MUHAMMET SÛRESİ TEFSİRİ(47.SÛRE)
Süleyman Karagülle
1146 Okunma
16 VE 19.AYETLER

MUHAMMED SÛRESİ TEFSİRİ - 6

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ(16) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْواهُمْ(17) فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ(18) فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ(19)

 

وَمِنْهُمْ

(Va MiNHuM)

“Ve onlardan”

Buradaki “Ve” nereye atıftır?

“KeMen Hüve Halidün Fi’n-Nâr”daki “Men”e atıf olabilir mi?

O zaman bu cümle şöyle tercüme edilir: Cennettekiler ateşte halid kalacak kimse gibi midir? Bir de onlardan yani cehennemde kalacaklardan seni istima’ edenler vardır. Bu takdirde bu cümle yani isim cümlesi isim cümlesine atfedilmiş olur. Mübtedası mahzuf “KeMen” cümlesine atıf yapılmış olmaktadır.

Cehennemde halid olanlar arasında bir de münafıklar vardır.

Kur’an baştan beri mustakim sırat üzerinde olmayanları ikiye ayırmaktadır. Bunlardan birinci grup “mağdubun aleyhim” olanlardır, ikinci grup ise “dâllîn” olanlardır. Bakara Sûresi’nde de bu ayırımı yapmakta, bunlara isim olarak “münafık” adını vermektedir. Bunlar görünürde sizi dinlerler. Ancak sonra anlamadıklarını söylerler, ‘saçma, saçma’ derler ve sizinle istihza ederler. Kur’an bunları da onlardan saymıştır.

Türkiye’de iki grup muhaliflerimiz vardır.

Biri CHP gibi açık muhaliflerimizdir. Bunlar alenen İslâmiyet’e cephe almış, Cumhuriyet kurulduğundan bugüne kadar ısrarla ve alenen şeriata muhalefet etmişlerdir. Onlara göre Tanrı artık dünya işlerine karışmıyor! 1400 sene önce geldi ve gitti; selâmetler ola! Biz şimdi kendi aklımızla veya peşinde koştuğumuz Batılılar sayesinde varlığımızı koruyacağız!

Kimileri diyebilir ki; sen CHP’lilere iftira ediyorsun, onlar şeriata karşı değildirler, yani Allah’ın nizamına karşı değildirler.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yahut Genel Sekreter Önder Sav ‘ben şeriatçıyım’ desin, biz onlardan özür dileyelim.

İkinci grup ise; Demokrat Parti’den beri aynı izi sürdüren partiler vardır. Bunlar İslâmcı görünürler ama onlar da Halk Partisi (CHP) gibidirler, onlar da şeriatçı değildirler. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ne demişti; ‘Ben Milli Görüşçüleri “Adil Düzen”den uzaklaştırdım!’ Zavallı, “Adil Düzen”i kötüleyerek “zalim düzen”le ülkesini kalkındıracağını sanmıştı da şimdi nerededir?

İşte Kur’an bunları bir saymıştır. Şeriatçı olmayan ve dine karşı olan Halk Partisi (CHP) zihniyeti ile şeriatçı olmayan ama dine karşı olmayan Demokrat Parti (DP) zihniyeti arasında hiçbir fark yoktur. Kur’an’a göre bu böyledir.

Biz Halk Partilileri seviyoruz. Onlarla koalisyonlar yaptık.

Demokrat Parti geleneğinde olanları da seviyoruz.

Ama onlara hatırlatıyor ve diyoruz ki: Yolunuz yol değildir. Kâinatı Allah yaratmıştır. Bizi de O yarattı. O’nun düzeni dışında düzen yoktur.

O’nun düzenini biz Kur’an’dan öğreniyoruz.

Siz de müsbet ilimden öğreniyorsunuz.

Kur’an eğer Allah’ın sözü ise, sizin beyniniz de Allah’ın yarattığı ise, sonunda aynı sonuca varacağız demektir. Bize ilmen şeriatın yanlış olduğunu ispat ettiğiniz, hattâ ondan daha iyisini getirdiğiniz takdirde yanınızda olmaya hazırız.

Ama siz ‘başörtüsü yasağı’ gibi ne ilme ne mantığa uymayan dayatmanızla kendi ilminizi de inkâr ediyorsunuz. Bu küfürdür.

Kur’an’a uymadığınız için değil, ilme uymadığınız için siz bu dünyada mağlup olacaksınız, âhirette de cehennemlik olacaksınız.

Bu söz yalnız size değil; aynı zamanda bizden olduğunu iddia eden ama şeriata göre amel etmeyi zül kabul eden, müsbet ilmin verilerine uymayan kimseleredir. Onlar da sizinle beraber olacaklardır. Biz de müsbet ilme cephe alırsak, biz de sizden daha çok cehennem azabına müstahak oluruz.

مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ

(MaN YaSTaMıGu EiLayKa)

“Onlardan seni istima’ edenler vardır.”

Evet, biz ne yapıyoruz?

Resulün yerine geçerek ilmin bize verdiği verileri insanlığa ulaştırmaya çalışıyoruz. Hatalar bizim, doğrular Kur’an’ın. Biz Kur’an’ın söylediklerini müsbet ilimle değerlendiriyoruz. Basit şeyler söylüyoruz.

Örnek olarak diyoruz ki: Bugün para Merkez Bankası’nın bastığı bir kâğıttır. Devlet olarak maliyeti sıfır gibidir. Bunu vatandaşa faizsiz verdiğimizde bize yaptığı işten vergisini öder. Bunun faizi nedir? Parayı az çıkarıyor ki zor bulunsun, sömürü sermayesi faizle para versin ve sömürsün! Yani, sömürü sermayesine halkı sömürten bizzat devletin Merkez Bankası’dır.

Eğer Merkez Bankası yeteri kadar para bassa, halk faizsiz parayı bulabilse, sermaye faizli sömürü parasını kimseye veremez, sömürü biter.

Sadece sömürü bitmez, bütün işletmeler faaliyete geçer ve işsizlik de biter.

Şimdi halk ve üretici sermayeye faiz ödemek zorunda olduğu için üretim yapamıyor. Yapsa, stoktaki malların faizini vermek zorundadır. Bu durum malları gün geçtikçe daha da pahalılaştırıyor.

Pahalılaşan mallar daha sonra hiç satılmıyor.

İcra kapıya dayanıyor…

Hacizler geliyor…

Ve iflaslar…

En sonunda intiharlar…

Şimdi bu açıklamamıza karşı bir fikriniz mi var?

Hayır!

Olsa cevap verirsiniz.

Ama ısrarla yanlışta ve bâtılda direniyorsunuz.

Evet, işte bundan dolayıdır ki cehennemliksiniz. Sadece Kur’an’a karşı geldiğiniz için değil; aynı zamanda ilme karşı geldiğiniz için, öğrenmek ve bilmek istemediğiniz için.

“İslâmiyet’e karşıyız, Kur’an’a karşıyız” diyenlere dediklerimizi; şimdi de “Ben Müslümanın ama şeriatçı değilim!” diyenlere diyor ve şöyle sesleniyoruz:

“-Sen Allah’a inanıyorsun da O’nun şeriatını nasıl reddediyorsun? Nasıl “Adil Düzen”e karşı oluyorsun? Kâinatın nizamına nasıl karşı oluyorsun? Bize diyebilirsin ki; kâinatın nizamı böyle değil, ilim öyle değil. Ama ben ilme karşıyım nasıl diyebilirsin! Şeriat nedir? Şeriat müsbet ilmin verilerine göre düzenlenmiş hukuktur, behey gafil!”

حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ

(XatTAy Eza PaRaCUv MıN GıNDıKa)

“Senin indinden huruc edinceye dek seni istima’ ederler.”

Yukarıda ve burada “Ke” harfi getirilmiştir.

Bu “Ke/sen” kimdir, bu kime hitaptır?

Bu sûre Muhammed Sûresi’dir, Hazreti Muhammed’e hitaptır. Ne var ki Hazreti Muhammed’den sonra onun görevlerini yüklenecek kimseler gelecektir.

Kimdir bunlar?

Nebilerin yerini alacak olan âlimlerdir. Kur’an ilimlerini ve müsbet ilimleri öğrenmiş müçtehitlerdir. Yani sizsiniz; Adil Düzen Çalışanlarıdır; Akevler camiasıdır.

Başka cemaatler yok mudur? Meselâ Bediüzzaman’ın talebeleri yok mudur?

Elbette onlar da bu çalışmaya katkıda bulunuyorlar. Ne var ki Gülen Cemaati Kur’an ve müsbet ilmi sentez eden çalışmaları bırakmış, imanda tarikatın edebiyat çukuruna batmıştır, ilimde de Batı’nın inkarcı gayyasına düşmüştür. Oysa Bediüzzaman’ın yolu, Batı’nın müsbet ilmini İslâm’ın nuru ile yıkadıktan sonra almak, tarikatı da Kur’an’ın elmasları ile ayıklamak suretiyle benimsemektir. Şeriatı namaz kılmaya indirgeyen tarikat ile dini kuru ibadetlere çeviren Batı’nın lâiklik anlayışından uzak bir yol tutulmuştur.

Evet, Gülen cemaatindeki kardeşlerimizi de hakka davet ediyoruz. Artık üniversitelerde eskimiş Batı safsatalarını okutmayın. Artık ışık evlerinizin vakitlerini de Cevşen okutarak öldürtmeyin. Üniversiteleriniz artık safsatadan ayıklanmış müsbet ilmi ve “Adil Düzen”i öğretsin. Işık evleri Risale-i Nurları yorumlayarak okumaya başlasın. Bizim Kur’an Seminerlerini de takip etmeye başlayın.

Hazreti Muhammed “nebi” idi ve “resul” idi. Nebiliği kendisinden sonra gelecek ilim adamlarına bırakmıştır. Yalnız kendisinin değil, bütün nebilerin görevi ilim adamlarına kalmıştır. Vahyin yerini içtihat ve icmalar almıştır.

Resul ise kabile başkanı, bucak başkanıdır. Her bucağın resulü vardır, imamı vardır. O, o bucak için resulün halifesidir. İşte buradaki “Ke” harfi ona hitap etmektedir. Ne var ki taşra bucakları savaşmazlar. İç güvenliği şa’b yani il merkez bucakları sağlarlar. Buradaki “sen” daha çok onlara yani il merkez bucak başkanlarına hitap etmektedir. Bu sûrede asıl muhatap olan kavmin merkez bucağının başkanıdır. Çünkü savaşma yetkisi onlara verilmiştir.

Bununla beraber yukarıda savaş anlatılmış, burada ise iç cihat anlatılmaktadır.

Buradan anlaşılıyor ki, tebliğ görevini nebilerden çok resuller yapacaktır. Yani ilim adamları ilim yapacak, başkan ise ilim adamlarının icma ettikleri hususları halka tebliğ edecekler, halkı ona davet edeceklerdir. Başkan kendi görevini yaparken de kendi içtihadı ile amel edecektir. Başkan toplantılar yapar. Bu toplantı açıktır. Necva (kapalı toplantı) İslâmî değildir. İstişarede yalnız mü’minler söz sahibidir. Mukarrebunlar başkanın çevresindedirler. Ama görüşmeleri herkes dinler. Başkan ‘Ey Nâs’ diye hitap eder. Bugün de böyle yapılmalıdır. Başkanın görüşmeleri televizyonda sürekli olarak yayınlanacaktır. Halk istediği zaman yerinden başkanın meclisini takip edecektir.

Başkan evde geçirdiği istirahat dışındaki bütün zamanlarını mescitte geçirecektir. Bu sohbettir. İcmaları anlatacak, nebilere orada söz verecek ve onların görüşlerini alacaktır. On bin hanelik bir bucakta bu çalışmalar sürüp gidecektir. Burası insanın kalbi gibi olacaktır. Taşra bucakları böyle çalıştıkları gibi il ve ülke merkez bucakları da böyle çalışır.

Burada “İzâ Haracû” denmiştir. Bunun anlamı; başkan sohbetlerini bitirir, ondan sonra herkes dağılır. Başkan da evine gider. “İzâ” gelmiş olması bunu ifade eder. Belli bir huruc vardır. “Hattâ Haracû” denmektedir.

“Semia” işitti demektir. “İstemea” da dinledi demektir. Siz bir şey söylersiniz, o duymuş olur. Bu semiadır. Ama o eğer sorar veya başka bir sebeple kendisi duymak isterse, buna da “istima’” denir. Mescide gelirler, bir şeyler duymak isterler, öğrenmek isterler. Ama beğenmedikleri şeyleri anlamamış olurlar.

قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ

(QAvLUv LilLaÜIyNa EUvTuv elGıLMa)

“Kendilerine ilim verilenlere dediler.”

Burada “kendilerine ilim verilen kimseler” denmektedir. Bu ilim verilenler maruf kimselerdir. Verilen ilim de maruftur. Bunun için “âlimin” denmemiştir. Yine burada ilmin verilmesinden bahsediyor, “Ellezîne Alimu” denmiyor. “Ellezîne Alimu” dense, sadece bir şeyi bilen demektir. Oysa burada ilim verilmiştir. Bir bilgi değil, genel bilgidir. Salât (namaz) için nasıl “ikame” kullanılırsa, burada ilim için “îtâ” kullanılmıştır. Burada âlim olan teker teker kişiler değildir, bir gruba birden ilim verilmiştir. Çünkü verilen ilim bir tanedir, verilenler ise çoktur.

O bir tane ilim nedir?

Şimdi biz yorum yaparken burada ilmin müfret ve marife olmasını esas alarak yorumlayacağız. Başkanın yanından çıktıklarında bu sözleri söylüyorlar. O halde mescitte başkanın dışında bir yer vardır. Burada kendilerine ilim verilenler bulunur. Mescitlerde imamın gelip oturduğu yer olacaktır. İsteyenler o bölüme girip başkanın sohbetine katılacaklardır. Orada mukarrebun olmayanların söz hakkı yoktur. Diğerleri dinlerler ve ayrılırlar. Televizyonla yayınlanan bölüm burası olacaktır. Mescidin dışında imamın bulunduğu yerin hemen önünde nebilerin bulunduğu, yani âlimlerin bulunduğu yer vardır. Orada ilmî tartışmalar olur. Burada başkanlıktaki vakar yoktur. İnsanlar tartışır, karşı fikirler söylerler. Londra’daki Hayd (Hyde) Park gibidir.

Bunları “İzâ” ve “Ellezîne” ile “İlim” kelimelerinden öğreniyoruz.

