temmuz
1170 Okunma
8-2006 Ağustos
1094 Okunma
9-2006 Eylül
1071 Okunma
10-2006 Ekim
1003 Okunma
11-2006 Kasım
1086 Okunma
12-2006 Aralık
908 Okunma