Hattâ başkan da imamlık bölümünden çıkıp buradaki nebilere katılır. Burada tartışma serbesttir. Başkan böylece istişare etmiş olur. Nasıl namaz kılarken imama tâbi oluyoruz, ayrıldıktan sonra artık nasıl imamlığı bitiyorsa; imam imamlık bölümünden çıktığında artık bir nebidir, yani âlimdir, konuşulanları tartışır.

Madem ki bunlar belli kimselerdir; bunlar kimlerdir?

İşte içtihat burada gerekiyor.

Allah bize belli olduğunu harfi tarifle bildiriyorsa ama kim veya ne olduğu belirtilmiyorsa, bizim onu tarif ve tayin etmemiz gerekir demektir.

-Taşra bucaklarında “ehl-i zikr” olanlar,

-İllerde “fakih” olanlar,

-Ülkede ise “rasih” olanlar “nebi”dir.

Bakınız, yine Kur’an’ın kelimelerini/kavramlarını kullandık.

Bunlar nasıl seçilecektir, kim ‘sen rasihsin, sen fakihsin’ diyecek?

Kur’an nebi ve resullerin kendilerinden gönderildiğini bildirmektedir; “Sizden olan ulu’l-emre itaat edin.” demektedir. O halde “bizden olması” demek onunla mübayaa ettiğimiz kimse olması demektir.

Kur’an biatten de bahsetmektedir. O halde nebiler yani âlimler biat yoluyla oluşacaktır. Medine Sözleşmesi’ndeki gibi biat ile oluşan kabile reisleri nebi olacaktır. İlmî dayanışma ortaklıklarının başkanları nebi görevini göreceklerdir.

İmamın bölümünden çıktıklarında orada bulunan âlimlerle sohbet ederler ve onlarla içeride geçen konuşmaları tartışmaya başlarlar.

Biz burada imama kulak verilmesinden bahsettik, oysa necvanın meşru olmadığını söyledik. Eğer girme serbestse, yani isteyen kapıyı açıp giriyorsa, orası açık demektir. Orada necva yoktur. Kadınlar da yabancı erkeklerle kapalı yerde bulunmazlar. Kapısı kilitli olmayan, isteyen istediği zaman bir yerden izin almadan ve kapı çalmadan girilebiliyorsa, orası açık alandır, yani kamu alanıdır. Orada necva yoktur, halvet yoktur.

Halk ise nebilerin yani âlimlerin bölümü dışında bulunur. Orada da başkanın görüşmelerini takip ederler. Nebiler bölümünde televizyon canlı yayını bulunmaz.

Görülüyor ki, bazı hükümleri biz istihsanla tamamlıyoruz. Bütün müçtehitler böyle yapmışlardır. Köşe başlarına Kur’an’ın âyetlerini dikmişler, aralarını akılla en kısa yoldan olmak üzere kendileri istihsanla koymuşlardır.

İspatsız konan bu hükümler yerine her müçtehit ayrı ayrı çözümler üretir.

İşte mezhepler böyle doğar.

Halk da kendisi için uygun olan müçtehidin içtihatlarına göre amel eder.

مَاذَا قَالَ آنِفًا

(MAv ÜAv QaVLa EAvNıFan)

“Anifen ne kavl etti derler.”

Bu ifadeden anlaşılıyor ki içeride iken nebilerle yani âlimlerle girmişlerdir.

Başkanla görüşmek isteyen önce nebilerden birisi ile görüşecektir. O kişiyi veya kişileri resule (başkana) nebiler (âlimler) götüreceklerdir. Eğer görüşenler heyetse, o zaman nebilerin de birkaç tane olması gerekir anlamı çıkmaktadır. Çünkü içerde olanlara çıktıkları zaman söylemektedir. “Anifen ne dedi” demiş olması, onlar da o söylenenlerden haberdardır demektir.

“Enf” burun demektir. “Biraz önce” anlamına “anif” kullanılır. Burada söylediklerini anlamadıklarını ifade etmektedir. İnsanlara anlattıktan sonra eğer söylediklerini kabul etmek istemezseler, anlamadıkları anlamında ‘ne dedi’ derler.

Biz “Adil Düzen”i anlattığımız zaman çoğu anlamıştır. Çünkü anlaşılmayacak bir şey söylemiyoruz. Hakemler yerine hakimleri savunmanın hiçbir makul tarafı yoktur. Hakemlikte anlaşılmayacak bir şey yoktur. Devletin içinde hukuk birliğini sağlamak için ancak ehliyetli olanların hakem olması şartını getirebiliriz. Hukuk fakültesini bitirmiş, staj yapmış kimseler hakemlik yapabilir diyebiliriz. Ondan sonda bakanlığın atadığı hakimlerden tarafların seçtiği hakemler arasında doğru hükmetmek için ayrıcalık yoktur. Aksini yapmak bakanı tanrı kabul etmedir. Bu şirktir. Oysa hakemleri taraflar seçerlerse yargı bağımsız, tarafsız, etkin ve saygın olacaktır.

Hakim ile hakem arasında bu kadar büyük fark olduğu halde, bunu bir türlü benimsememeleri anlamadıklarından dolayı değildir. Babalarının yaptıklarını taklit etme dışında bir günlerinin olmaması zavallılığıdır.

Bir kimseyi dinlerken önce onun ne söylediğini anlayacaksınız. Kendinizi onun varsayımları içine koyacaksınız. İneğe tapan biri ile tartışırken bilmelisiniz ki, o sizin Kâbe’deki Hacer-i Esved taşını selamlarken taşıdığınız mantığı taşımaktadır. Ona göre Allah ineği ona saygı göstertmemiz için yaratmıştır. Siz onun mantığını esas akacaksınız, varsayımlarını esas alacaksınız.

Peki, bizim Hacer-i Esved ile inek arasında ne fark var?

Hacer-i Esved’e el sürmede bir zarar mevcut değildir. Ama ineklere saygı sokakları pisletiyor. Hacer-i Esved’in faydası vardır. Bütün hacılar aynı taşa el sürerlerse bütün hacılar birbirleri ile tokalaşmış olurlar. Birbirlerine mikroplar aktararak aşı olmuş olur, bağışıklık kazanırlar. Ayrıca bu taş tektir. Tüm insanlar onun etrafında toplanmışlardır. O halde inek tanrı olur mu gibi bir sözle cevab verilemez. İneğe tanrı olduğu için değil, Tanrı onda tecelli ettiği için tapmaktadır.

“Her söze kulak verirler”in anlamı budur.

“O ne demek istiyor!” diyeceksen, yanında diyeceksin diyorlar.

Kendilerine tartışma teklif ettiğimiz kimseler bundan kaçınmakta, ondan sonra gizli gizli “Adil Düzen” aleyhinde bulunmaktadırlar!

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ  

(EuLAvEiKa elLaÜIyNa OaBaGa elLAHu GaLAv QuLUvBıHıM)

“Onlar Allah’ın kalblerine tab’ ettiği kimselerdir.”

Onlar, yani senin yanına gelip dinleyenler, ayrıldıktan sonra ilim sahiplerine ‘demin ne dedi’ diyenler, işte onlar öyle kimseledir ki Allah onların kalplerini tab’ etmiştir.

Burada “Ellezîne” getirilmiştir. Yani bunlar belli kimselerdir.

Bugün “Adil Düzen”i kabul etmeyen, ‘demin ne söyledi’ diyenler kimlerdir?

Evet, korkunçtur, üzücüdür ama CHP’liler tam karşıdırlar.

Buna karşılık Demokrat Partililer karşı değilmiş gibi görünürler ama söylenenleri anlamamakta ısrar etmektedirler.

Asıl üzücü olan “Adil Düzen”i anlamak istemeyen Millî Görüşçülerdir, yani AK Parti ve Saadet Partililerdir.

Bizden kimler ayrıldılar?

Turgut Özal ayrıldı. Gülen Cemaati ayrıldı. Abdüllatif Şener ayrıldı. Numan Kurtulmuş ayrıldı. Şimdi Saadet Partisi’nde olanlar da Akevler’e karşı cephe almış, partiyi toptan dalalete götürmek istemektedirler.

İşte, duydukları halde “Adil Düzen”i kabul etmeyenler bizden olanlardır.

Kalblerin tab’ edilmesi” ne demektir?

Bilgisayarda çalışanlar bilirler, bilgisayar çalışırken birden kilitlenir, artık onun üzerinde bir şey yazamazsınız. Sadece okunan dosya olur.

İnsanın kalbi yani beyni de bir bilgisayardır. Allah çalışmasını durdurur, artık o bir türlü  söylenenleri anlamaz. Buradaki “Allah” kelimesinden âlemlerin rabbi değil de Allah’ın halifesi olan topluluk anlaşılabilir.

Bundan önceki “Allah” kelimesi ile âlemlerin rabbinden bahsetmiştir. Allah insanları dört ırmaklı cennete idhal edecektir deniyordu. Burada bu manâyı vermemiz bunun lafzen iade edilmiş olmasıdır. Arada çok başka kelimeler geçince, ondan da iade etmiş olabilir. Dolayısıyla her iki manâ da doğrudur diyebiliriz.

Bize şimdi burada topluluğun insanların kalplerini mühürlediğini ifade etmiş olur. Topluluk tutucudur, her yeniliğe karşı direnir. Buna da ihtiyaç vardır. Her yeniye evet denirse, o zaman mide zehirlerle dolar. Getirilen yeninin önce bedene uyması gerekir. Sonra da ileri hamle yapmalıdır. Yenilik getirenlerin de yenilik için mücadele vermesi gerekir. Bu mücadeleyi verenler zor iktidar olurlar. Eyyamcılar hemen günün havasına uyar, yenilikleri bozarlar.

İşte, Adil Düzenciler iyi çalışsınlar, getireceklerini iyice anlasınlar diye Allah onların kalblerini mühürlemiştir. Topluluk onlar tarafı olmamaktadır, onlara oy vermemektedir. Bu kalblerin mühürlenmesinin başka sebebi vardır. Sahte Adil Düzenciler ayıklansın diye böyle yapılmıştır.

Millî Görüşçülerden yakın tanıdığım isimler vardı. Adil Düzene alternatif anayasalar ürettiler ama bizimle tartışmadılar. Şimdi bakıyorum, Numan tarafı olmuşlardır. Çok sevdiğim biri vardı. Onların içinde listede adını görmedim, sevindim.

İşte bu ayıklamaların olabilmesi için topluluk gerçek Adil Düzencilere oy vermez, AK Parti’ye verir. AK Parti’ye özenen Saadetçilerden bir grubu ayırıp gönderir. Böylece parti “Adil Düzen”e yaklaşmış olur.

Saadet’te kalan daha çok gidecekler vardır. Erbakan bunlardan ayrılamıyor. Seçimde yüzde birlere düştüğü zaman Erbakan inşaallah uyanır.

Akevler’in Allah rızası için olan yardımını kabul etmeyenler Allah’ın nusretini kabul etmemişlerdir. Başaracaklarını sananlar yanılıyorlar.

Türk ulusu 60 yıldan fazladır hep partileri deniyor. İnsanlığa gösteriyor ki “Adil Düzen”den başka, İslâm düzeninden başka, şeriat düzeninden başka bir yol yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi göstermiştir ki “Adil Düzen”den başka, Hak düzeninden başka, İslâm düzeninden başka, şeriat düzeninden başka bir kurtuluş yolu yoktur. CHP dine karşı uygulamadan vazgeçip Demokrat Parti’nin dine karşı yumuşayan siyasetini denedi.

S. Demirel geldi; dine evet ama şeriata karşıyız sloganı ile işe başladı.

T. Özal geldi; şeriata da karşı olmadı.

N. Erbakan geldi; “Adil Düzen”i getirerek dünyaya yepyeni çıkış yolu gösterdi.

Sonra M. Yılmaz hükümetleri, B. Ecevit hükümetleri silah zoru ile denendi, olmadığı görüldü.

Millî Görüşün gömlek çıkaran ikinci versiyonunu yani AK Parti’yi uyutarak getirdiler; onunla da olmadı.

Şimdi de Numan Kurtulmuş’a oynuyorlar.

Bütün bunlar “Adil Düzen”e adım adım yaklaşmadır.

“Adil Düzen”i, İslâm düzenini, Hak düzenini, şeriat düzenini Erbakan ortaya koydu. Allah o görevi ona verdi. Bunu sindirememek demek, Allah’ın takdirini sindirememek demektir. “Adil Düzen”den bir karış ayrılanlar hüsrandadır.

Hiç kimsenin en küçük şüphesi olmasın. Gününü beklemektedir.

“Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın, /

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”

وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ(16)

(Va itTaBaGUv EaHVAvEaHuM)

“Hevalarına tâbi oldular.”

İnsanda akıl vardır, nefis vardır. Aklıyla insan doğru yolları bulur. Allah’ın indirdiği hakka kulaklarını tıkayanların Allah akıllarını çalıştırmaz hâle getirir ve onlar duygularla hareket ederler. İktidar hırsına kapılırlar.

-Paraları olursa kurtulacaklarını sanırlar!

-Malları olursa kurtulacaklarını sanırlar!

-Oyları olursa artık onlar güvendedirler!

Oysa bunlar sadece dünya metasıdır.

Bir taraftan boş şeylerin onlar için kurtuluş olacağını sanır, yahut da balonlardan korkarlar, şişirmelerden korkarlar. Böylece hevalarına ve boş kuruntularına kapılırlar.

Biz bunları günlük hayatımızda hep yaşamaktayız.

Burada önce dalâlette olanlardan bahsetmektedir.

Burada şunu unutmamamız gerekir. Bizim cephede olanların hep iyi olduğu sanılmamalıdır. Onlar içinde ne münafıklar vardır. Karşı tarafta olanların hepsinin de kötü olduğu söylenemez. Onların içinde nice samimi insanlar vardır. Şimdilik kanaatleri gelmediği için direnmektedirler. Hakkı öğrendiklerinde bizim yanımızda yer alacaklar, bizden daha çok “Adil Düzen”e hizmet edeceklerdir.

Zaten bu sûre iki tarafı da anlatmakta ve akıbetlerini söylemektedir. Onların varlıklarını tanımakta, ortadan kaldırılacaklarını söylemektedir.

***

وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا

(Va elLaÜIyNa iHTaDaV)

“İhtida edenler ise.”

Yukarılarda “Ellezîne Âmenû” olarak tanımlamıştı.

Şimdi burada “Ellezîne ihtedev” demiştir.

Bunlar birinciler değildir.

Yukarıda bahsedilen kimseler “Adil Düzen” mücadelesini yapmış olanlardır. Onlar müsbet ilimleri öğrendiler, onlar beyan ilimlerini öğrendiler, ondan sonra Kur’an’dan içtihatla hükümler çıkardılar, ilimle ve hikmetle kontrol ettiler. Bunları halka arz ettiler.

Halk önce iki gruba ayrıldı.

Kimileri karşı çıktılar ve “Adil Düzen”e karşı savaş açtılar. Kimileri ise baştan reddetmediler ama iş uygulamaya gelince direnmeye başladılar.

Bir kısmı ise kabul ettiler ve Adil Düzencilerin yanında yer aldılar. Bunlar ihtida edenlerdir, yani bizim Müslim dediğimiz kimselerdir. 

Burada işte bunlardan bahsetmektedir.

Yani bunlar yenilik için, inkılap için cihat yapmadılar ama karşı çıkıp direnmediler. Sonra hidayet yolunu tuttular.

Bunların durumu ne olacaktır?

İhtida etmek” demek, hidayeti istemek, kendini hidayete koymak demektir.

İhtida etme” içtihat yapma manâsına da gelir. Hidayeti arama demektir.

Yani “Adil Düzen”i arıyorlar. Her söze kulak veriyorlar. İşte onların hidayetlerini artıracaktır.

زَادَهُمْ هُدًى

(ZAvDaHuM HuDAn)

“Onların hidayetlerini ziyade yapmıştır.”

Burada ziyade yapan, kalblerini mühürleyen Allah’tır. Yapan Allah aynı manâda olan Allah olduğu için zamir göndermiştir.

Hidayete yöneldiğiniz zaman âlemlerin Rabbi olan Allah size daha fazla hidayet verecektir. Ayrıca zamanla topluluğun desteği ortaya çıkacaktır.

Buna en uygun örnek Türk milletidir. Türk milleti hemen iktidar değiştirmektedir. Demokrat Parti kahir ekseriyetle iktidar oldu. S. Demirel iktidar oldu. T. Özal birden büyük ekseriyet aldı. AK Parti kısa zamanda ekseriyet aldı. Aynı ekseriyeti Saadet Partisi elde edemedi ama bunun sebebi vardır. 1980 müdahalesi olmayıp Mamak’a gidilmeseydi “Adil Düzen” doğmazdı. Allah insanların hatalarını düzeltmesi için onları sıkıntıya sokar.

Hidayetin artırılması nelerdir?

Türk milleti hidayete devamlı yaklaşmıştır.

Cumhuriyet oluştuktan sonra önce Mustafa Kemal’in inkılapları gelmişti.

Sonra İnönü geldi, inkılapların eski sertliği yumuşadı.

Menderes İslâmiyet’e İnönü’den daha yakındı.

Sonra ihtilal oldu. Demirel geldi. Demirel de İslâmiyet’e yakındı.

Sonra Ecevit ile Erbakan’ın koalisyonu geldi, Türkiye daha çok İslâmiyet’e yaklaştı.

Sonra Evren geldi, Erbakan’ın yapamadıklarını yaptı.

Sonra T. Çiller ile koalisyon yapıldı, İslâmiyet’e daha çok yaklaşıldı.

Şimdi de AK Parti iktidardadır…

Demek ki seksen senedir Türk halkı ihtida etmekte, Allah da onların hidayetini artırmaktadır.

Şimdi ne olacaktır?

Bu seçimi AK Parti kazanacak, daha beş sene AK Parti iktidarda olacak, Tayyip Erdoğan daha da İslâmiyet’e yaklaşmış olacaktır. Kendisine tebliğ ulaşacak ve “Adil Düzen”e karşı olmasından dolayı tevbe etse de bir sonuç elde edilemeyecektir.

Sonra ne olacaktır, yani AK Parti’nin bir dahaki iktidarı ne olacaktır?

Madem ki Türk milleti ihtida ediyor, daima hak partilerine daha fazla oy veriyor; Allah da onların hidayetlerini artıracak ve daha çok “Adil Düzen”e yaklaşacak kimselere oy verecektir.

Bu hangi partide olacaktır?

Yapılması gerekeni mevcut partiler mi yapacak, yoksa yeni parti mi kurulacak?

Bunu bilmiyoruz.

Tekrar edelim ki; Türkiye kanlı da olsa kansız da olsa “Adil Düzen”e gidecektir.

Şimdiki gidişe bakılırsa kansız olarak gidecektir.

Tekrar hatırlatalım; bu kanı “Adil Düzen” akıtmayacaktır. Biz uzakta olacağız. Karşımızda olanlar birbirini yiyecektir.

20’inci yüzyılda kanı dindarlarla dinsizler akıtmadılar; mağdubun aleyhim olan sosyalistlerle dâllîn olan kapitalistler içinde aktı.

وَآتَاهُمْ تَقْواهُمْ(17)

(Va EAvTAyHuM TaQVAvHuM)

“Onlara takvalarını vermiştir.”

“Hidayet” nedir, “takva” nedir?

“Hidayet” topluluğun düzenidir, “Adil Düzen”in kendisidir.

Takva” ise kişilerin kendi kurtuluşlarıdır.

Yani hidayet yönetimse, takva dindir.

Bize göre dinin Kur’an’daki karşılığı takvadır. Takvayı dilimizde yanlış olarak kullanıyoruz. Din düzendir. Takva dindir.

Bugünkü Türk halkı takvasını rahatlıkla yapabilmelidir.

Nedir o takva?

İnsanın yalan söylememesi, hile yapmaması, evlilik dışı ilişkilerde bulunmaması, içki içmemesi, kumar oynamaması, zevk ve eğlenceye dalmaması, sözünde durması gibi özelliklerdir. Bugün insanlar bu takvalarına ulaşamıyorlar, çünkü düzenin bozuk olması insanları ahlâksızlığa götürmektedir.

Bugün tartışma vardır. Düzen düzeldiği zaman mı ahlâk düzelir, yoksa ahlâk düzeldiği zaman mı düzen düzelir. İnsanlar başımıza gelenlerin çoğunun ahlâksızlıktan ileri geldiğini zannederler, oysa düzen bozuk olduğu için ahlâksızlık olur. Ne var ki iyi düzeni getireceklerin ahlâklı insanlar yani muttaki olmaları gerekir. O halde iki türlü muttaki var. Bunlar kötü düzende de ittika etmektedir. Bunlar Hak için cihad edenlerdir. Bunlar evvelundur, mukarrebundur, sabikundur. Düzeni bunlar kurarlar. Kuranlar mü’minler, devam ettirenler muttakilerdir.

***

 

فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ

(FaHaL YaNJuRUvNa EilLa elSAGaTa)

“Saatin dışında bir şey mi bekliyorlar.”

Buradaki “Fa” harfi yukarıda belirtilen istima’ edip inanmayanlarla ihtida edenlerin durumunu tafsil eden açıklamadır. “Hel” kelimesi ile “Kad” manâsına gelir, yani olacaktır, hemen olacaktır demektir.

Bugünkü durum göstermektedir ki “Adil Düzen”in daha iyi anlaşılması için zamana ihtiyaç vardır. Hayrettin Karaman bin sahifelik bir kitap yazmış. Cuma konusunu kitaptan okudum. Yazar bir fıkıh tarihçisi olarak çok şey anlatmış. Ne var ki fıkıhçılar da H. Karaman da Cuma’nın ne olduğunu fehm edememiştir. Kur’an’ın çağımızın fıkhını anlatan dilini bilememişler. Böyle bir topluluğa “Adil Düzen” gelemez. “Adil Düzen”in gelmesi için Kur’an’ın ona göre yorumu yapılmalıdır.

Bu yorum belki de bütün dünyada yalnız Akevler’de yapılıyor.

Adil Düzen Çalışmaları ne zaman yaygınlaşır, karşı olsun olmasın herkes onunla ilgilenmeye başlarsa, işte o zaman saat gelmiş olacaktır. Bu ilgilenme doğmadan yani “Adil Düzen” topluluk tarafından tartışılmadan “Adil Düzen” gelmez.

Bunu bilen tekel sömürü sermayesi ve onun taraftarları “Adil Düzen”in tartışılmasını önlemeye çalışmakta, bunu da fazlasıyla başarmaktadır.

Millî Görüş camiasına halk “Adil Düzen”i anlat diye para veriyor, gazete çıkartıyor, televizyonu emrine veriyor, gençlik derneği oluşuyor. Ama ses seda yok! Reşat Nuri Erol’un yazıları zar zor kısmen yayımlanabiliyor.

Demek ki saat bekleniyor...

Burada şunu belirtelim ki, bugün Türk topluluğu “Adil Düzen”i tartışmıyorsa, bunun tek sebebi bizim henüz hazır olmuş olmamamızdır. Biz ne zaman Adil Düzen Çalışmalarımızla hazır hâle geliriz, o andan itibaren topluluk “Adil Düzen”i tartışmaya başlar ve kısa zaman sonra beklenen saat gelmiş olur.

Nazar etmek” anlamak anlamında olduğu gibi beklemek anlamındadır.

Nazar etmek” demek, bir şeyi görmek için araştırmadır, gözle taramadır. Bunu mekan içinde yaparsanız bu bir nazardır. Bu göz atmayı zaman içinde yaparsanız o da nazar olur. Beklediğiniz yolcunun yolunu gözlemek nazardır. Olacak olan olayın olmasını beklemek de nazardır.

Şimdi dünya “Adil Düzen”i bekliyor...

Evet, Kur’an, bugünkü müsbet ilimlere göre yorumlanacak...

“Adil Düzene Göre İNSANLIK ANAYASASI” insanlık tarafından tartışılacak ve uyanlar uyacak, uymayanlar helâk olup gidecek…

İşte insanlık bu saati, “Adil Düzen”in iktidar olma saatini bekliyor...

“Saat” burada marife gelmiştir.

İnsanlık belli bir saati bekliyor...

“Adil Düzen”in iktidar olma saatini bekliyor…

Kur’an düzenini, şeriat düzenini, Hak düzenini, İslâm düzenini bekliyor...

Batı diliyle, Batı literatürüyle, Batı kavramlarıyla söylersek; insanlık hicret demokrasisini, zorlamasız lâik düzeni, dünyanın kira payının bölüşülmesine dayanan sosyal düzeni, sözleşmelerin hakim olduğu liberal düzeni bekliyor...

Beşyüz yıldır insanlık bunun hazırlığı içindedir.

Bir asırdan beri bunun savaşları verilmektedir.

2000 yılının başlangıcı nedir bilir misiniz?

Ecevit iktidarının iflas ettiği yıldır. Anayasa’nın fırlatıldığı yıldır. Cumhurbaşkanı A. N. Sezer’in bile dayanamadığı yıldır.

III. bin yılın başında artık hazırlık sona erdi.

Şimdi saate doğru süratle gidiyoruz...

Demek ki saatin marife olmasını “Adil Düzen”in gelmesi ile izah edeceğiz. Mekke’nin fethine benzer. Saat kelimesinin getirilmesi bu inkılabın âni olacağını, günün bir saatinde olacağını ifade eder.

Saat nasıl gelir?

Bir gün sabah kalkarsınız, gür bir ses radyodan ordunun yönetime el koyduğunu bildirir. Bir saat içinde her şey değişmiştir. Mevcut iktidar gitmiş, yeni iktidar gelmiştir.

“Adil Düzen” meşru yollardan iktidar olacaktır. Önce halka “Adil Düzen”i anlatacak ve inandıracaktır. Sonra siyasi partiler bir araya gelecek ve “Adil Düzen” iktidar olacak. Ama iç ve dış güçler bunu sindiremez, meclisi zorlayabilirler. İşte o zaman Türk ordusu ortaya çıkar ve bir saatte iktidar değişmiş olur.

Yahut asker de ‘bana ne’ der, Kırgızistan’da ve Gürcistan’da olduğu gibi çapulcular yönetime hakim olurlar.

Bunların hepsi saattir.

“Adil Düzen” ise adım adım, sindire sindire gelir. Bir saatte gelmez.

Saatler onu iktidar yapmaz.

Hicret edilmiş, Bedir kazanılmış, Uhud kazanılmış, Hendek kazanılmış, Mekke fethedilmiş; İslâmiyet böyle gelmiştir.

Türkiye’de de adım adım böyle geliniyor...

“Adil Düzen” iktidar olduktan sonra Hulefa-i Raşidin devri gelecek, fakihler dönemi gelecek, diğer dönemler gelecek...

III. bin yıl böylece kendi uygarlık merhalelerini geçecektir.

أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً

(EaN TaETiYaHuM BaĞTeTen)

“Saatin bağteten gelmesini bekliyorlar.”

“Ba’s” aniden ortaya çıkıp saldıran hayvan demektir. Sonra “T” ile ansızın, aniden anlamlarına gelmiştir.

Beğiy” boğa demektir. “Y” “T”ye dönüşmüştür ve boğanın ani saldırısından dolayı ani oluşa “Beğt” denmiştir.

Saat birden gelecektir. Tedrici gelmeler saati getirmez, saatin gelmesini hazırlar.

Sultanların iktidarı cumhuriyetle bitmiştir. Halk ancak ondan sonra ondan ümidini kesmiştir. C. Hak Partisi’nin (CHP) iktidarı hâlâ bitmemiştir. Demokrat Partililer (DP, AP, DYP) iktidara gelirler ama bir türlü muktedir olamazlar, iktidarları C. Halk Partisi’nin gölgesinde devam eder. K. Evren gelmiş, partileri kapatmakla bu iktidarı bitirmek istemiştir. Ama sonra toparlanmıştır; bugün hâlâ devam etmektedir. D. Baykal gitti ama C. Halk Partisi yerindedir.

İktidar bağteten değişir.

Şimdilik değişme yoktur.

Hiçbir inanmış veya inanmamış insan AK Parti’den korkmamaktadır.

F. Gülenciler devleti işgal ettiler deniyor. Bunlardan bana yakınlık gösteren görevliler vardır. Bunlar hüviyetlerini gizlemektedirler.

İslâmiyet’in hakimiyeti Mekke Fethi’nden sonra olmuştur. O zamana kadar herkes küfrün şerrinden korkmaktadır. Mü’minler kimseye zulmetmedikleri için onlardan hiç kimse korkmaz. Halk zalimlerden korktuğu için hep onlardan görünür. Şimdi doğuda PKK hakimdir. Bu halkın PKK’lı olmasından ileri gelmemektedir. Devlet onlara zulmetmiyor, hukukunu koruyor. Oysa PKK eşkıyalık yapıyor. Ama PKK’nın korkusundan ondan görünmektedirler.

İşte, Kur’an’a göre onların iktidarı bir saatte sona erecektir.

Bu Mekke fethi gibi olabilir.

Bugün sermaye hakimiyeti vardır. Tüm dünya sömürü sermayesinden korkmaktadır. Örnek olarak, sermaye dünyayı cahil bırakmak için çeşitli tedbirler alır. Önce profesörlerin maaşlarını düşük tutturur. Sonra sermaye onları çeşitli imkanlarla refah içine sokar. Bir profesör onların istediklerini yapıyorsa refah içindedir. Sermaye istediği zaman o imkanları keser ve onu sefil edebilir. Sermayenin profesörlerden istediği şudur. Siz çalışın, bilgi toplayın ama sakın hâ siz düşünmeyin, yeni bir şey bulmayın, yeni bir fikir ileri sürmeyin! Bizim elemanlarımız vardır, onlar size ne söyleyeceklerinizi ve ne okutacaklarınızı söyler, onu yaparsınız! Bunu bilinç altında bilen profesörler yeni fikirlere kapalıdırlar. Doktor mu olacaksınız, doçent mi olacaksınız, İngilizceyi öğrenin, sermayenin söylediklerini ezberleyip anlatın! Böyle yaparsanız refah içinde olursunuz, yoksa sürünürsünüz.

İşte bunu yapmayan Süleyman Akdemir doçent bile olamamıştır. Ama bunu çok iyi bilen Prof. Ergun Özbudun ile Prof. Zafer Üskül, bugün R. Tayyip Erdoğan’ın has adamlarıdır! Çünkü sermaye böyle istiyor. Erdoğan onları sevdiği için değil, onlardan korktuğu için böyle yapıyor.

Bir gün gelecek, bir saat gelecek ve bu değişecek.

İnsanlar artık sermayeden korkmayacak, “Adil Düzen”in kendisinden korkmaya veya onu saymaya başlayacaklardır.

Biz eğer PKK korkusunu doğrudan kaldırmak istiyorsak, iki şey yapmalıyız.

Önce hakemler sistemini getirmeliyiz. Adil yargı oluşturmalıyız.

Sonra yerel yönetimleri güçlendirmeli ve yetkilendirmeliyiz. Hakem kararlarını uygulamak için onlara her türlü yetki ve gücü sağlamalıyız.

İşte o zaman PKK’lılar halkı korkutamazlar, kendileri “Adil Düzen”den korkmaya başlarlar.

Şimdi ne yapıyoruz?

Biz de PKK gibi silah zoruyla korkutarak iktidar olmaya çalışıyoruz. Oysa PKK ora halkındandır. Bizim gücümüz ise yöre dışından. Bizim orada muktedir olmamız mümkün değildir. Biz orada bizimle olan halkı muktedir yapmalıyız.

فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا

(FaQaD CAvEa EaŞRaOuHAv)

“İşte şartları gelmiştir.”

Şartlar” demek, onlar olmazsa sonuç olmaz demektir. Şart olunca olay olmaz.

Su varsa musluğu açınca su akar. Musluğu açtığınız zaman su varsa akar. Yoksa akmaz. Suyun olması suyu akıtmaz ama suyun olması şarttır.

Kur’an bize diyor ki, “Adil Düzen” şartları gelmiştir.

Neler olmuştur?

  1. Yeryüzünde zulmün baş aktörü Sovyetler yıkılmış, Gorbaçov yeni düzen istemiştir. Rusya Devlet Başkanı Putin, İslâm Konferansı’na katılmak için baş vurmuştur. Dünya solu İslâm düşmanlığından vazgeçmiştir.
  2. Zulmün esas aktörü ve patronu olan tekel sermaye, birinci çenesi Sovyetler Birliği’nden (komünizm) sonra, Obama’nın ABD başkanı olmasıyla onu da kaybetmiş ve her iki düzenin silah zoru ile de olsa sürdürülmesi imkansız hâle gelmiştir.
  3. Avrupa Birliği’ne hükmeden Kilise de artık İslâm âlemi ile işbirliği yapıp şeriat düzeni için araştırma yapmaya başlamış ve Avrupa Parlamentosu da onun yanında yer almıştır.
  4. Komünist Çin şimdilik sadece ekonomi olarak da olsa dünyaya açılmış, kendi içinde de liberalleşmeye başlamıştır.
  1. Dünyada olan bu ve benzeri olaylarla şartlar oluşmuştur.

 

İslâm âlemi için de yeni gelişmeler ve şartlar oluşmuştur.

  1. İslâmiyet bütün dünyaya sessiz sedasız yayılmaktadır. Amerika’da zenciler Müslüman olmaya başlamışlardır. Afrika ülkelerindeki halk gittikçe İslâm dinine girmektedir. Avrupa’da İslâmiyet gittikçe kökleşiyor. Bizim haberimiz olmadan dünyanın her yerinde camiler inşa ediliyor, Fethullah Gülen cemaati mensupları okullar kuruyorlar.
  2. Dünyada mevcut halkı Müslüman olan ülkeler bağımsızlıklarını kazanıyor ve gittikçe yönetime hakim oluyorlar. Halkı Müslüman olmayan ülkelerde yaşayan halk da ne yapacağını bilmeden “Adil Düzen”i bekliyor.
  3. Türkiye’de adım adım İslâmiyet’e yaklaşılmıştır. AK Parti iktidar olmuştur. Müslümanlar Türkiye’de okullar, yurtlar, vakıflar, basın yayın vs. ile nerede ise hakim olma durumundadır.
  4. Nihayet Adil Düzen Çalışmaları elli sene evvel başlamış, bugün dünyaya duyurulmuş halde ve yeni hamle yapacak şekilde hazırlanılmış olmaktadır.

İşte, gerek dünyada gerek İslâm âleminde “Adil Düzen”in gelmesi şartları hazırlanmıştır. Boruda artık su vardır. Akması için musluğu açmak gerekir. Şimdi musluğu açmayı bilene ve suyun dolması için gereken kaba ihtiyaç vardır. Şartlar tamamdır. İllet bekleniyor.

“Adil Düzen”e karşı olanların çekilip gitmesi için de şartlar gelmiştir.

“Adil Düzen”in gelmesi bekleniyor...

فَأَنَّى لَهُمْ

(FaEanNAy LaHuM)

“Onlar ne yapacaklar?”

Ennâ” kelimesinin dört manâsı vardır.

  1. Birincisi şart edatıdır. ‘Ennâ tezheb ezheb/ sen nereye gidersen ben de oraya giderim.’
  2. “Eyne” gibi soru edatıdır. ‘Ennâ Ahmedu’ dediğinizde, Ahmet nerde demektir.
  3. ‘Ennâ ci’te’ dersen, ne zaman geleceksin anlamı çıkar.
  4. ‘Ennâ tef’al’ dersen, bunu nasıl yapacaksın demektir.

Burada; onlar nerde vardır, onlar ne zaman vardır, onlar nasıl vardır anlamları verilebilir. Burada mübteda mahzuftur. “Ennâ Lehüm” haberdir. Soru cümlesidir. Onlar ne yapacaklar anlamı çıkar.

Bugün bu şekilde direnenler o gün geldiği zaman ne yapacaklar, anlatılanlar başlarına geldiği zaman ne yapacaklar?

Fa” harfi getirilmiştir. Olayların peş peşe vuku bulacağını ifade etmektedir. Yani arada kesinti olmadan olaylar peş peşe devam edecektir.

Başlarına beklemedikleri şeyler gelmiş ve şaşırmışlardır.

Türk milleti en büyük şaşkınlığı hiç beklemediği inkılâplarda yaşamıştır. İstiklâl Savaşı’nda ne yapacağını bilmiştir ama inkılâplar olunca ne yapacağını şaşırmış ve 1950’ye kadar beklemiştir. Karşı taraf ise hep şaşkına uğramıştır.

Gitmez zannedilen C. Halk Partisi gitti.

Gelmez zannedilen Millî Görüş geldi.

إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ(18)

(EiÜAv CAyEaTHuM ZiKRAyHuM)

“Onlara zikrâ geldiğinde.”

Zikrâ” sonundaki “Ye” sebebiyle müennes kelimedir. Onun için “câe-t” denmekte, sonuna müenneslik “Te”si gelmektedir.

Onlara zikraları geldiğinde” deniyor.

Zikranın gelmesi” ne demektir?

Onlara baştan hatırlatılanların başlarına geldiğidir.

Evet, “Adil Düzen” geldiğinde şimdi direnenler ne yapacaklar, ne gibi bir tavır takınacaklardır? Buradaki “İzâ” “Ennâ”nın zarfıdır. Yani kendilerine zikrâ geldiğinde ne yapacaklar? Bu soru ile onlara biraz da o günü düşünerek hareket edin diyor muhaliflere.

***

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ  

(Fa iGLaM EanNaHUv LAv İLaHa ilLAV elLAHu)

“Allah’tan başka ilâh olmadığını ilmet.”

Yine “Fa” harfi ile anlatılanların sonucuna varmaktadır.

“Bilin” denmiyor, “Bil” deniyor.

İnsanlar topluluk hâlinde yaşıyorlar. Topluluk Allah’ın halifesidir ama hakların da halifesidir. Herkes kendi içtihadı ile hareket etmekle yükümlüdür. Eğer bir başkasının içtihadı ile hareket edersen, o kimseyi Allah’a şirk etmiş olursun.

Sadece sen içtihat yapamıyorsan, o zaman yine içtihadınla birini kendine müçtehit seçeceksin ve ona göre hareket edeceksin.

Müçtehidini de seçemiyorsan, o zaman velinin seçtiğine uyacaksın.

Burada Allah’ın bildirmek istediği; Allah’tan başka ilâh yoktur, dolayısıyla merkezî hükümet de yoktur. Bu aynı zamanda muhatabın da tanrı olmadığını, sadece halife olduğunu bildirmek içindir.

وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ

(Va iATaĞFiR LiÜaNBiKa)

“Ve zenbin için istiğfar et.”

Burada nebilerin ve resullerin olduğu bilinmelidir. Bilmeliyiz ki; eğer “Adil Düzen”in gelmesinde bir aksaklık varsa, bu başkalarının suçu değil, bizim kendi eksikliğimizdir. Ben layıkıyla görevimi yerine getirmediğim için bu böyle olmuştur.

Ben bu yaşta (82-83) eğer hâlâ “Adil Düzen” için gayret sarf ediyorsam, bundan önceki günahlarımın affı içindir.

İstiğfar etmek” eksiklikleri kapatmak demektir. Yani hataları düzeltmek, ihmalleri de götürmek ve telafi etmek demektir.

Bu âyet her birimizden eksik ve yanlış yaptıklarımızı, ihmal ettiklerimizi düzeltmemiz için gayret sarf etmemizi istemektedir.

وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ

(Va Li eLMUEMiNIyNa Va eL MuEMiNAvTı)

“Ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için de istiğfar et.”

“Adil Düzen” için çalışan erkekler ile “Adil Düzen” için çalışan kadınların yaptıkları ihmaller, eksiklikler ve yanlışlıklar için de istiğfar et. Onların eksikliklerini de gider.

Burada mü’min erkekler ile mü’min kadınlar ayrı ayrı zikredilmiştir. Çünkü mü’min erkeklerin cihattaki yerleri ayrı, mü’min kadınların cihattaki yerleri ayrıdır.

Bu âyet bize kadın kollarının da kurulabileceğine işaret eder. Tebliğde onların farklı görevleri olacağına işaret edilmiştir. Bilhassa evlere gitmek ve orada olanlara tebliğ yapmak onlara düşecektir.

Eksikliklerin giderilmesi için gerekli işleri yapma ile emr olunmaktadır.

Bil ve istiğfar et...

Sonra da istiğfar et...

“İstiğfar” kelimesi iade edilmemiştir.

“Zenb” kelimesi de iade edilmemiştir.

Yani zenb ortak zenbdir.

Birlikte hata yaptık, “Adil Düzen”i yeterince tebliğ edemedik.

Örnek olarak; parti kurduğumuz zaman Akevler cemaati Ankara’ya gitmedi. Oysa Millî Nizam’ın (MNP) kurulması, Medine Devleti’nin kurulmaya başlaması gibiydi. Akevler cemaati olarak birlikte Ankara’ya gitmeliydik.

Gitmedik, gidemedik; bu bizim günahımızdır.

Ankara’da olanların da bizimle ilgiyi kesmeleri onların günahı idi.

O halde birlikte istiğfar etmek zorundayız.

İşte bu istiğfar için şimdi İstanbul’dayız ve bunun için çalışıyoruz.

 

وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ(19)

(Va elLAHu YaGLaMu MuTaQalLiBeKüm ve MaÇVAKuM)

“Ve Allah mütekallebinizi ve mesvanızı bilmektedir.”

Yukarıda “sen bil” dendiği halde, burada cem/çoğul olarak getirmesi; yukarıda başkana verilen emir kabul edilebilir, ona emir hepimize emir olmuş olur. Yahut yukarıda hepimize ayrı ayrı yapmamız emredilmektedir. Burada ise bizim topluca yaptıklarımız anlatılmaktadır.

Takallüb etmek” dönüşmek demektir.

Mütekallib” ism-i mef’uldür. Size dönenler anlamında olabilir.

Mesva” ile de bulunduğunuz yer ve şartlar ifade edilmiştir. Mânâsı şudur. Sizin yaptıklarınız ve yapabileceklerinizi, durumunuzu bilmekteyiz, ona göre emir vermekteyiz.

Yenibosna’daki faaliyetimize dönüyoruz. Allah bizim ilmî çalışmalarımızı ve askı dolabı imal etmekte olduğumuzu bilmektedir. Biz O’na dönerek hareket etmeliyiz.

 

 

 


MUHAMMET SÛRESİ TEFSİRİ(47.SÛRE)
1-1 VE 3.AYETLER
1102 Okunma
2-4 VE 6.AYETLER
1320 Okunma
3-7 VE 11.AYETLER
1220 Okunma
4-12 VE 14.AYETLER
1154 Okunma
5-15.AYET
2313 Okunma
6-16 VE 19.AYETLER
1146 Okunma
7-20 VE 23.AYETLER
1333 Okunma
8-24 VE 28.AYETLER
1036 Okunma
9-29 VE 32.AYETLER
1117 Okunma
10-33 VE 35.AYETLER
1151 Okunma
11-36 VE 37.AYETLER
1057 Okunma
12-38.AYET
1346 Okunma